Öykü

Awwol

Soluk soluğa olsa da seyrekleşen adımlarını sıklaştırmaya çalıştı. Çünkü zaman dalganın kıyıya vurduktan sonra, kumların kalan suyu emdiği gibi eriyordu. Başının üzerinde adeta onu yakmak için yemin etmiş olan güneş ve yaydığı sıcağın etkisi ile balçığa dönen kar birikintileri, zaten zor olan yürüyüşünü daha da zorlaştırıyordu. Bunun yanında üzerinde olan kalın ayı postu, sırtındaki peksimet dolu çanta ve belindeki ağır, işlemeli kılıcı sanki gün geçtikçe daha da ağırlaşıyordu. Uzun bir süre öylece yürümeye devam ettikten sonra aniden olduğu yerde durdu ve derin bir nefes almak için başını göğe kaldırdı. Temiz havayı ciğerlerine doldururken alnında birikmiş teri kolunun yeni ile silerek yürümeye devam etti.

Yaklaşık doksan gün olmuştu yola çıkalı. Hayır hayır, belki doksan günden de fazla. Zamanında varamaz ise neler olabileceğini düşünmeden edemiyordu. Ölmekte olan kralın tekrar sağlığına kavuşması, mensubu olduğu krallığın dağılmaması için Kafdağı’nın zirvesinde bulunan elf krallığı Erderna’ya varması ve elfler tarafından beslenmekte olan Anka Kuşu’ndan bir tüy alması gerekiyordu. Bunu yapması için tüm ailesi kraliyet muhafızları tarafından esir alınmış ve ölümleri ile tehdit edilmişti. Kafasının içinden geçen karanlık düşüncelere aldırmadan ilerlemeyi sürdürdü ama büyücünün sözleri hâlâ kulaklarında çınlıyordu.

“Oraya daha önceden giden tek kişisin. Yıkılmakta olan krallığımızın küllerinden doğması için o tüye ihtiyacımız var. Eğer kralın verdiği bu görevi kabul etmez isen tüm ailen yok olacak!”

Boş arazilerde büyük bir yankılanmaya neden olan haykırma ile geçmişine lanet okudu ve ayaklarını güç bela kaldırıp ilerlerken yolu hatırlamaya çalıştı. Artık çok az kaldığını ve bunca yürüdüğü yoldan daha zor olan bir tırmanışın onu beklediğini biliyordu. Ailesinin tüm üyelerini düşünerek, güneş yerini aya teslim edene, ayakları gitmez olana kadar yürüdü ve sonunda kuytu bir köşe bularak dinlenmek için durdu. Kalın ayı postunu üzerine çekip, uluyan rüzgârdan korunarak uykuya daldı.

Güneşin yüzüne vurması ile çok da ağır olmayan uykusundan uyandı. Çantasından birkaç parça peksimet çıkarıp yedikten sonra yola koyulmak üzere kalktı. Daha önceden diri ve sıkı olan bedeni onlarca mesafeyi yürümenin ve açlığın etkisi ile adeta solmuştu. Tüm bunlara rağmen hâlâ iyi dövüşebildiğinden emindi ama Kafdağı zirvesindeki Erderna’ya yaptığı ilk ve son ziyaretinden hiç almadığı yaraları alarak ayrıldığını hatırlayınca ürperdi. Her şeye rağmen âşık olduğu elf kızını kaçırmış ve ondan olan iki çocuğu ile tüm geçmişini unutarak mutlu, mütevazı bir hayat yaşamaya başlamıştı artık. Ta ki yerleştiği küçük kasabada kimliği ortaya çıkana kadar. Kim olduğunu öğrenen hasta kral ölmekten ve yıkılmak üzere olan krallığını kurtarmak amacı ile bu iğrenç yola başvurmuştu. Şimdi ailesinin tüm kaderi onun ellerindeydi.

Tüm bunları zihninden geçirip dalgın bir şekilde yürümeye devam ederken, ileride gözünü alan bir parlaklık ile silkinerek kendine geldi ve gür sakalları arasından beliren tebessüm ile o yöne doğru hızlı adımlar atmaya başladı. Çünkü aylardır varmaya çalıştığı Kafdağı işte önündeydi. Dünyaya meydan okurcasına tüm güzelliği ile yemyeşil parlayarak ben buradayım diye haykırıyordu sanki ama yolunu bilmeyen kimse onu bulamazdı. Kafdağı’nı ilk gördü zaman şaşkınlığını gizleyememişti. Sebebi ise kısacık ömrü boyunca hiç parlayan ve onun kadar güzel bir dağ görmemiş olmasıydı. İçine girip tırmanmaya başladığı vakit bu parlamanın sebebini dağın zümrütten oluştuğunu gördüğünde anlamıştı.

