Öykü

Âlem-i Sukût

Ours is a world of words: Quiet we call
“Silence”—which is the merest word of all.

Edgar Allan Poe, Al Aaraaf

Ah, ne rezil bir yaşam! İşin kötüsü, epey de uzun bir yaşam. Nereden baksan, erken öldüğü için kendini talihsiz sayan insanlardan daha uzun yaşadım. Tabii öldükten sonra işlerin böyle olduğunu bilseydim, kesinlikle daha uzun yaşamaya çalışırdım.

Sigara içmezdim mesela, ölümümün bununla bir ilgisi olmasa da. En azından yaşam standartlarımı yükselteceği kesin, yirmili yaşlarımda merdiven çıkarken tıkanmazdım. Spor da yapardım tabii, benim iki katım yaşı olan insanlar benden çok daha iyi durumdaydı. Düzenli sağlık kontrolleri, alkol de yok tabii, e sinir stresten de uzak durmak lazım, sonra tehlikeli işlere de kalkışmayacaksın… pek manası yok gibi duruyor değil mi? Oldukça sıkıcı bir hayat ama en azından kaçınılmaz sonla yüzleşmeyi olabildiğince geciktirirdim.

Ölüm şekli de önemli bir detay, böyle bilinçli bir ömür geçirdikten sonra, muhtemelen kendim alırdım canımı. En afilisi o olurdu, şöyle en fiyakalısından bir intihar. Duyanlar, “Ulan helal olsun adama!” desinler. Şu an ki gibi saçma sapan bir ölümle insanın namı yürümemeli öyle değil mi? Yani bir çöp kamyonu altında.

Aslında çöp kamyonu altında ölmek pek mümkün bile değildir, kendim deneyimleyene kadar böyle bir şey duymamıştım. Ne yapalım? Mukadderat! Bir gün evden çıkarsın, birkaç işini halletmek ve biraz da hava almak gayesiyle. Ardından bir çöp kamyonu senin mahallenden geçmektedir, her daim yavaş giden aracın o anda hızlı gideceği tutar. Çünkü sokaklardan alınacak çöp yoktur, sanki tüm mahalleli senin ölmen için anlaşmış gibi o günü, “Mahalle Temizlik Günü” ilan etmiştir. Velhasıl, ağır aksak adımlar atarsın, kaldırımın ucuna denk gelen adımın bileğini döndürür ve düşersin, tabii çöp kamyonu durur mu? Yapıştırır cevabı, asfalta ceset ser! Hızlı ve yüklü bir kütle üzerinden geçince de hemen oracıkta verirsin canını. Çevredekilerin tepkisini duymaya bile vaktin olmaz.

Sonra mı? Sonrası ölüsün işte, bugün varsın yarın yoksun dedikleri. Öyle çok kültürlü bir adam değildim, aslında hiç kültürlü değildim. Çok az şey hakkında pek fazla bilgim, pek çok şey hakkındaysa neredeyse hiç bilgim yoktu. Fakat ne yaparsın? Heyhat, insan doğası, buna rağmen çoğu şey hakkında düşünmeye meyilliydim. Hatta bazen fazla düşündüğüm bile söylenirdi. Ölümü de düşünüyordum tabii, aslında daha çok ölümden sonrasını. Ne olacaktı? Cennet, cehennem, varlık, yokluk, ödül, ceza… Tüm cevapların kendince haklılık payı ve bir o kadar da korkutucu yanı vardı. Hangisinin haklı olduğuna dair ise hiçbir kanıt yoktu. Dolayısıyla bunlar üzerinde düşünmek insanın sadece içini karartıyor, onu çözülmesi mümkün olmayan bir bulmacanın içine hapsediyordu. Bu yüzden zamanla düşünmeyi bıraktım, anı yaşamak gibi bir felsefe çok makul görünüyordu. Nasılsa her şey ölünce belli olacaktı fakat, “Keşke böyle olmasaydı!” demeden de edemiyorum.

Öldükten sonra her şey kararıyor, ne bir bilinç ne bir duyum, sadece hiçlik. Bu noktada belli bir kesimin haklılık payı olduğu kesin fakat bu durum bir sonsuzluk içermiyor. Ne kadar vakit sürüyor bilmiyorum yahut bir vakit mefhumundan söz edilebilir mi ondan bile emin değilim. Kelimenin tam anlamıyla hiç olduktan sonra tekrardan varlık içinde peyda olunuyor. Nasıl mı? Hiçbir fikrim yok. Tekrardan geri gelmek sadece ruhanî olarak mümkün, bunu anlamak çok acıklıydı. Kendime geldiğimde evimdeydim, her şeyin bir kâbus olduğunu ya da yoğun bakımdan çıktığımı falan düşündüm. Nitekim durum öyle olmaktan oldukça uzaktı. Kendi bedenimdeydim fakat hiçbir fonksiyonum çalışmıyordu. En ufak bir hücremi dahi komuta etmekten acizdim. Burada belirtmeliyim, felç yahut bir başka durum söz konusu değildi. İçten içe biliyordum, bedenim ölmüştü ve ruhum içeriye hapsolmuştu. Bu yüzden hiçbir şekilde canlılık faaliyeti göstermesi mümkün değildi. Bunu kavradıktan sonra ne kadar yoğun ve kuvvetli bir dehşet duygusuyla yüzleştiğimin tarifi ne yazık ki mümkün değil. Her aciz ruh bu korkunç hâli deneyimlemek durumunda.

Tabiidir ki sonrasında, eğer hiçlikten çıkmanız yeterince hızlı gerçekleşirse, kendi cenaze töreninize ve defin işlemlerinize şahitlik ediyorsunuz. Ardından sonsuz bir zaman içerisinde kısıtlı bir mekân olan tabutun içinde –gelindiğinden emin değilim fakat gidildiğinden kesinlikle eminim- toprağa gömülüyorsunuz. Sonra mı? Sonrası gerçekten sonsuzluk. Ne kadar zaman geçtiğini anlamanız mümkün değil. Sizin dışınızda hiçbir canlı, hatta onu geçin herhangi bir cansız varlık bile yok. Sonsuz bir karanlığın içinde yalnızca kendinizlesiniz. Sonsuza kadar düşünceleriniz ve benliğinizle var olmaya devam ediyorsunuz. O vakitten sonra ruh için tek gerçeklik araf. Başlarda düşünüyorsunuz, bütün hayatınızı ezbere anlatabilene kadar, hatırlanması mümkün olmayan anılarınızın her detayını hatırlayana kadar düşünüyorsunuz. Sorunu arıyorsunuz, bir yerlerde yanlışlık olmalı diyorsunuz. Ardından bulamadığınız soruna çözüm bulmaya kalkıyorsunuz ve ne yazık ki onlarda sonuç vermiyor. Nihayetinde kabulleniyorsunuz. Ölümden sonrası için kimsenin haklı olmadığını kabul ediyorsunuz. Ölümden sonra yalnızca sen varsın, sadece kendin. Hiçbir şeyin olmadığı bir arafın ortasında tüm zıtlığınla sen varsın ve bu hâlde sonsuza kadar yaşamak zorundasın, tabii bu bir tür yaşamaksa…

Öne Çıkan Yorumlar

  1. SJack says:

    Merhaba

    İnsanın ruhunu daraltacak bir finale sahip Âlem-i Sukût. Bunun nedeni de hayatımızın çok renkli olması. Bu nedenle ölümden sonraki bu hayat çok itici geliyor. Tıpkı son cümlede kahramanımızın dediği gibi.

    Akıcı ve güzel bir öyküydü. Kaleminize sağlık.

  2. Merhaba, öncelikle elinize sağlık. Yazıyı ilk okumaya başladığımda daha önceden okumuşum gibi hissettirdi, keyif aldım açıkçası. Yazıda sorun olarak gördüğüm tek şey kahraman bakış açısı için daha az duygulu yaklaşım vardı. Başlarda öyle değildi fakat çöp kamyonu kısmında bunu fazlasıyla hissettim ama bütünüyle bakarsak gerçekten başarılı. Bir sonraki seçkide görüşmek üzere!

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar