Öykü

Âlem-i Hortlak

“Do I dream? Is this new feeling

But a visioned ghost of slumber?

If indeed I am a soul,

A free, a disembodied soul,

Speak again to me.”

– Percy Bysshe Shelley, Queen Mab

Silah kafasına dayandı ve tetiği çekildi.

* * *

Gerçekliği şüphe götürmez ve sanki hiç bitmeyecek gibi hissedilen kâbuslar vardır. İnsan onlardan uyandığında hararetle ileriye atılır ve soluk soluğa uyanır. Onun için öyle olmadı, aksine oldukça dingin ve herhangi bir taşkınlıktan uzak bir hâlde buldu kendini.

İki omuz genişliğinde, gri renkli duvarların karşılıklı durduğu bir koridorda dikiliyordu. Kaşları çatık ve gözleri kısıktı, anlamaz gözlerle neler olduğunu algılamaya çalışıyordu. Neler olduğunu anımsamaya çalıştı lakin zihni boş bir levha gibiydi. Yalnızca bölük pörçük hatıralar geliyordu gözünün önüne.

Görüşünde hafif bir bulanıklık fark etti, gözlüğünün buğulandığını düşündü. Elini yüzüne attı ve parmağını gözüne soktu. Meşrebince bir küfürle, gözlüğünün olmadığını fark ettiğini beyan etti. Ardından elleri saçına gitti, düzgünce taranmış ve topuz yapılmıştı. Başını eğdi ve altında şık bir etek gördü. Üzerinde ise beyaz bir bluz vardı. İddialı topuk ayakkabılarını da görünce, “İş görüşmesine mi geldim?” diye düşünmeden edemedi.

Önündeki kişi bir adım ilerledi, böylelikle bir kuyruğa dâhil olduğunu fark etti. Önünde iki kişi vardı. En öndeki işlemini halledip yan tarafta bulunan kapıdan geçti. Zaten başka bir yol da yoktu. Koridor arkasına doğru uzayıp gidiyordu, bir sonu yoktu. Önünde ise bir duvar, duvarın hemen önünde de bir masa vardı. Masa başında da bir adam oturuyordu, önünde bir takım evrak ve bir bilgisayarla. Gelen kişilere sırasıyla sorular soruyor ve işlem yapıyordu.

Neler döndüğünü anlamaya çalışırken başına hafif bir ağrı girdi. O sırada gözüne, masadaki adamın tepesinde tavana asılı tabela çarptı: HortKur.

Bunun ne demek olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Evet, bir kısaltmaydı orası aşikâr lakin neyin kısaltması olduğuna dair bir fikir bulamadı. Bunu düşünürken önünden bir kişi daha eksildi. Şimdi neler olduğunu anlayabilecekti, çünkü önündeki adamın diyaloglarını dinlemeye karar vermişti.

Dinlemeye çalışıyordu fakat hiçbir ses duyamıyordu. Yapılan işlemleri görmeye çalışıyordu fakat hiçbir şey göremiyordu. Sanki duyuları körelmişti, daha ziyade sansürlenmişti. Anlamlandıramadığı olaylar dizisinin içerisinde tek çıkış yolu olan kapıya baktı.

Gayet normal gözüken bir kapıydı. Üzerinde herhangi bir ibare yoktu ya da normalin dışında bir farklılık. Dümdüz bir kapıydı işte. Düşünceler denizinde yüzerken önündeki kişi de sıradan çıktı ve kapıya yöneldi. Kapı açıldığında tüm gücüyle içerisini görmeye gayret etse de hiçbir şey göremedi, gördüyse de hemen o an unuttu.

İleriye doğru bir adım atıp masanın önüne geldi. Görevli kişinin göbeği, onun masaya tam olarak yaklaşmasını engelliyordu. Kafasının keli tepesindeki lamba ışığıyla parlıyor, tıpkı gözlüklerinin camı gibi gözüküyordu. Birkaç günlük gibi gözüken sakallarını kaşıdı ve konuştu. “Talebiniz?”

“Ş-şey…”

“Talebiniz nedir hanımefendi?” diye yineledi görevli, biraz sabırsız bir ses tonuyla.

“B-ben…” diye kekelerken görevli araya girdi, “Talebinizi mi bilmiyorsunuz hanımefendi?”

“Ha-hayır elbette biliyorum. Ben… neler oluyor?”

“Off…” diyerek derin bir nefes alıp verdi görevli. “Çattık yine, hanımefendi öldünüz!”

Klavyeden hızlıca birkaç tuşa bastı ve tombul suratını ekrana biraz daha yaklaştırdı ve devam etti. “Hmm… şimdi anladım. Başınızdan vurulmuşsunuz, bundan dolayı bilgilerin gelmesi zaman alıyor sanırım.”

“B-ben” dedi cılız bir sesle, “ben vuruldum. Anımsıyorum.”

“Pekâlâ.” dedi görevli, “Talebiniz nedir?”

“Ne talebi?” diye sordu eblekçe.

“Hanımefendi öldünüz dedik ya. Bakın orada ne yazıyor?” dedi kafasının üstündeki tabelayı göstererek. “HortKur, yani Hortlatma Kurumu. Şimdi, talebiniz nedir? Ölü olarak kalmak mı, yoksa dirilmek mi?

“Bu mümkün mü?” diye ünledi beklediğinden biraz daha yüksek çıkan sesiyle, “Zombi mi olacağım yani?”

Sohbet uzadıkça keyfi kaçan ve sabırsızlanan görevli, bu sefer ses tonunda bariz bir sertlik taşıyordu. “Dirilmek istiyor musun? İstemiyor musun?”

“İstiyorum!” dedi, bu kez aleni bir şekilde bağırmıştı. Neler olduğuna dair hâlâ doğru dürüst bir fikri olmasa da içinden bir ses, ona doğru olanın bu olduğunu telkin ediyordu.

Görevli, klavyesinin tuşlarına kaybettiği zamanı telafi etmek istermiş gibi hızlı basıyordu. Nihayet işini bitirdiğinde kafasını ekrandan kaldırmadı bile. “Lütfen kapıdan geçin.”

Bu kez lafını ikiletmedi görevlinin, çünkü sesi rica eder tondan çok emir verir tondaydı.

Elini kapının koluna attı ve usulca çevirdi. Midesi ekşidi, içinde garip bir heyecan vardı. Kapının küçük bir odaya açıldığını görünce hayret etti, daha farklı bir şeyler bekliyordu. Koridorla aynı tonda griye boyalıydı duvarlar. Ortada bir masa ve karşılıklı iki sandalye vardı. Birinde orta yaşlı bir kadın oturuyordu. Kadının hemen arkasındaysa girdiğinin tıpkısı bir kapı vardı. Kadınla göz göze geldiğinde, bakışlarında otorite taşıyan kadın bir baş işaretiyle onu karşısına oturmaya buyur etti. Huzursuzca sandalyeye oturduktan sonra, meraklı gözlerle kadına baktı. Kadının da beklemeye niyeti yok gibiydi, doğrudan konuşmaya başladı.

“Evet, hoş geldin. Görüyorum ki dirilmeyi seçmişsin, müsaadenle bununla ilgili birkaç sorum olacak-“

Kadının sözünü bitirmesini beklemeden araya girdi. “Tek bir kapı vardı koridorda, ölü kalmayı seçseydim ne olacaktı?”

Kadın yüzünde anaç bir tebessümle yanıtladı. “Yine aynı kapıdan geçecektin, ama o zaman beni değil ilgili birimin görevlisini bulacaktın karşında. Boş ver bunlar artık mühim değil. Kurumumuza Hortlama talebiyle geldin. Gerekli işlemleri yapmamız gerekiyor.”

Önündeki kâğıtları karıştırdı, düşündüğünü belli eder bir imayla dudaklarını hafifçe kıvırdı. Ardından sordu. “Hortlamak için gerekçeniz nedir?”

“Gerekçe mi?”

“Evet. Yani, intikam mı alacaksınız, yarım kalmış ve tamamlanması gereken bir iş mi var, yoksa sadece şerefsizlik mi yapmak istiyorsunuz?”

“B-ben, şey ee-“

O sırada hafızası yerine gelmeye başladı.

Erkek arkadaşını gördü, yani en azından hayattayken erkek arkadaşı olan kişiyi. İş çıkışında onun evinde takılmayı kararlaştırdıklarını anımsadı. Ardından akşam yemeği, bir film, biraz da sohbet derken vaktin bir anda geç olduğunu. Eve gitmek istediğini söylediğinde erkek arkadaşının “Biraz daha kal.” şeklindeki ısrarlarını hatırladı. Gitmek istediğini söylediğinde, elleriyle onu sardığını hissetti. Sanki o anki tedirginliği tarafından tekrar sarmalanıyor, içinde yükselen korkuyu bastıramıyordu. Uzak durmasını istiyordu, yapmamasını fakat içindeki primatif güdüleri, ne aklıyla ne de sezgileriyle engelleyemeyen bu mahlûk ona saldırıyordu. Kaçmaya çalıştığını ve direndiğini hatırladı, elinden geleni yapıyordu kurtulmak için. Nihayet sabrının sonuna gelmiş mahlûkatın, onu saçlarından yakalayıp yerde sürüklemeye başladığını hissetti. Acısı, korkusu, öfkesi… tüm duyguları yeniden tazeleniyordu. Ardından mahlûk, o iğrenç öfke hâliyle çekmecede aradığı silahı buldu ve kurbanının kafasına dayayıp tetiği çekti. Bununla birlikte artık hatırlayabileceği bir şey kalmadı, çünkü dünyadaki son anları buydu.

Hiçbir şey hissetmemişti, belki çok küçük bir anlığına çok büyük bir acı. Ardından da kendini burada bulmuştu. Ölmek böyle bir şeydi demek ki. Artık hatırladığı için, içinde kabaran öfkeyi tutamadı ve haykırdı. “İntikam!”

“Güzel.” dedi görevli kadın, “Dosyanızı gördüğümde bunu isteyeceğinizi düşünmüştüm. Pekâlâ, o zaman, size üçüncü seviye gece vakti hortlama izni veriyorum.” deyip imzaladığı bir kâğıdı ona uzattı. “Bunu alın ve kapıdan ilerleyin. Başarılar.”

Ayağa kalktı, ıslak imzalı kâğıdı görevliden alıp kapıya doğru ilerledi. İçinde dizginlenemez bir hararet yükseliyordu. Şimdi hayata mı dönecekti? Tekrar insan mı olacaktı? Yoksa bir zombi gibi mi olacaktı? İnsan eti yemek isteyecek, belki de nefes bile almayacaktı. Belirsizlik kol geziyordu zihninde. Sabırsızlıkla kapıyı açıp ileri atıldı.

İçerideki bir görevliye elindeki evrakı teslim ettiğini halay meyal hatırlıyordu, bir anda her şey karardı.

Bir serinlik hissetti. Hareket edemediğini fark etti. Neler olduğunu anlamak için bakındı. Bir kolu ve omuzlarından yukarısı toprağın üzerindeydi. Kendini dışarı çıkarmak için debelenmeye başladı. Epeyi zorlu bir süreç sonunda bunu başardı. Bedeni toprakla kaplıydı. Gömüldüğüne göre, ölümünün üzerinden en az birkaç gün geçmiş olmalıydı, belki daha da fazla.

Oldukça karanlık ve ıssız bir geceydi. Kimseye görünmeden katilinin evine ulaştı. Gizlice apartmana girip hedefinin inine gelince durdu. Ne yapacağını kendisi de bilmiyordu. İçindeki özgürlük duygusu onu otonom bir şekilde hareket ettiriyordu. Kapıyı çalacaktı. Eli zile doğru yöneldi. Oldukça narin bir dokunuşla zile bastı, ardından üç defa kapıya vurdu.

“Geldim!”

İçeriden gelen ses onundu, katilinin varlığını tekrar hissetmek içinde fırtınalar kopardı. Birkaç saniye içinde o kadar sabırsız bir hâle geldi ki kendi bile inanamazdı bu duruma. Sanki senelerdir bu anı bekliyormuş gibiydi. Bu nedenle kapı açılır açılmaz katilinin üzerine çullandı. Bu sefer işler tersine dönmüştü.

Karşısında görmeyi bekleyeceği son kişiyi –hatta görmeyi aklının ucundan bile geçirmeyeceği- kişiyi gören adam; hiçbir harekette bulunamadı, ne çığlık atacak takati ne de karşı koyacak dermanı bulabildi kendinde. Yalnızca yaşayan ölüden gelen darbelere karşı refleksif bir şekilde korumaya çalıştı kendini. Fakat faydası yoktu, hortlak oldukça güçlüydü. Kısacık saçlarından kavrayıp onu yerde sürükleyecek kadar…

İntikamcı hortlak, hatırladığı kadarıyla silahın olduğu çekmeceye kadar götürdü onu ve tam da beklediği gibi silahı orada buldu. Silahı eline aldığında ölü dudaklarına bir anlığına da olsa can gelmiş gibiydi. Sanki bir an bile olsa nefes almış, bir anlığına bile olsa bir hortlak değil; bir insan olmuştu. Hür ve mukadder bir kadın olarak bir anlığına özümsedi bu durumu. O an ölü olduğuna kimse ikna edemezdi onu.

Bu sırada yerde sürünen katil ise onun tam tersine ruhunu teslim etmiş gibi görünüyordu. Kaçamayacaktı biliyordu. Gözlerini kapamakla yetindi.

* * *

Silah kafasına dayandı ve tetiği çekildi.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for verdem verdem says:

    Öncellikle bazı kelimeler dikkatimi çekti. “Meşrebince,eblek(ebleh),ünlemek” gibi günümüzde sık kullanılmayan kelimelerin kullanıldığını görmek güzel olmuş. Kelimelerin güzel kullanımı ile dili güzelleşmiş hikayenin.
    Bana göre eksi görünen kısmı ise bazı duyguların belirgin bir biçimde verilmemesi. Mesela ölü olduğu söylendiği/anladığı anda yaşadığı şokun daha büyük olmasını bekliyorsunuz.
    Kurgu olarak iterasyonun kullanılması ve yerinde olması sağlam bir bağ oluşturmuş. Konunun kendisi fazla işlenmeyen bir alemde geçtiği halde sırıtmamış.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar