Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Ah Matilda…

Güvertesinin tamamı ve hatta üzerindeki teçhizatlarının bile gri renkte olduğu gemi altında yüzdüğü, bütün gökyüzünü kaplamış gri bulutlarla tam bir uyum içindeydi. Dalgalar, akşamı bulmadan gelecek olan fırtınaya hazırlanırmış gibi hiç acele etmeden adeta tadını çıkartarak şiddetleniyordu. Dışarıdan bakıldığında insanlar için korkutucu görünen şiddetli fırtınalar okyanuslar için bir festivaldi. Taşıyor, köpürüyor, ne varsa önüne katıp götürüyordu ve yağan yağmurla beraber adeta dans ediyordu. Koskoca okyanus bayramlarda çılgınlar gibi eğlenen çocuklar gibi neşe içindeydi. Geminin burnuna doğru bir yerde çıplak ayaklarıyla pürüzsüz yüzeyi hissederken dirseklerini küpeşteye dayamış, metal bir bardağın içinde duran sıcacık kahveyi nasırlarla kaplı avuçlarının içinde sımsıkı tutuyordu. Eli yanmıyor muydu? Hem de nasıl. Ama avuçlarındaki o şiddetli acı ona şu an bir rüyada olmadığını ve gerçekliğin kendisini yaşadığını hissettiriyordu. Üstelik burnunun direğini sızlatan o muhteşem kahve kokusuna rağmen daha bir yudum bile almamıştı. Eğer içerse, uyanıp hüsranla yine rüya gördüğünü fark etmesinden korkuyordu. Hem eli yanıp rüya görmediğini bilirken hem de nasıl rüyada olmaktan korkuyordu ki?

“Kahvenizi neden içmiyorsunuz Bay Pablo?” diye bir soru geldi hemen arkasından.

Başını çevirdiğinde geminin kaptanı Albay Morales’in ona yaklaştığını gördü. Evet, güvertesinde adeta olduğu yerde çivilenmiş gibi durduğu bu gemi bir savaş gemisiydi.

“Ya gördüğüm bir rüyaysa?” diye cevap verdi adamın yüzüne bakmadan. Çünkü eğer yüzüne bakarak konuşsa tıpkı rüyalarında olduğu gibi ne kadar isterse istesin çenesinin kilitlenip konuşamayacağından ya da konuşursa uyanacağından korkuyordu. Albay anlayışlı bir şekilde gülümseyip, küpeşteye yaslandı ve denizi izlemeye başladı. “Sizin için çok zor ve inanılmaz geliyor farkındayım ama rüyalar hiç bu kadar sürmez. Siz tam üç saattir gemimizdesiniz. Ayrıca” dedikten sonra bir an gözlerini kısıp adamın ellerine baktı, “Lütfen o kupayı bırakın birileri ellerinize merhem sürsün.”

Ancak Pablo’nun kupayı bırakmaya hiç niyeti yoktu ve bir süre cevap vermeden kahveye baktı. En sonunda bir karara varmış gibi çekingen bir şekilde kupayı dudaklarına götürdü ve kahvenin o yoğun aroması ağzını kaplayıp tükürük bezlerini çalıştırdığı sırada, ilk yudum kurumuş boğazından aşağı inerken sevinçten gözleri doldu. Hayır, bu bir rüya değildi. Geçekten kurtulmuştu…

Tek kişilik basık kamarada sırtüstü uzanırken, altındaki daracık yatağın keyfini çıkarıyordu. Gemicilerin hep dar yataklarda uyuduklarından şikâyet ettikleri bilinirdi. Ancak şikayet edecek ne vardı ki? Ya hiç yatak olmasa ve yerde yatmak zorunda kalsalar o zaman ne yapacaklardı? Altındaki şilte ve başını üstünden kaldırmak istemediği yastık Pablo’ya kuş tüyündenmiş gibi geliyordu. Her iki eline de merhem süren doktor bir yandan bandajla sararken eğer nasırlar olmasa durumun çok daha kötü olacağını söylemiş ve ara sıra da burnunun ucuna doğru yerleştirdiği camları dikdörtgen şeklinde ufak yakın gözlüğünün ardından ona tedirgin bakışlar atmıştı. Yoksa bir deliyi mi gemilerine almışlardı? Belki de o yüzden ona tek başına bir kamara vermişler ve geceyi içeride geçirmesi için ısrar etmişlerdi. Ya da belki de asıl neden, akşam başlayacağını adı gibi bildiği fırtınaydı. Ama zaten bir önemi var mıydı?

Geminin iyiden iyiye sallanıyor olması denizin ne kadar coşkulu ve keyifli olduğunu gösteriyordu. Her ne kadar uzun zamandır denizde yolculuk etmemişse de midesi bu sallantıdan şikayet etmiyordu çünkü doktor ona bulantı ilacı da vermişti ve uyumasına yardımcı olacağını da belirtmişti. Aslında kendini özgür hissettiren her şeye karşı büyük bir tutkusu vardı. Motora binmek varken neden arabaya sıkışıp kalırdı ki bir insan? Ya da fırsatı varsa ata neden binmezdi? Ah atlar… İnsanoğlunun gerçekleştirdiği en büyük devrimlerden birisiydi atların ehlileştirilmesi. Düşünsenize bir hayvanın hem de asil bir hayvanın sırtına biniyor ve tıpkı iki yakın dost gibi canınız nereye isterse oraya gidiyordunuz…

Ve tabii bir de uçmak vardı. İşte kendisini asıl özgür hissettiği yer orasıydı. Sonsuz gökyüzünde olmak; yerden, yerdeki herkesten kurtulmak, uçmak ve uçmak… Yine tek motorlu uçağına binmiş mavi enginliklerde adeta ruhunu coşturuyordu. Kontrol kulesiyle irtibat için başında olması gereken kulaklık tabii ki kucağındaydı. Çünkü o asıl tutkusunun, onu hayata bağlayan, yaşama sevinci veren, uğruna canını vereceği güzeller güzeli karısı Matilda’nın sesini duymak içini cep telefonuna bağlı kulaklığı takmıştı. Karısı ona bir şartla uçma izni veriyordu, o da sürekli kendisiyle irtibat halinde olacaktı. Çünkü Pablo da Matilda için bir tutkuydu ve onu beklerken tırnaklarını yememek için uçuşa telefonla eşlik ederdi…

O gün de yine her zaman ki gibi hem uçup hem karısıyla konuşurken hava aniden karardığında hemen geri dönmek için manevra yaptı. Daha önce de böyle durumlarla çok karşılaşmıştı. Meraklanmasın diye Matilda’ya bir şey çaktırmaz ve oyalanmadan havaalanına dönerdi. Ancak bugün hava o kadar kötü görünüyordu ki ilk defa içinde bir paniğin belli belirsiz izleri ortaya çıktı. Daha önce bulutları hiç bu kadar karanlık bir siyaha bürünmüş olarak görmemişti. O korkunç karanlık adeta uçağın her tarafını kaplamak istiyor ve çıkış yollarını kötücül bir keyifle kapatıyordu. Bir de üstüne aniden bastıran yağmur Pablo’yu adeta kör etmişti ve ne kuleyle ne de karısıyla doğru düzgün irtibat kuramıyordu. Önündeki panelde bulunan göstergeler adeta çıldırmış gibi hareket ediyorlardı ve pusuladan yönünü tayin etmesi mümkün değildi. En kötüsü de ne tarafa uçtuğu hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Gecenin karanlığında gözü siyah bir örtüyle bağlanıp yürümeye çalışan birisi gibiydi. İçindeki panik dalga dalga vücuduna yayılırken denize diye düşündü, denize inmeliyim. Telefonu kucağında titreşimler yaydığında nerdeyse sevinçten ağlayacaktı. Cevap verdi ama karısının sesi o kadar kesik kesik geliyordu ki ne bir şey anlıyor ne de onun söyledikleri anlaşılıyordu. Uçak o şiddetle sallanırken paramparça olması an meselesiydi kırmızı düğmeye basıp kendisini fırlattığında başının hemen üstünde korkunç bir şekilde şimşek çakarken karanlık suların kendisini esir aldığını nefesi kesilerek fark etti… Ve terden sırılsıklam bir şekilde yatağından fırladı. Lanet olsun neredeydi ve bu beyaz ışık da neyin nesiydi? Kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki sesi kulaklarında bir davul gibi yankılanıyordu. Önce kulaklarını tıkayıp bu sesten kurtulmak istedi ancak hemen sonra elleriyle gözlerini kapattı. Işık onu daha çok korkutuyordu. Yerde uzun süre büzülmüş o şekilde yatarken en sonunda soluk alıp verişi normale döndü ve büyük bir rahatlamayla gemide olduğunu hatırladı. Lambadan gelen ışık yıllardır ona yabancı olduğu için kabustan uyanır uyanmaz gördüğü beyazlık onu dehşete düşürmüştü. Bu arada dışarıda fırtınanın sesi doruk noktasındaydı. Gemi beşik gibi sallanıyor, okyanusun kendisiyle oynamasına sadece direnebiliyordu. Yaramaz bir çocuğun elindeki ısrarla kırılmayan ama daha ne kadar dayanabileceği de belli olmayan bir oyuncak gibiydi.

Zor da olsa yerinden doğrulup kapının yanında “Işık Aç/Kapa” yazan kırmızı düğmeyi aşağı indirdi ve kamara karanlığa büründükten sonra kendisini yatağa attı. Aslında çok uzun zaman önce ölmek fikrine kendisini alıştırmıştı ve bununla bir derdi yoktu. Ama Matilda’ya bu kadar yaklaşmışken ve onu tekrar görme şansı doğmuşken ölme ihtimalinin belirmesi Tanrı’nın çok değişik bir espri anlayışı olduğunu gösteriyordu ki inançlı birisi olmaktan hep uzaktı. Ölüm fikrini kafasından uzaklaştırıp tekrar yatağına uzandı. Mide bulantısı da hafiflemişti ve esasen midesi de boşaltacağı başka bir şey kalmadığını bildiği için sevgili dostu Pablo’yu çok da zorlamak istemiyordu. Üçüncü yılın sonunda ki onu kurtardıklarında az bir hata payıyla doğru hesap yaptığını görmüştü, o lanet adadan şans eseri kurtarmışlardı onu. O aslında hep sapsarı kumlu kumsalda oturmuş, ellerini bacaklarına dolamışken ufukta bir gemi göreceğini, ya da arkalardan bir yerden bir uçak sesi duyacağını ve kendisini fark edeceklerini hayal ederdi.

Ama zaten insan, genelde hayal ettiği şeye onu hep hayal ettiği gibi değil daha farklı ve genelde en ummadığı zamanda ummadığı şekilde kavuşurdu. Ufacık adanın sahilindeki kayalık kısımda kocaman enli iki kayanın uç kısımlarından birbirlerine tutunarak oluşturduğu boşluğun içinde uyuyordu yıllardır. Adada kendisini en güvende hissettiği yer orasıydı ve altındaki kumlar da çok yumuşaktı. İşte yine orada uyuduğu sırada silahlı askerler tarafından uyandırıldığında o kısacık an içinde karmakarışık duygular yaşamıştı. Her şeyden önce bunun bir rüya olduğunu düşünmüştü ama bir yandan kalbinin en derininde kurtulmuş olabileceğini biliyordu. Diğer yandan ise kurtulmayı hiç bu şekilde hayal etmemişti. Ancak bunu dert edecek lüksü de yoktu. Kendisini tanıttığında, ki dil becerisini kaybetmemek ve ses tellerinin paslanmasını önlemek için saatlerce kendi kendisine konuşur ya da şarkı söylerdi, askerlerin şaşkınlığı daha da artmış ama ona hemen inanmışlardı. Çünkü bulunduğu ada ya da sonradan öğrendiğine göre adalar topluluğu askeri bölge içindeydi ve deniz kuvvetleri her üç yılda bir bu bölgede tatbikat yapardı. Kendisi kaybolmadan hemen önce tatbikat yapıldığı için üç yıldır buraya uğramıyorlardı.

Onu gemiye aldıklarında tüm mürettebat şaşkınlık içindeydi ve içinde bulundukları gemi Pablo’yu evine götürebilsin diye tatbikat programından çıkartılmıştı. Onu berber koltuğuna oturttuklarında adeta kendisinden tiksinmişti. Uzayan saçlarını ve sakalını denizin yansımasından da görürdü ama aynada bu manzarayı tüm çıplaklığıyla görmek ona kendisini çok kötü hissettirmişti. Bir an uzanıp elini aynanın pürüzsüz yüzeyinde gezdirdi ve üç yıl boyunca yaşadığı mahrumiyet kalbine bıçak gibi saplandı. Bir aynası bile olmamıştı, lanet basit bir aynayı bile görünce böyle sevindiyse sahip olduğu şeylere tekrar kavuştuğunda acaba ne olacaktı? Onu önce bir güzel tıraş etmişler, sonra da yıkayıp temiz kıyafetler vermişlerdi. Ancak nedense ayakkabıları giydiği gibi çıkartmıştı. O kadar zaman çıplak ayakla dolaştıktan sonra ayakkabı giymek ayaklarını çok rahatsız etmişti. Gemi komutanından ve gördüğü birkaç askerden hemen karısıyla konuşmak istediğini söylediğinde ona mı öyle gelmişti yoksa kaçamak bakışlar mı atmışlardı? Albay Morales, gerekli yerlere haber verildiğini ve bu özel bir durum olsa da cep telefonlarını kullandırmalarının yasak olduğunu söylemişti. Kurtuluşunun ikinci günü askeri bölgeden çıktıklarında bir saat içerisinde bir helikopterin gelip kendisini alacağı söylendi. Sabah ellerindeki bandajlar yenilenmişti ve bu defa kahve kupasını kulpundan tutarak güvertede bir yandan dolaşıyor bir yandan da kahvesini içerken helikopteri bekliyordu. Ufukta helikopter belirdiğinde Albay Morales de vedalaşmak için Pablo’nun yanına gelmişti.

“Hayata kaldığınız yerden başlamaya hazır mısınız Bay Pablo?” üzerindeki bembeyaz üniforması jilet gibi ütülüydü ve adamın devasa cüssesine tam oturuyordu.

“Sanırım hazırım, ama üç yıl uzun bir zaman ve dışarıda neler olup bittiğini bilmiyorum bile. Bir tavsiyeniz var mı?”

Bir boz ayı gibi yapılı olan Albay düşünceli bir şekilde pala bıyığını sıvazlayıp başını eğdi. “Dediğiniz gibi üç yıl uzun bir süre, ben sizin yerinizde olsam her türlü sürprize hazır olurdum” derken gözleri bir şeyleri ima eder gibiydi. “Ancak yine de ülkenin en zengin adamı hayata uyum sağlamakta zorluk çekmeyecektir herhalde”, gülümseyip gelen helikopteri işaret etti.

Karısıyla ortak kurdukları PabloMat kimya imparatorluğuna ait helikopter güverteye konarken Pablo az sonra karısına kavuşacağı için çocuklar gibi yerinde dans etmek istiyordu. Ancak kapı açıldığında helikopterden inen Matilda değil en yakın dostu ve yardımcısı Gustavoydu. Kendisi neredeyse tanımayacak kadar zayıflamış ve değişmişken, arkadaşının tıpatıp aynı görünüyor olması ona çok ilginç gelmişti. Uzun boylu ve ince olan Gustavo, her zaman kasket ve açık kahverengi camlı güneş gözlüğü takardı. Dudaklarının kenarlarından hafif aşağıya inen bıyıkları, ince dudağına tam otururdu.

“Ah lanet olsun bu gerçekten de sensin” dedi eski dostu ona büyük bir içtenlikle sarılırken. Ancak Pablo olduğu yere çivilenmiş gibiydi ve sarılmaya karşılık bile verememişti.

“Ma.. Matilda?” diyebildi korkuyla.

“Hadi ama beni hiç mi özlemedin?” diye sordu Gustavo şakayla karışık dostunun omzuna vururken. Ancak Pablo biliyordu ki Gustavo ne zaman gergin olsa elini kolunu koyacak bir yer bulamazdı. Çabucak Albayla vedalaşıp helikoptere bindiler ve eve doğru yola çıktılar. Matilda’nın onu almaya gelmiş olmaması ve kardeşi gibi sevdiği yardımcısının kaçamak cevapları her ne kadar moralini bozsa da yine de kendisini erken toparladı. Tüm bu olanlar muhtemelen bir oyundu ve Matilda evde kalıp onun için büyük bir hoş geldin partisi düzenlemiş olmalıydı. Yaklaşık kırk dakikalık uçuş sırasında Gustavo onun sorularını cevaplamaktansa daha çok kendi merak ettiklerini sormuştu ve en sonunda dayanamayıp sevinçten ağlamıştı. İçinde kocaman bir gölün de olduğu geniş malikane arazisindeki helikopter pistine indiklerinde onları karşılayan tek şey yeni açan çiçeklerin hoş kokusu olmuştu. Pablo midesinin tam orta yerinde büyümeye başlayan panikle özenle biçilmiş çimenlerin üzerinden koşar adım malikaneye giderken Gustavo arkasından suçlu suçlu onu takip ediyordu. Malikaneye girdiğinde onu ilk gören evin baş kahyası oldu ve yüzü her zaman ifadesiz olan adamın şaşkınlıktan çenesi papyonuna kadar indi. O adamın bu şekilde görünüyor olması bir daha asla olmayacak bir şeydi, o yüzden bir an dönüp Gustavo’dan onun fotoğrafını çekmesini isteyecekti ki arkadaşı çoktan telefonuna sarılmış, zavallı baş kâhyanın fotoğrafını çekiyordu bile. İşte Pablo ve Gustavo birbirlerini bu kadar iyi tanırlardı.

“Merhaba Luiz” dedi Pablo yüzünde bir gülümsemeyle, “Matilda nerede?”

Baş kahya şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışırken bir an kekeledi ve eliyle malikanenin arka tarafını işaret etti. Pablo hızla o tarafa yöneldiğinde kulağına bir adamın şarkı söylediği çalındı ve hemen arkasından büyük cam kapıların havuzlu bahçeye açıldığı yerden karısının şen kahkahası duyuldu, “Harikaydın hadi bir daha” dedi mutlu bir şekilde ve o sırada Pablo kapıda belirdi.

Matilda sırtı kapıya dönük şezlongda üzerindeki kırmızı bikinisiyle sırtüstü güneşlenirken bir elinde tuttuğu kokteylinin pipetini dudaklarına götürüp keyifli bir yudum aldı. Zarif bir şekilde ince kokteyl bardağını tutan parmaklarına da kırmızı oje sürmüştü. Hemen yanı başında üzerinde sadece mayo olan kaslı vücuda sahip bir adam bir ayağını kendi şezlongunun üzerine atmış, elindeki küçük gitarla şarkısına giriş yapmıştı ki başını kapıya doğru çevirip Pablo’yu gördüğünde olduğu yerde donup kaldı ve ağır ağır gözündeki güneş gözlüğünü çıkarttı.

“Aman Tan…” diyebildi Pablo sadece fısıltıyla. Cümlesinin kalanını inançsız birisi olup ne dediğini fark ettiği için değil nutku tutulduğu için getirememişti. Gerçekten ne tepki vereceğini bilemiyordu ve neredeyse karşısında duran, tıpa tıp kendisine benzeyen adama bakmaktan başka bir şey yapamıyordu.

“Hey neler oluyor…” derken bu defa da Matilda’nın nutku tutulmuştu. Olduğu yerde bir dirseğinin üzerine doğrulup arka tarafa baktığında bir daha asla göreceğini ummadığı kocasının kanlı canlı karşısında duruyor oluşu, tıpkı kocası gibi onu da hareketsiz, sessiz bırakıp şoka uğratmıştı.

Gustavo hemen yanında bir sigara yakıp dumanı ortaya üfledikten sonra “Biliyorsunuz sakin olmak herkesin faydasına” dedikten sonra kasketini çıkartıp yüzünü yellemeye başladı.

“Ah Matilda” diyebildi en sonunda Pablo konuşabildiğinde. “Bunu yapmış olmazsın” derken elini zayıf bir şekilde kaldırıp, onu ilgiyle izleyen ama başka bir harekette bulunmayan klonunu işaret etti.

“Yüce Tanrım” bu gerçekten sensin dedi Matilda, elindeki kadehi farkında olmadan arkasındaki havuza atıp ayağa kalkarken. “Sen… Sen geri döndün” dedikten sonra birkaç adım atıp Pablo’ya yaklaştı. “Senin ellerine ne oldu, ya ayakların niye çıplak?”

Ancak zor da olsa ilk şoku atlatan Pablo biraz daha kendisini topladı, “Lütfen bana aptal aptal sorular sormayı kes!” dedi sinirli bir şekilde ve “ve sakın bana daha fazla yaklaşma!”

“Ama Pablo!” diye karşılık verdi Matilda. O da kendisini toplamıştı ama yüz allak bullaktı. “Ah konuşmamız lazım” derken evin köşesinden Pablo’nun daha önce görmediği beyaz önlüklü bir hizmetçi, henüz daha adımlarını atarken yalpalayan iki yaşlarında kapkara saçlı bir bebeğin elinden tutmuş onlara doğru geliyorlardı. Bebek annesini görünce bir sevinç çığlığı atıp her an düşecekmiş gibi koşarak annesinin bacağına sarıldı ve başını kaldırınca bu yeni gelen yabancıyla yüz yüze geldi. Bu arada Gustavo da üçüncü sigarasını yakmış az sonra olabilecek şeyler için endişe ediyordu.

“Sen gel benimle” dedi arkadaşına ve diğerlerini orada bırakıp içeri girerek, göl arazisine açılan kapıya doğru ilerleyip yeni biçilmiş çimlerde çıplak ayaklarıyla normalde olsa keyif alacağı bir yürüyüş yaparak göle doğru meyleden kısmın başına gelip oturdu. Olduğu yerden bakınca durgun bir şekilde adeta inci gibi parlayan göl biraz aşağıda kalıyormuş gibi oluyordu.

“Korumalara söyle bu tarafa hiç kimseyi almasınlar” dedi Pablo çimenlerin üzerine oturup ellerini dizlerine doladıktan sonra. “Biraz yalnız kalmam lazım.”

Konunun tartışamaya kapalı olduğunu anlayan Gustavo sıkıntılı bir yüz ifadesiyle oradan ayrıldı ve Pablo’yu derin bir kalp kırıklığıyla baş başa bıraktı. Üç yıl boyunca yaşadığı yalnızlıkta edindiği en önemli tecrübe, eğer yalnızsanız iki şey yapardınız; ya hayal kurar ya da geçmiş anıları düşünürdünüz…

Bu araziyi ilk keşfettiklerinde daha üniversitede öğrenciydiler ve Gustavo’nun külüstür arabasını alıp pazar sabah erken yola çıkarak hem biraz doğa yürüyüşü yapmak hem de küçük bir piknik yapmak istemişlerdi. Yol bir şekilde kendilerini oraya getirdiğinde Matilda büyük bir heyecanla arabayı durdurmasını istemiş ve sonu ufak bir ormanla biten bu yemyeşil araziye adeta âşık olmuştu. Önce ayağındaki sandaletleri çıkartıp çığlık çığlığa özgürce etrafta koşuşturmuş, en sonunda da yorulduğunda tam olarak Pablo’nun şu anda oturduğu yere oturup elleriyle bacaklarını kavradıktan sonra yüzünde bir gülümseme hayallere dalmıştı. Tatlı bir meltem hafif hafif esip koşmaktan pembeleşmiş yanaklarını okşarken, yüzüne düşen birkaç tel saç da adeta dans edercesine ileri geri sallanıyordu. Gözleri kapalı, her ne hayal ediyorsa dışarıya dudaklarının kıvrımında oluşan ince bir gülümse olarak yansıyordu.

“Biliyor musun sevgilim” dedi gözlerini açmadan. “Hemen az ileride bir göl olsa ve biz çocuklarımızı da alıp ara sıra buraya piknik yapmaya gelsek…”

Derin, hasret dolu bir iç çektikten sonra “Çocuklarla beraber yüzüp, akşama kadar yiyip içsek…”

Pablo o kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşıyordu ki aklına hücum eden, onu o kadar zaman boyunca ufacık bir adada tek başına ayakta kalmasını, her gün bir adım bir adım daha atmasını sağlayan o anılar şimdi sıraya girmiş sağdan soldan ona saldırıyorlardı. Galiba, hangi noktadan baktığınıza göre sahip olduğunuz anılar eski birer dost değil yıkımınızı isteyen düşmanlara dönüşebiliyorlardı. Karısı ile olan o uzun geçmişinde zaman zaman adadayken de aklına gelen bir anı şimdi canını daha çok acıtıyordu ki bu anıyı da o zamanlar bu kadar sık düşünmesinin sebebi aslında o melun kazadan önce onunla en son bir araya geldikleri an olmasındandı…

Klasik iç bayıltıcı hastane kokusu almayı beklerken burnuna gelen yumuşak gül suyu parfümünü bir an bilinçaltı kabullenemedi ve o bilindik kokuyu almak için direttiyse de en sonunda savunma mekanizmasını kaldırdı ve Pablo’yu rahat bıraktı. Burası bir hastaneden çok beş yıldızlı oteli andırıyordu. Matilda’nın zoruyla genel kontrol ve muayeneye gelmişlerdi. Beyaz eldivenli çok şık bir hanım onları kapıda karşılamış ve çok konforlu bir bekleme odasına almıştı. Pablo hemen alışkanlığı olduğu üzere telefonunu alıp haberlere göz gezdirirken karısı da önündeki dergileri karıştırıyordu.

“Aman Tanrım” dedi ciddi bir ifadeyle.

Pablo başını kaldırıp baktığında karısının hafif çatılmış kaşlar ve ciddi bir yüz ifadesiyle dergiden bir makaleyi okuduğunu gördü.

“İnsan klonlama artık çağımızın gerekliliklerinden birisi” diye sesli okumaya başladı, “Bu devletlerin belirlediği sıkı kurallar dahilinde imkanı olanlar için mümkün olan bir şey. Tıpkı çocuk yapmanın doğal bir hak olması gibi klon da insanların doğal bir hakkıdır…” diye devam ettikten sonra dehşete kapılmış bir yüz ifadesiyle Pablo’ya baktı, “Bunu nasıl çocuk doğurmakla eş tutabilirler ki? Nerede kaldı etik değerler? Bu iş tamamen zenginler hiç ölmesin diye yapılıyor bana kalırsa. Bir şekilde ölümsüzlük keşfedilmiş. Yaşlandıkça genç klonu oluşturup diğeri ölse de aynı kişinin hep yaşamasını sağlayabilirler… Lanet olsun bazı sınırlar hiç geçilmemeli.”

“Ah yapma ama” diye cevap verdi Pablo şakacı bir tavırla. Telefonu hâlâ elindeydi ve haberlere tekrar dönmek için muhabbetin bitmesini bekliyordu. Ama bir yandan da karısına cevap vermezse ona ayıp olacağını düşündüğü için işi espriye vurup kısa kesmek istemişti. “Düşünsene sonsuza kadar yaşamak fena mı olurdu? Birer tane klon sipariş verelim bütün işimizi onlar yapsın. Hem belki çocukları da olur onların.”

“Ah saçmalama böyle bir şey asla kabul edilemez. Hem klon demek kişinin aynısı demek, o yüzden onların da çocuğu olmaz. Üstelik yaratmak Tanrı’nın işi ve insanlar haddini aşmamalı…”

Adadan kurtulalı, onsuz devam eden hayata karışalı iki ay olmuştu ve en sonunda yüzleşme vakti gelmişti. Matilda ve yeni ailesiyle karşılaştıktan sonra bir daha onlarla hiçbir şekilde bir araya gelmemişti. Aslında bakılırsa Gustavo ve birkaç yakın dost haricinde Pablo kimseyle görüşmemişti de. Yaşıyor olduğu haberi hem kendi ülkesine hem de bütün dünyaya hızla yayılmış ve onunla röportaj yapmak isteyen gazeteciler görüntü almak, röportaj yapabilmek için onun olabileceği her yere kamp kurmuştu. Üstelik o daha yokken Matilda’nın onu klonladığını zaten duymayan kalmamıştı. Şimdi bütün dünya kendi sorunlarını bir yana bırakıp nefessiz bir şekilde bundan sonra olacakları bekliyordu. Ayrı bir gazeteci ordusu da Matilda’nın etrafını sarmış onu adım adım takip ediyorlardı. Pablo hiçbir görüşme talebine olumlu yanıt vermemiş, hiçbir yere bir fotoğraf dahi göndermemişti. Eğer zengin birisiyseniz sizi kimsenin bulmamasını sağlayabilirdiniz. Ve Pablo da tam olarak bunu yapıyordu.

Kırk katlı ofisinin en tepesinde bulunan ofisinden aşağı baktığı zaman gündelik şehir hayatının koşturmacasını gördü ve aynı zamanda binanın dışında bekleyen gazetecilerin umutsuz bekleyişlerine daha ne kadar devam edeceklerini merak etti. Kendi gökdelenini inşa ettirirken sadece birkaç kişinin bildiği gizli geçitler de ekletmişti ve o sayede görünmeden buraya kadar gelebilmişti. Vişne çürüğü renginin hakim olduğu ve en kaliteli eşyalarla döşenmiş bu devasa odaya arkasını dönmüş boyundan uzun camdan aşağıya bakmaya devam ediyordu. Zamanında özenerek aldıkları bu eşyalar adeta midesini bulandırıyordu, bakmaya bile dayanamıyordu. Geride kalan hayatındaki her şeyden iğreniyor ve kendisiyle ilişkilendiremiyordu. Duvardaki gizli geçit açıldığında Gustavo ayağa kalktı ve geleni karşıladı.

Bir süre derin bir sessizlik yaşandıktan sonra “Merhaba Pablo” dedi Matilda olduğu yerden.

Pablo arkasını döndüğünde hayatını adadığı ve sahip olduğu her şeyi onun için feda edebileceği kadının yüzüne baktı ve acaba o bildiği Matilda’nın hâlâ orada olup olmadığını merak etti. Ancak şöyle bir bakınca, üzerine anca oturan askılı mini elbisesiyle, uzun topuklu ayakkabılarıyla, kısa çantasının sapını her iki eliyle önünde tutuşundan ve bakışlarındaki meydan okuyan havadan, eskiye dair pek bir şey kalmadığını büyük bir üzüntüyle fark etti.

“Yaşadığının çok büyük bir şok ve hayal kırıklığı olduğunu biliyorum ama beni de dinlemelisin” diye söze girdi Matilda.

“Dinliyorum” dedi Pablo elleri arkasında ifadesiz bir yüz ve çıplak ayaklarla.

“Seni bir yıl boyunca deliler gibi aradık. Havadan ve denizden gece gündüz senden bir iz bulmak için çırpındık. Bulduklarımız ise…”

“Uçağın enkazı oldu, evet biliyorum” diye araya girdi Pablo.

“Ve senin ölmüş olduğuna kanaat getirdik” dedi Gustavo dürüst bir şekilde, beş dakika içinde ikinci sigarasını yakarken.

“Deliye dönmüştüm ve kendi hayatımdan umudumu kesmiştim” dedi Matilda dolan gözlerle. O günlerde yaşadıkları yüzüne yansıyınca, Pablo tekrar eskiden tanıdığı kadını bir an olsun gördü ve içi adeta cız etti.

“En sonunda da hastaneye daha önce vermiş olduğun kan örneklerinden uygun bir tanesini çekip seni klonlamaya karar verdim. O sensin Pablo, tamamen sen.”

“Ben miyim? Gerçekten ben miyim, emin misin buna? Ben ne zaman slip mayo giydim Matilda ya da ne zaman saçlarımı sıfıra vurdum mesela?”

“İşte şimdi saçmaladın, sen kuru fasulye de yemezdin ya da öğlene kadar uyumayı da severdin, bunlar değişmedi mi?” diye sordu kadın adeta zafer kazanmışçasına, hemen yanında bulunan rahat bir ikili kanepeye oturup bacak bacak üstüne atarken. Çantasından çıkarttığı sigarasını yakarken beklentiyle Gustavo’ya baktı çünkü Gustavo da daha yeni ağzına üçüncü sigarasını koymuş yakmaya hazırlanırken ateşi, aceleyle Matilda’ya doğru tuttu.

“Öyle mi? Ara sıra boyum da mı uzadı peki, ya da bir gün uyandığımda sesim şarkı söylemeye uygun bir hale mi geldi? Ha bir de şu kaslı vücut? Bak beni aptal yerine koyma bazı şeyler insanlarda hiç değişmez. Ayrıca klonlama işleminden önce bazı değişiklikler yaptığını biliyorum seni kendini beğenmiş! Bu işlemi yapan doktor bana her şeyi anlattı. Sen sadece benim klonumu değil, benim olmamı istediğin klonumu sipariş vermişsin!”

Pablo’nun sinir patlaması ve ortaya çıkardığı gerçekler karşısında Matilda sıkıntılı bir şekilde sigarasını içmekten başka bir şey yapmadı. Zaten tüm bunların ortaya çıkacağı gün gibi ortadayken onu hâlâ aptal yerine koymaya çalışması Pablo’yu adeta çileden çıkartmıştı ama yine de derin bir nefes aldı ve ellerini ceplerine sokup arkasını döndükten sonra bir süre sustu.

“Bak” dedi tekrar arkasını dönüp sakin olmaya çalıştığını destekler gibi bir elini cebinden çıkartarak yere paralel olarak tuttu, “Üç yıldır yoktum ve beni deli gibi aradığını biliyorum. Geri döndüğümde hayatında başka bir adam olduğunu görsem bunu yine de anlayabilirdim. Ama sen gidip adeta kendine zevkine göre elbise diktirir gibi klon siparişi vermişsin.”

“Çünkü hayatımda senden başkası olamazdı, anlamıyor musun? Sensiz bir hayatı yaşamaktansa ölürüm daha iyi!” diye bağırdı Matilda oturduğu yerde öne doğru eğilip sözlerini desteklemek istercesine sigarasını tuttuğu elini uzatıp tıpkı bulunduğu gün gibi bir deri bir kemik görünen kocasına.

“Buradayım işte,” diye cevap verdi Pablo sakin şekilde.

“Ne demek şimdi bu?” diye sordu sigaradan çektiği son nefesi aceleyle üflerken kaşları hafifçe çatılmış, bir yandan Pablo’nun cevabına anlam vermeye çalışırken bir yandan da Gustavo’nun uzattığı kül tablasında sigarasını söndürdü.

“İki aydır buradayım ve beni Gustavo’ya sadece bir kere sormuşsun.”

“Çünkü kimseyle görüşmek istemediğini söyledi” diye cevap verdi kadın ellerini iki yana açıp gayet olan açık bir şeyi söylemek zorunda olduğu için şaşırarak.

Pablo’nun içindeki hayal kırıklığı, acı ve öfke her geçen dakika daha da artıyor, karısının siluetine bürünmüş bu yabancı kadının her verdiği cevapta biraz daha yıkılıyordu.

“Evet ama bu beni sormana engel mi peki? Lanet olası kadın sadece bir defa beni sormuşsun, Gustavo’nun sana uğradığı her seferde benimle ilgili tek bir kelime bile etmemişsin. Bak ben aynıyım, sadece çok zayıfladım ve ayakkabı giymiyorum. Ama sen değişmişsin. Benim karım olsa, daha bu kapıdan içeri girer girmez boynuma atlardı.”

“Ah yapma ama Pablo” dedi Matilda bir elini sallayıp arkasına yaslanırken. “Burada olağanüstü bir durum var ve sen sarılmaktan bahsediyorsun.”

Bu cevap karşısında Pablo o kadar afalladı ki, bir an ne söyleyeceğini bilemedi. “Ben sana ömrümü verdim seni orospu!” diye patladı ve Gustavo elinde sigarasıyla ikisinin arasına girmek için hamle yaptığında arkadaşının kendisine yönelmiş bakışlarından çekinip tekrar yerine geçti ve arkasına dönüp sigarasından derin bir nefes aldı.

Matilda ise tam sinirle ayağa kalkarken Pablo bir adım hışımla kadını koltuğa doğru itti. “Şimdi beni dinleyeceksin dedi” adeta fısıldar gibi.

“Seni ilk kim öptü? Kim sana varını yoğunu satıp evlilik yüzüğü aldı? Kim senin peşinden, sırf seninle aynı okulda olmak için ülkenin bir ucundan öbürüne taşındı?”

Matilda şimdi hem korku dolu gözlerle kocasına bakıyor hem de aklına gelen anıların canlılığıyla adeta o eski günleri yaşıyordu.

“Kim sen hastalandığın için günlerce başında bekledi?” diye sorduktan sonra koltuğun önünden hışımla uzaklaşıp birkaç adım attıktan sonra aniden arkasını dönüp, “Bendim onların hepsini yapan lanet olası kadın hepsi bendim!!!” diye avazının çıktığı kadar bağırdı. “O lanet klon sadece bana benziyor o kadar. Bunların hiç birisini o yapmadı, ben yaptım!!!”

“Eğer gerçekten beni sevseydin, benim klonumu tıpkı benim olduğum gibi isterdin. Aşk olsun sana gidip çocuk yapmışsın ondan” derken sesi titredi ve gözünden iki damla yaş aktı. “Bana biraz saygın olsaydı en azından bunu yapmazdın. Benim eksikliğimi klonumda kapatmışsın.”

“Ah Matilda, sen beni hiç sevmemişsin…”

Pablo o günden sonra bir daha Matilda’yı hiç görmedi ve konuşmadı. Gustavo’dan ona bir ada bulmasını ve ev yaptırmasını istedikten sonra yerini kimseye söylememesini tembihlemişti. Aslında Pablo’nun kurduğu mantık çok basitti… Onun kaybolduğu üç yıl boyunca hayat devam etmiş, işler yürümüştü. Yani aslında o geri dönmese de olurdu ki zaten geri dönmeyi en çok karısına kavuşmak için istiyordu. Üstelik yalnız başına yaşamaya alışmışken konforlu bir yalnızlık fikri de ona hiç fena görünmemişti, ta ki bir gün Gustavo tekneyle adaya yanaşıp yanında ufak bir kız çocuğuyla onu ziyarete gelene kadar.

“İki ay önce trafik kazasında annesi ve babasını kaybetti” diye sessizce açıkladı arkadaşı, açık kahverengi camlı güneş gözlükleri yorgun yüzünü gizleyemiyordu.

Pablo başını uzatıp mutfakta tek başına bir taburede oturmuş portakal suyu içen küçük kıza baktı.

“Yani… Sen biliyorsun dostum, şey aslında bir anlamda bu kızın babası sensin ve başka kimsesi yok. Ama istemezsen seni de anlarım tabii…”

“Adı nedir? diye sordu Pablo bir yandan da kıza elinde olmadan şefkatle bakarken.

“Onun adı da Matilda” dedi Gustavo, arkadaşının verdiği kararı yüzünden anlayarak içinden derin bir oh çekti.

“Ah Matilda” dedi Pablo, “Ah Matilda…”

Kürşat Hürmüzlü