Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Aşılan Sınırlar

Başlangıçta Fanfoleyus iğne ve ipliği yaratmış. Bunların işe yarayacağı mesken olarak da dikiş masaları tasarlamış. “Tasarlan,” demesiyle ilk ve son model dikiş masaları tasarlanmış. Vidalar, pedal, ip makarası ve iğneler usulca yerleşmişler yerlerine ve başlamışlar beklemeye. Bir hareket yokmuş, çünkü ortada dikilecek ve kesilecek bir çizim bulunmuyormuş. Pedal, sıkıntıdan oflayıp pufluyor ve kendi kendine bir aşağı bir yukarı hareket ederek ipi boşa harcıyormuş. İp de buna karşılık olarak makarasını kitleyince bir huzursuzluk ortamı oluşmaya başlamış. Vidalar ve iğneler duruma çok içerlenince ve pedalla ip birbirlerine sataşmaya başlayınca Fanfoleyus duruma el koymaya karar vermiş. Geçmiş masanın başına, koymuş ayağını pedalın üzerine. Bunun üzerine ipi ve pedalı bir heyecan almış. Fanfoleyus hafif hafif tasarıma başlamış. Çalışmış da çalışmış. İki gün ve gece hiç durmadan çalışmış. Üçüncü günün sabahında ortaya çıkan tasarım dikiş masasının üyelerinde derin huşu uyandırmış. Böylece Fötrşapka beyliğinin ilk şapkası doğmuş dikiş masasında. Bu şapka tasarımı Fanfoleyus’un da hoşuna gitmiş ve şapkanın astarından kalan parçayla dikilen öteki şapkalar da Fötrşapka Beyliği’ne birer birer katılmış. Artık beylik değil, düpedüz krallık olacak kadar çok vatandaşı olmuş. Ne var ki burası hep erkek şapkayla dolmuş. Yumak Evreni’nde her şey çiftiyle tasarlandığından Fanfoleyus bir de dişi şapkalar tasarlamış. Birinin arkasında pembe, ötekinde turuncu tüy derken rengârenk bir krallık doğmuş. Tüylükrallık denmiş buna. Şapkaların bazısı güzel ve gözlere şenlikken bazısı o kadar da cafcaflı değilmiş.

Bu işlerden çok yorulan Fanfoleyus bir çözüm düşünmeye başlamış. Dikiş masasındakilerin canı her sıkıldığında kendini yoramazmış. Bunun yerine kendini yoracak birisinin varlığı yaratma düşüncesi aklında iyice yer edinmiş. Bu kendine benzeyecekmiş; elleri, ayakları ve bunları oynatarak yeni tasarımlar yapacak kasları olması lazımmış. Böyle bir yaratımı dikiş masasında tasarlayamazmış Fanfoleyus, o yüzden şekil alabilen bir malzeme yaratması gerekmiş önce. Oyun hamurunun tarihi buraya dayanırmış. Artık elinde oyun hamuru da olduğundan çemirmiş kollarını ve yoğurmuş hamuru dikkatlice. Tüylükrallığın başına gelen bu yaratımların da başına gelmiş: Bazısı güzelken bazısı değilmiş. Bunu sorun etmesinler diye yaratımlarının kafasının içine ufacık bir mercimek tanesi koymuş –Fötrkrallığın ve Tüylükrallığın vatandaşlarında bile daha fazlası varmış. Artık kimse şikayetçi olamazmış.

Sıra yaratımlarla tasarımlarını ayırmaya gelmiş. İkisinin de aynı dikiş masasında yaşamasına hükmetmiş. Bulutların altında yaratımlar, bulutların üzerinde tasarımlar yaşayacak ve aralarında daimi bir bulut olacakmış ki birbirlerine müdahale etmesinler. Dikiş masasının üyeleri çok mutlu olmuşlar bu habere, çünkü artık sürekli işleyeceklermiş ve güzel tasarımlara imza atabileceklermiş. Ama işler hiç öyle planlandığı gibi gitmemiş. İki krallığın vatandaşları bir yerden bir yere gitmenin güç olduğunu fark etmiş ve Fanfoleyus’a durumu izah etmişler. Fanfoleyus da rahat etmek için ne dedilerse yapmış. Ne dediklerine gelince, tam olarak şöyle demişler, “Yaratımlara ayak, bizeyse ancak dikiş verdin. Böyle ayrımcılık görmedik. Tanrısal diskurlarını mercimek kafalılar bile liberal bulmaz. Hatta ve hatta modernist bir bakış açısıyla bunun pozitif ayrımcılık olduğunu bile söylenebilir. Ya bize binek verirsin ya da biz, göğün altındaki her bir mercimek kafalıyı iğneden zortlatır, gözlerini burunlarından pırtlatır, kafalarında beyin niyetine taşıdıkları mercimekleri kulaklarından fırtlatırız.” Konuşmaları birkaç hurtlatma ve tırtlatmayla devam ettiyse de uzun sürmemiş. Fanfoleyus’un tepesi atacakmış biraz daha konuşsalarmış. Yaratımlarından bir kısmını -hımbıl, eli iş tutmayan, ağır aksak yürüyebilenleri- tasarımların hizmetine sunmuş. Nihayetinde köleleri de olunca tastamam krallıklar oluvermişler.

* * *

Tasarlanmalarından epey bir zaman sonra Tüylükrallık ve Fötrkrallık arasında kız alıp vermeler olmuş. Hatta bunun gelenek hâlini alması da çok sürmemiş ve artık sevseler de sevmeseler de tüylühanımlar fötrbeylerle evlenmeye ve çoluk çocuğa karışmaya başlamış.

Bu kız alıp vermelerden birinde Tüylükrallığın dul kraliçesi, Fötrkrallıktaki körpe bir şaire gönlünü kaptırmış. Bu şair burnundan kıl aldırmayan, herkesi beğenmeyen, dikişlerinden eleştiri akan, müşkülpesent bir astara sahipmiş. Ama böyle huyları olmasına rağmen çevresindekiler onu pek severler, dediğine kulak kesilirlermiş; akıllıymış, sanatçıymış, şapkaların ve ‘bineklerin’ hislerine önem verirmiş. Bir şapkaya nasıl davranıyorsa bineğe de öyle davranırmış. O yüzden kendi bineğine isim veren ilk şapka olmuş -İnsan ismini yakıştırmış. Şairin henüz çocukken keşfettiği çok özel bir şey varmış. Herkeste olmayan ve olmasını dileyeceği bir maharet; aynı zamanda dikişlerine işlemiş sanatçı gurununu aldığı her övgüde kıran.

Kraliyet ailesinin kuruluş döneminde iki ailenin tutuştuğu Astar Savaşları’nda kaybeden taraf olan Aslı Astarı Olmayan ailesinin bir üyesiymiş ve Aslı Astarı Olanlar tarafından Tüylükrallığa sürgün edilmişler. Ataları sürgünlerine boyun eğmişler de eğmişler, ta ki soyluluğu ve gururu bir kenara bırakıp sıradan şapkalar gibi çalışma ve yaşama kararı alıp Fötrkrallığa vaiz olarak gelene kadar. Fötrşairin babası Fanfoleyus’un hikâyelerini anlatarak Fötrkralın gözüne girmiş ve ailesini olası başka bir sefaletten kurtarmış. Rahata eren şair de sanatla iç içe büyümüş. Yaptığı her eser o zamanlar bile övgüyle karşılanmış. Gelgelelim bir şiirinde kralı övünce kralcılar şairi baş tacı ediyorlarmış; yerince de bir o kadar tebrik ve başarı temennisiyle karşılıyorlarmış. Ne yapsa beğeniliyormuş kısaca. İlk başlarda bunu yeteneğine yorsa da artık çileden çıkınca babası oğlunun hâline dayanamayıp anlatıvermiş. Kraliyet ailesinden gelenler huşu ve saygıyla karşılanırlarmış, babası da kralın gözüne böyle girmiş. Sadece kendileri değil, aynı zamanda bindikleri kelleyi de olduğundan daha zeki ve cazip gösterirlermiş. Bunları öğrendiği günden beri hayatında hiçbir şey değişmemiş şairin ama artık bir şiirini beğenmezse okumuyormuş ortalık yerde veya tenha bir yerde veya herhangi bir yerde. Bir de gururu feci kırılmış ve yaşamını amaçsızca idame ettirmeye başlamış.

İşte Tüylükraliçenin namını epeydir duyduğu şair de tam olarak buymuş. Sanatına olan hayranlığı Tüylükrallıktaki her bir şapka tarafından biliniyormuş ama bizzat görünce oracıkta bineğinden düşeyazmış. Kızı ile Fötrprensin izdivacı için buluştuklarında Tüylükrala durumu açmış. Kral, akıllı ve diplomatik bir şapkaymış, durumu umutsuz bulsa da renk vermemiş. Tüylükraliçeye şimdilik gitmesini, kral ve müstakbel dünürü olarak şairi karşısına alıp şahsen ikna etmeye çalışacağını söylemiş. Tüylükraliçe hüzünlenmiş, sinirlenmiş ve zaten nefes nefese kalmış bineğinin kafasını sıkarak zavallıdan hıncını çıkarmış. Zavallıcığın canı pek bir yandığından ikinala koşu tutturarak uzaklaşmış.

Fötrkral önce Fötrsadrazama, sonra Fötrprense akıl danışmış. Doğruyu dile getirip şairi ikna etmesini söylemişler, ne de olsa krallığın başındaki şapka onu muhatap alıp konuşuyor olacakmış. Fakat Kral bile bu şapkanın adını duymuş ve bu izdivaca olanak vermese de söyleyip şansını denemeliymiş. Eğer şair Tüylükraliçeyi istemezse diplomatik krize sebep olabilirmiş. Yurduna dönmesini söylediğinde neredeyse zavallı bineğini boğacakmış, bir de şair onu kabul etmezse sadece kendininkini değil, diğer binekleri de kıyımdan geçirir gibi duruyormuş.

Kral en tatlı dilli, güler yüzlü Fötrelçisiyle haber yollamış genç şaire. Şairin monarşiye karşı hazımsızlığı varmış, hiç sevmezmiş kralı da prensi de. Elçi gelince dikişlerini ekşitmiş, somurtmuş, homurtular çıkarmış. Elçi ne kadar tatlı dilli de olsa bu genç adamın önyargıları tatlı dil, güler yüze karşı çözülmesi zor bir düğüm misaliymiş. Haberi iletip Tüylükraliçenin bir portresini de şaire hediye etmiş ve selamlayıp arkasını döndüğüyle düğümlü kırbacını havada şaklatarak saraya doğru yol almış.

Şair, elçi gittikten sonra dikişli bir kahkaha patlatmış. Tüylükraliçe dedikleri şapka bozuntusu, modası geçmiş, yaşı geçkin, tüyleri çirkinmiş. Üstüne üstlük kendisinin hiç alımı olmadığı hâlde çalımı boyunu aşan Fötrşairi isteyecek kadar gözüpekmiş. Portrede üzerine bindiği bineğin kellesi terden sırılsıklam olduğundan sahibesini de kokulu bir su deryasına boğmuş. Tamamen grotesk bir görüntü oluşturmuştu. Nispeten yaratıcı olan şairi birkaç dakikalığına dumur etmiş ve hayalgücüne giden dikişlerden birkaçının atmasına sebep olmuştu. Yüce Fanoleyus’un böyle bir şeye nasıl göz yumabildiğine hayret etmişti.

