Öykü

Adem ve Gün

– Dur bir dakika. Şu feneri biraz daha yakınlaştırsana. Bana ver şunu. Doğru, dürüst tutamıyorsun.

– Ne yapayım? Parmaklarım soğuktan hissetmiyor artık, dedi Gün.

Âdem, eline aldığı feneri iyice yıpranmış olan haritaya doğru tuttu. Gecenin karanlığı simsiyahtı. Sadece ağaçların uğultusu yaprakların hışırtısı ve orman hayvanlarının çıkardığı sesler duyuluyordu. İki genç, bir şey görmek ister şekilde kafalarını bir sağa bir sola çevirdiler.

Âdem “buralarda bir yerde olmalı. Yaklaştık sanırım” dedi. Gün dudaklarını büzdü, ellerini cebine sokup omuzlarını kaldırarak, başını iki yana sallayıp,

– Bence hayır.

Âdem şaşırarak ve nedenini sorar şekilde birden elinde ki feneri arkadaşının yüzüne tuttu.

– Neden? Oğlum senin beyninde ki eşleştirme programında bir hata mı var? Kör müsün? İki eliyle tuttuğu haritayı, söylediklerini onaylar şekilde ileri, geri sallayarak; baksana oğlum, haritada ki yer burası işte. dedi.

– Ama burada bataklık bitkileri göremiyorum ben, dedi Gün.

Âdem, Gün’ün taklidini yaparak, biraz da küçümseyip, dalga geçerek,

– Ama zaten gecenin karanlığından hemen hiçbir şey göremiyoruz ki! Orman zaten zifiri karanlık oğlum.

– Olsun, kokularını alırdım diye düşünüyorum. Kokularını da almıyorum ki.

Âdem birden duraksadı. Parmağını dudağına götürerek arkadaşına “sus” işareti yaptı.

Arkadaşı gözlerini kocaman açıp fısıldayarak sordu.

– Bir şey mi? duydun.

– Sanki bir homurtu duydum.

– Emin misin?

– Evet. Sanırım bu bir ayı.

– Saçmalama

Gün, birden duraksadı. Ayının yapabileceklerini düşündü. Kendisini, ayının pençesini, kafasına geçirdiği, kan ve beyin parçalarının yüzünden aşağı süzüldüğü haliyle falan gözünde canlandırdı. Yüzünde ki 286 değişik kasın her biri ayrı bir tarafa koşarak,

– Ayı mı? ne yapacağız şimdi? Diye bağırdı. Âdem aceleyle elini arkadaşının ağzına kapatıp,

– Bağırma, şşş.. Heyecanlanma, uzaklaşıyor. dedi. Sarsarak arkadaşını itip “böyle karı gibi bağırırsan ayıdan önce ben parçalayacağım seni” diye çıkıştı. Sonra anide bir şey keşfetmişçesine gözleri parladı.

Uzaklaşıyorsa biz bataklığın yanındayız demektir. Yoksa hiçbir vahşi yaratık, avına pençe atmadan çekip gitmez. Burada kamp kurabiliriz o zaman!

Gün, sevinçle ellerini birleştirip ağız hizasına götürdü. Yaşasın ateş yakıp ısınacağız sonunda.

Sen çadırı kur ben de çalı- çırpı toplayayım. Karnımız da acıktı zaten.

Âdem, çalı çırpı toplamak üzere ormanın derinliklerine doğru uzaklaştı. Gün kendi fenerini çıkarttı. Çadırı kurmak için direkleri birleştirmeye girişti. Direklerle, tente arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışıyordu. Çadırın bitmiş halini biliyordu ama o hale gelinceye kadar ki olan aşamalardan da geçilmesi gerekiyordu maalesef. Lanet çadırı kurma işi ondaydı. Keşke çalı çırpıyı ben toplasaydım diye düşündü. Sonra hemen bu düşüncesinden vazgeçti. “karanlıkta oraya buraya yürümektense, sabit durmak daha iyi” diye düşündü kendi kendisine. Yere çömeldi. Çadırla ilgili elemanların hepsini nizami bir şekilde yan yana dizdi. Hepsine hitaben, yüksek sesle bağırarak tepki bekler şekilde “sizden nefret ediyorum” dedi. Tepki geldi. Ama ayıdan. Ayı geri gelmişti. Ve bu sefer homurtu hiç öyle uzaktan falan da gelmiyordu. Sanki kulağının dibinde gök gürlemiş gibi olmuştu. Sıçrayarak arkasına döndü. Ve gözleri Âdem’in gözleriyle karşılaştı. Âdem kucağında topladığı çalı- çırpı ile kanlı- canlı karşısında duruyordu. Ve kahkahalar atarak gülüyordu. “Nasıl da korkuttum ama seni!” dedi.

Sinirle “çok komik!” Diye cevap verdi Gün. Âdem ise hâlâ gülüyordu. Gülmekten iki büklüm olmuş şekilde eliyle Gün’ün taşakların avuçladı.

– Dur bakayım altına işemiş misin?

– Çek ellerini toplarımdan! Âdem. Âdem sana diyorum!

Tamam, tamam dedi Âdem. Gülme krizini sonlandırmaya çalışıyor ama yine de kendine hakim olamayarak ağzından tiz hıçkırıklar çıkarıyordu.

– Hadi şu ateşi yak. Tamam. Sen hala çadırı kurmamışsın.

– Kuramadım. Böyle işlerden nefret ediyorum. Ayrıca benim kampçı, dağcı olmak gibi gibi bir isteğim de, niyetim de yok. Sırf define için buradayız biliyorsun.

Âdem artık gülmeyi bitirmişti. Ciddiyetle “biliyorum, biliyorum “dedi.

– Gün ağarır ağarmaz çevremizi daha iyi anlarız. Ama bence aradığımız bataklığı bulduk sanırım. Neyse gün ışıyınca göreceğiz. Zaten pek fazla bir zaman da kalmadı günün ışımasına.

İki arkadaş, yanan ateşte ellerini çevirerek ısıtmaya çalışıyorlardı. Âdem, sana bir şey soracağım. Peki, eğer olur da defineyi bulursak bizim yasal yükümlülüklerimiz ne olur biliyor musun?

Âdem gülerek cevap verdi.

– Vallaha benim olur ama senin olmaz merak etme.

– Nedenmiş o?

– Çünkü yasal yükümlülük oluşması için – çadır kurma- becerisine bakıyorlar. Bu zekâyla sen muaf olursun merak etme!

Gün, yüzünü ekşiterek arkadaşına baktı.” Gene çok komik” dedi. Âdem ateşten yükselen alevlere bakıyor bir yandan da ellerini döndürerek ısıtmaya devam ediyordu. Arkadaşı na bakmadan konuşmaya devam etti.

– Tamam anladım. Bana bakmayı keser misin artık?

Gün hiç kıpırdamıyordu. Yerde ki taşlardan bile daha fazla katılaşmıştı sanki. Âdem, gözleriyle alevlerden Gün’e doğru bir yay çizdi. Âdem bir terslik olduğunu anlamıştı. Kendi yüzünü, Gün’ün gözlerinin asılı kaldığı yöne doğru döndürdü. Ayı bu sefer gerçekten gelmişti. Aralarında ki mesafe on metre ya var ya yoktu. Korkuyu, bütün hücrelerinde hissetmek neymiş, fena halde anlıyorlardı.

– Çok korkuyorum. Bizim sonumuz da böyle olacakmış.

– Kes saçmalamayı. Şimdilik bize daha fazla yaklaşamaz. Ateş var.

– Ama gün ağarmak üzere. Bir şeyler yapmalıyız.

– Yapacağız!

Gün, gözüyle kendilerine en yakın duran ağacı işaret ederek,

– Gökyüzü ışımaya başladı. Âdem, şuradaki ağaç. Ona tırmansak? Ne dersin? Diye sordu.

– Aynen ama çok hızlı koşmamız lazım. Yapabilir miyiz?

– Yapmak zorundayız. Üçe kadar sayacağım ve koşmaya başlayacağız. Tamam mı? 1, 2, 3, .. Fırla!

Onlar yerlerinden kalktıkları anda ayı da koca gövdesiyle onlara doğru koşmaya başladı. Gün ve Âdem ağaca doğru, ayı da onlara doğru koşuyordu. Âdem ağaca varıp, ilk dala kendini çekti. Sonra ikinci dala vücudunu yerleştirdi. Arkadaşına baktı. Ağacın dibinde gördü onu. Ama henüz tırmanamamıştı. Hemen arkasında, pençe mesafesinde de ayı vardı. Ayı ilk pençesini attı. Gün, tam o anda dalı tutmak için pozisyonunu değiştirdi. Ve ayının pençesi boşa gitti. Gün ilk dalı yakalamıştı ama ayakları hâlâ pençe hizasındaydı. Bir yandan da Âdem’in, ikinci daldan uzattığı elini yakalamaya çalışıyordu. Bu arada ayı, pençelerini hızla savuruyordu. Hiçbiri sallanan bacaklara isabet edemeden, nihayet Gün de, Âdem’in olduğu dala erişmeyi başardı.

Âdem ve Gün sıkı, sıkı birbirlerine sarıldılar. Âdem “seni gördüğüme hiç bu kadar sevinmemiştim dostum” dedi. Bir taraftan ayı da ağacı sallıyordu. İki arkadaş düşmemek içi sıkı, sıkı oturdukları dala tutundular. “ben de seni gördüğüme çok sevindim. Şimdilik hayatımızı kurtardık sayılır. Ama sadece şimdilik!

Aradan bir kaç saat geçmişti.

Gün ağaçtan aşağı doğru baktı.

– Lanet olasıcanın hiçbir yere gittiği yok. Burada hapsolduk kaldık. Çantalarımız da aşağıda kaldı. Lanet olsun. Lanet! Lanet! Bizi bekliyor o. çocuğu.

Âdem, Gün’e baktı. “hani bataklık yere ayı gelmezdi. Gün ağardı. Artık her şşey gözümüzün önünde. Eliyle önce bataklığı sonra da ayı işaret etti.

– Bak, hepimiz buradayız. Bataklık, ayı ve biz! Bataklık!!!..

Gün’ün birden gözleri ışıldadı. “Yaşasın bataklık” diye sevinçle bağırdı. Âdem “anladım galiba. Ama nasıl ayıyı bataklığa atacacağız peki? Smokinlerimizi giyip reverans yaparak –lütfen önden buyurun beyefendi mi? diyeceğiz.

Gün, planını anlatmaya başladı.

– Biz yem olacağız. Daha doğrusu birimiz ayının önünden koşacağız. Bataklığa atlayıp, ayının da peşimizden bataklığa atlamasını sağlayacağız. Ayı, hüüüp dibe! Boğulup, geberecek ve biz de kurtulmuş olacağız. Âdem,

– Oldu o zaman. Yalnız, bu ağacın altında can yelekleri yok, tavandan da gaz maskeleri inmiyor. Haberin olsun! Yani güvenlik sıfır!

– İkimiz birden bataklığa atlamayacağız ki! Dışarıda olan bir sopayla diğerimizi bataklıktan çekecek.

– Peki, hangimiz bataklığa atlayacak?!

– Bilmiyorum. Ama sen benden daha çevik olduğuna göre ayıyı bataklığa sen çekeceksin Âdem.

– Yani bataklığa ben mi atlayacağım? Ya beni bataklıktan dışarı çekemezsen!?

Gün elleriyle arkadaşını sıktı.

– Dostum benim! Zaten bu planın her tarafı risklerle dolu. Ayı senin arkandan atlamayabilir. Ve dışarıda kalanı parçalayabilir. Birimiz parçalanarak, diğerimiz boğularak ama her ikimiz de sonunda ölürüz. Bunların hepsi olabilir. Ama aklıma başkaca bir plan gelmiyor. Senin daha iyi bir planın var mı?

Umutsuzca “hayır yok” diye cevap verdi Âdem.

– Hadi başlayalım o zaman. Atlayabildiğin kadar uzağa atla ve koşmaya başla. Ayı seni takip edecektir.

Âdem ağaçtan atladı. Âdem atlar atlamaz ayı da harekete geçti. Ayı Âdem’in peşinden koşmaya başlayınca Gün de ağaçtan inip bataklığa Âdem’e sopa uzatmaya gidecekti. Âdem ağaçtan atlamasına atlamıştı ama yerden bir türlü kalkmıyordu.

– Âdem, ayı! Diye bağırdı Gün.

Ayı gittikçe yaklaşıyordu. Gün tekrar bağırdı ama Âdem’den yalnızca hırıltı geliyordu. Âdem yerden kalkamıyordu. Yapacak tek şey kalmıştı. Gün ağaçtan indi. Âdem’e pençe atmak üzere olan ayının dikkatini kendi üzerine çekmek için olanca gücüyle zıplamaya ve bağırmaya başladı. Ayının dikkatini üzerine çekmeyi başarmıştı. Gün bütün hızıyla bataklığa doğru koşmaya başladı. Ayı da peşinden koşuyordu. İkisi birden bataklığa atladılar. Ayı hızla çırpınmaya başladı. Ve çırpındıkça da hızla batıyordu tabii. Sonunda ayı gözden kayboldu. Planladıkları gibi bataklık onu yutmuştu. Bu arada Gün de batmaya başladı. Ne yazık ki bataklık onu da yutuyordu. Ölüm başucuna gelmişti. Hayatı sorgulayacak vakti bile yoktu. Bağırıp yardım istemek istedi ama ağzını açmasıyla, ağzına bataklık çamurunun hücum etmesi bir oldu. Çoktan ağız hizasına kadar batmıştı bile. Sonra çamur göz hizasına kadar geldi. Bir an sonra görüntü ekranı da kapanacaktı. Sanki birisi tek, tek vücudunun şalter anahtarlarını indiriyordu. Aydınlık bitmiş, karanlık başlamıştı. O anda kafasına sert bir cisim çarptı. Bu Âdem’in uzattığı dal parçasıydı. Karanlık ile aydınlık tekrar yer değiştiriyordu galiba.

Defineyi bulurlar mı bilinmez ama hayatı yeniden buldukları kesindi.

Adem ve Gün” için 2 Yorum Var

  1. pcd dedi ki: dedi ki:

    Merhaba

    -ki ekinin yazımında, büyük harf ve virgül kullanımında çok fazla hata var.

    “… yapar şekilde” kalıbını çok fazla kullanmışsınız. Bu pek doğru bir kullanım gibi gelmedi bana. “Görmek ister gibi” ya da “görmek istercesine” daha uygun.

    İkilemeler arasına virgül konmaz. “Sıkı, sıkı” da aynı şekilde hatalı.

    “Falan” kelimesi konuşma diline, yani karakterlerin diyaloglarına uygun, anlatıcıya değil.

    Diyaloglarda bazen konuşma çizgisi, bazen tırnak işareti kullanılmış ve bazen de hiçbir şey kullanılmamış. Tek bir işareti seçmeli ve o işaretin kuralına uygun olarak yazmalısınız.

    “Lanet” ve “Lanet olası” da bence biraz fazla geçiyor metinde. Öyküye çeviri hissiyatı vermiş.

  2. pinar dedi ki: dedi ki:

    İmla hatalarına yaptığınız uyarılara teşekkür ederim.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!