Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Avare Günlükleri – Fener’in Yolculuğu

NOT: Bu başlık altında yayımlanacak, bu ve daha sonraki öykülerin daha iyi anlaşılabilmesi için Avare Günlükleri: Misial’in Döngüsü isimli Mart ayında yayımlanan başlangıç niteliğindeki öykünün öncelikle okunması önem teşkil etmektedir.


CTeann-Kerr

(Karakter isimlerinin okunuşlarına dair: B’Muar – Bımuar, M’Baul – Imbaol, C’Teann – Kıtean, Y’Kaus – İkaus)

“Tired with all these, from these would I be gone,

Save that, to die, I leave my love alone.”

William Shakespeare, Sonet 66

 
Ah Adom, zarif Adom! Güzeller güzeli Hanım’ım! Hepimizin bildiğinden çok, çok daha yaşlısın, lakin tüm o derin kırışıklarına rağmen, bakmayı bilenler için hala dünyanın en alımlı kadınısın! Henüz çok gençtim tanıdığımda seni, fakat bir türlü kopamadım; yaşlı cildinin altında yatan güzellikleri kimselere açık etmeyecek kadar ketum, ancak sevdiklerine huzurdan sarhoş edecek kadar sıkı sarılan, anaç sokaklarından. Unutulmuş güzelliğin büyüler görebilenleri, ancak pek az kişi sezebilir yüreğinde uzanan kutsal niyetleri. Zaten barınamazlar topraklarında eğer ilk görüşte ısınamazsan onlara, bilirim. Ve yine bilirim ki, şimdilerde sönmüş sanılsa da, günü geldiğinde alevlenip her yeri ateşe verecek kadar güçlü, bir parça ılık köz barındırırsın hala derinliklerinde: Her sokağını, her çıkmazını ve her meydanını karış karış bilenlerin dahi yolunu bulmayı başaramayacağı o dipsiz labirentlerinde.

Ah Adom! Sevgili ruh eşim! Hep kıskandım seni, adına Dünya denen şu buruşuk yüzlü, çatlak bunaktan! Niçin bekçin olarak seçtin beni? Niçin mahkum ettin; asla mutluluğu kucaklayamayacağımız bu ebedi aşka?! Ah! Sakın yanlış anlama sevgilim, sakın kızma bana, şikâyet değil bunlar. Yeryüzünde yaşamak için savaş veren, her iki ayaklıdan çok daha mutluyum burada; şansım varsa bazen, beni sevdiğini fısıldayışını kısık da olsa duyabildiğim, kuru sahilinin, yıkık binalarının ve dar sokaklarının koynunda! Hem zaten, daha seni ilk gördüğüm gün biliyordum; şimdilerde çelimsiz kalmış, bırak seni kendisini bile korumaktan aciz o serseriyle beraber geçirdiğiniz on binlerce yılın, bir bütünmüşçesine kaynaştırdığı köklerinizi, ne yaparsam yapayım ayıramayacağımı. Ben bunu çoktan kabullendim sevgilim ve çok önceleri öğrendim yüreğinin benim gibi daha kaç adama yetebilecek kadar büyük olduğunu.

Ah seni ulaşılmaz kadın! Beni de sevdiğini biliyorum fakat… Fakat bazen katlanılmaz olabiliyor bu umursamazlığın! Her gün içindeyim, her gün sokaklarında; ancak ruhuna dokunamayacak kadar da dışında! Yine de durmadan uğraşır dururum, minik bir sevgi kırıntısı karşılığında, o zavallı haşereleri uzak tutmak için tanrısal vücudundan. Bilir misin ne derler onlar sana? Bilir misin nasıl bir küfürdür bu lakap, onca şaşalı sıfatının yanında? Bilir misin sonsuzluktan beri dimdik ayakta duran endamını nasıl da ufaltıverirler acınası ağızlarıyla?

Kayıp Rıhtım derler sana. Zamanının büyük Umutlar Rıhtımı’nı, basitçe Kayıp Rıhtım diye zikrederler aralarında. Lakin kızmamak lazım onlara, kayıp zamanlarda yaşamaktayız. Ve bilmezler… Bilemezler o dillere destan rıhtımın inşa edildiği günden beri, insanların içlerinde ne büyük umutlar yeşerttiğini. Ne yazık ki bilemezler, çünkü geçmişle ilgili hiçbir şey bırakılmadı onlara. Ben biliyorum, biliyorum çünkü gördüm. İnsanların sana ulaşması ümidiyle yazıp cam şişelere doldurduğu sayısız mektubu gördüm. Kıyılarına vurmuş ve zamanının bekçilerince binlerce yıldır toplanıp istiflenmiş umutları, şikâyetleri, dilekleri ve övgüleri okudum. Mektupların yanlarına iliştirilmiş kimi madden kimi manen değerli hediyeleri tuttum kendi ellerimle. Tarihin başından senin çöküşüne değin saklanmış şişelerin barındığı o devasa kütüphanende bulundum.

Ah güzel Kadın! Nasıl da büyüktür senin yüreğin… Nasıl katlandın onca insanın acılarını duymaya, nasıl da gücün yetti onca zavallıya umutlar dağıtmaya? Ve nasıl bir mütevazılıkla kabul ettin kimseye nasip olmayacak o nadir övgüleri? İyi ki varmışsın hep, iyi ki açmışsın limanının kollarını o çaresiz insanlara! Sayende kaybolmamış öyküler, şiirler, acılar ve sevgiler. Ve sayende görmesem de yaşamış gibi oluyorum o kadim zamanlarda. Evet, küfürdür, ruhunun gözleri olan Umutlar Rıhtımı’na, Kayıp Rıhtım deyip geçivermek. Fakat buradayım ben işte, buldum onu tekrar! Rıhtımın kaybolmadı aslında hiçbir zaman. Ve biliyorum, sen de biliyorsun ki, günü geldiğinde birçok insan müteşekkir kalacak sana.

Şu an oturduğum, kumsala bakan dik uçurumda, eskiden ıslak olan kıyılarına vurmuş, kimisi rengârenk çiçekler eşliğinde yüzmekte, kimisi kumsalına tırmanıp bellerine kadar kumlara gömülmüş, ta uzaklardaki kıyılardan buraya varmaları için salınmış, bin bir çeşit, umut dolu şişeyi hayal edebiliyorum. Karşımda batıya doğru uçsuz bucaksız uzanan engin çölün, Yitik Deniz’in, kumla değil de masmavi sular ve cilveleşen dalgalarla dolu halini düşleyebiliyorum. Hemen aşağıdaki kıyıya bir köprüyle bağlı yıkık iskele binasının canlı halini, onun üzerinde uçuşup kahkahalar atan deniz kuşlarını, oturduğum yamacı kaplamış yaşlı uzun ağaçları, eşsiz manzaraya bakıp arkamda gururla dikilen fakat şimdilerde birer harabeye dönüşmüş yakışıklı binaları ve etrafımda oturup, adına Güneş denen büyük ateş topunun batışının tadını çıkartan genç âşıkları zihnimin derinliklerinde görebiliyorum. Gökte sarı, geçit vermez bulutlar yerine açık mavi renkte berrak bir gökyüzü olduğunu hissedebiliyorum. Kim bilir birkaç yüz yıl önce, tam da bugün, hangi aşığın şu an oturduğum bankta oturup, benim gibi, senin aşkına hikâyeler yazıyordu?

Ah sevgilim, ne kadar çok şey görmüşsün ve ne kadar gençmişsin bir zamanlar! Gençliğinden hiçbir şey kaybetmemiş hala ışıl ışıl parlayan gözlerin, biz çocuklarının vücutlarını hayvan derileriyle örttüğü zamanlardan, bellerinde büyük bıçaklarla gezdiği çağlara; sevgili dostunun siyah kanının tarafımızdan fütursuzca sömürüldüğü yıllardan, teknolojinin akıl almayacak kadar gelişip zihinlerin çürümesine sebep olduğu son vakitlere kadar birçok şeye tanık olmuş.

Ve işte şimdi buradayız. Sadece ikimiz varız. Baş başa. Köklerini bir türlü ayıramadığın sevgilin ne yazık ki uzun zaman önce terk etti hepimizi. Ne sen, ne ben, ne de başkaları duyamaz oldu artık onun sesini. Evet, belki çok kızdırdık onu, belki çok fazla emdik kanını, belki de gerçekten haklıydı sırtını dönüp bizlere artık yaşam dolu suratını göstermeme kararında. Ama anlayamıyorum! Sen neden hala onu bekler durursun, ben burada her gün tüm aşkımla okşayıp öperken seni?

 

* * *

“Hey B’Muar! Yarım saattir sana sesleniyorum ihtiyar kaçık!”

Omuzlarına yapışan iki kuvvetli elin bedenini sarsmasının ve kalın, kaba bir sesin kulaklarına sertçe çarpmasının yaşattığı ani bir şaşkınlık haliyle bir anda arkasını döndü. Ne kadar zamandır oturduğunu hesaplayamadığı bu çok iyi tanıdığı rıhtımda, karşısında dikilen adama boş boş bakarken buldu kendini. Yazmanın, yaratmanın, hayal etmenin verdiği, deliliğe yakın trans halinden bir anda uyandırılışı ve uzun yalnızlığının orta yerinde kesinlikle bir ziyaretçi beklemiyor oluşu, bu ufacık irkilme anının zihnini allak bullak etmesine sebep olmuştu. Başı her zaman olduğu gibi delicesine ağrıyordu. Algılarının tekrar normale dönmesi için geçen birkaç saniyenin ardından, karşısındaki adamı tanıdığını fark etti. Elbette yüzü gaz maskesiyle kapalıydı ancak göz camlarının ardından zor da olsa seçilebilen bakışları kimliğini ele veriyordu. O da kendisi gibi bir cadıydı. Gençlerden biri. Zaten alelade birisi olsaydı harabelerin arasına özenle döşediği yüzlerce tuzaktan birinde, çoktan canını vermiş olurdu. Sözcükleri toparlayabilmesi birkaç saniyesini daha aldı. Öfkeli bir melodiyle dökülüyorlardı.

“Seni güzel şehrimin en güzel yerinde ağırlamak ne büyük şeref M’Baul! Şimdi söyle bakalım ne demeye böldün Hanımımla sohbetimizi? Ne cüretle rahatsız ettin bizi? Diyecek önemli bir şeyin olmasa, benim yanıma gelmek şöyle dursun, yaşadığın o harika yeri bırakıp, Yitik Deniz’in batı kıyılarına adımını atmayı aklına bile getirmek istemezsin. Hele ki seni son kovuşumdan sonra!”

“Bu mezbelelik harabede ne diye ömrünü geçirip duruyorsun anlamıyorum B’Muar, kendi halkının arasında yaşamak varken neden yalnızlıkta direttiğini de. Lakin elbette buranın dev bir moloz yığını değil de biricik aşkın olduğu saçmalığını tekrar dinlemek için aşmadım o devasa çölü. Ne yaparsan yap umurumda değil, sana çok önemli bir haber getirdim ve senden istediğim mühim bir şey var”

Elindeki yazı kayıt cihazını, istemeye istemeye, bir kenara bıraktı. M’Baul kendisini sevmezdi, o da M’Baul’u. Bunca yolu önemli bir mesele olmasa gelmeyeceğini biliyordu. Diyeceği her neyse, bitirir bitirmez onu kovacak olsa da, uğraştığı işi bırakıp kendisini dinleme saygısını göstermenin daha doğru olacağına kanaat getirdi. Saygı, güç ve tecrübe demekti. Konuşurlarken gencin gözleri üzerindeki paçavralara kaymıştı ve bu kılığı hiç onaylamadığı, hatta tiksindiği, bariz bir şekilde belli oluyordu. Kendini beğenmiş konsey cadılarının görünüşlerine niçin bu denli önem verdiklerini hiç anlayamamıştı. Bu genç cadıya gücün kıyafetle alakalı olmadığını anlatmak için olacak, içgüdüsel olarak, çoğunlukla kambur duran bedenini dikleştirdi. Karşısında duran pejmürde ve çatlak herifin, elindeki işini bırakıp, bir anda kendisinden uzun ve kudretli endamını belli edişi, adeta önünde devleşmesi, gence kendi statüsü ve yaşını hatırlatmış olacak ki, başını hafifçe öne eğmiş ve ellerini karnında birleştirmişti. Halkının en güçlülerinden birinin, doğal bir yeteneğin, bir dâhinin, önünde duruyor olmak saygı gerektiren bir meseleydi! İşte, bu geri çekiliş ya da haddini bilişin yaşattığı tatmin duygusu oldukça hoşuna gitmişti B’Muar’ın. Artık kendisiyle daha dikkatli konuşulacağını biliyordu.

“Söyle o halde genç M’Baul, seni sevgilimin kollarında misafir etmeyeceğimi biliyorsun, ne istiyorsun benden? Söyle ve sonra git yoluna!”

“Sevgilin sende kalsın Büyük B’Muar, bana çelme takmaya çalışsa dahi onu rahatsız etmeye niyetim yok. Fakat mesele çok mühim, halkımızın en önemli görevini, belki de varoluş sebebini, gerçekleme vakti gelmiş gibi gözüküyor! Siper halkı üzerinde yaptığımız çalışmaların ve edindiğimiz istihbaratın hepsi Bahsedilen Adam’ın geldiğine işaret etmekte! Ve sen, en yaşlılarımızdan biri olarak, Kadim Fener’lerden birini hala koruyor olmalısın? Konsey, kullandığın veya devrettiğine dair herhangi bir kayda rastlamadı.”

Bu haberi uzun zamandır bekliyor gibiydi. Sanki çoktan beri farkındaydı da kendisine itiraf etmekten kaçınmıştı. Zihninin bir parçası onu yıllardır uyarıyordu da, o duymazlıktan geliyordu. Belki de güzel hanımını bırakmak zorunda kalacağı için pek kurcalamak istememişti hislerini, bunun ayrımına varması şu an için mümkün değildi. Dünyanın en önemli işi bile olsa, içindeki bir şeyler, daha o farkına varamadan, zihnini ikna ediveriyordu buradan asla ayrılmaması için. Eninde sonunda istemese de kara haber gelip onu buluvermişti, lakin Hanım’ını terk etmesine gerek kalmayacağından artık bir sorun teşkil etmemekteydi: Bu genç, tüm işi onun adına yapacak gibi gözüküyordu. Bahsedilen Adam’ın geldiğine dair cümleler üzerine hızlı bir beyin fırtınası, aklına gelmesiyle ağzından çıkması bir olan, tek bir soruya yönlendirdi zihnini.

“Gözcü kırmızı ışığın yandığını onayladı mı?”

“Hayır. Eğer bu gerçekleşmiş olsaydı seninle böyle rahat konuşuyor olmazdım büyük B’Muar. Konsey işaretleri okudu ve –eskiler bizi korusun- ışığın yanmasını önlemek için gerekli çalışmaları yapmam için beni görevlendirdi. Şimdi eğer korumak üzere görevlendirildiğin Fener hala sendeyse daha fazla vakit kaybetmek istemiyorum. O’nu acilen Bahsedilen Adam’a ulaştırmalıyım. Hem sevgili hanımınla aranıza daha çok girmek istemem!”

Bu genç adamın bu denli ukala cümleleri sinirlerini bozmaya başlamıştı. Çok önemli olduğuna inandığı bir görevle ödüllendirilmesi belli ki kendisini çok üstün görmesine neden oluyordu. Hâlbuki; üzerinde nefes alacak yer kalmamış, en kurak çölden bile beter, yaşamaya çalışan mutluluktan bihaber kölelerin Makine denen efendilerinin önünde bir dilenci gibi avuç açmaktan başka çarelerinin kalmadığı, işlerin düzeleceğine dair saf bir inanca sahip naif kişiliklerin gaddarca dışlandığı, nereden emir aldığını bilmeyen yetki sahibi eksik akıllı tiranların diktatörlüğündeki, tüm bunları görebilen kendisi gibi kimseleri ruhen tüketen, neredeyse ölmüş bu pislik topunda daha fazla yaşamanın hiç bir anlamı yoktu. Ama hepsini geç, Zarif Hanım’ını, Adom’u, geride yapayalnız bırakıp gitmek… Bir tek bu üzüyordu işte bu yaşlı cadıyı. Yoksa dünyanın yok olup olmaması çok da umurunda değildi.

Ancak M’Baul’un bunları anlaması beklenemezdi, belki çok şey yaşamıştı fakat aklı hala olayları bu şekilde kavrayacak kadar yaş almamıştı. Kendi gençliğini düşündü, ne kadar da çok benziyordu ona. Bazen tüm bildiklerinden arınıp dönmek istediği o güzel yılların, simgesel bir ifadesi gibi dikiliyordu karşısında. Aynı onun gibi tez canlı, kasıntı ve sivri dilliydi. Bir o kadar da tutkulu ve hevesli. Elbette daha çok şey yaşayacak, yaşadıkça durulacak ve yoksun olduğu erdemlere kavuşacaktı. İşte bu nedenlerden ötürü saygısız konuşmaları için onu cezalandırmak gereksizdi. Hem zaten aralarına bir daha dönmeyeceği bir halkın üyesine bir şeyler anlatmaya çalışmanın ne anlamı vardı ki? Bir kulağından girer ötekinden çıkıverirdi. Ona istediği şeyi hemen verip huzurlu yalnızlığına bir an önce geri dönmeye karar verdi.

“Pekala genç cadı, sana Fener’i vereceğim, git ve ne yapman gerekiyorsa yap. Yalnız ilk önce o’nun Bahsedilen Adam olup olmadığından emin ol. Eliddin Fenerleri’nin yanlış ellerde ne büyük fenalıklar getireceği safsatasından haberdarsın. Daha önce iki tanesinin, böyle söylentiler yüzünden, boş yere harcandığını da biliyorsun. Git ve bir de sen dene bu pislik topunu kurtarmayı, ben karışmıyorum, umurumda değil! Burada, hanımımın ellerinde, Fener’in gücüne denk daha ne nesneler var! Hayatta kalmak için ona ihtiyacımız yok, hiç olmadı. Şimdi git, git ve yalnız bırak bizi…”

Kıyafetlerinin içinden bir yerden çıkarttığı kadim nesneyi, kendini çok önemli sanan bu laubali gence, oldukça rahat bir şekilde uzattığında, tam da beklediği tepkiyi aldı. Bir avuca sığacak kadar küçük, camdan yapılmış, şeffaf kürecik karşısında; gözleri büyümüş, dili tutulmuş, çaresizliğe kapılmış, ne yapacağını bilemez halde kalakalmıştı. Tabii ki tüm diğer genç cadılar gibi, yaşlılardan Elidin Fenerleri hakkındaki efsaneleri dinleyerek büyümüştü. Çıktığı görevin büyük öneminin de farkındaydı. Şimdiye kadar soğukkanlılığını başarılı bir şekilde muhafaza edebilmişti, fakat bu efsanevi nesneyi karşısında gördüğünde hissettiği saygı ve şaşkınlıktan dolayı taş kesilmiş olması oldukça normaldi.

Genç, Fener’i bir ömür boyu saklamış olan yaşlı cadının kudretini şimdi anlayabiliyordu, şimdi onun bilgeliği karşısında büyük bir saygıyla eğilmesi gerektiğini kavramıştı. Neden olduğunu bilmiyordu ama, kalbinde bir yerlerde, onunla bir bütünün parçaları olduklarını hissedebiliyordu. Dizlerinin üzerine çöktü, cebinden bordo renkte, kadife bir mendil çıkarttı. Yaşlı cadının mendilin üzerine usulca bıraktığı, içten içe altın rengi soluk bir ışık saçan kadim kürenin manevi ağırlığı tüm bedeninde yayıldı. Ardından O’nu hızlıca sarmalayıp en güvendiği ceplerinden birine attı. Başını hafifçe eğerek Saygıdeğer B’Muar’a son bir selam verdikten sonra ayağa kalktı. Taşıdığı yük ve sorumluluğun farkındalığıyla ağır ağır arkasını döndü rıhtıma. Nereye gideceğini bilmiyordu, gücünün yetip yetmeyeceğini bilmiyordu, sadece gitti. Sarı göğün altında, döküntülerin arasından, şehrin çıkışına, yaban topraklara doğru ilerleyerek yavaş yavaş gözden kayboldu.

 

* * *

Trenin kirli camına başını yaslamıştı Kara Palto, başını yaslamış ve dibi bilinmez hayallere dalmıştı yine. Birçokları tarafından bir canavarmışçasına korkulan, diğerlerince büyük bir kahraman olarak görülen, bir siperin gölgesine muhtaç olmadan şu zamana kadar hayatını sürdürebilmiş, adı gelecekte büyük efsanelere konu olacak olan bu adamın, belki de tek zayıf noktasıydı bu. Aynı zamanda, yapabildiği tüm o şeylerin ateşleyen, sahip olduğu saklı kıvılcımı. Pek kimse bilmezdi. Zaten kaç kişi tarafında gerçekten tanınıyordu ki? Kaç kişi biliyordu ki gerçek adı, C’Teann’ı? Kendi kendine kaldığı zamanlarda düşlerinin derinliklerinde kaybolur, bambaşka dünyalarda gezinir dururdu. Diğerleri için lüzumsuz birer saçmalıktan öteye gitmeyen, ancak kendisi için her gün düşen bombalar kadar gerçek olan dünyalarda. Zaten onların saçmalık demediği ne vardı ki? İyi, güzel ve özgür olmayan her şey…

Birkaç hafta önce tuhaf bir adam tarafından eline tutuşturulmuş, üzerine sadece bir tarih ve bir mekân ismi yazılı olan, küçük, sararmış kâğıt parçasının tarif ettiği yere gitmek üzere binmişti trene. Belki kolayca içine çekildiği adi bir tuzağa, belki de Makine’den kurtulmak için cesarete ihtiyaç duyan, mağdur bir siperköylüye doğru gidiyordu, kim bilir? Bir tuzaksa eğer gittiği, önemli olan ne zaman öleceği değil, ölmeden önce nefret ettiği bu dünyayı birazcık olsun değiştirmek için kaç adım daha atabileceğiydi. Kendisini yok etmeye çalışan bir kişiyi daha azaltmak veya özgürlük peşindeki bir insanı daha hayallerine kavuşturacak olmak, inançları uğruna atacağı bir sonraki adım için oldukça iyi bir seçimdi.

Nasıl çalıştığı bilinmeyen ve asla da sorgulanmamış, bir arada durmayı zar zor başaran büyük bir hurda yığınına benzeyen, gri renkli tren, tekerlerinden gelen zihni yatıştırıcı periyodik bir tıkırtı ve yaydığı ekşi pas kokusuyla beraber yavaşça ilerlemeye devam ediyordu. İç karartıcı, koyu renk desenlere sahip döşemeler paramparça, tavanda asılı gaz lambaları sönük ve gölgeler uzundu. Oturduğu vagon oldukça loş ve kendisi hariç tamamen boştu. Önceki yolcuların saçlarından kalma yağ izleriyle boydan boya lekelenmiş camdan başını ayırmadı. Hafif bir titreşim tüm vücuduna usulca yayılmaktaydı. Bedenini mümkün olduğunca yatar hale getirip dizlerini önündeki koltuğun arkasına yasladı. Yanlarından geçtikleri, uzaktan çorak bir toprakta inatla büyümüş mantar öbekleri gibi gözüken, siperleri izlerken kurduğu hayallere, farkına bile varmadan, tekrar gömülüp gitmişti bile.

 

* * *

Köyün merkezine doğru yürüyordu M’Baul. Yüzyıllardır dokunulmamış gibi gözüken, kalın ve pürüzsüz kül tabakasında derin izler bırakıyordu ayakları. Zamanın gücünün dağıtmaya yetmediği, ağır bir yanık kokusu vardı havada. Yürümeye devam etti. Yerle bir olmuş, kararmış siperlerin, etrafa saçılmış, parçalanmış kum torbalarının, zamanla yerdeki küllere teslim olmuş kırık ev eşyalarının, devrilmiş uzun fener direklerinin ve düşüp de patlamaya hiç fırsat bulamamış, siyah boyalı, devasa bombaların arasından ilerledi. Hiçbir yerden çıt çıkmıyordu. Koyu gri bir is bulutu, gitmeye hiç niyeti olmayan kötü kalpli bir ruhmuşçasına, çöreklenmişti bütün köyün üzerine. Ve sanki ilelebet yasaklamıştı, gündüz vaktinin sarımtırak aydınlığının ve kuru toprakların ferahlatan rüzgârının buraya girmesini.

Bu olağandışı alacakaranlığın içinde, yıkılmamış tek yapıya doğru tutturmuşken yolunu, etrafındaki tüm nesneler kaçamak bakışlarıyla kötü niyetlerini belli etmeye ve ona buradan hemen defolup gitmesini söylemeye çalışıyorlarmış gibi hissediyordu. Bu lanetli yerin neresi olduğunu bilmiyordu. Neden buraya geldiğini bilmiyordu. Bahsedilen Adam’ı bulma umudu ve kanını kaynatan görevini başarma arzusuyla, durmadan, yorulmadan, yaban toprakları baştan sona aşmış, ancak mantıklı hiçbir nedeni yokken, sadece hislerine güvenerek, rotasını buraya, Yitik Deniz’den bile daha yaşamsız, bu siperköyüne doğru çevirmişti.

Uzak Batı’daki kadim şehrini gece gündüz hiç durmadan aydınlatan Cadı Işığı, burada ancak birkaç adım kadar önünü görebilmesini sağlayabiliyordu. Dünyanın derinliklerinin alevinden dahi koruyacağına inandığı tulumu, iliklerine işleyen tuhaf soğuğu engelleyemiyordu. Gaz maskesi, havanın düşman tavrına karşı ciğerlerini koruyamıyordu. Sanki tüm yaşam tarafından terk edilmiş bu lanetli köy, bütün gücüyle onu yok etmeye uğraşıyormuş gibiydi. Kendisini buraya getiren anlamsız önsezilerine küfretti. Mantığını ön planda tutmayıp, ayaklarının istedikleri yere gitmesine izin vermiş olduğu için kendisine çok kızgındı. İçgüdülerini, hislerini dinlemeyi bilmezdi. Ona bu öğretilmemişti. Nasıl olup da böyle sürüklendiğini anlayamıyordu. Doğru şeyi yapmamış olmamaktan ötürü duyduğu hırs, bir şeyleri şiddetle kırıp parçalama isteği düşürdü içine. Ama korkuyordu… Eğer ses çıkartırsa bu yaşamsız köyün içindeki kötülüğün uyanıp, kendisini yutacağından korkuyordu. Görevinde başarısız olmaktan korkuyordu. Dünyasının yok olmasından korkuyordu. Aslında en çok da korku duymaktan korkuyordu ancak korktuğunu itiraf edecek cesarete ne yazık ki sahip değildi. Korktuğunu söyleyemeyecek kadar korkaktı!

Son birkaç dakikadır tek bir adım bile atmayı başaramamıştı. Adom’un kaçık, yaşlı cadısını düşündü. Şimdi görüyor olsaydı kendisini, nasıl da kahkahalarla gülerdi tecrübesizliğine. Birkaç hafta önce karşısında çok önemli biriymişçesine ukala cümleler sarf etmiş olan bu yeni yetme gencin, şimdi karanlıktan korkan küçük bir çocuk gibi donup kalmış olmasıyla nasıl da alay ederdi.

Aslında onun gibi olabilmeyi çok isterdi. Halkından ayrıydı ama hala dimdik ayaktaydı. Kendisini koruyup gözetecek bir sürüye ihtiyaç duymamıştı. Belki inançları ve sebepleri engel olmuştu onlarla bir arada olmasına. Belki de dünyaya geldiği günden beri hissettiği ancak kendisine itiraf edemediği Konsey’deki bozulmayı o çok önceleri görmüş ve ayrılmıştı aralarından. Bir harabeye duyduğu aşkla yemişti kafayı, ancak yalnız geçirdiği yıllar boyunca gücüne güç katmayı başarmıştı. Bağımsız ve güçlüydü! Kendisinin tutkusu ve hevesi vardı, ama bu ölü kül yığınının ortasında sahip olmak istediği her özellik Büyük Cadı B’Muar’a aitti! Neden onun gibi değildi! Oysa büyük harabede konuşurlarken, bir an için kendisini ve onu, büyük bir bütünün parçalarıymış gibi hissetmişti. Şimdi neden bu kadar ayrılardı!

İçinde aniden büyük bir coşku filizlendi. Yaşlandığında onun gibi olacağına yemin etti. Hatta bundan neredeyse emindi. Belki de ondan çok daha güçlü olacaktı! Çünkü o kaçık, tüm gücüne rağmen, o harabeden ayrılmayı asla başaramazdı. Kendisi ise tüm dünyayı görebilme ayrıcalığına sahip olabilirdi. Gençliği en büyük avantajıydı! İçine dolan tüm inançla çekip çıkarttı ayağını derin küllerin içinden. Karanlık sisi, ölü siperleri ve içine korku salan tüm o kötü niyetli şeyleri hiçe sayarak yürümeye başladı. Pürüzsüz kül tabakasının üzerinde, istasyon binasına doğru ilerleyen, bundan yüzyıllar sonra bile aynı şekilde hiç bozulmadan kalacak, kendinden emin bir ayak izi sırası oluşmaya başlamıştı.

Yapıya yaklaştığında, çevresindeki her şey gibi grilere bürünmüş belli belirsiz bir insan siluetinin kendisine doğru ilerlediğini gördü. Görüş mesafesi bu kadar azken nasıl olup da fark etmişti burada olduğunu? Yakınlaştıkça daha belirgin hale geldi hatları. Üzerindeki her şey küllerle kaplanmıştı. Çelimsiz bir bedeni vardı. Birkaç metre önünde bir anda duruverdi. Uzun zamandır konuşmadığını ele veren hırıltılı bir sesle söyledi cümlelerini.

“Beni burada bulacağınızı biliyordum büyük cadı efendi! Çok uzun zamandır bu günü bekliyordum! Hep sabırla bekledim! Tıkılıp kaldığınız o yerden çıkıp, çok yakın zamanda yanıma geleceğinizi biliyordum! Beni hemen tanıyamayacağınızı hissedebiliyorum, lakin çok kısa bir süre içinde zihninizin derinliklerinden çıkabileceğimi de biliyorum. En zor kısmını atlattık bile, karşılaşmayı başardık! Özgürlüğümüz çok yakın! Bana Kondüktör diyebilirsiniz efendim. Kafanız karıştı farkındayım. Buyurun, isterseniz içeride, evimde, bu kötü kalpli karanlıktan arınmış bir şekilde, etraflıca konuşabiliriz.”

 

* * *

Tren ilerlemeye devam ediyordu. Yolun yarısından fazlası geride kalmıştı. İnsanlar siperlerine daha çok bağlandığından beri yolcu sayısı çok azalmış, seferler günde birin üstüne çıkmaz olmuştu. Uç siper köylerine giderek yaklaştıklarından, araçta on kişiden daha azı kalmış olmalıydı. Büyüklerinden dinlediği, ayakta duracak yer bulabilmenin bile imkânsız olduğu trenlere dair hikâyeleri anımsadı Kara Palto, o günlerden eser kalmadığı belliydi. Git gide insanlar daha da kapanıyordu siperlerine. Etraflarını saran dört duvar git gide daha da daralıyor, Makine’nin kolu daha da çok çevriliyor ve en sonunda hepsi ruhsuz, durmaksızın çalışan, tek amacı işlemek olan büyük bir mekanizma halinde birleşecekleri güne doğru ilerliyorlardı. Bu gelecek, ne yazık ki, çok uzak gözükmüyordu. Karamsarlığa kapılmamak zordu. Sonunda ya yalnızlığa mahkûm olacak ya da mekanizmaya dâhil olmak zorunda kalacaktı.

Her zaman olduğu gibi yine aynı bitmez kaygıları tarafından uyandırılmıştı hayallerinden. Uzun zamandır aynı pozisyonda durduğundan dolayı uyuşan bacaklarını ve ağrıyan belini rahatlatmak için koltuğunda doğruldu. Yan koltuğa koyduğu büyük çantası ve üzerine attığı gaz maskesi hala yerli yerinde duruyordu. Endişe edecek bir durum yoktu. Her şeyi doğru yaptığına emin olmak için, paltosunun iç cebinden malum notu çıkartıp tekrar bakmaya karar verdi. Dörde katladığı kâğıdı açtı. “On Üçüncü Dış/Uç Batı Siper Köyü – Saat 16.30” yazısı oldukça net bir şekilde okunabiliyordu. Tren tam vaktinde orada olacaktı.

Makine’nin lanetlediği bu köy hakkında çok şey duymuştu. Tüm siperköylerinin halklarınca perili kabul edilen ve yanına yaklaşılmasının bile son derece tehlikeli olduğu söylenen bu yere gitmeye şimdiye kadar kendisi bile cesaret edememişti. Çocukluğunda sık sık dinlediği şu meşhur masalı çok net hatırlıyordu. Yaşlı bir siperköylünün sesiyle ve korkutucu vurgulamalarıyla kazınmıştı zihnine.

Çok çok uzun zaman önce, akıllarını yitirmiş On Üçüncü Dış/Uç Batı Siperköyü’nün inançsız vatandaşları; bizleri kollayıp gözeten, temiz havamızı ve suyumuzu esirgemeyen, yaban toprakların üzerinde yaşam bulmamızı sağlayan sevgili Makine’mizin kolunu daha fazla döndürmeyi reddettiler. Kendi başlarının çaresine bakabileceklerine inanıyorlardı. Onları uyarmaya çalışan başkanlarını aralarından attılar. Mühendislerden, Makine’nin oraya ulaşan damarlarını kesmelerini istediler. Zengin ve fakirin farklı olamayacağını söyleyip, herkesin bütün mallarını köyün meydanına döktüler ve aralarında eşit bir şekilde paylaştılar. Tam her siperi parçalayıp hep beraber yaşayacakları büyük bir tanesini inşa etme işine girişeceklerdi ki büyük lanet gerçekleşti! Tüm bombalar üzerlerine yağmaya başladı!

Kendisine edilen hakareti daha fazla kabullenemedi Makine ve onları korumaktan vazgeçti. Sevdiği insanlardan korumasını esirgemezken, onlara doğru gelen bombaların yönlerini saptırmadı. Siperlerinin yıkılmasını engellemeye çalışmadı. Bu büyük felaketten tek bir tanesinin bile sağ kurtulmasına izin vermedi. Hepsinin inançsız ruhlarını, bulutların görülemediği karanlık bir göğün altındaki, küllerle örtülü, lanetli köylerinde, sonsuza kadar mahkûm etti!

Siz, siz olun, sakın oraya gitmeyin çocuklar! Yanına bile yaklaşmayın! Kötü kalpli ruhlar sizi kaçırabilir, köleleri yapabilir ve hatta belki yiyebilir bile! Ve sakın ha Makine’ye kötü bir söz söylemeye kalkmayın yoksa bizim köyümüz de bir gün lanetlenebilir!

Eksiksiz bir şekilde hatırladığı cümleler gülümsemesine neden oldu. O zamanlar ne kadar doğru gelirdi tüm bunlar. Nasıl da korkardı Makine’ye söylenecek tek bir sözün bile bombaları üzerlerine çekeceğinden. Nasıl da inanıyordu herkesin hayatının hâkiminin O olduğuna. O’nun aslında o kadar da güçlü olmadığını anlamaya başladığında ne kadar da komik gelmişti düşündüğü tüm bu şeyler. Ne yazıktı ki siperköylülerin birçoğu hala o basit, şartlanmış, birörnekleştirilmiş düşüncelerden sıyrılamamışlardı. Tüm vagonda yankılanan bir kahkaha patlatıverdi. Makine’ye o kadar çok hakaret etmiş, O’nun sevmeyeceği o kadar çok iş yapmıştı ki şimdiye kadar, yakında dünyadaki bütün bombalar peşinden gelmeye başlayabilirdi!

Kâğıdı tekrar cebine koymak için katlamaya yeltendiğinde, arkasında daha önce fark etmemiş olduğu kısa bir cümle çaptı gözüne. “Karanlık olacak korkma, içinin aydınlığına güven.”

Kelimeler hiçbir şey ifade etmiyordu, ancak cümlenin daha önce orada olmadığına yemin edebilirdi. Belki de sadece yeterince dikkatli bakmamıştı, bilemiyordu. Bunun üzerine düşünmemeye karar verdi. Notu, iç cebindeki yerine geri koyduktan sonra geri kalan yol boyunca biraz kestirebilmek için başını tekrar kirli cama yasladı. Dalmak üzere olduğu garip bir rüyanın başlangıcı, uykunun kapılarında onu beklemekteydi.

 

* * *

Çoğunluğu kum torbalarından değil de, ahşap ve metalden oluşan, sevimsiz gri bir renge sahip, asık suratlı istasyon binasının, raylara bakan ön cephesindeki verandasında, geniş tentenin altında, kırıldı kırılacak eski bir sallanan sandalyede oturmuş bekliyordu Kondüktör. Hemen arkasındaki duvara çakılı olan tabelada, büyük ve ciddi puntolarla On Üçüncü Uç Batı Siper Köyü yazılıydı. Birkaç metre önünde geçen rayları neredeyse görülemeyecek kadar gömmüş olan yüzlerce yıllık kül ve toz, tabeladaki yazının da büyük bir kısmını örtmüştü. Tentenin sağ köşesine asılı paslanmış gemici feneri etraftaki tek ışık kaynağıydı, ki tozla kaplanmamış kısımlarından kaçabilen soluk ışık, kesif, karanlık sisi ancak birkaç adım öteye kadar zorlayabiliyordu. Havada asılı kül tanecikleri, ışık huzmelerinin içinde oynaşırken görülmekten hiç rahatsızlık duymuyor gibiydiler. Her yer elbette çok sessizdi. Geçenlerde yaşanan olay hariç, uzun zamandır sükûtu bozacak bir şey yaşanmamıştı burada. Gürültü bu hüzün içindeki köyün doğasına aykırıydı.

Çok uzun zamandır yaptığı gibi sabırla beklemeye devam ediyordu Kondüktör. Beklemeyi iyi bilirdi, işi buydu. Ona bunu nasıl iyi yapacağı öğretilmişti. Bıkmadan, şikâyet etmeden, söylediğiniz yerde, söylediğiniz şekilde, hayatı bedenini terk etse dahi, ara vermeden bekleyebilirdi. İnsanların daha çok gezdiği, tren seferlerinin daha sık olduğu zamanlarda çok daha kısaydı bekleme aralıkları, ama o habis olaydan beri istasyona tek bir tren bile uğramamıştı. İçindeki derin huzur ve büyük mutluluğun sebebi de buydu işte. Dünyadaki en iyi kondüktör oydu! Bir trenin gelmesi için en çok o beklemişti! Makine sabrını çok zor bir sınavla deniyordu ancak o bu imtihanı birincilikle geçecekti. Aslında pek de sevmiyordu burayı ama görevini bırakıp gitmesi söz konusu bile olamazdı! Ne buraya gelen cadı kadar tutkulu ve hevesli, ne de onun bahsettiği yaşlı cadı kadar güçlü ve bağımsız bir kişiliğe sahipti. Ancak ikisinin de sahip olmadığı sabır erdemi en çok onda vardı! Çok kısa bir süre sonra, uzun zamandır beklediği olay gerçekleşecek, sarf ettiği tüm o sabrın ödülünü alacak ve sonunda özgürlüğüne kavuşacaktı!

Aniden, tam da olması gereken zamanda, katıksız sessizlik, geniş tentenin sol köşesinde asılı çanın, tüm köyde yankılanan, yüksek perdeden akortsuz çınlamasıyla bozuldu. Sallanırken, kaplı olduğu tozlardan tamamen kurtulmuştu. Karanlık sis, rayların doğusundan hızla gelen kuvvetli bir ışık tarafından rahatsız edildi. Raylar, kısa ama kuvvetli birkaç titreşimin üzerlerindeki kalın kül örtüsünün dağıtmasıyla, tekrar görünür hale geldiler. Vakit gelip çatmıştı.

Burada oturduğu süre boyunca, parlaklığını yitirmesinden korkarcasına kirli bir bez parçasıyla durmadan ovduğu küremsi nesneyi cebine attı ve ayağa kalktı Kondüktör. Beklediği yolcu az sonra tam önünde duracak olan vagondan inecek ve istasyona ayak basacaktı.

 

* * *

Trenin aniden sarsılmasıyla daldığı rüyasından bir anda uyandı C’Teann. Ne gördüğünü hatırlamıyordu, zaten çoğunlukla da hatırlamazdı. Saat öğleden sonra dört civarlarında olmasına rağmen hava oldukça kararmıştı, bu yaz ayları için hiç alışıldık bir durum değildi. Camdan dışarı baktığında On Üçüncü Köy’den önceki son istasyonu geçmiş olduklarını fark etti. Trenin oradan ileri gideceğine emin değildi. Buraya gelen seferlerin çok önceleri durdurulduğuna dair bir sürü dedikodu çalınmıştı kulağına. Lakin taşıt yoluna devam ediyordu. Şaşırmıştı, ancak yürümek zorunda kalmayacağı için mutluydu.

Birazdan istasyona varacaklarını tahmin ettiğinden hızla gaz maskesini başına geçirdi ve şapkasını taktı. Yola çıkmadan önce doldurduğu tüfeğini kavradı. Onca tehlikeli veya tuhaf şey yaşamış olmasına rağmen bu sefer duyduğu heyecan çok farklıydı, midesinin olduğu yerde koca bir boşluk varmış gibi hissediyordu. Ağır çantasını sırtına taktı ve vagonun sonuna doğru yürümeye başladı. Hava git gide daha da kararırken, tren de aynı ölçüde yavaşlıyordu. Keskin bir yanık kokusu kendini belli etmeye başladı. Tekerlerden gelen tıkırtı artık duyulmuyordu, kapıya doğru ilerlerken ayaklarının ahşap zeminde çıkarttığı gıcırtı vagondaki en yüksek ses haline gelmişti. Kalbi delicesine çarpıyordu.

Tren sonunda durduğunda, vagonun kapısına varmıştı. Elini kapı koluna yanaştırdı. Ne inen yolcuların ne çalışan motorun sesi duyuluyordu. Etrafını saran koyu karanlıktan dolayı hissettiği baskı nedeniyle, daha fazla durup düşünmeden, dışarı doğru açılan tahta kapıyı hızla ittirdi. İstasyon binası tam karşısındaydı. Saat tam 16.30’du. Uçsuz bucaksız karanlığın ortasında, zayıf sarı bir ışığın altında duran belli belirsiz bir siluet, henüz ayağa kalkmış kendisine doğru ilerliyordu. İri ve tehditkâr gözüküyordu. Üzerindeki paçavraların hemen hemen her tarafı küllerle kaplanmıştı.

Basamaklardan aşağı, istasyonun kalın bir toz örtüsüyle kaplı ahşap zeminine adımını attı C’Teann. Parmağını içgüdüsel olarak tetikte hazır olarak bekletiyordu. Karanlıkta durmaktansa ışığa doğru ilerlemeye karar verdi. Adam da onu doğru yavaşça yürümeye devam ediyordu. Aralarındaki kısacık mesafenin kapanması sanki normalden çok daha uzun sürmüş gibi gelmişti.

Zamanın ve ışığın olmadığı bu lanetli köyün, yüzyıllardır sessiz ve kıpırtısız bekleyen bu önemsiz noktası çok önemli bir olaya şahit olmak üzereydi. Tentede asılı gemici fenerinin zayıf ışığının altında kara paltolu bir kahraman ve küllerle kaplanmış paçavraların içindeki tuhaf bir adam ilk ve son kez karşı karşıya geldiler. Ne birbirlerini tanıyorlardı tam olarak, ne de kendilerini. Yüzyıllardır kıpırdamamış olan hava onların etraflarında hafifçe hareket etmeye başladı. Çevrelerinde tek zerre kül kalmamıştı. İkisinin de çılgınca atan kalpleri; huzur mu ölüm korkusu mu olduğunu asla tarif edemeyecekleri tuhaf bir duyguyla, o durmuş zaman dilimi içinde, nazikçe yavaşladı. İlk olarak, kalın, kudretli ve hırıltılı sesiyle adam başladı konuşmaya.

“C’Teann Kerr, Büyük Avare! Uzun zamandır seninle karşılaşmayı bekliyordum. Sonunda tam olması gereken zamanda, tam karşımda duruyorsun! Şimdiye kadar her şey gerektiği gibi ilerledi fakat… Fakat emin olmak zorundayım! Söyle bana sen O musun? Söyle bana neden yapıyorsun tüm bunları?!”

“Sen kimsin bilmiyorum yabancı, beni neden bu lanetli yere çağırdığını da! Beni öldürmek mi istiyorsun yoksa bana yardım etmeye mi çalışacaksın anlayamıyorum. Ama içimde tarif edemeyeceğim bir şeyler belirdi karşına çıkınca.

Benim kim olduğumu soruyorsan eğer, ben bile bilmiyorum bunu. Sadece inanıyorum… Makine denen efendinin kölesi olarak yaşamak zorunda olmadığımıza, buradan gitmek isteyenlerle özgür bir hayat kurabileceğimize inanıyorum! Biz insanoğlunun bu çirkin yaşamdan çok daha iyisine layık olduğuna inanıyorum! Neden bu yola saptığımı, içimdeki hangi şeyin beni böyle yaptığını bilmiyorum ama inandıklarımın aksine yaşamanın beni ölümden beter edeceğini çok iyi biliyorum.

Eğer gerçekten kim olduğumu soruyorsan yabancı, ben inandıklarımdan başka bir şey değilim! Sıradan bir insanın bedenine hapsolmuş, aykırı inançlar bütünüyüm.”

“Güldürme beni Kara Palto. Şimdiye kadar çok şey başardın, kabul ediyorum, ancak başardıkların bu sisteme, Makine’ye, karşı sadece kocaman bir hiç! Sen sadece kendini tatmin ediyorsun! Başka şekilde yaşayamayacağın için, kendi inandıkların uğruna ölmeyi seçip, ‘en azından ben doğru şeyi yapıyorum’ yanılsamasına kapılmış sürüklenip gidiyorsun.

Yeni, özgür bir sistem kurmayı başarabilecek olsaydın, nefret ettiğin bu sistemden bir farkı olur muydu ha söyle! Hayır… Makine’nin değil, senin koyduğun sözde özgürlük kurallarına bağlı kölelerin oluşturduğu, yeni bir diktatörlük yaratmış olurdun sadece. Her şey tekrar eder, bir gün yine senin gibi bir adam çıkar ve Büyük Avare’nin sözde özgür dünyasını yıkıp yerine kendi özgür ve güzel dünyasını kurmaya çalışırdı. Bunu göremiyor musun?

Güldürme beni C’Teann Kerr! Yine de içimdeki bir şeyler bana senin, bunu daha önce yapmaya çalışmış olan diğerlerinden, farklı bir yanın olduğunu söylüyor. O yüzden, al bunu zavallı kahraman! Belki Makine’nin ona katılman için cebine koyduğu küçük bir rüşvet, belki de bu hayatta karşına çıkabilecek en büyük şans… Bunu kendin çözeceksin. Şimdi al bunu, al senin olsun!”

Adamın sağ elinde tuttuğu, eşine az rastlanır, uzun namlulu altıpatlar silahı fark etmemişti C’Teann. Namlunun ucu çoktan karnına dayanmıştı. Tetiğin çekilmesiyle büyük bir gümbürtü yayıldı bütün köye. Bedeni tozlarla kaplı raylara doğru düşerken, ışık yavaş yavaş soldu. Zaman durduğu yerden devam etti ilerlemeye. Etrafını yeniden kaplamaya başlayan karanlık sis üzerini örtecek olan külleri de taşıdı beraberinde. Gördüğü son şey; içten içe soluk bir ışık saçarak havada süzülen, küçük, camdan bir küre ve onun zayıf aydınlığında salınan duman tabakaları oldu.

 

* * *

Havada asılı duman öbeklerini eliyle dağıttı Y’Kaus. Saatlerdir önündeki el çizimi eskizlere ve çok iyi anlayamadığı antik lisanda yazılmış sayfalara bakıyor, öğrendiği şeyleri temiz kâğıtlara düzgünce not almaya çalışıyordu. Sabahtan beri içtiği tütünün haddi hesabı yoktu, camdan kül tablası ağzına kadar dolmuştu. Sigaralardan dökülen küller sarmıştı masanın her yanını. Midesi bulanıyor, boğazında kalın bir balgam tabakası oturuyor, ciğerleri daha fazla duman almayı reddediyordu. Ancak sık sık tutulduğu öksürük nöbetlerine rağmen çalışmasında tıkanma noktasına geldiğinde bir sarım daha yakmaktan alamıyordu kendini.

Bu keşif, şimdiye kadar yaptıklarının arasında en önemlisi olacaktı. Tuhaf metinleri birkaç hafta önce bir mektupla beraber posta kutusunda bulmuş hiç vakit kaybetmeden üzerlerinde çalışmaya başlamıştı. Kim tarafından bırakıldıklarını bilmiyordu fakat şüphesiz tarihin derinliklerine ışık tutacak çok önemli bir grup bilgi avuçlarına konuvermişti.

Şömine çoktan sönmüştü. Sallanan bir iskemle hemen şöminenin yanında oturulmamaktan ötürü duyduğu bir hüzünle öylece bekliyordu. Üzeri tamamen kâğıtlarla kaplanmış, duvara dayanmış, ahşap çalışma masasının sağ köşesinde duran, paslı gemici fenerinin alevini biraz daha açtı. Kendi etrafı hariç siperi oldukça karanlıktı. Gözlüklerini burnunun ucundan, durmaları gereken yere doğru hafifçe ittirdi. Bir süreliğine çalışmayı bırakıp metinlerle beraber gelen mektubu tekrardan okumaya karar verdi.

 

Sayın Y’Kaus Ratr;

Antik ve cadıişi nesnelere olan düşkünlüğünüzün bilincindeyim. Çok rahat söyleyebilirim ki, tüm Siperköy Kompleksleri içinde bu mekanizmaların nasıl çalıştığını çözebilen ender yeteneklerden birisiniz.

Size kim olduğumu ya da bu metinleri nereden bulduğumu ne yazık ki açıklayamam ancak bu tip aygıtları doğal yeteneklerimle, rahatça, kullanabilen biri olmama rağmen, size eskizlerini göndermiş olduğum cihazın esas amacını çözebilmiş değilim.

Bu metinler Eliddin Fenerleri’ni anlatan, antik veya büyülü kabul edebileceğiniz çok eski yazıtlardır. Fenerler’in bilinen birçok kullanım amacı olmasına rağmen tam manasıyla ne için yapıldıkları bilinmemektedir. Dilekleri gerçekleştirebilecekleri söylenir, elbette ki bu, çocuk masallarındaki gibi birkaç ovalamayla vuku bulacak bir olay değildir. Bu dileklerin alelade insanların dilekleri olamayacağı da şüphe götürmemektedir. Denir ki; fener sahibini kendisi seçer.

Gerçek bir tanesi, çok kısa bir süre sonra elinizde olacaktır. Uzun bir çalışma sonucunda eskizleri çözeceğinizden de eminim. Bu görevin ne kadar önemli olduğunu çok geçmeden kavramanız dileğiyle. O’nun yanlış bir şeyler dilemediğinden ve doğru şeyleri yaptığından lütfen emin olun.

İyi çalışmalar

Mektubun tam olarak neden bahsettiğini haftalardır çözememişti Y’Kaus ancak metinleri deşifre etmek için elinden geleni yapıyordu. Tekrar işe koyulmaya başlayacaktı ki, o gece daha fazla çalışmayacağına kanaat getirdi. Acımaya başlayan midesi ve zayıf ciğerleri daha fazla tütünü kaldıramayacaktı. Tütün yoksa zihni işbirliği yapmayı reddediyordu. Aldığı notları ve antik yazıtları ayrı ayrı istifleyip masanın kenarına dizdi. Uçuşmamaları için uğur getirdiğine inandığı küçük pirinç çanını üzerlerine ağırlık olarak bıraktı. Gemici fenerini söndürdü ve uyumak için yatağına doğru ilerledi.

* * *

Yaban toprakların ortasında bir yerde, tepesinde dikilmekte olan adamların gürültüsüyle uyandı B’Muar. Bir tanesinin ayağı hala kendisini dürtmeye devam ediyordu. Hava henüz kararmamıştı. Neden burada yattığına dair en ufak bir fikri yoktu. Ne zamandır baygın olduğunu ise kesinlikle bilmiyordu. Tam olarak kendine gelmesi birkaç dakika aldı. Uyandığını belli etmek için kolunu hafifçe salladı. Adamlara daha dikkatli baktığında onların pek haz etmediği, batıdan gelen, konsey cadıları olduğunu anladı. Neden tepesinde durduklarıyla ilgili çıkışmaya yelteniyordu ki ortadaki, yetkili olduğu her halinden belli olan, cadı tüm soğukkanlılığıyla konuşmaya başladı.

“Sürgün cadı B’Muar, eskilerin selamı üzerinde olsun! Seninle Adom’dan ayrılmayacağına dair anlaştığımızı zannediyordum. Çok uzun zamandır uzakmışsın şehrinden. Günlerdir seni arıyoruz, sonunda izine burada, yaban topraklarda, rastladık. Siperköylerine kadar gittiğine dair fısıltılar ulaştı kulağımıza, söyle bize doğru mu bunlar? Bizi, başına bekçi dikmek zorunda mı bırakacaksın!”

Bu konsey köpeğinin söylediği şeye anlam veremiyordu. Hanım’ının yanından ayrıldığının bile farkında değildi. O kadar kısık bir sesle “Bilmiyorum” dedi ki cadılar onu zar zor duyabildi.

“Pekala B’Muar, bunun çaresine ayrıca bakacağız. Seni aramamızın esas sebebine gelelim; Konsey işaretleri okudu, Bahsedilen Adam ortaya çıkmış gibi gözüküyor. Zor zamanlar yakında. Sen en yaşlılarımızdan biri olarak Eliddin Fener’lerinden birini hala koruyor olmalısın. Kullandığına ya da devrettiğine dair bir kayda rastlamadık.

Açıkça söylemek gerekirse; akli dengenden endişe ediyoruz, kararımız O’nu bize vermen yönünde. Bahsedilen Adam’ın eline geçmemesi için Aydınlık Şehir’e götürülüp Konsey tarafından koruma altına alınacak. Şimdi lütfen zorluk çıkartmadan bize teslim et.”

Emir açıktı, sorgulamak gereksizdi, üzerindeki paçavraların altındaki gizli ceplerini yokladı, kadim Fener’i hemen teslim edecek ve bu dertten kurtulup huzurlu yalnızlığına geri dönecekti. Ancak her yeri aramasına rağmen O’nu bir türlü bulamadı, ceplerinden külden başka bir şey çıkmıyordu. Bir telaş kapladı içini ama bir yandan da isterik bir biçimde gülmeye başladı. Bir anda çok rahatlamış olduğunun farkına varmıştı, Fener çok da umurunda değildi, ardı arkası gelmez kahkahalarını tutamıyordu. Konsey üyelerinin bu kadar önemli bir mesele söz konusuyken niçin böyle güldüğüne dair sorularına karşı bir yandan deli gibi gülerken verdiği cevap fena halde sinir bozucuydu:

“Fener artık bende değil, onu kaybetmişim, nerede olduğunu bilmiyorum. Ama size çok önemli bir şey söyleyeyim mi, yıllardır durmayan korkunç baş ağrım bir şekilde geçmiş! Sanki zihnimin sürekli savaşan parçaları sonunda uzlaşmaya varmış gibi hissediyorum! Artık ağrımıyor, artık gidip rahat rahat uyuyabilirim!”

 

* * *

Bağırarak sıçradı koltuğundan C’Teann. Eliyle karnını tutuyordu. Omzunu durmamacasına dürten bir adam tarafından uyandırılmıştı. Hala trende olduğunu idrak edebilmesi için uzun bir süre geçmesi gerekti. Ter içinde kalmıştı. Elini hafifçe kaldırıp baktı, avucunda kan yoktu. Biraz daha rahatlamak adına bedenini koltuğa serbestçe bıraktı. Kalp ritmi yavaş yavaş normal haline dönüyordu. Birkaç dakika daha sessizce bekledi. Rüyanın etkisinden kurtulmaya çalıştı. Tren hareket etmiyordu. Kendisini uyandıran adamın hala şaşkın şaşkın kendisine baktığını fark ettiğinde bir şeyler söylemesi gerektiğini düşündü. Kabaca “Ne var!” dedi sadece.

“Afedersiniz bayım, rahatsız etmek istemedim ama… Şey… Tren daha ileri gitmez. On İkinci Uç Batı Siper Köyündeyiz, bir sonraki, hani bilirsiniz, şu lanetli olan… Oraya dedemin dedesinin zamanından beri hiç sefer yapılmıyor. İnmemiz gerektiği için sizi uyandırmanın iyi olacağını düşündüm, yoksa uyuyakalıp tüm yolu geri dönebilirdiniz! Şu sıralar yollar tekin yerler değil biliyorsunuz, buraya kadar gelebildiğimiz için kendimizi şanslı saymalıyız!”

Adamın iyi niyeti her halinden belli oluyordu. Sesi ve hareketleri çok çekingendi. Ne çantasına ne gaz maskesine dokunmuştu. Düzgünce ütülenmiş gömleği, güzelce bağladığı kravatı, eski olmasına rağmen temiz tutmaya özen gösterdiği belli olan ayakkabıları ve tıraşlı yüzü oldukça normal bir siperköylü portresi çiziyordu. Ama şu şaşkınlık dolu, üzerinden hiç ayırmadığı bakışları, çok can sıkıcıydı! Özellikle neyin gerçek olduğunu idrak edemediği şu an, hiç kaldıramayacağı kadar can sıkıcı. Ayağa kalkıp eşyalarını toplamaya başlaması için biraz daha dinlenmeye ihtiyacı vardı o sırada adam, seni rahat bırakmayacağım dercesine tekrar konuşmaya başladı. Fısıldıyordu.

“Bayım siz O’sunuz değil mi? Şey bilirsiniz… Söylemem pek hoş olmaz, ama siz… Siz O olmalısınız, bunu siz görür görmez hissettim. Benden çekinmeyin efendim… Şey… Korkmayın sizi asla ele vermem! Ben ve ailem size çok güveniyoruz! İyi ki varsınız bayım, iyi ki varsınız! Bu adaletsiz dünyada her şeyin o kadar da kötü olmadığını gösteriyorsunuz bize!”

Bu iyi adamın samimi ve teşvik dolu sözlerini duymak başka bir zamanda olsa çok mutlu olmasına sebep olabilirdi ama mutluluğu bir anda aklına gelen rüyasıyla yarıda kesildi. Elini hızlıca iç cebine doğru götürdü, tuhaf not yerinde yoktu! Öteki elini paltosunun yan cebine soktuğunda ise camdan yapılmış, ılık bir küre usulca avuçlarının içine doğru kayıvermişti.

Avare Günlükleri – Fener’in Yolculuğu” için 2 Yorum Var

  1. Selamlar Büyük Avare,

    Öncelikle ‘Rıhtım’ ve ‘Lamba Cini’ temalarını bir arada bu kadar başarılı kullandığınız için tebrik ederim. İki farklı temayı da hiç sırıtmadan hikayenizin içine yerleştirmeyi kolaylıkla başarmışsınız. Öykünüze yeni eklediğiniz karakterlerden B’Muar’ı çok sevdiğimi de belirtmek isterim. Özellikle giriş kısmındaki rıhtım ve dünya hakkındaki düşüncelerini okumak gayet keyifliydi. Aynı şey Kondüktör ile Kara Palto arasında geçen ve C’Teann’ın hareketlerini sorgulatan kısım için de geçerli.

    Hikaye boyunca yadırgadığım tek şey çalışan bir trenin olması ve tüm buluşlara cadı işi gözüyle bakan insanların hiç tereddüt etmeden bu ulaşım aracını kullanmasıydı. Ben ondan uzak durmalarını ve şüpheyle yaklaşmalarını beklerdim. En azından ilk iki hikayeden sonra benim aklımda oluşan davranış biçimleri buydu. Bir de M’Baul’a ve Kondüktör’e ne olduğunu merak etmeden duramadım.

    Öykünün bitiş şekliyse devamı için sabırsızlandıracak cinsten ve “Bir an önce yazsa da okusak” dedirttirecek cinsten olmuş. Kısacası yine çok beğendim 🙂

    Kaleminize sağlık…

    1. Sevgili MİT;

      Öncelikle; günlükleri takip ettiğinizi, yeni bölüm beklentisi içinde olduğunuzu, bu dünyayı benimle beraber keşfettiğinizi, içimde hissetmenin beni ne kadar mutlu ettiğini, içtenlikle, söylemek istiyorum 🙂

      ‘Rıhtım’ temalı bölümü, üçüncü yıl seçkisini henüz görmeden önce, Kayıp Rıhtım’a bir şekilde teşekkür etmek ve ileride bu öyküleri okuyacak insanlara buranın benim için ne kadar önemli olduğunu aktarabilmek için yazmıştım. Hikayenin genel akışından biraz bağımsız olmasına rağmen, eklemek istedim B’Muar’ın o notunu. iyi ki de yapmışım diyebiliyorum yorumunuz sonucunda. 🙂

      Trenin de bir mantığı var benim için merak etmeyin. Yadırganacağını tahmin ettim, ancak ileride anlatacak olursam boşluk kapanacaktır diye düşünüyorum. Yazdıkça daha netleşiyor her şey, benim de git gide daha çok hoşuma gitmeye başlıyor açıkçası 🙂

      Bir sonraki bölümde görüşmek üzere o halde. Tekrardan çok teşekkür ederim 🙂

      (Not: baştaki illüstrasyonu da ben çizdim, yetişmesi için acele ettim o yüzden biraz kaba kaldı, umarım hoşunuza gitmiştir 🙂 )

Avare için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *