Öykü

Astronotlar ve Kenevirokrasi

Oralarda, kozmik döküntülerin ve tanrısal uğultuların şafağında, belli belirsiz bir çöküntünün içinde o dev yeniden uyandı. Kaosun trompetleri çalıyor, çıldırtıcı müzik insandan arta kalan artıkların içinde yankılanıyor. Asteroid paleontolojisi kayayı kazıyor, devin kafatasında bir ikrah hali var, uçsuz bucaksız genişlikte zihin deryası, parıltısı sönmüş imaj ve dahası sönümlenen bir insan.

Bu dev bir başlığın içine sokuyor kafasını, damarlarında kayasal oksijen var, kalbi yeni bir medeniyetin tutkusuyla atıyor, güneş artık kaybolmuş, arz bir hatıra, dev yürüyor, dev kozmik yağmurlara karşı sırtında kenevir yetiştiren militan evlatlarına yaşam sağlıyor.

O devi uyandıran adam benim. O dev bir çöküntünün eşiğinden yükseldi. Her şey aslında kenevirle başladı, sonra kenevir sayesinde evrildi ve hiçliğe yüceliyor, kıvrımlarında alevler. Bir Zeph’im vardı kenevirle çalışan, sevgilimle birlikte bu astral camperin içinde hem kenevir yetiştirir hem de müzik yapardık o günlerde. Söylemeden edemem, küçük bir penceresi vardı aracın. Kapkara ve irinli bir göz gibi uzayın uğultulu bunalımını izlerdim oradan. Arz’ın sırıttığını görmek isterdim. Fakat aptalca bir hevesti bu, diğer tüm heveslerim gibi.

Her şeyin başladığı o gün de, pencereden dışarıyı izliyordum. Sevgilimin belirdiğini görmüştüm pencereden akan manzarada. Asteroidin üzerinde gezinmesine izin vermiştim. Bir taş tutkunuydu. Gidip biraz taş toplamak istemişti. İlk başlarda camper’da kalması için ısrar etmiştim. Fakat zırlamaya başlayınca “ne halin varsa gör,” dedim, omuz silkti ve bu kupkuru, gargantuan kayanın üzerinde hoplaya zıplaya ‘taş avına’ çıktı. Nitekim şimdi geri dönüyordu, bir şeyler onu korkutmuş olmalı.

Dışarı çıktım. Tedirginliği yüz metre öteden koşa koşa gelirken bana da bulaştı. Asteroidin acınası ufkunda, kayasal gölgelerin arasında bambaşka bir silüet belirmişti hızla yaklaşan. Alışılageldik ve dehşet doluydu. Bir Tokoloşe olmalı. Kocaman bir penisi olan, uzay mutantı. Genç kızlarla, bakirelerle, namuslu insanların karılarıyla beslenir bunlar. Öyleyse benim sevgilimle işi neydi bu ırz düşmanı yaratığın?

Sevgilim koşarak gelip Zeph’in içine sığındı. Titriyordu zavallı kız. “Korkma,” diye bağırdım. Belimdeki kalibresi yüksek imha silahını çıkardım. Hiçkimse, mutant-mitolojik bir varlık dahi olsa, benim gibi bir uzay gangsterinin sevgilisine bulaşmamalı. Öfke ve erkeklik hıncının inşa ettiği o korkunç baskıyla Tokoloşe’ye iki el ateş ettim. Fişekler kırmızı bir iz bırakarak uzay tozuyla boyanmış kozmik ışığın kontrastına yol aldı. Tepeler, gölgeler ve perspektif bir anda sarsıldı ve yaratık orada bir yerde devrildi. İçimden sapsarı bir altın nehri gibi akan testestoronun yakıcılığına, dopamin de karıştı tatlı tatlı.

Sevgilimi yerde oturmuş, asteroid karanlığı içinde taşlarını okşarken buldum campera girdiğimde. “Hayırdır?” dedim, “nereden bulaştı bu Tokoloşe sana?”

“O bir Tokoloşe diğil” diye bağırdı. Sondaki kelimelerin son hecesini uzatarak konuşurdu. Sakin olmasını söyledim. Durup durup, “kendimi yeşil hissediyorum!” dedi. Böyle ilginç ve saçma şeyler söylerdi hep. Sahiden de gözüme biraz ‘yeşil’ gözükmüştü.

“O yaratık sana bir şey yaptı mı?”

“Hayır!” diye bağırdı, “o yürüyen, kocaman bir ağaçtı.”

Güldüm. O da güldü. Sonra yerdeki parlak taşın giderek canlanmaya başladığını farkettim. “Onları dışarı at,” dedim. “I-ıh,” diye kafasını salladı ve taşları toplayıp tuvalete girdi.

Bu saçma tavırlarını çok umursamadım. Araca keneviri yedirdim, çakmağı ateşledim ve bizim mekanik hurda aniden alevlendi. Direksiyonun başına geçtim. Honddkak’ın yapayalnız bir ucubelikle dolu bu soğuk, gargantuan ve kayasal ikliminden kopup daha egzotik, daha canlı ve hayat dolu bir yere gitmek istiyordum bir an önce.

* * *

Katettiğim yüzlerce milin ardından ani bir idrak kapladı içimi. Bir şeyler sahiden ters gidiyor olmalıydı. Asteroidler cansız, mutsuz ve kuraktı baktığım her yönde. Ortalık acı bir şekilde ıssızdı. Gürültülü, ışık saçan, kalabalık madenler görmeye başlamam gerekiyordu artık… fakat olay ufku hâlâ aynı manzarayla doluydu. Sanki evren bir yerden sonra yaratıcılığını kaybedip, tek tip kayalar üretmeye başlamıştı Honddkak’ta ve bu kayaların hayatsız karanlığı, kozmik ışığın uzaklardan gelen gri sızısıyla dolup insanlığın tüm gölgelerini mumyalamıştı zamansızlıkta.

İçimi buruk ve kapkara bir huzursuzluk doldurdu yavaşça. Manzaraya dalıp dalıp bakarken bağırmak istedim. Bir boşluk, insanlığa dair ufacık da olsa bir yansıma, bir yerlerde yalnız olmadığımı bana çağrıştıracak sıcak bir beşeri gösterge arıyordum umutsuzca. İnsanları sevmeyişime rağmen, uzayın bu ucube yalnızlığı içinde nasıl da mahkumdum şimdi bu nefrete.

Bir batağa saplanmış, sonsuzlukla burun buruna, ölüm ve yaşam zıtlığından yoksun, zavallı bir mahluk gibi hissediyordum kendimi. Kurtuluş yoktu bundan.

Üstelik araca yedirdiğim kenevir yakıtı tükeniyordu. Asteroidlerden birine mecburi ve telaşlı bir iniş yapmak zorundaydım. Zeph’in tekerlekleri ucube bir böceğin bacakları gibi açılıp, asteroid tozuyla kaplı solgun ovaya kondu. Sevgilim tuvaletten çıktı o sırada. Suratındaki anlamsız ifadede küçük kız çocuklarınınkine benzer bir hırçınlık vardı.

“Yakıtımız tükeniyor,” dedim. Durdu. Biraz bekledi, hemen sonra “bana ne!” diye bağırmaya başladı. Sustum. Küçük dinazor oyuncaklarını çöpe attığım günden beri böyle agresif davranıyordu. Anlayış gösterdim. Kafamı sallayıp, olgun bir ifade takındım. “Burada kal,” dedim, “sakın bir yere ayrılma.”

Araçtan dışarı çıktım ve kupkuru bir rüzgar karşıladı beni. Bu alışılageldik tüm rüzgarlardan farklı olarak, dokunduğu gazları kendine çeken bir vakuma sahipti. Mantığımın çekirdeğinde kıvranan ilkel bir korku, bana kıyameti gösterdi orada. Honddkak’a girdim gireli, görmezden geldiğim bir ihtimalin kütlesi gittikçe büyüyordu artık. Yaşam sona eriyor olabilirdi. Nefessiz, kupkuru ve ölüm kokan birkaç adım attım ileri geri. Şaşırmıştım, korkuyordum ve de bir delil arıyordum sanrılarımın boş olduğuna dair. Fakat elde ettiğim tek delil, atmosferdeki nemin ve kayalara özgü o güven veren sert hissiyatın yitiyor olduğuydu. Honddkak’taki her kaya parçası, hayatın gerekliliğini sağlayan gazlarla dolu atmosferlere sahiptir. Kozmik radyasyon, manyetik bombardıman ve de insan etkisi sayesinde zamanla şekillenip kuvvetlenmişti hepsi. Fakat yüzeyinde gezindiğim bu kaya parçasının atmosferi yavaş yavaş sökülüyor, paramparça olup uzaya karışıyordu şimdi. Bu küçücük kıyametin, aynı anda yüzlerce farklı yerde gerçekleştiğini ufak bir perspektiften seyrediyordum.

Çok geçmeden sersemlemiş bir halde ne yapacağımı düşünürken, asteroidin yüzeyi sarsılmaya başladı. Donan algılarımın buzları dehşetle çözüldü, tüylerim yakındaki bir yıldızın seslerini duymuşçasına uyandı. Uzayın boşluğunda savrulmaya ve tabanlarımı metalden zeminlerin suni güvenine dayamaya alışmışken kozmik tabiatın böylesine vahşi, güvenilmez ve de sarsıntılı oluşu büsbütün bir kaygı krizine soktu beni. Küfredip araca doğru topuklamaya başladım. Arkama bakınca, elli metre kadar geride, gargantuan bir uzvun yüzeyi yarıp yukarı çıktığını gördüm.

Aracı tekrar çalıştırdığımda yakıt koyacak vaktimin bile olmayışına küfrettim. Sürücü kabinindeki pencereler, asteoridin ‘doğurduğu’ bu garabeti oldukça yakından görmemi sağlıyordu. Bir önceki durakta karşılaştığım ‘devle’ aynı türden olmalı. Sevgilim koşarak cama yapışıp, “aaaa ne kadar komik bişi!” diye güldü. Araç yükseldi bu sırada, biraz sonra uzay boşluğundaydık.

Görüş alanında giderek küçülmeye başlayan asteroid, o ucube varlığın pençeleri, dişleri ve tükürüğündeki enzimleri tarafından paramparça ediliyordu. Sevgilim ise bu kaotik manzaraya bakıp bakıp gülüyordu. Susmasını söyledim, önce hıçkırdı, biraz bekledikten sonra cayır cayır ağlamaya başladı. Sorunlarım giderek büyüyordu.

Dört motorun, üçünü kapattım. En az yakıtı harcayarak yakınlarda bir yerleşim ya da insana dair herhangi bir şey görünceye kadar sürüklenecektik. İki saat sonra kız sustu. Yere uzanmış, “ben bir denizyıldızıyım, ihihi” diye gülerek kıvranıyordu.

* * *

Saatler sonra, eski püskü sivil bir gemi gördüm asteroid denizinin içinde. İletişim çağrısı yolladım. Belki onlar da Lazarus’a gidiyordur diye umut ettim. Belki elimdeki egzotik kenevir tohumları karşılığında, aracımı gemilerine entegre etmeme bile izin verirlerdi?

Nitekim geminin sahibi çağrıma cevap verip kendini tanıttı. “Deneysel cerrah, Doktor Aral. Her türlü uzvu biçebilirim.”

“Ben Sidzul,” dedim. Her türlü uzvu biçebilen bir cerrah karşısında ne kadar da mütevazi bir isim, “branşlarımız farklı olsa da sıfatlarımız aynı. Deneysel müzikler yapıyorum ben de.”

“Ne tür müzikler?”

“Garip,” dedim. Hat sessiz kaldı. Bu tanımlama tatmin etmemişti anlaşılan doktoru, “alışılmamış,” diye ekledim bu yüzden ve üçüncü kelime kendiliğinden geldi, “korkutucu.”

“Aracının üzerindeki grafitiler mi, yaptığın müzik mi daha korkutucu peki?”

Honddkak’a gelirken, astral bir köyde durmuştum. Köyün delileri, misafirlere sürprizler yapmayı severdi. Sabah uyandığımda aracın kaportası tuhaf insan suratları, çöp adamlar, penisler ve de dinazor çizimleriyle doluydu. Aslında aracın bu halini epey sevmiştim. Dolayısıyla delilere dokunmadım. Onlar da bana ortasında paslanmış bir melek idolünün ağladığı metalden bir haç hediye etmişlerdi. Hâlâ daha boynumdan asılıdır bu.

Deneysel cerrahla biraz daha konuşup, boynumdaki haçtan, delilerden ve grafitilerden bahsettim, o da bana asteroidlerdeki tuhaflıkların sebebini anlattı. Duyduklarım çok acı şeylerdi. “Honddkak madenleri terkediliyor,” dedi, “tüm verimlilik tükendi. Kimsenin tahmin edemeyeceği kadar erken tükendi üstelik. Şirketler birer birer çekiliyor. Artık buraya ihtiyacı kalmadı kimsenin.”

“Ya yerleşimciler?” diye sordum şaşkın ve bozgun bir sesle, “ya siviller? Ya Honddkaklılar?”

“Herkes kendi başının çaresine bakmak zorunda artık.”

“Siz nereye gidiyorsunuz peki?”

“Lazarus’a. Honddkak’ı kurtaracak bir proje sunmayı düşünüyorum sivil meclise.”

“Ben de Lazarus’a gidiyorum.”

“Ne için?”

“Müzik projemi yayınlamayı düşünüyordum orada ve… aslında bir çeşit ‘tarım’ planım da vardı.”

“Her türlü tarım planını unut. Artık orada diken bile çıkmıyor.”

* * *

Doktor sümsük bir lavuğa benziyordu. Ten rengi kansızlık, kütle çekim eksikliği ve de yürüttüğü deneylerin etkisiyle hastalıklı bir yeşile bürünmüştü. Ama biraz muhabbet edince, fena biri olmadığına kanaat getirdim. Üstelik esrar dolu Zeph’i, gemisine entegre etmeme izin vermişti.

Sevgilim asteroidden topladığı taşları okşayarak uykuya dalmıştı. Onu araçta bırakıp doktor ile Lazarus gezegeni üzerine konuşmak için güverteye çıktım.

Boynu bükük, beli eğri, saçları keçeleşmiş garip ve aciz bir mahlukattı bu adam. Fakat bakışları, bir nötron yıldızı kadar canlı, anlam dolu ve trajikti. Bir süre boyunca yürüttüğü deneylerden, yaşadığı maceralardan bahsetti. Ben de ona kendi projelerimi anlattım, Honddkak’ın henüz canlı olduğu günleri ve de kendi yaşadıklarımı. Sevgilimle nasıl tanıştığımı da anlattım. Bakışları uzaklara daldı. Konuyla alakalı onun da anlatacak bir şeyleri olduğunu sezdim, fakat söyleyeceği tek şey saçmalıktı. Kafa dengi sayılırdık nihayetinde.

Üstü sentetik bir maddeyle kaplı neon gecesini yaşayan güverteden çıkıp, gemiye kurduğu araştırma merkezlerine gittik. Honddkak’ı kurtaracak ‘proje’ buradaydı; elektrikli çeperlerle sarılmış bir kafesin içinde. “Dikkatli ol,” dedi, “bu insanlığın en ilkel formu.”

Kafesi çepeçevre saran gölgeli çeperler inince, karşımda bir ayna beliriverdi. En ilkel, en çirkin, en dokunulmamış çiğ arzularımın soluk alıp verdiğini gördüm orda. Ortak bilincin karanlık, gölgeli ve ıslak diyarlarından kopup gerçekliğe yuvarlanmış, çok eski bir atamızın, belki de bir neandertalin kopyası. “Göz göze gelme,” diye uyardı doktor. Sonra yaşadığım şaşkınlığa bakıp, sarsak bir şekilde kıkırdadı.

“Bu ne böyle?”

“Bir neandertal,” dedi, “ismi Uygar.”

“Ahahaha… bir neandertal ve ismi Uygar ha, ahahah. Doktor Bey, bu sarkazm değil, basbayağı ayıp etmişsiniz adama.”

Doktor güldü. Aşağılık bir his doldurdu içimi. Uygar denen o neandertal, ilkel görünümüne rağmen çağların sessizliğine ve müzelerin etiketlerine benzeyen tuhaf bir asalete sahipti. Dönüp doktora baktım. Herifin sapsarı dişleri sarsak gülümsemesinden dışarı çıkmıştı. Eseriyle gurur duyuyor, şaşkınlığım bu gururu kanatlandırıyordu. Daha da garip bir tonda sırıtarak, “tokalaşabilirsin,” dedi. Öyle bir sanatçı düşünün ki, sizi eseriyle kaynaştırıyordu… Doktor’un şevkine hak vermemek elde değil tabii.

Büyük bir cesaretle, sanki tarih öncesi çağlara dokunacakmışım gibi uzattım elimi. “Adım Sidzul,” dedim. Uygar’ın bakışları ilkel ama arkadaş canlısı bir sıcaklıkla parladı. Elimi, oldukça tuhaf ama sofistike bir şekilde kavradı. Boğazdan yükselen homurtularla, “agghh, Uygar,” diye bir şeyler geveledi. Sonra “Sidzul, Sidzul, Sidzul!” diye fısıldayarak çemberin içinde dönmeye başladı.

“Honddkak’ı bu mu kurtaracak?” dedim aşağılayıcı gözükmemeye çalışarak fakat doktor alınmıştı sanırım. Birkaç adım geriledi. Suratı asıldı. “O genetik mühendisliğin ve psikolojik cerrahinin bir mucizesi,” dedi kurşun kadar ağır bir sesle, “eskiden normal bir insandı.”

“Sonra ne oldu?”

Derin bir nefes alıp anlatmaya başladı.

“Bir gün, Lazarus’ta kapkara, uzun ve ıslak bir gecenin ortasında Karadullar’dan biriyle yattı metal bir tabutlukta ve Karadul, aklını çaldı ondan, damarına ise praktikeyi enjekte etti. Praktikteyi bilirsin. Lazarus’un nektarı derler ona… Lazarus koca bir gezegen-çiçek, ortasında bir puss, vakum onu okşadıkça dışarı atar bu maddeyi ve Karadullar benim zavallı arkadaşım gibi, bedbaht insanlara taşır bunu.”

“Uyuşturucu yüzünden mi bu hale geldi?”

“Sadece praktikteden dolayı değil. Karadul iliklerini sömürdü onun. Bir çöplükte yatarken buldum adamı. Aldım ve uzun yıllar boyunca onu geri getirmek için araştırmalar yaptım. Nitekim onun için yeni bir merkezi sinir sistemi inşa etmeyi başardığımda giderek başka bir şeye dönüştü. Ama bu enkazdan toparlanıp yeniden kendini kuran bir insan değil, bambaşka bir şey, irin dolu bir mutanttı. Bu mutasyonu tedavi etmek de yıllarımı aldı. En sonunda, praktikeyi, Karadul’un zehrini ve mutasyonu tamamen vücudundan temizleyip onu bu hale getirdim. Bir insan olamadı ama insana en yakın şey oldu; neandertal. Bu tamamen yıkılmış, iliğine kadar tüketilmiş bir organizmanın yeniden nasıl toparlanabileceğinin ve Honddkak’taki medeniyetin, şirketler gitse bile nasıl ayakta kalabileceğinin tek ıspatı.”

* * *

Gemi asteroid bölgelerinden sıyrılıp bomboş bir uzay denizine açılmıştı. Ötede, gri ve küskün bir umut gibi duran Lazarus vardı fakat bir noktadan bile küçüktü henüz. O noktaya doğru süzülürken bu akımın pürüssüz etkisine kapılmış, hayal kırıklıklarımı ve elimde patlayan projelerimi düşünerek uyumaya çalışıyordum. Sevgilimle kucak kucağaydık. En azından uyurken normal bir kadındı.

Neden sonra bir ses yankılandı yatak odasında. “Sen de kimsin yakışıklı?”

Gözlerimi açınca, tuhaf bir kadının tavandan asılmış, bana sırıtıyor olduğunu gördüm. Karabasan sandım önce. Sakin kalmaya çalıştım fakat kadın örümcek bacaklarıyla tavanda kıpırdarken muhayillem en dehşetli fırtınaları peydahlıyordu. Defarmosyanları fetişistik izler taşıyordu kadının. Suratında hiçbirin makyajın yaratamayacağı türden doğal bir ihtiras vardı. Bir süre boyunca uyku felci yaşadığımı düşündüm fakat kıpırdayabiliyordum. “Ne işin var karavanımda?” diye sordum.

Kadın güldü. Öyle bir güldü ki, aslında bir kadın olmadığını anladım. “Ne istiyorsun?” dedim. Biraz daha gülünce niyetini de anladım.

“Defol,” dedim. Sevgilim huzursuzlanmıştı, uyku aralığından miyavlamaya benzer bir şeyler mırıldandı.

Mutant-travesti-örümcek tavanda gezinmeyi sürdürdü. Daha sonra aşağı indi. Eklemlerinin ters dönmüş olduğunu gördüm ve beni dehşete düşürecek bir şekilde, kafasını üç yüz altmış beş derece döndürüp kahkaha attı.

“Güneşi görmek ister misin yakışıklı? Ihıhıhı!”

Suratında çok hınzır bir gülümseme vardı. Anüsümle alakalı çirkin bir espiri yapıp gitti. Bir de, “dikkat et,” diye ekledi, “her an her şey olabilir.”

Aşağılanmış, tacize uğramış, küçük düşürülmüş hissettim. Bana o incecik, narin kollarını dolayarak uyuyan sevgilime sanki ihanet etmiştim acizliğimle. Bütün gece uyumadan, kıpırtısız ve yankısız bir karanlığın çirkin esaretinde travesti-örümceği düşünüp durdum. Bu Aral denen lavuk ne tür deneyler yapıyordu?

* * *

Gemi nihayet gece fazını bitirip, gündüz devrelerini açınca yataktan sıyrılarak çıktım. Sevgilim uyumakta ısrarcıydı. Dört, hatta beş hafta kadar uyuduğu olurdu. Göğüslerinin gelişmesi için uyku çok önemliydi.

Lazarus’a inmiştik çoktan. Paslı bataklıkların homurdandığı bir platodaydık. Hayat adeta tüm Honddkak’ın sınırlarından süprülerek gelen korkunç bir dalga halinde yükseliyor ve Lazarus’un çeperlerinden içeri dalıyordu, gökyüzünden yeryüzüne kadar Lazarus atmosferi küçük zehirli partiküller, çerçöp ve hayatın tükenişinden arta kalan bir zehir ile doluydu. Bu zavallı gezegen madenciler arasında patlayan şiddetli sokak savaşları, uyuşturucu, deformasyonlar ve ırsi gerilimler varken bile berbat bir yerdi. Şimdi ise bir Hieronymus Bosch tablosundan farksızdı.

Bu triptiçin bir yakasında zenginlerin fanuslu kolonileri vardır hâlâ.  Koloniler küresel kaosa ve hayatın akıp giden kıymetsizliğine rağmen libertin bir şehvet ile parıl parıl ışıldıyor, kozmik karanlığa kafa tutuyor, bu küçük fanus dünyalarında insanlar tavandan asılı, bir ampul güneşine secde ediyorlar hiç durmadan. Artık insan değiller, organik bedenlere hapsolmuş ve bir uçtan bir uca haz üreten, bunu paketleyip taşıyan otomatonlara dönüşmüşler. Onlar, insandan kuşkuyu ve acıyı çıkarınca geride kalan hayvansı hazların öforyası içerisinde büyüyüp gelişen, en sonunda sınırsız hayatların muhteviyatındaki kör deliliğe vurulmuş libertinler. Lazarus’un sert ve kayasal karnında aniden beliren simetrik sivilceleri andırıyor yaşadıkları yerler, onları patlatmak düşüncesi bile insanın hoşuna gidiyor. Bu sivilce-dünyaların iltihaplı şehveti içerisinde gezinen türlü türlü hayvan var, kaya-bitki karışımı fotosentez yapan köpekler, apartmanların köşesinden bucağından çıkan dev ay çiçekleri ve bu ay çiçeklerin kıpırdayan ağızlarındaki o kocaman, rahatsız edici sırıtış.

Bu uzay çiftlikleri haz ile dolu ve toplumsal kaostan uzak. Triptiçin ortasında ise insanın ta kendisi var. Bir asır evvel Lazarus’a gelen atalarından tek farkları, onlardan aldıkları genetik mirasın kozmik radyasyon yüzünden bozulmuş olması.  Onlar ya madenci, ya kamu görevlisi, ya yapay zeka teknisyeni, ya anketçi, ya iklimci, ya uyuşturucu tezgahtarı ya da bir hiç. Hepsi çok çalışmak, hepsi zengin olmak ve şehirlerinin tepesinde yıldızlar gibi parlayan o libertinist hayatta kalma tarlalarına girmek istiyorlar. Onlar da canlı toprağa karışıp ölümsüz olmak istiyor. Bir görseniz hallerini. Durduğum platodan açılan manzaranın tam orta yerinde, dev bir kraterin ortasına kurulmuş rezil bir şehirde yaşıyorlar. Şehir parıl parıl parlıyor. Uzaktan bakınca bir peri kovanını andırıyor fakat yaklaştığın an ne biçim gargantuan bir ucube olduğunu anlıyorsun. Teneke duvarları garip bir sitoplazma ile dolu, bu çürüyen hayat sütünün içinde golgi aygıtını bir radyatöre bağlamış skinhead feministler ava çıkmış. Eroin, adrenalin, östrojen ve testestoronun yıkımını arzuluyorlar. Şehirdeki ışıkların nasıl birer birer kül olduğunu, oraya sere serpe yayılmış insan aklının muhteviyatındaki tüm falik imajların nasıl buhar olup uçtuğunu görüyorum.

Henüz sibernetik implantlara yeni alışmış, bazısı tamamen bir robot olmuş, bazısı insandan çok günahkâr bir maymunu andıran şehrin erkekleri ise bu feministler sürüsüne karşı koymaya çalışıyor, savaş başlıyor. Birbirilerini yiyorlar, bu hastalıklı mücadele bir seks makinesine dönüşüyor, iki grup da birbirine karıştıkça sürtünme artıyor, falik aparatlar bambaşka bir imaja kavuşmuş artık, tanrısal bir uyarım ile şahlanıp hayatın son gecesine karşı uçuyorlar ve sonrası inleyen yıldızlar ve orgazm ve ürperti.

Triptiçin diğer tarafında ise ağza alınmayacak türden bir rezillik var. Çırılçıplak uzay maymunları görüyorum orada. Lazarus sitemlerinden ve bilinen her şeyden dışlanmışlar. Tüketilip geride mide bulandırıcı bir iskelet bırakan her şey gibi, onlar da buraya atılmış, onlar bu mezbelenin kurtları şimdi, bu mezbeleyi öğütüp yeni bir dünya inşa etmeye çalışıyorlar fakat mikroskobik iblislerin onlar için tasarladığı renkli işkenceler ile acıları tüm gerçekliğe sirayet ediyor. İnsan vücudu eriyip bir parazite dönüşüyor.

Doktor gemiden çıkıp yanıma gelince, “durum sence de çok mu umutsuz?” diye soruyor. Suratında çirkin bir ifade kıvranıyor. İkrah ile bakıyorum ona. “En son gördüğüm halinden sadece biraz daha kötü.”

“Az önce aldığım haberlere göre sivil meclis de çökmüş…”

“Zaten pek bir işe yaramıyordu.”

“Ordu bile parçalanıyor!”

“Tek sorun artık kışlalarını terketmiş olmaları.”

“Nasıl bu kadar rahat olabiliyorsun? Ellerinde nükleer silahlar, kimyasal gazlar, ölümcül nano-teknolojiler var!”

“Şu diyara da iyi bir temizlik gerekiyor bence.”

“Honddkak’ın ömrü sona eriyor diyorum sana! Geceyarısına saniyeler kaldı. Ne temizliğinden bahsediyorsun sen? İlk temizlenecek olan bizleriz!”

“Ne yapmayı düşünüyorsun peki?”

“Bilmiyorum. Kahretsin ki bilmiyorum! Battım. Her şeyim tükendi… gidecek hiçbir yerim yok artık. Her şeyimi Lazarus meclisindeki sunumumun başarılı gideceği ihtimaline yatırmıştım.”

* * *

Sevgilim uyanmıştı. Gemiden çaldığı bir astronot kıyafetini bana gösterip onu giymek istiyordu. Kıvırcık saçları bir hayli dağınıktı, gözlerinde şımarık bir küçük kız parıltısı vardı. Ona karşı hem öfkeli, aynı anda hem sabırlı, hem de iştahlıydım.

“Biraz susmalısın artık,” dedim. Ağlamaya başladı. Karavanın önüne gidip yere çöktü. “Küstüm!” diye ciyakladı, “sen çok kötüsün! Seni ağaç perisine söyliycem!”

Gözlerimi kapatıp zehirli Lazarus havasını soludum. Doktor gemisini terketmiş, elindeki son parayla Krater şehrinden bir radyatör-devesi satın almıştı. Gemideki en hayati ekipmanları zavallı deveye yüklemişti. Bir kısmını o travesti-örümcek taşıyordu, bir kısmını da neandertal. Onları güvenli bir mesafeden seyrettim. Deveyle birlikte orta çağın masalsı kervanlarını falan andırıyorlardı. Fakat bu berbat gezegende, bu zehirli çağın yankısız ve kaotik alacakaranlığında çok kederli ve umutsuzdu hepsi. Kızıl kahverengi boğuk bataklıktan çıkıp kavrula kavrula inleyen çöle açılacak ve kim bilir, ne biçim kudretli bir bombanın etkisiyle paramparça olacaklardı.

Oysaki benim bir planım vardı, Doktor’un da bir gemisi. Elimde bolca esrar vardı, Doktor’un ise malzemesi. Ağlayıp zırlayan sevgilimi karavana kapattım kaçmaması için. Bir süre sonra zaten taşlarıyla oyalanıp her şeyi unutacaktı. Doktor’un kervanını takip ettim ve onları durdurdum.

“Hey,” dedim, “henüz hiçbir şey bitmedi.”

Neandertal beni gördüğüne sevinmişti sanırım. “Sidzul!” diye homurdandı ve elindeki paketleri yere attı. Gelip tokalaşmak istiyordu benimle. “Merhaba,” dedim, “merhaba Uygar…”

Adam medeni konuşmayı taklit etmek istercesine garip garip homurdandı. Daha sonra örümcek travesti Uygar’ın neandertal bedeni etrafından kıvrılarak geçip. “Güneşi mi görmek istiyorsun delikanlı?” diye sırıttı, “sana dikkat et dememiş miydim?”

“Eh, hanımefendi, sizinle ilgilenmiyorum,” dedim kibarca. Doktor bu hilkat garabesini arkaya itekledi. Örümcek kahkaha attı zevk ve ikrahın karışımından doğan bir gaz gibi.

“Şu gezegenin yeraltında dev oksijen yatakları olduğunu biliyorum,” diye açıkladım planımı.

“Çıkaracak ekipmanımız olmadığı sürece ne işe yarayacak?”

“Her şeyi düşündüm… her şeyi. İnan bana. Sadece planımı dinle; senin geminde astronot kıyaftleri var değil mi?”

“Evet.”

“Elimdeki kenevirlerin birazı karşılığında bir üç boyutlu tasarım makinesi teknisyeniyle konuşur, o kıyafetlerden yüzlerce kopyalatırız. Sonra şu titanlar için üretilmiş devasa elektrikli süpürgelerden alırız. Çok uzun bir hortum yaptırırız. Bu hortumu makineye bağlar, çatlaklardan birine sarkıtırız, makine bizim için geri kalan işi halledecektir…”

“Peki ya sonra?”

“Elde ettiğimiz oksijeni yeni boru sistemleri ile astronot kıyafetlerine bağlayacağız, borular makineden çıkıyor olacak. Makine bünyesine yeni borular katıldıkça evrimleşecek, Honddkak atmosferi solunmaz bir hale geldiğinde insanları bu elektrikli-süpürgeden-bozma-solunum-cihazına mahkum edeceğiz.”

“Yeni bir kavim yaratmak istiyorsun yani.”

“Gezgin Astronotlar.”

“Dostum planın gerçekten çok saçma. Artık daha fazla ot içmemelisin. Fakat risk almak istiyorum, evet, her ne kadar saçma ve mantık dışı da olsa, teklifini kabul ediyorum. Çöle açılırsak kaybolacağız zaten büyük ihtimalle. Ben bu iki salak, bir de şu zavallı radyatör-devesiyle ne yapabilirim ki?”

“Kabul ediyor musun yani.”

“Daha iyi bir seçenek belirinceye kadar seninle kalacağım. Yani eh, kabul ediyorum işte. Yarın şehre gider, istediğin şeyleri alırız. Şimdilik kafam fazlasıyla uğultulu. Gemiyi bıraktığımız platoya geri dönelim.”

İşte o gün, astronot kaskının camından sırıtan medeniyetimizin ışığı kenevir kokan kozmosa düştü.

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.

Astronotlar ve Kenevirokrasi” için 2 Yorum Var

  1. Artık isim yazmadan da tanıyabiliyorum öykülerinizi. Yine çok sağlam olmuş. Hieronymus Bosch… Sayfalarca tasvire bedel bir tanımlama olmuş. Skinhead feministler de kulakta iyi bir tını bırakıyor. Sevgilinin kendi dünyası da oldukça eğlendiriciydi. Beğendim.

  2. Merhabalar.

    Hikaye de güzeldi ama hikayeden ziyade öykünün geçtiği dünyayı resmetme ve detaylandırma -dallandırma budaklandırma da diyebiliriz sanırım- açısından çok başarılıydı. Karakterler ve davranışları, her birinin farklı mizacı, ana karakterin umursamaz tavrı güzeldi, öyküyü sıkmadan ilerleten şeyler bunlar.

    Yaratıcı bir hayal gücünüz var, ve bu hayal gücünü kağıda yansıtabilecek kadar sağlam da kaleminiz. Devamını dilerim adınıza.

    Gelecek seçkilerde de görüşenilme umuduyla.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!