Beyninin verdiği birkaç dakikalık molanın sonuna gelince dehşete kapılmıştı. Bu gülünecek bir mesele değil, tam aksine krallıklar arası ciddi bir meseleymiş. Fötrkral ne kadar da iyi kalpli olsa tebaasının bekası adına ufacık, tefecik, önemsiz bir şairi gözden çıkarabilirmiş. Elçi göndermesi ise muhtemelen nezaket ve uyarı için yapılmış bir jestmiş. Fötrşair, “Diplomasi!” diye çığlığı basmış olduğu yerde. Bineği de korkmuşmuş beriki öyle bağırınca. Fötrşairin elinden tek gelen kralın huzuruna çıkmakmış, başka yolu yokmuş. O gece bunları kafasında düşünmekten dikişine uyku girmemiş, sabah bir anda gelivermiş. Binmiş İnsan’a çaresizce, tutmuş dikişli yolunu sarayın. Yol boyunca düşünmüş fakat kralın tavrını kestiremediğinden hayal bile kuramamış.

Az gitmiş uz gidememiş ve saraya gelmiş, korumaları selamlayıp içeriye girmiş. Kral sevinçle karşılamış berikini. Tabii beriki hemen işkillenmeye başlamış bu tavır karşısında. Kral durumu fark edip yaptığına hemen pişman olmuş, “Politik astarımı bu kadar erken takınmasaymışım, şimdi ne yapsam genç şapka güvenmeyecek,” diye geçirmiş içinden. Genç şapkaya bir isteği, sıkıntısı olup olmadığını sormuş.

Bir isteği, sıkıntısı yokmuş.

Yolda bir sorunla karşılaşmış mı diye sormuş.

Yolda bir sorunla karşılaşmamış.

Şairlik işlerinin iyi gidip gitmediğine değinmeyi unutmamış kral.

Şairlik işlerinin her zamanki gibi iyi olduğunu söylemiş şair.

Konuşma durağan geçince kral konuya girmiş. Elçisinin söylediklerine ilaveten Tüylükraliçenin şapkaların en kaprislisi olduğunu ve Fötrkrallığın istikbali için bu fedakârlığı yapmasını ‘rica’ etmiş. Şair prensiplerinden ödün vermeyecek kadar gururluymuş, krallara layıkmış bu tavrı ama kral olmadığından ve karşısındaki kral olduğundan işlememiş bu hareketi; Fötrkralın tepesi atmış hemen. “Ya kraliçeyle evlenirsin ya da üç gün içinde dikişlerinden sallandırır, dikişlerin atıp caziben geçene kadar orada bırakırım. Ondan sonra kaprisli kraliçeye bile varamazsın o hâlinle,” demiş. Fötrşair bunu düşüneceğini söyleyip uçarcasına çıkmış saraydan. Dosdoğru evin yolunu tutmuş.

Güneş batıp ay yükselene, hava kararıp yerini karanlığa bırakana kadar kara kara düşünmüş. Zorla biriyle evlenmek veya dikişlerinden asılmak ikileminde kalmış, kararını verememişti. Seçeneklerin ikisi de seçilebilir olmadıklarından kendini bineklerin dünyasına yapacağı dönüşü olmayan bir yolculuğa hazırlamış. Geçmiş pencereye ve Boreas’a yakarmaya başlamış, onu bineklerin dünyasına sağ salim götürmesi için nazik rüzgârını istemiş. Bir cevap gelmeye kalmadan kendini soğuk güz gecesinin meltemine bırakmış. Yavaşça süzüldüğünü görünce Boreas’ın orada kendisiyle olduğunu anlamış. İrtifa kaybettikçe bulutlar üzerine hücum etmiş. Yünü andıran bulutlarını delip karanın karanlıktaki şekillerini ve binalarını görmüş. Boreas bir şapkanın, hele bu şapkanın, kendi başına geçinemeyeceğini düşünmüş olacak ki onu bir evin terasının açık kapısından içeri, otuzlu yaşlarındaki ev sahibinin kıyafetlerinin yanına yerleştirmiş.

Adamın şapkasının olmadığını gören şair önce şaşırmış, sonra sevinmiş; bu sayede kendine yer edinmesi konusunda birisiyle rekabet etmekten kurtulmuşmuş. Adamın kafasına binince de tüm hakimiyeti ele geçirecekmiş. Ona hiçbir binek karşı koyamazmış krallığında, o yüzden aşağılık mahlukat olarak görülen bineklerin kendilerine hayır demesinin bir emsali yokmuş. Zor geçen bir süzülüşten sonra kendini evin sıcağına bırakmış ve olduğu yere sızmış.

Fötrşair birinin onu kafasına geçirmesiyle uyanmış. Yeni bineği hazırlanıp çıkacakken salondaki aynaya bir kez daha bakmış ve sonuç, tabii ki, hayranlık uyandırıcıymış. Ön cephelerle ilgili etkileyici bir konuşma yapacağından karizmatik bir görüntü oluşturmalıymış. Adam çekmeceden çıkardığı iki tabancayı sağ ve sol omuz kılıflarına yerleştirmiş, üç düğmeli gri ceketini ve üstüne siyah kabanını geçirdiğiyle kendini dışarı atmış. O gün yedi yıllık karşılaşmayı neticeye bağlayacakları gün olacakmış. Şapkaların hâkimiyetini savunanlar ile binekler ve şapkaların eşitliğini savunanlar arasındaki muharebe. Kendisi eşitlikçilerin lideriymiş, heyecanlıymış; o yüzden merkeze giden yokuşu koşar adımlarla tırmanmaya başlamış. Baharın gelmesiyle sağda solda pembe yapraklarını döken ağaçlar varmış. Adam nefesini düzenlemekte güçlük çekmiyormuş; atletik bir yapıya sahipmiş. Gelgelelim bu atmosfere kontrast oluşturacak olan kanlı asfalt ufukta görünmeye başlamış. Hafif hafif yaklaşmış, önce açık kırmızıyla çalan pembe iyice kan kırmızısına dönmüş. Mevsim katliam ve  önceki gece sokaklara kan yağmıştı sanki. Adam kayıtsızlıkla geçip gitmiş o manzarayı.

Merkeze vardığında esaslı bir konuşma çekmiş. Yedi yıllık liderliği boyunca herkes adama hayranlık duymuş, emirlerine uymuş. O gün de farklı olmamış, konuşma uzun sürmemiş. Herkes nidalarla tüfeklerini alıp sokağa fırlamışlar. Sonrası gürültü, yerde çınlayan metaller, kulaklarda çınlayan sesler ve iki ayağı üzerinde durabilenlerin dudaklarından dökülen savaş türküleri.

Fötrşair ilk başlarda ne olduğunu anlamamış. Çok fazla ses varmış ve kalabalık: binekler ve şapkaların savaşı ile durmak bilmeyen inlemeler. Gürültüyü takiben gelen metal parçaları yüzünden bedenler yere seriliyor, bir daha kalkmıyorlarmış. Bunu görünce ülkelerinde şapkaların dikişlerinden asıldıklarında başlarına gelenin çok daha ağırını bineklerin yaşadığını görmüş: ölüm.

Savaş sahnesini lider bineğiyle terk edip yaralıların yanına gidince iyice kendinden geçeyazmış. İlk kez dikişlerin şapkalara değil kopan parmaklara, ayrık kafataslarına ve daha başka dikilmesi mümkün olan yaralara atıldığına şahit olmuş. O günden sonra Fötrşapkada dikiş tutmayacak bir yara açılmış gördüklerinden sonra. “İşler burada böyle olduysa neden bulutun üzerindeki iki krallıkta da olmasın,” diye düşünmüş; “Sonuçta buradaki savaş binekler ve şapkalar arasında. Birisi eşitlik görmediğinden hakkını aramış. Gök kubbedeki binekler de birgün eşitlik diye ayaklanabilir. İki taraftan biri şapkaların üstünlüğü diye diretirken öteki eşitliği savunuyor. Güzel sözler kullanılmış mıydı bilmiyorum ama sözler yetersiz kalınca yerini başka araçlar almış. İnsanların içini dışına çıkaran, vücut sıvılarını bedenlerinde tutmasına engel olan araçlar. Hemen memleketime geri dönüp eşitliği getirmem lazım. Beni hep dinlediler şimdiye kadar. Hem bu kez kraliçeyle evlenip nüfuzumu da arttırırsam yasalar bile çıkartabilirim.” Böylece tarafların arasında sergiledikleri bu vahşet gösterisine geceye kadar dayanmaya çalıştı.

Taraflar akşam karanlığı çökünce merkezlerine çekilmiş. Karizmatik bineği o gün savaş alanındaki kayıplara bakmak için eve gitmemeye karar vermişti. Fötrşair artık bu kızıl meydana daha fazla dayanamayacağını anlayınca Boreas’a tekrar seslenmiş. Meltemle gelen Fötrşairi şiddetli bir rüzgar almış ve katil kelleden uçuruvermiş. Cani lider sanki şapkanın düşündüklerini biliyormuş ve hiç değilse o kendini bu ortamdan kurtardığı için gülümsemiş ve evine doğru yola çıkmaya karar vermiş: sol omzundan çıkardığı tabancanın horozunu çekip başına götürüp biraz kaşımış, olduğu yerden kımıldamadan evine doğru ‘hareket’ etmiş.

Fötrşapkaysa evine sağ salim gelmiş ve gitmesiyle arasında çok fazla olmadığını anlamış, çünkü İnsan hâlâ uyuyormuş. Hemen uyandırmış zavallıyı ve hemencecik saraya doğru yol almışlar. Çabucak vardıkları sarayda kralın uyuduğunu öğrenen Fötrşairin içini umutsuzluk kaplamış. Gerisin geri eve dönüp huzur içinde uyuyamazmış; o da sarayda bir oda bulup kıvrılmış.

Sabah olunca kral, şairi huzuruna çağırtıp geceyi saraydaki derme çatma bir kulübede geçirecek kadar acil neyin olduğunu sormuş. Şair sadece Tüylükraliçenin izdivacına talip olduğunu, hemen haber uçurulup Tüylükrallıkta düğün merasimlerine başlanmasını söylenmesini istemiş. Kral akıllı bir adammış, akıllı bir adamı nerede görse tanırmış ve Fötrşair epey bir akıllı gözükmüş gözüne. Bir günde gelen bilgeliğin kaynağını sormamış ama Tüylükrallığın ihtiyacı olanın bunun gibi şapkalar olduğunu bildiğinden ses etmemiş. Denilen yapılmış, haberler uçurulup hazırlıklar tamamlanmış ve Fötrşair ile Tüylükraliçe yıldırım nikahıyla evlenmişler ve gemici düğümüyle bağlanmışlar birbirlerine.

Kral olarak taçlandırılmasının ardından Fötrşair, Kralşair olarak anılmaya başlamış. Tebaasına başlarda acayip gelse de daha sonraları alışacakları, hatta sevecekleri ‘binekler ve şapkalar arasında ayrım gözetilmeksizin aynı haklara sahip olması’ fermanını çıkarmış. Bu ferman öylesine adilmiş ki Fötrkral da kendi krallığında aynısını uygulamış. O günden sonra da Tüylükrallık ve Fötrkrallık sakinleri huzur içinde yaşamışlar.

Aşılan Sınırlar” için 4 Yorum Var

  1. Keyifle okudum. Gayet iyi kurgulanmış bir yetişkin masalı olmuş, elinize sağlık. Yalnız öykünün genelinde kullandığınız zaman kipinden ara sıra çıkmışsınız. Kusur olarak o kısım gözüme çarptı. Gelecek seçkide de öykünüzü bekliyor olacağım.

    1. Çokça okumama rağmen gözümden kaçmış demek ki :’) ve çok teşekkürler yorumunuz için. Umarım bir şeyler çiziktirebilirim diğer seçkiye 🙂

Emre ERYILMAZ için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *