Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Sarı Kedi

“Sarı kediden başka durumu fark eden olmamıştır umarım.”
Erdal Bakkal’ın Veresiye Defteri – “Leyla ile Mecnun”

-1-

Telefon çaldığında dünya hâlâ dönüyor, Akif hâlâ ağlıyordu. Oturduğu üçlü koltuğun sol yanındaki sehpanın üzerinde duran siyah telefona baktı. Telefonu açmamanın kolaylığını, gözyaşlarını silip kendini toparladıktan sonra telefonu açmanın zorluğunu ve ne kadar da çirkin ağladığını aynı anda düşündü. Yaşlıların hepsi çirkin ağlardı belki de. Elli iki yaşındaydı daha. Yaşlı mıydı? Aceleyle kuruladı gözlerini, öksürüp boğazını temizledi ardından, sesinin normale döndüğünü anladıktan sonra açtı telefonu.

Yalan tabii ki, açmadı telefonu. Aslında o an ne yaptığını kendisi de bilmiyordu. Bir an telefonu alıp açtığını sandı, bir an sonraysa telefona hiç dokunmadığını fark etti. Zaman yavaşlamış gibiydi. Akreple yelkovan toz tutmuştu birdenbire, üstlerinde örümcek ağları birikmişti. Bir yerlerden hüzünlü bir müzik çalınıyordu sanki. Aklının boşluğunda belki… Hayır, çalan telefonun ziliydi ve hüzünlü falan değildi.

Çıkan sesten rahatsız olduğu için elini telefona doğru götürdü.

Telefon anında sustu. Akif’in elinden korkmuştu sanki.

Cihangir’deki bu geniş apartman dairesi tekrar sessizleşmişti.

Ve…

Evren yaratılmadan önce de böyle bir sessizlik vardı herhalde.

Ev daha önce hiç bu kadar sessiz olmamıştı. Korku filmlerindeki her yerin birden sessizliğe gömüldüğü, filmdeki korkunç canavar ya da katilin az sonra ortaya çıkacağı, kurbanların bu gergin sessizlik içinde onu beklediği sahnelerde bile bazı sesler işitilebilir: Kurbanların nefes sesleri, attıkları küçük adımların küçük gürültüsü, elbiselerinden çıkan hışırtı ya da belki de etraftaki böceklerden gelen ses. Ortalıkta hiçbir ses yoksa bile aniden sessizleşen ortam yüzünden kurbanların kulakları çınlamaya başlar. Bunu belki filmi izleyenler duymaz ama eğer böyle bir şey bir film sahnesi değil de gerçek olsaydı, oradakilerin kulakları çınlayacak, yani mutlaka bir ses duymuş olacaklardı.

Akif de bir şey duymayı bekledi, duyamadı.

Bu odada gerçekten de hiç ses yoktu. Yoktu.

Sağır olmamıştı, rüya görmüyordu. Etrafta boş yere ses kırıntıları aradı.

Her şey sessizliğe gömülmemişti, sessizlik her şeye gömülmüştü. Etrafındaki şeylerin içlerinde barındırdığı sessizlik onu ürkütüyordu. Sol yanındaki sehpayı kaldırıp pencereye doğru fırlatsa hiç ses çıkmayacakmış gibi geldi bir an. Bu evde her şeyin içinde bir parça sessizlik vardı. Her şey, evin içinde dolaşan sessizlikten kendine bir pay koparıp içine hapsetmişti sanki. Her şey, sessizliğin hapsolduğu bir mezardı aynı zamanda.

Akif titrediğini fark etmiyordu. Bir an gözleri pencerenin ardındaki karanlığa takıldı. Sanki hiç ışık yoktu dışarda, hiçbir şey seçilmiyordu. Kapkara, ışık geçirmeyen bir perde gerilmiş gibiydi pencerelere. İstanbul gibi bir kentte ışıkların tükenmesi mümkün müydü? Her şey karanlığa gömülmemişti, karanlık her şeye gömülmüştü. Dışardaki her şeyin içinde bir parça karanlık, bir parça da ay ışığı vardı. Karanlık ve aydınlık mücadele ediyordu dışardakilerin içinde, karanlık kazanıyordu. Ay ışığı bu yüzden görülmüyor olmalıydı.

Akif nefes almadığını anladığında telaşla ayağa kalkıp sessizliği yok etmek için konuşmayı düşündü. Çıldıracak gibiydi, bir an önce öldürmeliydi sessizliği. Ayağa kalkarken de ses çıkmamıştı sanki. İlk önce bir kelime dillendirmeyi düşündü ama aklına bir şey gelmeyince, birkaç saniye boyunca, kalın bir sesle bağırdı. Sessizlik çıkıverdi mezarlarından.

Akif sustuğunda biraz ferahlamıştı ama karanlığı da yok etmesi gerekiyordu. Pencereye doğru hızlıca koştu, bu sırada cebinden cep telefonunu çıkarmaya çalışıyordu. Pencereyi açtığında cep telefonunun kapalı olduğunu fark etti. Yine telaşla telefonun açma tuşuna bastı. Aletin açılmasını beklerken gözünü ondan çekmiyordu, karanlığa bakmaktan korkuyordu çünkü. Telefon nihayet açıldığındaysa telefonu tuttuğu elini pencereden dışarıya çıkardı. Telefonun küçük ekranından çıkan ışık sayesinde karanlığı biraz da olsa parçalamıştı.

Bir süre öylece durdu.

Sonra az önce bozulan terazi yeniden dengelendi.

Akif neler saçmaladığını fark edince elini korkarak geriye doğru çekti. Ne yapıyordu? Deliyor muydu yoksa? Az önce aklının içinde bir şey devrilmiş, beynindeki mantık terazisinin dengesini bozmuştu. Şimdi yeniden dengelenmişti terazi ama Akif yeni bir korkuya kapılıyordu. Az önce sessizlikten ve karanlıktan dolayı hissettiği korkuyu şimdi delirmiş olabileceğini düşündüğü için hissediyordu. Biraz önce yaptıklarını kendisi yapmamıştı sanki. Evet, yaptığını hatırlıyordu ama o an her şey normal gözükmüştü gözüne. Sessizliği kurşunlayıp karanlığı parçalamak… Yapması gereken şeylerin bunlar olduğunu düşünmüştü. Galiba tüm deliler yaptıkları deliliklerin normal olduğunu düşünüyordu.

Telefon odadaki sessizliği ikinci kez kurşunlayıp çalmaya başladığında Akif korkuyla oraya baktı. Zilin sesi kulağında sigara söndürüyor gibiydi. Sanki bir korku filminden ufak bir sahne koparılmış ve Akif de bunun içine yerleştirilmişti. Korku cana gelmişti artık, sağ yanında dikildiğini görebiliyordu nerdeyse. Az önce neden ağladığını hatırlayamadı bir an. Biraz düşününce buldu, biraz daha düşününce tekrar kaybetti. Neden ağlamıştı? Neden ağlamıştı? Yavaş yavaş telaşa kapılmaya başlarken, yeniden buldu ağlamasının sebebini. Pek önemli olmadığını fark edince aklında tutmaya çalışmadı. Kesinlikle delilere özgü şeylerdi bu yaptıkları. Bir an yine ağlamak geldi içinden ama bunun daha da delice olacağını fark etti. Daha fazla dayanamadı, gidip açtı telefonu: “Alo?”

Karşıdan bir yaratığın çatallı sesini duymayı bekledi ama umduğu gibi olmadı: “Alo? Akif Abi’yle mi görüşüyorum.”

Sesi tanımıştı: “Söyle Süleyman.”

“Abi neredesin sen sabahtan beri ya? Kaç kere aradım seni cepten, ulaşamadım.”

Her seferinde böyle oluyordu. İnsanlarla konuşurken ya da onların arasına karıştığında her şey normale dönüyordu. Sıkıntısını unutup kendini gündelik işlere kaptırıyordu. Yalnız kaldığındaysa felaket… Düşünmek, hayatını baştan sona gözden geçirmek sandığından da zor bir şeydi. Aslında her günü böyle geçmiyordu, yani sürekli delirdiğini düşünüp saçma sapan şeylerden korkmuyordu. Bunlar ilk kez bugün olmuştu. Hayatında bugüne kadar böyle hezeyanlar hiç yoktu. Ne olmuştu ki birdenbire?

“Bugün sabahtan uğradım yayınevine,” dedi Akif telefona. Telefon konuşmasına odaklanmaya çalışıyordu. Sesi normal mi çıkıyordu, emin değildi. “Fazla iş yoktu, ben de çıkıp eve geldim.”

“Hayırdır Abi, hasta falan mısın?”

“Yok ya. Bugün canım sıkkındı biraz, ben de tatil yapayım dedim.” Son söylediği yalandı tabii ki. Canı sadece bugün değil, son yıllarda her gün sıkkındı.

Telefonun öbür ucunda Süleyman güldü. Uzaklardan fırlatılan bir gülümsemenin, delirdiğini düşünen bir adama ulaşması umut vericiydi. Akif ise gülümsemiyordu. Bir insan böyle parça parça mı delirirdi? Yani delirmek bir anlık mı, yoksa yavaş yavaş olan bir şey miydi? Bilmiyordu, öğrenmek istediği de söylenemezdi. Akif, sıkıntıyla kucak kucağa oturuyordu koltuğunda. Neden ilk kez bugün başlamıştı böyle saçmalıklar? Bugün önemli bir şey olmamıştı ki. Akif gülümsemeyi denedi ve yapabildiğini görünce çok şaşırdı.

Bir süre kimse konuşmadı. “Eee?” dedi Akif biraz sonra.

“Niye aradığımı unuttum ben seni,” dedi Süleyman tekrar gülerek. “Kapağı soracaktım sana. Sen bir şey söylemedin. Nasıl, güzel olmuş mu?”

“Olmuş tabii oğlum. Hem Tuncay’ın aklında da başından beri sen varmışsın. Kitabı yazma fikri aklına ilk geldiğinden beri seni düşünüyormuş kapak için.”

“Ya bırak abi. Kapağı görür görmez, ‘Aklımdaki hiç bu değildi,’ dedi suratıma karşı. Sevmiyorum ben bu adamı, biliyorsun. Sen gelip benden rica etmeseydin yapmazdım buna kapak falan. Herkese sataşıp duruyor. Bugün de senin yayınevinin patronuyla kavga etmiş.”

“Ne? Cidden mi?” diye sordu Akif koltuğunda biraz öne doğru eğilerek. Telefon konuşmasına odaklanmayı nihayet başarmıştı.

“Cidden abi,” dedi Süleyman. “Senin patron, ‘Bu verdiğin örneğin yaptığın gözlemle hiçbir alakası yok,’ demiş buna, bu da çıldırmış. Önce aksini ispat etmeye çalışmış, olmayınca da çirkefe bağlamış hemen.”

“Sen nerden duydun?”

“Seni bulurum diye yayınevini aradım, oradan söylediler. Orada olmadığını öğrenince de ev numaranı aldım. Ev numaran yokmuş bende, onu fark ettim bu arada. Abi bir de Allah aşkına açık tut şu cep telefonunu. Bugüne kadar tek denemede hiç ulaşamadım sana.”

Akif gülümsedi. “Oğlum ben anlamıyorum cepten falan, biliyorsun.”

“Anlamaya gerek yok abi ya. Açık tut yeter.”

Akif bir kez daha öylesine güldü, Süleyman’ın kapağını yaptığı kitabı düşündü. Tuncay’ın üç ay önce yazıp bitirdiği bir psikoloji kitabıydı sözü geçen. Yaklaşık üç yüz sayfalık bir şeydi, kitabı Akif’in yayınevi basacaktı, editörü Akif’ti. Bunun sıradan bir psikoloji kitabı olmadığını söylüyordu Tuncay. “Yaptığım psikolojik gözlemleri bugüne kadar yazılmış büyük romanlardaki, öykülerdeki karakterlerle örneklendirdim. Bana inanmayacak olanlara kanıt göstermiş oldum yani,” diyordu. Kitapta başka kitaplardan alınma çokça sayfa vardı. Kendi yazdığı bir kısa romanını da koymuştu kitaba Tuncay. Bunun kitaba bir özet geçeceğini düşünüyordu. Bu camiada tanınan biri olduğundan, kitabını bastırmak için fazla uğraşmamıştı. Kitap büyük yankı uyandıracaktı. Kitabın kapağını Süleyman Dursun, editörlüğünü ise Akif Demirli yapıyordu sonuçta.

“Abi tek amacım kapağı sormak değildi sana aslında,” dedi Süleyman. “Bu aralar pek görüşemiyoruz. Bir ara görüşelim diyecektim.”

Akif’in yüzü yalancı bir kızgınlığa büründü. “Şimdi mi geldik lan aklına?”

“Ayıp ediyorsun Abi. Olaylar üst üste bindi, o yüzden arayamadım seni.”

“Neyse tamam. Yarın ararım ben seni.”

“Tamam abi. Görüşürüz. Alınmadın değil mi?”

“Yok oğlum, ne alınacağım… Hadi görüşürüz.”

“Tamam abi, görüşürüz.”

Akif telefonu kapattığında ev tekrar sessizlikle sarmalandı ama az önceki gibi değil, normal bir sessizlikle. Ayağa kalkarken, nefes alırken ya da gömleğinin üst düğmesini açarken bazı sesler çıkıyordu mesela. Akif az önce yaptıklarını düşünmemeye çalıştı. Her insana olurdu bazen böyle. Yani olur muydu, tam olarak bilemiyordu ama olurdu herhalde. Kısa bir süreliğine saçmalamış, şimdi ise düzelmişti. Sıkıntısının sebep olduğu şeylerdi bunlar.

Kendini ağırlaşmış gibi hissediyordu. Esnedi, saçlarını elleriyle geriye doğru attı, ağrıyan kaslarını biraz oynatmaya çalıştı. Kemikleri ondan yirmi yıl daha yaşlıydı sanki. Susadığını fark edince mutfağa doğru yürüdü. Mutfağa girince bir süre sürahiyi aradı, bulmayınca bir bardak alıp damacanadan su pompaladı kendine. Bardaktaki suyu içti, bir daha doldurdu, bir daha içti. Bardağı yerine bıraktıktan sonra, ne yapacağını düşündü bir süre. Her şey normaldi artık. Televizyon izlese ya da biraz daha mı uyusaydı? İkisinden de vazgeçip çalışma odasına doğru yöneldi.

-2-

Hissizlik, hissedilebilir.

Ya da hissedilen şeyin hissizlik olduğu zannedilir ama aslında o duygu bambaşka bir şeydir. Akif hissettiği şeyin hissizlik olduğunu hissediyordu. İçi bomboştu, korkmuş ya da şaşırmış falan değildi, ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Sadece çalışma odasının kapısının eşiğinde durmuş, masasının üstünde duran şeye bakıyordu.

Çalışma odasının kapısını açıp içeri girdi.

Çalışma odasının kapısını açıp içeri girdi.

Çalışma odasının kapısını açıp içeri girdi.

Çalışma oda…

Akif odasından içeri sadece bir kere girmişti ama o an birçok kez girmiş ve hâlâ da giriyormuş gibi hissediyordu. Bir şey arkasından itiyordu sanki onu. Sonra geri çekiyor ve tekrar itiyordu, ona tekrar aynı şeyi yaptırıyordu. O ana kilitli kalmış gibiydi.

“Ağaç oldum be birader.”

Evet, burada olması garipti ama konuşması daha da garipti. Akif’in hissizliği yerini yavaş yavaş korkuya bıraktı. Delirmiş olmaktan değil, masanın üstünde durandan korkuyordu. Aslında konuşacağını önceden hesap etmesi gerekirdi. İnsanın ilk gördüğünde garipseyeceği bir şey değildi gerçi. Ama rengi, gözleri, kuyruğu falan bir garipti. Eğer konuşmuş olmasaydı, bütün bunlara rağmen normal bir şeyle burun buruna olduğunu düşünebilirdi. Her insanın evine kedi girebilirdi sonuçta.

“Buyurmaz mısın beyim?”

Korkutucu derecede sarı, şaşırtıcı derecede uzun kuyruklu bir kediydi. Siyah gözleri Akif’in, sağ patisi ise sol patisinin üzerindeydi. Masanın üzerine yatmıştı, biraz şişman olmasına rağmen uzun olan boynunu kapıya doğru uzatmıştı. Tüyleri kabarıktı. Hem tiksinti, hem de hayranlık uyandırıcıydı. Ama bütün bunlara rağmen en korkutucu özelliği inanılmaz derecede sarı olmasıydı. Bu denli sarı olması, Akif’i konuşmasından daha çok şaşırtmıştı.

Akif kapının eşiğinde donmuştu. Mecazen değil, gerçekten. Boğazından aşağıya bir buz parçası yavaş yavaş inmişti sanki. Midesine doğru ilerlemiş, ondan sonra parçalanarak tüm vücuduna yayılmıştı. Derisi sıcaktı ama içi donuyordu.

“Bir soru sorduk kardeşim. Cevap vermeyecek misin?”

Elli iki yaşındaki bir insan çalışma odasına girdiğinde konuşan bir kediyle karşılaşır da nasıl kalp krizi geçirmez? Akif’in yakınından bile geçmemişti kalp krizi. Sadece içi üşüyordu ve korkuyordu. Kedinin yarattığı korkuyu bir an için bastırıp önündeki olasılıkları düşünmeye çalıştı. Ya birileri ona şaka yapıyordu (böyle bir şakanın nasıl yapılabileceğine dair hiçbir fikri yoktu), ya kedi gerçekten konuşuyordu (bunun nasıl olabileceğini de bilmiyordu tabii ki), ya da sonunda delirmişti (bunun nasıl olduğunu biliyordu işte). İhtimallerin her birine gerçek olma yüzdesi verdi aklında. En büyük payı delirmiş olabileceği olasılığı aldı.

“Yok yahu, delirmedin henüz. Şuraya gelip oturursan anlatacağım her şeyi.”

Konuşabilen bir kedinin insan aklını okuyabilmesi garipsenmeli miydi?

“Bazen bana bile garip geldiği oluyor aslında.”

Bu, Akif’in zihnindeki bardağı taşıran son damla oldu. Önce korkusuna attı bir tokat, sonra içindeki buzları eritti tek düşünceyle, ardından da geriye dönüp oturma odasına doğru koştu. Aklına yapabileceği başka bir şey gelmemişti.

Bir an için etrafını bir karanlık sardı.

Cep telefonunun ışığıyla parçaladığı karanlıktan daha karanlık bir karanlıktı bu.

Karanlık kalktığındaysa, yeniden çalışma odasının kapısının eşiğinde buldu kendini.

“Bana Sarı Kedi diyebilirsin,” dedi kedi. “Ve bunu bir daha yapmamanı öneririm. Arkanı dönüp gitmemeni yani… Eğer yaparsan, sürekli böyle olacak. Sürekli bir karanlık göreceksin ve ardından buraya geri döneceksin.”

Akif’in kalp atışları ilk kez hızlanmaya başlıyordu. Kedinin bir şaka olması ihtimaline verdiği yüzde anında sıfıra inmiş, delirmiş olmasına verdiği yüzdeyse tavan yapmıştı. Telaşlanıyordu, neyden telaşlandığını da bilmiyordu. Kedinin boynunu oynatması hem çok iğrenç, hem de çok zarifti. Soğuk soğuk terliyordu Akif. Neler oluyordu?

Tekrar arkasını dönüp oturma odasına doğru koştu.

Tekrar karanlık kesti önünü.

Ve tekrar kapının eşiğinde buldu kendini.

“Ama çocukluk yapıyorsun,” dedi Sarı Kedi. “Koskoca adamsın kardeşim, otursana şuraya.”

Kedi onunla dalga mı geçiyordu? Akif’in kalbi artık sadece kaburgalarına zarar vermek amacıyla atıyordu. O anki yüz ifadesi belki de kediden bile korkunçtu: Gözleri sonuna kadar açılmış, yüzünün derisi gerilmiş, ağzı ifadesiz bir şekilde aralanmıştı. Titriyordu. Bayılmasına sadece birkaç nefes kalmıştı. Birkaç nefes daha alıp verdikten sonra bayılacak, belki de bir daha uyanmayacaktı. Bu kedinin olduğu bir dünyaya uyanmak istemezdi insan.

Birkaç nefes daha aldı.

Ve…

***

Kendine geldiğinde çalışma masasının arkasındaki sandalyede oturuyordu. Bayınken kafası arkaya düşmüştü. Hiç hesap yapmadan başını kaldırdı. Masanın üstünde yatan bir çift siyah göz ona bakıyor, gülümsüyordu. Kafasını kaldırdığı kısa süre boyunca az öncekilerin rüya olabileceğini düşünmüştü. Ama hayır, değildi.

“Bayılacağını düşünmeliydim,” dedi Sarı Kedi. “Aslında daha önce çok kişi bayıldı karşımda ama senin bayılmayacağını düşünmüştüm. Daha soğukkanlı, daha dayanıklı bir adam olduğunu sanmıştım. Sana karşı olan saygımın bir kısmını yitirmeme sebep oldu bayılman, haberin olsun.”

Akif artık kediden o kadar da korkmadığını fark etti. Bayılmak vücudundaki korkunun birazını alıp götürmüştü sanki. Kusmak isteyen birinin kustuktan sonra rahatlaması gibi… Ama hâlâ biraz korku vardı tabii. Artık kediye daha yakındı. Bir an kedinin zıplayıp üstüne atladığını düşündü. O an hiçbir şey yapamazdı işte. Kedi onu hem tiksindiriyor, hem kendine hayran bırakıyordu çünkü.

“Bakıyorum da rahatsın. Ne oldu, delirmiş olabileceğini unuttun mu?”

Kedinin sözleri kafasının içine bir iğne batırmış, kısa bir süreliğine unuttuğu düşünceyi yeniden aklına getirmişti. Evet, kedi kesinlikle onun bir hayaliydi. Belki bu akşam sessizlikten ve karanlıktan korkmamış olsaydı delirmediğini düşünebilirdi. Ama bu saçma korkuların üstüne bir de konuşan bir kediyle karşılaşınca, artık delirdiğine emin olmuştu.

“Neyse tamam. Tekrar dalma düşüncelere,” dedi Sarı Kedi gülerek. On insanın ölümünü ardı ardına seyretmek gibi bir şeydi bu gülüşü izlemek. “Benimle konuşmayacak mısın?” Akif ses vermedi. “Sanırım yine az önceki karanlığı çekti canın. Yine göstermemi ister misin?”

“Tamam,” dedi Akif ve bu kelimenin ağzından çıktığını anlaması birkaç saniyesini aldı. Karanlıktan korktuğu için değil, her şeyin bir an önce olup bitmesini istediği için kabul etmişti konuşmayı. Eğer bu masanın üstündeki yaratık bir hayalse, onu yok edebilirdi. Yani en azından öyle düşünüyordu. İnsan kendi kurduğu hayali durdurabilirdi, değil mi?

“Yok, pek öyle değil bu işler.”

İnsan kendi hayallerinde bile yeterince özgür olamıyordu anlaşılan. Akif kedinin yok olduğunu hayal etti bir süre ama hiçbir şey olmadı. Kedi, bir toplu katliamı andıran gülüşüyle ona bakıyordu.

“Bir hayal olduğumdan vazgeç artık. Değilim. Benim adım Sarı Kedi, bunu daha önce söylemiştim zaten. Burada bulunmamın sebebi sensin. Daha doğrusu, senin son zamanlarda yaşadıkların…”

Kısa bir süreliğine sessizlik raks etti odada. Sonra Akif, kedinin gözlerinden anladı sorması gerektiğini: “Ne yaşadım ki ben?”

“Söyletme bana Akif, biliyorsun işte.”

Adının kaç harfli olduğunu bildiği gibi biliyordu aslında.

“Tatminsizlik. Hissettiğin tatminsizlik yüzünden buradayım ben.”

-3-

Son birkaç yıldır süren sıkıntısının, hayatını baştan sona gözden geçirmesinin, yayınevinden eve erken gelmelerinin sebebi buydu. Akif Demirli, elli altı yıllık hayatının sonuna yaklaştığını hissediyor ve sürdüğü yaşam onu bir türlü tatmin etmiyordu. Yapması gereken bir şeyi yapmamış ya da çok önemli bir şeyleri yarım bırakmış gibi hissediyordu kendini. Dolu dolu, verimli bir yaşam geçirmişti hâlbuki. Ama yine de bir şeylerin yokluğu yankılanıyordu kafasında. Bazı zamanlar eski fotoğraflarına bakıp kendini güzel bir yaşam sürdüğüne ikna etmeye çalışırdı. Sürmüştü de zaten. Hayatını nerdeyse baştan sona gözden geçirmiş, yapmadığı bir şeyler aramıştı ama bulduğu şeylerin o kadar da önemli olmadığını fark etmişti. Tatminsizliğinin sebep olduğu sıkıntıyı yok saymaya, unutmaya da çalışmıştı. Olmamıştı tabii ki. Son yıllarda tatminsizlik; damarlarında akan kan, içine çektiği nefes, görmeye alışık olduğu her şey olmuştu. Ve ne yaparsa yapsın, onu yok edemiyordu.

***

Geçen dört saatin sonunda kediyle konuşmaktan artık korkmuyordu. Konuştukları süre boyunca Akif, kedinin bir hayal olduğunu bir an bile unutmamıştı. Ama yine de konuşmuştu onunla, başka çaresi yok gibiydi. Şakalaşıp gülüşmüşlerdi bile. Kedi, kendini sevdirmeyi iyi biliyordu.

“Ben, hayatının sonuna yaklaşmış olan insanlarla ilgilenirim,” dedi kedi. “Yaşlı insanlarla yani… Bunu daha önce de söyledim gerçi ama bir daha söylüyorum. Ölmelerine çok az bir zaman kalmış bu insanlar, değişik şeyler hissetmeye başlarlar ve hissettikleri genelde güzel şeyler değildir. Benim görevim, bu insanların hissettikleri şeyleri onlara tam olarak açıklamak. Yani daha doğrusu onların anlamalarını sağlamak… Bir nevi rehberlik… İç dünyalarına yapılan bir yolculuk.”

“Her yaşlı insan benim gibi mi hissediyor?” diye sordu Akif.

Kedi kuyruğunu hafifçe oynattı. “Senin gibi hissedenler de var elbette ama çoğunlukla farklı şeyler hissediyorlar. Neyse, biz gelelim sana. Sen bu akşam neden ağladın Akif? Uyandıktan sonra neden ağladın?”

Akif, karşılaştıkları dört saat içinde üçüncü kez kedinin gözlerinin içine baktı. Bildiği bir şeyi soranların gözlerindeki ifade… “Benimle ilgili her şeyi biliyordun hani?” diye sordu.

“Biliyorum. Ama söylediğim gibi, benim görevim sana hissettiklerini açıklamak. Bu yüzden sorduğum her şeye cevap vermen lazım.”

“Vermezsem?”

Sessizliğin raksı bir kez daha başladı, bir kez daha durdu. “O zaman karanlık gelir.”

Akif şu an kediden korkmuyordu ama onun karanlığından korkuyordu. “Tamam,” dedi. Sesi alaycıydı, sanki korktuğu için değil de eğlenmek istediği için anlatıyordu. “Yayınevinden erkenden çıktıktan sonra eve geldim. Bir süre dolandım öylesine, sonra koltuğa uzandım. Uyuyakalmışım. Ben uyurken sabahtı, uyandığımda akşam olmuştu.”

“Ve?”

“Ve gündüzün geceye dönüştüğünü seyredemediğim için canım sıkıldı.”

Kısa bir bakışmanın ardından kedi gülmeye, Akif gülümsemeye başladı. Kedinin kahkahaları odadaki eşyaları tekmeliyor gibiydi. Kedi yavaş yavaş sustu, Akif’e baktı. “Yaşlıların daha saçma sebepler yüzünden ağladıklarını da gördüm ama bu komik geldi nedense. Gündüzün geceye dönüştüğünü seyredemediğin için ağladın yani, öyle mi?”

“Benim hakkımdaki her şeyi bildiğine göre, bunu da biliyordun. Niye bu kadar güldün? Hem aklımı da okuyabiliyorsun zaten.”

“Tatminsizliğinin sebep olduğu sıkıntı yüzünden ağladın,” dedi Sarı Kedi. Akif’in söylediğini duymazdan gelmişti. “Bunu zaten biliyorsun. Hissettiğin tatminsizlik yüzünden hiçbir şeyden tat alamaz oldun. İzlediğin filmleri boş yere izliyorsun, okuduğun kitapları boş yere okuyorsun. Hiçbiri haz vermiyor sana. Tatminsizliğini yok edememenin verdiği sıkıntı seni hassaslaştırdı, bu yüzden de ufak şeylere büyük tepkiler verebiliyorsun. Mesela bu akşam ağlaman… Tatminsizliğinin sebebini araştırdın ama bulamadın. Bazen bulduğunu sandın ama buldukların çok büyük şeyler değildi, onlar olamazdı. Her yaşlı insanın böyle hissedebileceğini de düşündün. Ama bu da değiştirmedi durumunu. Senin gibi birisinin yaşamından tatmin olmaması garip göründü ilk başta. Sonuçta bu camiada tanınan, sözü geçen birisin. Ettiğin bir telefon, söylediğin bir tek söz Türk yayın dünyasını ters çevirir, ikiye katlar. Sayısını hatırlayamadığın kadar yer gezdin, Türkiye’de görmediğin yer kalmadı, bir sürü dost edindin kendine. Ama Akif, olmayınca olmuyor işte. Bazen kelimesiyle başlayan cümleleri sevmem ama bazen insan ne yaparsa yapsın, hissettiği şeyi boğazlayamaz. Yani halin kısaca şöyle: Hem tatminsizliği yüzünden sıkıntı çeken, hem de sıkıntısı yüzünden tatminsizliğini unutamayan, bunlar yüzünden hiçbir şeyden zevk alamayan, yalnız, yorgun, elli yaşında olmasına rağmen yüz yaşında gösteren bir adamsın.”

Akif kediye içinden küfretti. Kedi anladı tabii ki, gülerek gözlerini kıstı.

“Neden buradasın sen?” diye sordu Akif. “Ya da şöyle sorayım: Neden yaşlı insanlara rehberlik ediyorsun? Bu görevi sana kim verdi?”

“Beni Tanrı’nın ya da başka ilahi varlıkların gönderdiğini düşünebilirsin,” dedi Sarı Kedi. “Bu önemli değil.”

“Neden kedi şeklindesin peki?”

Kedi yalancı bir şaşkınlık yükledi suratına. “Kedi şeklindesin ne demek yahu? Sen beni kedi bedenine girmiş bir melek falan mı sanıyorsun? Değilim birader, değilim. Ben hep kediydim. Bu şekilde var oldum. Ne o, saçma mı geldi? Neyse, konudan sapmayalım. Sence tatminsizliğinin sebebi nedir Akif?”

“Bilmediğimi biliyorsun.”

“Biliyorum. Ama aklında bazı olasılıklar var, değil mi?”

“Var ama hepsi yanlış. Sebep onlar olamaz.”

“Buna birlikte karar verelim bence.”

Akif sıkıntıyla derin bir nefes aldı. “Tamam. İlk olasılık hiç evlenmemiş olmamdı. Ama sonradan düşündüm ve… Sebep bu olamaz. Evlenmemenin eksiliğini hissettiğim zamanlar oldu, evet. Ama hiçbir zaman büyütmedim bunu gözümde. Bugüne kadar az sevgilim oldu, hiçbiriyle de evlilik aşamasına gelemedik. Zaten çoğu zaman işim başımdan aşkındı.”

Sarı Kedi kafasını asilce salladı. “Buna şöyle bir cevap verebiliriz belki: Sen çok kitap okudun Akif. Bu senin için normal, sonuçta bir editörsün. Bugüne kadar okuduğun kitaplardaki güzel olan şeyleri genellikle örnek aldın, yapılabilecek olanları yapmaya çalıştın. Evlilikle ilgili kitaplar okuduğun da oldu. Ama bu örnek alınabilecek bir şey değildi. Bu yüzden yapmadın.”

Akif anlamamıştı, yüzünü buruşturdu.

“Yani okuduğun yazarlar bugüne kadar evliliğin kötü bir şey olduğunu söylediler. Sen gençliğinde ve sonrasında o adamlara taptın Akif. Onların sözünden çıkmamaya gayret gösterdin. Belki onların sözünden çıkmak gibi bir hata yapmanı sağlayacak kadar çok âşık olsaydın bir kadına, aksini yapabilirdin. Ama hiç olmadın. Ya sadece hoşlandın hayatındaki kadınlardan ya da aşkınız doruğuna ulaşamadan ayrıldınız. Bu yüzden de o taptığın yazarların sözünü dinledin hep. Sen, evliliğin kötü bir şey olduğunu düşündüğün için evlenmedin.”

Akif yarım dakika kadar sessiz kalıp kedinin söylediklerini düşündü. “Yani evlenmeyişimin sorumlusu okuduğum yazarlar mı?” dedi sonra.

“Hayır, sorumlu sensin. Onlar sadece söylediler, dinleyip dinlememek sana kalmıştı.”

Akif gülümsedi. “Olabilir aslında ya.”

“Belirtmek istediğim bir şey var Akif: Yaşlı birine göre çok genç işi konuşuyorsun.”

Akif birkaç kahkaha attı ama onunkiler, kedininkiler gibi duvarları tekmeledi. Uslu uslu süzüldüler havada, sonra yere indiler yavaşça, kaldılar öyle bir süre, ardından karıştılar yokluğa. Akif devrik cümleler halinde düşünüyordu.

“İkinci olasılığı alayım,” dedi Sarı Kedi, o susunca.

Akif sandalyesinde bir iki kıpırdanıp cevap verdi: “İkinci olasılık, evet. İkinci olasılık, bugüne kadar hiç roman yazamamış olmam. Şimdiye kadar çok roman okudum, çok romanaeditörlük ettim, birçok yazar tanıdım. Kimilerine inanılmaz derecede saygı duydum, kimileriyse onları tanıdıktan sonra gözümden düştüler. Ama bugüne kadar tek bir roman bile yazamadım. Defalarca kez başladım farklı farklı romanlara. Ama ya yarım kaldılar ya da daha ilk paragrafta tıkandılar. Bir keresinde bir romanı son bölümüne kadar ilerletmiştim. Ama sonra bir şey oldu. Bir şeyi fark eder gibi oldum aniden. O güne kadar hep gözümün önünde, belki de yanımda duran, nefes alan bir şeyi. Ve ondan sonra romanı yırtıp attım, bilgisayardaki dosyalarını da sildim. Güzel olmamıştı.”

Sarı Kedi, olanları bilmesine rağmen meraklı görünüyordu. “Eee?” diye sordu.

“Ama bunu da sorun etmedim hiç. Bence bir yazar roman yazacaksa, o güne kadar hiç yazılmamış bir şeyi yazmalıdır. Yani konu ya da anlatım biçimi bakımından o güne dek hiç işlenmemiş, hiç yapılmamış bir şeyi. Bir devrim yaratmalıdır dünya edebiyatında. Bugüne kadar yazılanlara öyle bir darbe vurmalıdır ki, yepyeni bir kapı açılmalıdır onun izinden gidecek olan yazarlara. Sadece ülkesinde değil, dünyada da okumalıdır herkes romanını.”

Kedinin yüzündeki gülümseme gitgide artıyordu. “Evet?”

“İşte ben bu yüzden sorun etmedim roman yazamamayı. Ben öyle büyük şeyler yazamam çünkü. Bugüne kadar yazılmış olan şeylere benzer bir şey yazdığımı düşünerek romanımı basmak, inandığım şeylere aykırı. Bu işe hakaret etmiş olurum böyle yaparsam. Yani tatminsizliğimin sebebi bu olamaz. O kadar önemsemiyorum çünkü.”

Kedinin suratındaki gülümseme yüzünden taşıyordu sanki. “Çok güzel.”

Akif birkaç kez derin nefes aldı, sordu. “Tatminsizliğimin sebebini biliyorsun, değil mi?”

Sarı Kedi’nin gülümsemesi aniden söndü. “Evet. Ama bunu sen bulacaksın.”

-4-

“Nasıl yani?” diye sordu Tuncay. “Pek anlayamadım abi?”

Akif’in evinin oturma odasında karşılıklı oturuyorlardı. Akif’in on beş gün önce sessizliği öldürüp karanlığı tarumar etmeye çalıştığı yerde. Aralarındaki sehpaya çay tepsisini biraz önce koymuştu Akif. Kedinin gelişinin üzerinden on beş gün geçmişti. O yaratık her geldiğinde Akif bir şeyler keşfediyordu. Bu keşfedilen şeylerin az bir kısmı yeni keşfedilmiş, çoğunluğu ise daha önceden bulunmuş şeylerdi. Ama bu önceden bulunmuş şeylerin bile daha evvelden fark edemediği yönlerini gördüğü oluyordu.

“Neyini anlamıyorsun oğlum?” dedi Akif. “İnsanın kurduğu bir hayal onu ne kadar etkiler, onu soruyorum sana. Psikolog değil misin sen? Bilmiyor musun?”

“Tabii biliyorum abi. Nerden icap etti sormak, onu anlamadım.”

“Bir kitapta okudum, ilgimi çekti.”

Kedi yoktu yanlarında. Her gelişinde birkaç saat kadar kalıyor, sonra gidiyordu. Gitmeleri de kendisi gibi garipti elbette. Son sözünü, söylediğinin son sözü olduğunu belli etmeden söylüyor ve ardından yokluğa karışıyordu bir anda. Yavaş yavaş değil, aniden siliniyordu varlığı. Akif, o gittiğinde içinde sürekli bir yarım kalmışlık duygusuyla beraber rahatlama hissediyordu. Bugün gelmemişti kedi. Belki de Tuncay var diye. Akif böyle düşünüyordu ama kedinin bir hayal olduğu hiç aklından çıkarmıyordu.

“Yani etkiler tabii,” diye araladı Tuncay ağzını. “İnsan kendi kurduğu hayalin gerçek olduğuna inanabilir, onunla birlikte yaşayabilir, hatta diğer insanların da onu gördüğünü düşünebilir. Olabilecek bir şey bu.”

“Peki, kurduğu hayalin hayal olduğunu biliyorsa?”

Tuncay, Akif’in suratına şaşkınlık bombaları yolladı ardı ardına.

Akif, Tuncay’ın bu konuşmadan rahatsız olduğunu en başta hissetmişti. Nedenini bilmiyordu. Belki de dış görünüşündeki berbatlıktandı. Tıraş olmamıştı, gömleği pantolonunun dışındaydı, saçlarını taramamıştı.

“Adam, karşısındaki insanın ya da nesnenin kendi kurduğu bir hayal olduğunun farkında diyelim,” diye açıklamaya girişti. “Ama yine de onu görebiliyor, hissedebiliyor, ondan korkabiliyor. Böyle bir şey olabilir mi?”

Tuncay gülümsemeye çalıştı, beceremedi. “Tabii olabilir abi. Mesela şu an gözlerini kapat, bir yaratık hayal et karşında. Korkarsın ondan.”

“Öyle değil oğlum be!” diyerek sehpanın üstündeki tepside duran çay bardağına uzandı Akif. “Nasıl desem… Kendi kurduğu hayale dokunabiliyor, onunla konuşabiliyor. Kendi kurduğu hayal ondan bağımsız hareket ediyor. Sahibine ihtiyaç duymadan… Kendi iradesini yaratıyor. Olabilir mi bu?”

“Heee, o türlüsünden bahsediyorsun sen. Aslında tam olarak senin dediğin gibisi olmaz. Yani kurulan hayal sahibinden bağımsız hareket etmez, sadece sahibi öyle olduğunu sanır. Aslında kurulan hayalin söylediği her sözü, ona sahibi söyletiyordur. Sadece haberi yoktur bundan. Hayalin gerçek olduğuna o kadar inanmıştır ki, onun kendisinin konuştuğunu sanır. Genelde evinden pek fazla çıkmayan, insanlarla arasındaki bağı kesmiş kişilerde olur bu. İzlemişsindir filmlerde.”

“Benim bahsettiğim farklı ama. Hayali kuran kişi, onun gerçek olduğuna inanmayacak. Yani hayal olduğunu bilecek. Ama yine de hayal ondan bağımsız hareket edecek. Böylesinden bahsediyorum ben.”

Tuncay tepside duran bardağına uzandı. “Bu da olabilir tabii. Zaten ikisi de hemen hemen aynı şeyler.”

Akif çayından birkaç yudum çekti. Bu çocuktan daha fazla şey öğrenemeyecekti galiba. Onu buraya durumuyla ilgili bazı noktaları açıklığa kavuşturabilmek için çağırmıştı. Ancak hala karanlıktaydı noktalar. Diyaloglar aydınlatamıyordu bazı gizemleri. Akif derin bir nefes aldı, vermedi, biraz daha düşündü, sonra verdi.

“İnsanın kurduğu bir hayal gerçek olabilir mi peki?” diye sordu Akif. “Yani birisinin kurduğu bir hayal, sonradan gerçeğe dönüşüp başka insanlar tarafından da görülebilir mi?”

Tuncay bardağını tepsiye bırakıp bir süre düşündü. “Bu pek psikolojiyle alakalı bir konu değil aslında. Şöyle söyleyeyim: İnsan inanırsa, ama gerçekten inanırsa, bazı şeylerin gerçekliğe dönüşebileceğini söyleyenler var. Tabii bu yoktan var etmek gibi bir şey. Pek bilemiyorum aslında. Olmaz bana kalırsa. Bir düşünsene. Gerçekten inanan herkesin hayali gerçek olacak. Olmaz öyle şey.”

Tuncay, Akif’i inandırmaya çalışır gibi konuşuyordu. İkisinin de canını sıkmıştı bu konuşma.

-5-

Bugün son gündü ve Akif biliyordu bunu. Gökyüzünde karabulutlar, şimşekler, yağmurlar yoktu. Hava güneşli, biraz da bulutluydu. Gökyüzünden iyimserlik akıyordu yeryüzüne. Kedinin ilk gelişinin üzerinden bir ay geçmişti. Akif’in dairesini aydınlatan güneşti. Ama ölüm, evin kapısının önünde bekliyordu, birazdan girecekti içeri. Ölmek için hiç de müsait bir gün değildi. Böyle güzel bir günün başucuna ölümü kondurmak içler acısıydı. Ama biliyordu, başka gün olmayacaktı bundan sonra. Belki de gördüğü son gün böyle güzel bir gün diye sevinmeliydi.

Bugün, diğer günlerin aksine, takım elbise giymiş, tıraş olmuş, kendine çeki düzen vermişti. Onun gibi bir adam böyle ölmeliydi. Öldüğünde bile asil, öldüğünde bile dik duran. Öldükten sonra bile insanların ne düşüneceğini umursayan bir adam. Belki de bunca süre boyunca bu yüzden dayanabilmişti hissettiği tatminsizliğe. Belki de böyle düşünmese çoktan salıvermişti kendisini.

Çalışma odasının kapısı açtığında şaşırmadı. Orada, her zamanki yerinde, masanın üstünde olacağını biliyordu kedinin. O da takım elbise giymişti üzerine. Arka bacaklarına pantolonu, öne bacaklarına ceketi geçirmişti. Beyaz gömleğiyle siyah kravatı çok komikti. Geçip çalışma masasının arkasındaki sandalyeye oturdu Akif.

“Pes etmişsin,” dedi kedi hüzünden yapılmış bir sesle. “Ölüyorsun.”

Akif cevap yerine elinde tuttuğu tabancayı masanın üstüne bıraktı.

“Çok afili.”

Değildi.

“Öyle işte Akif, etme ısrar.”

Akif ısrar etmedi. Kediye baktı son bir umutla, mırıldandı: “Tatminsizliğimin sebebini söylemeyecek misin?”

Kedi kafasını iki yana salladı. “Eğer pes etmeseydin birlikte bulacaktık sebebini. Ama sen, sebebi aramak yerine, kısa yoldan kurtulmayı seçtin. Biraz daha dayansaydın öğrenecektin. Bana söyleyecek bir şey bırakmadın.”

“Daha fazla dayanamıyorum,” dedi Akif’in titreyen sesi. “Olmuyor, denedim.”

“Boş ver. Öldür hadi kendini.”

Akif gülümsedi. “Son bir kez muhabbet ederiz diye düşünmüştüm.”

Kedi on kere öldürdü Akif’i gözleriyle. “Edelim. Anlat bir şeyler hadi.”

Akif yaşadıklarını düşündü. Bugün, öleceği gündü. Bugünden önceki günler yaşadığı, bugünden sonraki günler ise yaşayamayacağı günlerdi. Öldüğünde yaşayamadığı günlerini de öldürmüş olacaktı kendisiyle beraber. Yaşadığı günler, yaşayamadığı günlere sade bir cenaze töreni yapardı herhalde, çok görmezdi bunu. Ölüleri gömer, masrafları karşılardı. O sırada bugünetrafta ağlayıp dururdu herhalde. Onun durumunun en kötüsü olduğunu bilirdi diğer günler, elleşmezdi ona o yüzden. Akif kendini öldürünce yarım kalacaktı bugün. Ne tamamen yaşanmış, ne de tamamen yaşanmamış gün ilan edilecekti. Evet, kötüydü durumu. Ve ağlamak, durumları paklamıyordu.

“Dünya çok kirli,” dedi Akif birdenbire. Kedinin gülmesine fırsat bırakmadan devam etti: “Sokağa çöp atmayınca dünyanın temiz kalacağını sanıyor bazı insanlar. Ben bunun farkındaydım sürekli ama hep görmezden geldim. Etrafımdaki insanların çirkinlikleri yokmuş gibi davrandım. Yaptıkları kötü şeyleri unutmaya çalıştım. İşin garibi, yaptım da. Yapabildim yani. Hayatımda bazı şeyler kötü gitse bile gitmiyormuş gibi davrandım hep. İnsan gerçekten isterse görmezden gelebiliyor. Ama sana şunu kesinlikle söyleyebilirim: İnsanlık için umut hâlâ var.”

Kedi sırıtıyordu. “Nerden çıktı şimdi bunlar Akif?”

“Neden var umut, biliyor musun? Aslında birçok insan olmadığını düşünüyor. İnsan nüfusu arttıkça umut azaldı. Kalabalık bir canlı topluluğunu düzene sokmak elbette ki zor… Ancak imkânsız değil. Kaos arttıkça, ses çıkarabilen varlık sayısı arttıkça her şey günden güne daha da kötüye gidecek. Herkese aynı anda umut ışığı aşılamak lazım çünkü… Bir insanın içine umut kırıntısı bıraktıktan sonra, başka bir insanın onu eski haline getirmeyeceğini nerden bilebilirsin? İnsanların hepsi aynı anda değiştirilmeli. Ve dediğim gibi, bu imkânsız değil.”

“Akif sus,” dedi kedi. “Kimse böyle konuştuktan sonra ölmek istemez.”

“Neden yeniden zombi ve kovboy filmleri çekmeye başladık, bunu biliyor musun peki? Çünkü insanlık yaratıcılığını tükettiğini sanıyor. Belli bir konuda belli sınırlar çiziyoruz kendimize. Ardından da sonraki nesillerde başka biri gelip aşıyor o sınırı. Ne kadar saçma, değil mi? Kendi çektiğimiz sınırı kendimiz aşıyoruz.”

Kedi, göründüğünden bu yana ilk kez bağırdı. “Kes artık!”

Akif’i kendine getiren de bu iki kelime oldu zaten. Kafasını önüne eğdi, kafasıyla birlikte kedinin söylediğine edeceği itiraz da eğildi, dillendirilmedi. Hayatını sonlandırmasına sebep olan yaratıkla son bir kez olsun muhabbet etmek istemişti. Ama olmayacaktı galiba. Hem hayatını onun sonlandırdığı da söylenemezdi pek. O sadece gözlerini açmıştı. Daha fazla böyle devam edemeyeceğini anlamasını sağlamıştı.

Evet, son bir muhabbet olmayacaktı. Ömür, zihnin emriyle son bulacaktı birazdan. Hayat, aklın üstünlüğünü kabul edecekti. İnsan zekâsıyla sıkılmış bir kurşun, Tanrı’nın yarattığı bedeni cansız bırakacaktı. Bundan daha umut verici ne olabilirdi ki?

Akif, elini masanın üstünde duran tabancaya doğru uzattı. An donuklaştı, umut arttı. Kedi sustu. Kelimeler saklandı. Sesler bile yok oldu hatta. Dünyanın merkezi, birçok sefer yer değiştirdiği gibi, bu sefer de buraya taşındı. Ölümün yarattığı korku ve hüzün, Akif’in yarattığı asalet ve gurur, kedinin yarattığı hayranlık ve tiksinti birbirine karıştı anın içinde.

Akif tabancayı eline aldığında tüm duygular yok oldu. Geriye, kediye söylenecek tek bir şey kalmıştı: “Sen, benim bir hayalimsin sadece.”

Kedi ise sustu, Akif’e anlam sırtlanmış bakışlarla baktı.

Akif, tabancayı kulağının biraz üstüne dayadı. Kesinlikle çok karizmatik görünüyor olmalıydı.

Ve tetiğe bastı. Aslında o mu tetiğe bastı, yoksa tetik mi ona bastı, pek belli değildi.

-6-

Akif’in ölümünden sonraki beş dakika, ağlayarak akıp gitti sanki. Altıncı dakikanın başlangıcında Tuncay girdi odaya. Onun da üzerinde takım elbise vardı, o da dik duruyordu. Kedi, Tuncay girince ona baktı, sonra da sağ patisiyle kravatını düzeltti. İkisi de çok şık görünüyorlardı. Bir süre öylece bakıştılar. Tuncay’ın yüzünde korku yoktu.

Akif’in ölüsünün sağ yanına bir sandalye çekip ona doğru bakacak şekilde oturdu, öne doğru kamburlaştı. Kafatası parçalanmamıştı adamın. Temiz bir ölüydü.

“Senin hayalin değil abi, benim,” dedi Tuncay, masanın üstünde duran kediye çevirdi kafasını. Kedi ona bakıp gülümsedi, sonra birden yok oldu.

Tuncay, kafasını tekrar Akif’in ölüsüne çevirdi. “Bana, insanın kurduğu bir hayal onu ne kadar etkiler diye sormuştun abi. Çok etkiler. Ama bir insanın kurduğu hayal başka insanları da etkileyebilir.” Gözlerini Akif’in elinden düşen yerdeki tabancaya dikip devam etti: “Bunları sana, ölüne bile olsa, anlatmak istedim abi. Özür dilerim. Benim kurduğum hayal zamanla gerçekliğe dönüştü, bir beden halini aldı. Ama hiçbir zaman kontrolümden çıkmadı. Her zaman emrimdeydi. Sonra senin üstüne saldım onu abi. Benim kurduğum bir hayalin başkalarını ne kadar etkileyeceğini anlamam gerekiyordu. Biliyorsun, psikoloğum ben. Sonraki kitabımın konusu da bu olacak. Hayalimi, yani kediyi üstüne salacağım insan ölecekti. Bunu kafamda önceden belirlemiştim. Etkilenmenin bir sınırı var mı, onu anlamaya çalışıyordum çünkü. Yokmuş, anladım. Çok aradım kediyi üstüne salacağım kişiyi, çok bakındım. Sonunda seni seçtim abi. Yaşlıydın, kimin kimsen yoktu çünkü. En uygunu sendin. Hem ne yalan söyleyeyim, seni pek sevememiştim be abi. Fazla bilge geliyordun bana hep. Neyse. Sonuçta kediyi senin üstüne saldım, ölümünden ben suçluyum ama senin de günahsız olduğunu iddia edemeyiz. Ben sadece üstüne saldım kediyi abi, gerisine karışmadım. Tatminsizlik hissettiğini, ruhsal bir bunalımda olduğunu bilmiyordum. Bunların hepsini senin sayende öğrendim. Yani kediden korkarken, bir yandan da kendi hayallerini kattın ona. Tatminsizliğini ve hatta senin hakkındaki her şeyi bildiğini hayal ettin. Böylece öğrenmiş oldu o da. Ben böyle olacağını düşünmemiştim. Bir nevi hayal ortaklığı kurduk abi ve nihayetinde senin sonunu hazırladık. Tabii senin bundan haberin yoktu. Bu arada biraz da özeline girmiş gibi oldum, kusura bakma. Sen kedinin tatminsizliğini bildiğini hayal edince, dolayısıyla benim de bundan haberim oldu. Sonuçta bu hayalin sahibi benim. Yani ona eklenen her hayalden haberim oluyor. Mesela kediye bugün hayalinde takım elbise giydirmen çok hoştu abi. Beni evine çağırıp, ‘İnsanın kurduğu bir hayal onu ne kadar etkiler,’ diye sorduğunda çok kötü oldum. Numara çektim sana, söyleyemezdim çünkü. Yapmak zorundaydım.Dediğim gibi, çok üzgünüm abi. Ama insanlık için faydalı bir iş yapmış oldun sonuçta. Sen kediye yeni hayaller ekledikçe kedi büyüdü ve sonunda seni bu duruma getirdi. Önemli bir keşif bu…”

Tuncay ayağa kalktı, odadan dışarı çıktı.

Sokak kapısını açtı, merdivenleri inmeye başladı.

Sokağa çıktığında gökyüzü apaydınlıktı. Derin bir nefes alıp yürümeye başladı.

Duygular çok önce yok olmuştu onun için. Bir ölüyle konuşmak yeni bir şey değildi.

-7-

Tuncay yolda yürüyordu. Etrafında insanlar, dükkânlar, apartmanlar, ağaçlar vardı. İnsanlar bir yerlere gidiyor, dükkânlar duruyor, apartmanlar insan taşıyor ve ağaçlar birkaç yudum daha nefes yaratıyorlardı. Her şey normaldi. Normallik güzeldi. Güzellik iyiydi.

Tuncay bir kez daha derin bir nefes aldı. Akif’in ölümüne pek üzülmemişti. Sonuçta birinin ölmesi gerekiyordu. Akif, bunun için en uygun insandı belki de. Zaten yaşlıydı, yakında ölecekti. Hem belki de iyilik etmişti adama. Yaşamından zevk almı…

Düşünceleri birdenbire kesiliverdi. Ardından da nefesi… Bir süre nefes alamadı. Etrafına baktığında, kendisi gibi nefes alamayan bir sürü insan gördü. Neler oluyordu? Kıyamet? Gelmiş miydi yoksa sonunda?

Önce Tuncay yok oldu; sonra insanlar, dükkânlar, apartmanlar, ağaçlar. Ardından sokak karıştı yokluğa, daha sonra semt. Denizle kara birbirine girdi, tüm canlılar yok oldu. Tüm şehir yok olduğunda, geriye sadece bir uçurum kaldı. Çimenli, ormana bakan bir uçurumdu bu. Ucundan atlayan biri belki de aşağıdaki ağaçların yumuşak yaprakları tarafından ölmeden yakalanırdı. Sanki milyonlarca yıldır şehrin altınca açığa çıkmayı bekliyordu uçurum.

Sarı Kedi, gözlerini açtı. Bu hayal de bitmişti.

Uçurumun en uç noktasına kadar yürüyüp kafasını gökyüzüne doğru kaldırdı.

İnsanların canı sıkılır. Tanrıların canı sıkılır.

Kedilerin de canı sıkılır.

Sarı Kedi ölümsüz olmanın sıkıntısı çeken bir varlıktı ve canı tabii ki çok sıkılıyordu. Bir meşgale arayıp durmuştu uzun süre kendine. Sonunda doğuştan gelen bir yeteneğini kullanmaya karar vermişti: İstediği hayali, istediği gerçeklikte yaşayabiliyordu.

Bu yetenek, ona ne istediğini soran bir lamba cini gibi çıkıvermişti ortaya. Başlarda bu özelliğini bambaşka işlerde kullanmıştı ama can sıkıntısı bir ölümsüzün bile ölmek isteyebileceği bir safhaya ulaşınca eğlence için de kullanmaya başlamıştı. İstediği hayali kuruyor, sonra da onun içine girip eğleniyordu. Neler yapmamıştı ki bu yolla… Son hayali de bitmişti işte. Açıkçası sonuncu hayali biraz fazla durgun gitmişti ama yine de güzeldi. Sürdüğü yaşamdan tatmin olmayan, yaşlı bir editör ve onu kurduğu hayalle öldürmeye çalışan bir psikolog. Bu hikâyenin her yerinden ironi fışkırıyor, hüzün dolup taşıyordu. Akif’in ölümüne, bir hayal bile olsa, üzülmüştü. Ve evet, tatminsizliğinin sebebi o da bilmiyordu. Böyle bir şey hayal etmiş ama sebebini hiç düşünmemişti. Belki de böyle şeylere bir sebep gerekmiyordu. Olması gerekiyordu ve oluyordu işte.

“Üzgünüm Akif,” diye mırıldandı Sarı Kedi. Kendi kendine konuşmak, bir kedi için bile sorunlu bir durumdur. Ama herkes arada bir yapar bunu. “Acaba hayal olduğunu bilse ne yapardı?”

Ne mi yapardı? Belki de tüm dünya Sarı Kedi’nin bir hayaliydi. Bunu tam olarak bilemiyoruz. Belki de istese hepimizle oynayabilir, hepimizi yok edebilir.

Belki ben de Sarı Kedi’nin bir hayaliyim.

Belki siz de Sarı Kedi’nin bir hayalisiniz.

Belki hepimiz Sarı Kedi’nin bir hayaliyiz.

Satırların arasından bize bakıyor, görmüyor musunuz? Öldürecek bizi.

“Herkes birilerinin hayalidir,” dedi Sarı Kedi.

Sarı Kedi” için 6 Yorum Var

  1. Selamlar;

    Güzel bir öyküydü. Hayal içinde hayal olayı oldukça hoşuma gitti doğrusu. Son kısımlarda gerçekleşen olayları beklemiyordum. Genelde kolay kolay yanılmam ama siz beni şaşırtmayı başardınız 🙂

    Kaleminize sağlık…

    1. Sizden yorum almak da güzel üstat. Kitabı basılmış, tescilli bir yazarımızı şaşırtabilmek ayrı bir mutlu etti beni.
      Teşekkürler.

  2. Elinize sağlık. Güzel bir öykü olmuş. Dili çok kuvvetli. Bence bu ayki tema “tatminsizlik” olmalıymış. Herkes ucundan bucağından değinmiş; sizse derinlemesine işlemişsiniz.
    Yalnız şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; elli iki bir ölüm yaşı değil pek. Tamam, genç demeyiz ama yaşlı yaşı da değil.
    Tuncay’ın itiraf paragrafı biraz uzun geldi bana; daha doğrusu kötü adam finalde her şeyi açıklar gibi geldi. Belki biraz daha farklı işlenebilirdi. Tabi kişisel görüşüm.
    Eline emeğine sağlık, çok güzel bir dil harika bir üslup.

    1. Okuduğun için teşekkürler. Bahsettiğin her şeye kısa kısa değineyim:
      Tatminsizlik konusu, öyküde asıl anlatmak istediğim şeydi. Bence “gerçek edebiyat” dediğimiz yazılarda böyle şeylerin olması gerek.
      Yaş meselesi ise biraz karmaşık bir konu. Bilmiyorum, belki gencim diye bana öyle geliyor ama bence elli yaşındaki bir insan yaşlanmış demektir. Olaya sığ bir bakış açısıyla yaklaştığım düşünülebilir tabii. 🙂 Bir sene gibi bir zaman dilimi bile bazen insana uzun gelebilirken, elli sene nasıl uzun gelmez, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Kaldı ki Akif o güne kadar dolu dolu yaşamış biri, boş geçmiş zamanı pek yok. Ama haklı olabilirsin. Belki de yaşlanınca fikrim değişir. 🙂
      Kötü adam meselesi… Öyküdeki kötü adam Tuncay değil, Sarı Kedi’dir. İtiraf paragrafını ise farklı işlemeyi hiç düşünmemiştim aslında. Belki yapılabilirdi ama öykünün içinde pek önemli görmediğim bir sahneydi orası. Her şey bir anda ve ardı ardına olsun istemiştim sadece.
      Üslubumu beğenmene çok sevindim. Kurgudan çok dile önem verdiğim bir öykü olmuştu bu. Zaten genellikle öyle yaparım.
      Okuduğun, yorumladığın ve görüşlerini eksik etmediğin için çok teşekkürler.

  3. Merhabalar,

    Açıkçası seçkiye gönderdiğiniz ilk öyküden sonra uzun süredir yeni gelecek yazınızı heyecanla bekliyordum ve neyse ki beni yanıltmayıp altmetni çok sağlam bir öyküyle çıktınız karşımıza. Bunun için başta bir teşekkürü hak ediyorsunuz.

    Öykünün sonu mit’in de belirttiği üzere hiç beklenmedik bir şekilde sonlandı. Kedinin hayal ürünü olmayacağını ve altından farklı bir şeyler çıkacağını hissetmiş olsam da böyle bir son hayal edemezdim cidden. Tebrikler. Ayrıca sarı kedi olaya dahil olduğundan beri aklıma Alice’teki Cheshire kedisi geldi durdu. Özellikle de sırıttığı kısımlarda. Bilmem yazarken sizin de aklınıza geldi mi? Okurken benzer tadları vermeleriyse çok daha hoşuma gitti 🙂

    Bir kez daha ellerine, kalemine sağlık. Seçkide daha sık görmek dileğiyle!

    1. Belki inanmazsınız ama ben de sizin yorumunuzu gözlüyordum. 🙂 Siz de beni yanıltmadınız. 🙂

      Öncelikle teşekkürler. Öykünün finalini beğenmenize çok memnun oldum. Ancak ne yazık ki bahsettiğiniz kediyle bir tanışıklığım yok. 🙂 Kendisini ilk kez sizden duyuyorum ve bu yüzden biraz utandığımı da itiraf ediyorum.

      Bir kez daha teşekkür ediyorum. Bundan sonra seçkiye daha sık öykü göndereceğim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *