Öykü

Adım Sultan

Buraya damla düşmemiş. Otobüse binmeden önce tepemden aşağı suyu boşaltan Mevla, şu sokağa bir kepçe akıtmamış.

İkinci çayı içtim. Hala bekliyordum. İbrahim beni Lokman Abi’yle tanıştıracaktı. Namı diğer torpil Abi. Ney ustasıydı. Sözü geçiyor bizim camiada, araya hatırlı adam koyup seni bizim ekibe alır, konserlerden para kazanırsın,dedi İbrahim. Sana torpil yapacağım oğlum, diye böbürlenmeyi unutmadı. Kahvede beklememi, gelince birlikte gideceğimizi söyledi. İlk kez umutlandım. Yoksa vallahi beklemezdim. Etek öpmekle dudak aşınmaz dedi iç sesim, kişiliksizliğimi yücelttim. Ne kadar üçkâğıtçı olduğumu düşündüm. Hakkımı bekleyecek takatim kalmadı. Açlıktan mı ölseydim?

İbrahim bir kere zamanında gelse şaşıracaktım. Mizacına uygun bir senaryo yazmaya başladım. Torpil Abi’nin kızına âşıktı bizimki. Yolda onunla karşılaşıp beni unuttuğuna kanaat getirdim. Evham artırıcı hormonlar beynime hücum etti. Yakalanmasalardı bari. Bir çuval inciri berbat edecekti saf oğlan. O da işsiz kalırsa kimden para alacaktım. Bu keyifsiz seyri aklıma koyduğum gibi çabucak çıkartıp filmi yarıda kestim.

Rahatsız tabure, azan basurumu iyice sızlattı. Cemre düştü, hava ısındı, çiçekler açtı anladım da, oramda da açmasına lüzum yoktu. Sanki nabzım yolunu şaşırmış, oturma yerime inmişti.Bu derdi başıma açmasa, daha bir severdim baharı. Müzisyenler için ilhamın yeryüzüne indiği mevsimdi.

Üçüncü çayı istedim. Kahveci çayları hem çabuk, hem ılık getirdi. Bu sokakta gelip geçici olduğumu anlayıp, ne içirsem kardır diye düşündü.

Karşı dükkânda ince uzun burunlu, çizilmiş dudaklı, taraklı tokalarla ipek saçlarını yanlardan tutturmuş bir kız gördüm. Eliyle bir tuval çizer gibi vitrin camını silmeye başladı. O silerken, hayalimde bir resim çizdim elleriyle. Camın üzerinde onlarca girdap, içinde ben. Döndükçe döndüm. Bardak da tabağının etrafında turlayıp masaya devrildi. Kahveci bakışını yükseltip döküntüyü topladı.

Esmer bir çocuk ritmik adımlarla üç kulaç sağıma yaklaştı. Sağa sola baktı. Bu sokağa ilk kez geldiği belliydi. Ben insanları yüzlerinden tanımaya çalışıyordum, o ceplerinden. Geçende aynı çocuğu kitapçının önünde görmüştüm. Kitaplara değil, camdaki postere bakıyordu. Zabıtalar gelince fırlayıp gitti sokağın sonuna doğru. Yine onlardan kaçıyordur diye düşündüm. İzlemeye başladım.

Kazağının içinden çıkardığı kartonu serdi. Cebindeki bozuk paraları sağ avucundan diğerine aktardı. Üç simitlik şıkırtı, fazlası yok. Üzerinde sol anahtarı olan metal kutuyu poşetin içinden çıkardı. Paraları içine attı. Bu, emeğinin karşılığını isteme hareketiydi, dilenme değil. Neyi dikkatle kılıfından çekti. Ahşap baş pareyi taktı. Gözlerini kapadı. Saydı içinden; üç, iki, bir, müzik! Bahçede yeşil çınar, boyun boyuma uyar…

Bu çalgı aletiyle ilk kez dinliyordum türküyü. Ruhum sokağa yükselmiş, olup bitenleri yukarıdan seyrediyordu. Yalnız benim değil, gelip geçenlerin de bedenini yoğalttı müzik. Merhamet ve şaşkınlık uğultuları şangırtıları artırdı. Yaşlı kadın “Varol!” diye bağırdı.-Bir lira-. “Parmağının boğumu dert görmesin.” dedi genç çocuk. -Beş lira- “Ben seni gizli sevdim,” diye mırıldandı kokana kadın. -On lira- Metal kutu doldu. Çocuk başını yavaşça yerden kaldırdı. Tam karşısında çiçek tepeciğine benzeyen iki meraklı göz ona bakıyordu. Uzun ince bir dal. Kırmızı, narin yapraklı, dokunsa dökülecek. Güldü kız. Çiçeğin adı aklına geldi çocuğun. “Gelincik.”Gelincik tepeciğine benziyordu gözleri. Ortası sarı, kenarları simsiyah. Çocuğun elleri titredi, ney kucağına düştü. Varlığını o an fark ettiği kedi, kartonun üzerinden fırlayıp karşıya geçti. Seyre durdu.

Adam. Adam geldi. O da baktı çocuğun gözlerine. Mavi gözlü, solgun bakışlı, uzun burunlu, yanakları içine geçmiş dört boyutlu mekanik bir surat. Yüzüyle orantısız elleri, kızın narin kolunu kavrayıp çekiştirdi. Şelale saçları savruldu, çevrilen defter sayfası gibi. Karşıya geçtiler. Camları yeşil çerçeveli, kasvetli dükkândan içeri girdi kız. Adam ve kedi de peşinden.

Adam, uzun tezgâhın başında durdu. Gözlüğü taktı. Bir şeyi dikkatlice evirip çeviriyor, gözüyle ölçüp biçiyordu. Çocuk, adamın ne yaptığını anlamadı. Kız, defteri tezgâhın diğer ucuna yerleştirdi. Sandalyeye oturdu. Yazmaya başladı.

Bir ritm. Hızar çalıştı. Adam çubuğu yonttu, kız sözünü. Bu sesin dibinde hesap kitap yapılmaz, çizgi bile çizilmezdi. Kız yazmaya devam etti, fütursuz.

Birkaç sokak serserisi tuhaf el kol hareketleriyle geçti. En haylazı kartonu ayağıyla dürttü. Metal kutu devrildi. Ses sokağa, paralar kartonun üzerine yayıldı. Bir tanesi teker olup yuvarlandı haylaza. Alıp cebine attı. “Haram olsun,” dedi çocuk duyurmadan. Kız edilgin.

Dağılan paraya değil, kızın umursamadığına üzüldü çocuk. Onun dikkatini çekecek bir şey çalmalıydı. Nasıl başlamalıydı? Şiir gibisin, dedi. Uymadı. “Gördüğüm en güzel çiçeksin,” dedi. Olmadı. Bir serçe şapkasının önünü havalandırarak uçtu. Başparmağıyla orta parmağını çarpıştırdı çocuk. “Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna” dedi. Buna birkaç söz daha ekleyip, neyle süsleyince oldu say.

Zabıta gelmeden önce kitapçının camında görmüştü o kadının fotoğrafını. Bakışları insanın kalbine mermi gibi saplanıyordu. Hayır hayır, zıpkın gibi. Kızın gözleri bu kadını andırıyordu. Nilgün müydü adı? Soyadı da yedi bölgeden biriydi. Evet hatırladı. “Nilgün Marmara.” Gökyüzünden bir dize düşecekmiş gibi bakıp nağme yaptı. “Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna.” Vazgeçti bu dizeden. O söz yalnızca Nilgün’e yakışıyordu, onda kalmalıydı.

Karşıya, kızın uzun siyah saçlarına baktı, sonra Nilgün’e benzeyen gözlerine. İlhamla ilk kez o anda tanıştı. Çalmaya başladı. Araya ney taksimi yerleştirdi.

“Siyah gözlerin güneşi kapar/ Zülfünü gönlüme bırakıp gittin/

Sessiz sözlerin aklıma sızar/ Hançeri göğsüme ulayıp gittin.”

Kız bakmıyordu. Sokağın ortasına doğru koşan çocukların gürültüsü müziği kesti. Bir tanesi ortalarına geçti. “Sa-ğır Sul-tan!” diye bağırdı. Diğerleri amigolarını tekrar etti. Hep bir ağızdan defalarca tekrarladılar: “Sa-ğır Sul-tan, Sa-ğır Sul-tan!”

Adam dükkândan çıktı. Elinde az önce yonttuğu çubuktan daha kalını vardı. Sağa sola sallayarak peşlerinden koştu. Çocuklar hep birlikte savaştan kaçar gibi dörtnala gittiler. Adam dükkâna girdi. Kız umarsız.

İbrahim birkaç metre ileriden göründü. Bana beklememi işaret etti. Omzunu kabartarak yeşil çerçeveli dükkâna adımını attı. Adamla tokalaşıp sarıldılar. İç tarafa yürüyüp görme alanımdan çıktılar.

İbrahim’in beni çağırmasını beklemedim. Yerimden doğruldum. Kız, babasının içeriden çıkmasını beklemedi,ayağa kalktı. Esmer çocuğun bakışları kıza yöneldi. Kız bana doğru koşmaya başladı. Üç dört adım kala çocuğa doğru ilerleyip elindeki kâğıdı uzattı. Gözlerinin içine baktı. Kâğıdı aldı çocuk. Okumaya başladı. Kız, utangaç gülümseyişiyle izledi çocuğu. Kaldırımdaki anason ağacı alkışladı. Başım döndü, yerime oturdum. Adam, “Sultan!” diye bağırdı dükkânın önünden. “Ne buldun bu çulsuzda?” Kız oralı değil. Hızlı adımlarla yanına geldi. Kızı omzundan tutup kendisine çevirdi. Şahin gibi baktı gözlerine. Eliyle dükkânı işaret etti. Büyü bozuldu. Kız dükkâna koşarken, İbrahim adamın yanına geldi. Tartışmayı başlamadan bitirmek istedi. Beni göstererek, “Lokman Abi, gel seni Bedri ile tanıştırayım,” dedi. Adam, arkasını dönüp dükkânına doğru yürüdü, beni umursamadı. İbrahim “Sen de çek arabanı buradan, utanmıyor musun elalemin kızına sulanmaya, git başka yerde çal neyini.” diyerek azarladı çocuğu. Adamın ardı sıra yürüyüp dükkâna girdi.

Çocuk, avucunda nemlenen kâğıdı açıp dizlerinin üzerinde düzledi. Az önce sokakta yankılanan sesler bu kez zihninde çınladı. “Sağır Sultan…” Gözünün alt kapağını tuttu. İleri doğru çekip, biriken yaşı dışarı taşmadan içeri sızdırdı. Kağıda umutlarını ekleyip arka cebine koydu. Metal kutuyu kapatıp poşete attı. Ayağa kalkıp neyi kılıfına yerleştirdi. Kartonu düzeltip, kazağının içine sakladı. Omuzları çöktü, uzaklaştıkça cüssesi küçüldü. Kâğıt cebinden düştü. O anda gelen bulut, yağmurla temizledi çocuğun gururunu.

Kâğıdı alıp katını açtım.

“Adım Sultan,

Sizi ney çalarken izledim. Nahif ezginizi yüreğimle işittim. Babam ney ustasıdır, çevresi çoktur. İsterseniz size ders verir, iş bulmanıza da yardımcı olur. İşinin ehli olduğu için biraz pahalıdır. Eğer kabul ederseniz ona çok para ödemeniz gerekir. Benim duymamı sağlayacak kadar.”

Kâğıdı katlayıp cebime yerleştirdim. Yeşil çerçeveli dükkâna baktım. İbrahim ve torpil abi kafa kafaya vermiş birbirini yüceltiyordu. Sultan, kedisini göğsüne bastırmış,esmer çocuğun ardında bıraktığı hayale bakıyordu. Ben de çulsuzdum. Onurumu yüklenip, çocuğun izini takip ettim. Yağmur dindi.

Adım Sultan” için 11 Yorum Var

  1. Çok naif bir öyküydü. Oldukça sevdim. Elinize sağlık.

  2. Senaryolaştırılırsa çok başarılı bir kısa film olacağını düşünüyorum. Tabii yönetmenin hikayenin inceliğini seyirciye verebilmesi kaydıyla. Yumuşacık bir öykü olmuş. Kısa film fikrini düşünebilirsiniz. İlhamınız daim olsun!

  3. Gerçekten çok güzel fikir, ne güzel öykünün hayalinizde böyle bir atmosfer oluşturması. Ancak ben o alanda hiç bilgi sahibi değilim diyebilirim, bir bilen " ben bunu kısa film yapmak istiyorum " derse neden olmasın? Çok da güzel olur. Değerli yorumunuz için teşekkür ederim. Saygıyla…

  4. Gözünüze, gönlünüze sağlık. Saygıyla :four_leaf_clover:

  5. Merhaba,
    Bahsettiğiniz paragrafı yazdıktan sonra her okuyuşumda karakterin karşısına geçip, türkünün ney ile çalınıp söylenişini hayal ettim. Bu türküyü çok sevdiğimden olacak ki kulağımda ney ile çalınmış hali kaldı diyebilirim (Ney ile hiç dinlemesem de) :slightly_smiling_face:Yoldan geçen dinleyicilere de sevdirmemek olmazdı bence :four_leaf_clover:
    Beni heyecanlandıran bölümlerden birisi de bu bölümdü. Karakterlerin, okurun aklında ve yüreğinde yer bulması mutluluk verici.
    Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim. Saygıyla…