Yine önceden olduğu gibi dağın eteğinde öylece durmuş hayran bir şekilde ona bakıyordu ama az sonra başına neler geleceğini de bildiği için belindeki sıkı kemeri çözüp, üzerindeki ayı postunu yere attı. Kınından ağır, işlemeli kılıcını çıkarıp yere bıraktı. Kollarını iki yana açıp ağır adımlar ile yürümeye başladı. Sert kış rüzgârları ince gömleğini geçerek bedenini yalıyor ve bu durum tüylerinin dikleşmesine neden oluyordu.

“Yabancı! Kimsin sen?”

Sessizlik, kulede duran nöbetçinin kalın ve çatallı sesi ile bozulmuştu. Ona cevap vermeden önce hafifçe eğilerek reverans yaptıktan sonra; “Ben Erderna fatihi, Prenses Klendre’yi kaçırarak kocası olan Awwol’um. Kral Extano ile görüşmek için geldim beni hemen ona götürünüz!”

Nöbetçi kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra; “Burada bekle yabancı!” diyerek dağın içinde gizlenmiş kuleyi terk etti. Uzun süren bir bekleyişin ardından yanında iki tane iri elf ile beraber tekrardan geldi; “Awwol! Kral Extano seni beklemekte, şimdi sana kapıları açacağım ve iki koruma ile beraber saraya gideceksin.”

Kapılar açıldıktan sonra Awwol, o beklediği zorlu tırmanışa başlamıştı. Korumaların yanına vardığında iki elini havaya kaldırarak; “Elimde siz ve kralınıza zarar vereceğim herhangi bir şey yok. Beni tutmayın kendim tırmanacağım!” dedi ve tırmanmaya devam etti. Güneş yerini tekrardan aya teslim ettiği vakit saraya varmışlardı. İşlemeli meşe kapı büyük bir ses çıkararak açıldı ve büyük sütunlar ile desteklenen, yüksek tavanlı taht odasına girdiler. Uzun koridoru usul adımlar ile geçtikten sonra tahtın karşısında durdu ve dizlerini yere koyarak kralın yüzüne bakmak için başını kaldırdı. Kral hatırladığından daha yaşlı gözüküyordu. Gözaltlarında oluşmuş derin yarıklar, puslu bakan gözler ve titreyen elleri, kızının yokluğundan ne kadar etkilendiğini açıklıyordu adeta.

“Yüce kral önünüzde ezilerek eğiliyorum.”

Kralın nefret ile bakan gözleri Awwol’u uzunca süzdükten sonra; “Burada olmanın sebebi nedir?”

“Kızınız efendim. Yaşamakta olduğum yerde kralın ölmesi bekleniyor ve o öldükten sonra varis olmadığı için tüm derebeyleri taht için savaşmaya başlayacak ardından krallık dağılacak. Buraya gönderilmemdeki amaç; sarayınızda bulunan ankadan bir tüy alarak krallığa geri götürmek. Buradan alacağım bir tüy ile yapılacak olan büyüler ile krallık kurtarılmaya çalışacak. Bunun kızınız ile ne alakası olduğunu soracak olur iseniz; kızınız ve torunlarınız şuanda kraliyet muhafızları tarafından rehin tutulmakta ve bana verilen bu görevi tamamlayamaz isem öldürülmekle tehdit edilmektedirler. Size yalvarırım bana yardım edin.”

Kral oturduğu tahtından kalkarak Awwol’a doğru yürümeye başladı. Yerde diz çökmüş ve başı önde olarak bulunan Awwol’un çevresinde daire çizdikten sonra; “Muhafızlar! Bu haini hemen tutuklayın!” diye haykırdı.

Awwol ne olduğunu anlamadan olduğu yerden fırladı ve iri elleri ile başı ucunda bulunan elf kralının boğazına sarıldı;

”Seni lanet olasıca bunak! Öz kızın şuanda ölüm ile burun buruna intikamın sırası değil!”

Muhafızlar Awwol’u kralın boğazından ayırana kadar epey uğraştılar ama sonunda yerde sürükleyerek hücresine atmayı başardılar. Rutubet kokan, taş duvarlar ile örülmüş hücresinde yere çökerek uzun süre sonra ilk defa gözünden yaş geldi. Uzun yürüyüşün ve tırmanışın etkisi ile olduğu yerde yığılarak uykuya daldı.

Paslı parmaklılardan çıkan tok sesler ile irkilerek uyandı ve karanlık içinden gelen sese doğru yürümeye başladı. Oraya vardığında elf kralının anahtarları parmaklıklara vurduğunu gördü.

“Hazırlan Hain Awwol! Bu sefer sana yardımcı olacağım ama yardımımdan sonra senin ile tekrardan görüşeceğiz!”

Awwol duyduklarının şokunu atlattıktan sonra hemen kralın elinden anahtarları kaparak rutubet kokulu hücresinden çıktı.

Kral onun omuzlarını sıkarak; “Şimdi sen dağdan aşağı in! Orada seni büyük bir ordu beklemekte, ben ankayı aldıktan sonra geleceğim ve krallığına doğru yola çıkacağız.”

Awwol hiç vakit kaybetmeden saraydan çıkarak Kafdağı’nın zümrüt kayalarından hızlıca aşağı inmeye başladı. İnerken gözlerine inanamıyordu. Yirmi bin tane parlak zırhlı elf kalkanlarını yere vurup, kulağı sağır eden savaş naraları atarak onu bekliyordu. Uzun inişin ardından ordunun önünde onu bekleyen iri yapılı bir elf komutan Kafdağı’na tırmanırken yere atmış olduğu kılıcını ve parlak bir zırhın yanında beyaz bir atı ona gösterdi. Awwol zırhı giyip, kılıcını kınına taktıktan sonra beyaz atına binerek ordunun önüne geçti. Dağa bakıp kralı beklerken göğü yaran bir ses ile üzerlerinden uçan, alev gibi kırmızı tüylere sahip olan bir yaratığın olduğunu fark etti. Bu durum onu biraz ürkütse de onu idare eden kişinin elf kralı Extano ve yaratığın anka kuşu olduğunu görünce şaşırdı. Kral ordunun üzerinde daireler çizerek uçuyor ve tüm ordu hayran bir biçimde onu izliyordu.

“Eyy Kafdağı’nın ulu halkı! Şimdi birlik zamanıdır. Şimdi kan dökme vaktidir. Şimdi önünüzdeki komutan ile yola çıkacağız ve kan dökeceğiz!” diye haykırdı ve Awwol’u gösterdi.

Ordunun kulağı sağır eden savaş naraları dinince Awwol kılıcını göğe kaldırarak beyaz atını dörtnala koşturmaya başladı. Peşinde altın zırhlı elf ordusu yeri titreterek onu takip ediyordu. Durmadılar, hiç durmadılar! Ne soğuğa aldırdılar ne açlığa günlerce durmadan at koşarak Awwol’un krallığına, kalın surların önüne gelinceye kadar dörtnala koştular.

Sonunda vardıklarında ise Awwol, elf kralı ve anka kuşu açılan kale kapıdan geçerek hasta kralın olduğu saraya doğru yürüdüler. Taht odasına girdiklerinde ise hasta kralın zorlada olsa onlara doğru yürüğünü gördüler. Awwol başını odanın tam tersine çevirdiğinde ise eşi ve iki çocuğunu elleri bağlı bir biçimde ona bakarken gördü.

“Hoş geldiniz! Krallığımı kurtarmama yardımcı olduğunuz için teşekkür ederim.” dedi hasta kral.

“Eşimi ve çocuklarımı serbest bırakın ve onları aşağıdaki elf ordusuna sağ salim bir şekilde götürün.” diye çıkıştı Awwol.

Hasta kral onun bu dediğini yaptıktan sonra elini onlara uzatarak; “Kuşun tüyünü verin!” diye haykırdı.

Elf kralı ankanın bir tüyünü kopartarak ona uzattı; “Bu yaptığınızın bedeli çok ağır olacak.”

Hasta kral tüyü onun elinden kaparak yanında duran kambur büyücüye uzattı. “Nasıl bir bedel ödeyecekmişim.” dedi.

Awwol, işlemeli kılıcını kınından çekerek; “Öleceksin!” dedi ve kılıcı hasta kralın boyuna vurarak başını uçurdu. Hasta kralın bedeneni titreyerek yere yığıldı.

Odanın içini adeta buz kesmişti. Kimseden ses çıkmıyordu ve tüm gözler Awwol’un üzerindeydi. Elf kral sonunda yaklaşarak onun kasılmış omuzlarına dokundu; “Awwol! Büyük bir savaşa hazır mısın?” dedi.

Awwol elf kralından iki adım geri çıktı ve onun puslu gözlerine bakarak; “Savaş her daim savaş! İntikam her zaman intikam! Ben buna sonra vereceğim!” dedi ve ağır kılıcını kaldırarak elf kralının başına indirdi. Kalın miğferi yarılıp, başından oluk oluk kan akan elf kralı olduğu gibi yere yığıldı. Awwol odanın içindeki herkesi tek tek süzdü ve odanın içinde oluşan korkunun kokusunu aldı. Kralın yanında duran ankaya yaklaştı ve başını okşamaya başladı. Anka onun bu tutumuna karşılık olarak eğildi ve başını Awwol’un göğsüne sürtmeye başladı.

Awwol eğilip hasta kralın başını eline aldı daha sonra elf kralın başını da kesip eline aldıktan sonra balkona çıktı. İki başı da kaldırabildiği kadar havaya kaldırdıktan sonra gürlemeye benzer bir ses ile konuşmaya başladı; “Eyy Gelbna Krallığının halkı! Eyy Kafdağı’nın cesur askerleri! İki kralda son nefeslerini elimde verdi. Artık savaşmayacağız! Artık bir olacağız! İki krallığı birleştiriyorum ve kralı da benim! Kafdağı herkesindir! Kimse onu büyüler ile gizleyemez! İsteyen herkes onu gidip görebilir. Elfler ise her daim Gelbna krallığına girip çıkabilir! İki halk birbirini severek evlenebilir ve bu birleşmelerden çocuklar doğabilir. Buna itirazı olan var ise hemen konuşsun!”

Uzun bir süre bekledikten sonra kalabalıktan sesler yükselmeye başladı. AWWOL! AWWOL! AWWOL!

Awwol” için 2 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Onur,

    İlk öykün olduğunu görüyorum. Aramıza hoşgeldin. Yazmanın her zaman çok heyecanlı bir macera olduğunu düşünmüşümdür. Bu macerada hem öğrenirsin hem öğretirsin hem paylaşır hem de saklarsın. Yine de her koşulda çok zor bir süreçtir. Kahramanların oluşumundan hikayenin yapısal bütünlüğüne kadar (yani zaman kullanımı, anlatımın teknik ve hikayesel olarak kendi içinde tutarlı olması, olayların takip sırasının planlanması gibi gibi…) bir çok konuda uyanık olmalı ve olaylara, karakter gelişimlerine, neden-sonuç ilişkilerine ait çemberlerin kapanmış olduğundan emin olmayı gerektirir.

    Bu bağlamda hikayenin kendi içinde tutarlı olduğunu söyleyebilirim. Belki bir gün seçkiye gönderdiğim öykülerden birini okuma imkanın olur - ki çok mutlu olurum- o zaman benim aslında bize ait olan mitolojiyi baz alan ve bize dair hikayeleri günümüze uyarlayarak anlattığımı görebilirsin. Bu yüzden Kaf Dağında elfleri görünce - biraz garipsediğimi söyleyebilirim. Sanırım onları Valinor’a daha çok yakıştırıyorum :slight_smile: Elbette bir yazarın hayal gücüne bir yorumumuz asla olamaz. Kaf Dağı’nın elfli versiyonunu da okumadık demeyiz :slight_smile:

    Awwol’un çıkarcı krallara karşı gösterdiği prensipli davranışın okuyucudaki etkisini güçlendirmek için biraz daha temellendirmek isteyebilirsin belki. Bir de kahraman olayların içinde her zaman özne olmasını tercih ediyorum yani olaylar ile savrulan bir kahraman bana biraz daha mı kontrol edilmeli, hissiyatı uyandırıyor. Örneğin, elf ordularını görünce hiç sorgulamadan-amacı-tehlikesi-sonrası düşünmeden kılıç çekip at sürmeye başlıyor, gibi.

    Dediğim gibi değişik, bir melez tip hikaye olmuş. Umarım başka hikayelerini de okuruz. Acaba aklında başka nasıl hikayeler var.

    Aramıza tekrar hoşgeldin.
    Eline ve düşgücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  2. onurcee dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    Yüreklendirici ve uyarıcı yorumunuz için çok teşekkür ederim. Konu üzerinde düşünmeye çok fırsatım olmadı yaklaşık bir saat içinde yazıp gönderdim. Bu yüzden dediğiniz gibi bazı ölümcül noktaları gözden kaçırmışım. Asıl amacım; dört yıldır yazmak için akıl almaz derecede araştırma yaptığım ve sonunda yarattığım yeni dünyada geçen kendi fantastik romanımı bitirerek yayınlatmaya uğraşmak. Bunun için her ay seçkiye öykü göndererek yazım tekniğimi geliştirmenin yanında değerli yorumlar alarak az önce bahsettiğiniz hataları yapmamak. Yorumunuz için tekrar teşekkürler.

    Saygılarımla.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!