Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Alice in Paganland

Sesi kısılmış bir karga şarkı söylüyordu. Rüzgâr dalını titretiyor, ağacın kökleri bile endişe içindeydi. Fakat şarkının bir türlü sonu gelmiyordu.

“Uzak tepelerden yeşil diyara

Diyarda bir prenses la la la la.”

Zamanın nasıl ilerlediği güneşin doğup batışından belliydi. Bir de ayın döngülerinden… Her dolunayda karga şarkısını tüm gücüyle daha coşkulu söylerdi. Sebebi sizce neydi?

Devam ederdi ay anne tepedeyken;

“Saçları gün batımında bulut

Bulutlarda gülüşü la la la la.”

Günlerden bir gün karardı diyarları aniden. Yeryüzünde belirdi hayal treni. Tek bilet kestiler her yolcudan. Bir kız bindi son anda, gidiyordu bilinmezliğe doğru. Çünkü meraklıydı ama yoktu hiçbir hayali. Düşüncesizdi düşünceleri. Ne canı bir şey istiyor ne de bir kavgası vardı. Öylece devam etti yoluna. Varacaktı elbet bir hayale. Belki de merak duygusu hayalden daha güçlüydü. Hem kursa bir hayal gelmeyecek miydi elbet sonu! Meraksa seni sürükledikçe sürükler yeni bir dünya yaratırdı zihninde.

Geleceği hayale varmış olmalıydı ki durdu birden tren. İndi Alice gökyüzünden. Evet, evet gökyüzünden hızlıca düşüyordu aşağı. Elbisesinin eteğini düzeltmekten yine düşünmeyi unuttu. Belki size kısa ama Alice’e çok uzun gelen süre sonra kendini çimenlerin üstünde buldu. Kırmızı yanakları, ondan daha kırmızı saçları acayip kırmızı dudakları vardı. (profondo rosso) Yeşilin içinde kocaman bir elmaya benziyordu. Peki ya şimdi ne olacak? Sizce bir tavşan deliği bulabilir mi?

Tam gözlerinin önünde küçücük bir su birikintisi oluşacaktı ki karga çıkageldi.

“Geliyor yüreğime aşkın oku

Eros sapla sevgilime de la la la la.”

Kısık sesle neden bu berbat şarkıyı söylüyor diye düşündü Alice. “Merhaba bay karga, sesiniz için bir nane kaynatsanız iyi olur.” -Bak sen neler de biliyor benim sevgilim. “Ne demek sevgilim, hayal mi görüyorsun?” -Hayır bu senin hayalin. “Hayatımda kurduğum ilk hayal bir kargayla sevgili olmak mı hiç sanmam!” -O zaman burada ne işin var her dolunayda? “Bu yere ilk gelişim. Sen beni başkasıyla karıştırıyorsun.”

Karga hayatının en öfkeli “gaaaaaak” sesini çıkarıp hızla uçarak uzaklaştı. (eh yürüyecek değildi ya) Biraz etrafta dolaşmaya karar veren Alice meraktan çok pişmanlık hissediyordu artık. Binmeyecekti o trene…

“Ah Alice, seni yerde ve gökte ararken arasında buldum.” -Sen de kimsin? “Kardeşim çok hasta ona yardım eder misin?” -Ama ben doktor değilim ki… “Bugün çok şakacısın ama yersiz oldu. Şu yaptığın doğal karışımdan bahsediyorum.”

Alice göğe baktı düşündü. Ne kadar da yakındı bulutlar. Düşmesi neden bu kadar uzun sürdü o halde? Gözlerini hafiften burnunun ucuna indirip bir de yere baktı. Sanki değmiyordu ayakları. Şu karga ve bu kadın cidden garipti. Belki de dönen oyunu bozmamalıydı.

“Hadi gidelim.”

Çok da uzun sürmeyen yolculuğun ardından büyük yabani otların arasından geçip küçük bir eve vardılar. Tek oda olan bu evde; odayı sıcacık yapan şömine. Kahverengi perdeli pencere ve bir yatak vardı. Yatakta ise hasta çocuk. Alice sanki ne yapması gerektiğini biliyormuş gibi tezgâhın üzerinde duran sepeti aldığı gibi kapıya koştu.

“Bek dakikaya geliyorum.”

Ormandan ebegümeci, kekik ve ardıç topladı. Hızlıca eve dönüp ateşin üzerine küçük kazanı yerleştirdi ve ilk önce suyu kaynattı. Topladığı otlarla karışımlar yapıp iksir hazırladı. Alice’in ellerinden karışımı içen çocuk kısa sürede kendini toparladı. Kadın Alice’e teşekkür ediyordu. Bir an önce buradan kurtulmalıyım diyerek topuklayıp ormana doğru kaçtı. Az önce neler olmuştu? Ben ne zamandır şifacıyım ki dedi kendi kendine. Belki de size…

Her şey hızlı ve tuhaf ilerliyordu. Yine düşünmeden düşünmüş olmalıydı. Hava kararmış ama ay gökyüzünü çok güzel aydınlatıyordu. Bugün dolunay zamanıydı. Doğru ya karga! O kesin bu gizemi çözerdi. Onu tekrar bulmalıydı. En azından bu hayalden gidebileceği bir otobüs durağı olmalıydı.

“La la la laaaa aaaaa yine mi sen!” -Ben de seni arıyordum. Keşke başka bir şey dileseymişim olacakmış. “Dile o zaman.” -Ciddi misin? Seni bulunca geriye 2 dilek hakkım kalmamıştır umarım. “Kim sana 3 dilek hakkın olduğunu söyledi ki gaaak!” -Ya dur dur… Ben güneş gibi sıcak altından bir elbise istiyorum. “O başka hikâyede istendi canım.” -O zaman ay gibi parlak yıldızlarla işlenmiş bir elbise istiyorum. “O da aynı hikâyeden akıllım.” -Tamam, söyle bana neden buradayım ve nasıl burada olmam? “Sen hem buradasın hem de değilsin zaten.”

-Hayal diyarı böyle bir şey mi yani? “Biz ona hayal demesek…” -Paralel evren mi? “Onu da nereden duydun?” -Bir kitapta okumuştum ama ne demek diye sorsan bilemem. “Hiç değilse dürüstsün sevgilim.” -Bana sevgilim demeyi kes. “Bu diyarda benim sevgilimsin öte tarafa karışmam.”

Alice bu sefer gerçekten gözyaşlarıyla küçük bir gölet oluşturdu. Fakat bir anda arılar hücum etti. Gözlerde su bitince bal borusu devreye girdi. Dudağına inen birkaç damlayı yalayan Alice çığlık çığlığa koştu. “Sevgilim milletin ağzından bal damlar senin gözünden… Yoksa mazoşist misin?” -Beni delirtmeye mi çalışıyorsun çirkin sesli karga! “Kısık yalnız… Çirkin değil, karıştırmayalım.” -Kimim ben söyle artık? “Bunun cevabı sende.” -Kendimi nasıl arayıp bulacağım bari onu söyle. “Bu yolculuğa o yüzden çıkmadın mı?”

Bal göletinden uzaklaşan Alice, at kestanesi ağacının altında oturdu. Bir süre hiç konuşmamaya ve kıpırdamamaya karar verdi. Sonra fark etti ki aslında düşünebiliyordu. Belki de çok düşünmektendi düşüncesiz olduğunu düşünmek. Sahiden de düşünmese doğar mıydı merakı? Ama neden buraya sürüklenmişti! Sandığından daha fazla zamandır kendini arıyordu. Aradığı diyar başka bulduğu ise bambaşka. Eğer bir ihtimal hayal değilse bu yaşananlar, belki herkesten gizlemeye çalıştığı özelliklerinden dolayı zihni ona böyle oyunlar oynuyordu.

Ay şişip patlayacakmış gibi dururken ışığının arasından bir baykuş Alice’e doğru geldi. “Selam güzellik, ben Athena.” -Ben de Afrodit. “Dalgayı bırak da kendini artık serbest bırak.” -Ölü müyüm yaşıyor muyum onu bile bilmiyorum. (Ahhh saçım) Bunu neden yaptın? “Doğru ya genelde çimdik atılırdı.” -Athena’ya saç çektiren hayat bize neler yaptırmaz ki… “İki diyar arasında sıkışıp kaldın Alice. Öteki diyarında mutsuz olduğun için buraya geliyorsun. Çünkü seni anlamıyorlar ve alnına şeytan damgası yapıştırmışlar resmen.” -İçimi rahatlattın… “İnançların, yeteneklerin ve herkes gibi olmayışından dolayı seni dışlıyorlar. Sen de buraya uğruyor, inandığın gibi özgürce yaşayabiliyorsun. O kadar arada kalmış olmalısın ki artık burada da benliğinin farkında değilsin.” -Kimim ben?

Alice bir süredir kendini keşfetmekte olan küçük bir kızdı sadece. Ailesiyle ne zaman pikniğe gitse ormana doğru koşar, ağaçlara sarılır, kitaplarda öğrendiği bitkileri arar bulur, onları çantasına atıp gizlice eve götürürdü. Doğada olduğu zamanlarda kendini evinden daha güvenli hissediyordu. Yalnız kaldığı anlarda biriktirdiği otlardan karışımlar yapar, öğrendiği kadim bilgilere göre değerlendirirdi. Doğaya duyduğu sevgi ve saygı gittikçe büyüyor, onun yaratıcılığına tüm kalbiyle inanıyordu. Ne zaman inancını sevdikleriyle paylaşacak olsa onu sustururlardı. Doğaya inanıp onurlandırmak suç muydu? Hem onu geçtim, birinin inancını küçümsemek daha büyük bir hata değil miydi? Alice kendine yapılmasını istemediği hiçbir şeyi başkasına yapmazdı. Zamanla dış dünyadan soyutlanıp doğaya ve kitaplara verdi kendini. Farklılığını sorguluyor, inancına bir cevap arıyordu ve bu süreç ne zaman başladı bilinmez (belki de tavşan deliğine girdikten sonradır) ama rüyalarında hep yolculuğa çıkıyordu. Başkalarına göre sıra dışı Alice’e göre olması gerektiği gibi olan diyara gider oldu.

Düşüncelerini toparlamaya çalışırken Athena kafasını 270 derece çevirip “beni takip et” dedi. Athena’yı takip ederken bu sefer gerçekten beyaz bir tavşan gördü. “Tam zamanında!” Çadırların etrafında dolaşan insanlar ve ellerinde renkli yumurtalar vardı. Leziz bir ekmek kokusu tüm diyarı sarmıştı. Ostara bayramını kutluyorlardı. Alice’in sağ omzuna konan kısık sesli karga tam şarkısına başlayacaktı ki Alice onun gözbebeğinde kendini gördü. O kendisiydi. İçsel yolculuğunda ona eşlik eden ruh hayvanıydı. Alice’i susturanlar yüzünden kısık sesliydi.

“Uzak tepeden yeşil diyara

Hoş geldin Ostara la la la la!”

Yeşim Teke

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for SJack SJack says:

    Olaylar ilk başlarda karışık ve anlamsız gelse de öykünüz sonlara doğru daha bir anlamlı oldu. Ayrıca seçkinin adına uygun bir öykü kaleme almışsınız. Diğer yandan Sandman’in etkisi de öykünüzde hissediliyor diyebilirim.

    Kaleminize sağlık.

  2. Avatar for yesimmtekee yesimmtekee says:

    Alice in Wonderland’dan spiritüel bir pagan uyarlaması yaparak yazdım. Alice’in pagan inancını benimsemesi ve bu süreçte “paganlarla ilgili yanlış düşüncelerden dolayı” hissettiği arada kalmışlık ve özgür hissedememesine odaklandım. Çünkü bu paganların yaşadığı ciddi bir sorun. Sandman’i anımsatması spiritüel inançlara göre “lucid rüyalar” a benzemesi. Yorumunuz için teşekkür ederim :purple_heart:

  3. Avatar for Erdem_Tekin Erdem_Tekin says:

    Elinize sağlık, çok güzeldi. Özellikle tatlı mizahı (270 derece) ve masalsılığıma bayıldım. Öykü için teşekkürler size.

  4. Avatar for yesimmtekee yesimmtekee says:

    Beğenmenize çok sevindim, teşekkür ederim :purple_heart::woman_mage:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.