Öykü

Bacadaki Yılan

Anneanneme, Fatma Hunulu’ya

Antik Çağların, antik çağ yaşarları tarafından antik çağ olduğunun bilinmediği bir devirde Babil’de bir adam vardı. Hırsıyla yaşayan bir hükümdardı, gerçek adının tüm Babil’e ve düşmanlara, dostlara söylenmesini sakıncalı bulduğundan kulları onu Babil’in Hükmeden Adamı olarak anarlardı. Böylece defederdi Ereşkigal’in savaşta da barışta da baştan çıkarmalarını.

Hırsıyla mağrur bu hükümdar yakışıklıydı ve devletinin hazinesi de her geçen gün toplanan vergilerle, fethi gerçekleşen yeni eyaletlerle zenginleşiyordu. Yani ne yüzden yana ne de mal mülkten yana hiçbir şey onu efkârlandırmazdı. Ama hükümdar efkârlıydı çünkü onun için şehrinde göğe çıkan bir kulesinin olması yetmiyordu ya da Enu’ya bir parmak ucu kadar yakın olmak. Güneşin sarayının üstüne doğduğu bir öğlen vaktinde babasından, dedesinden ve diğer kadim atalarından kalan kütüphaneyi karış karış ediyordu yine yanında kimse olmadan. Kütüphanesiyle meşgul olurken kimse tarafından rahatsız edilmek istenmezdi, bütün ülkeyi askıya aldığı ender saatleriydi onun kütüphanede geçirdiği keyifli vakitler. 3.rafın 1638. kitabına göz gezdirirken yanındaki kitaba gözü çarpınca elindekini bırakıp onu aldı. Kütüphanede yer alan az sayıdaki kâğıda basılmış eserlerdendi bu da. Hafifçe sararmış ama özündeki beyazlık hâlâ belli olan kâğıtların üzerine soluk siyah harflerle kitabın adı kazınmıştı ama o okuyamıyordu. İçerisine bakmak için kâğıt destesini alıp masasına doğru yöneldi. Desteyi dağıtmadan olduğu gibi masaya bıraktı, niyeti tek tek alıp okumaktı.

“Enu ona inanan tüm kulları saklasın.

Batı yönüne, kendilerine Grek denen bir milletin topraklarına ayak basmazdan önce kürdan gibi ince, uzun taşların yuvarlak, geniş taşları başlarında taşıdıkları bir yer bulunur. Bu yapıların olduğu yörenin halkı taşları oraya kimin taşıdığını bilmezler ve kendi atalarının da böyle bir işte bulunmadıkları üzerine ant içerler. Taşların oraya nasıl gelip konduğuna ise akıl erdiremezler.

Işte bu belirsizlikten buraya “Peri Bacaları” derler. Yöre halkı tarafından anlatılır ki bu bacalarda başı kadın başı, vücudu yılan vücudu bir garip varlık yaşamaktadır. Kendisini bacalardan birinin içinde bulabilene de dünya hâkimiyetini vaat etmektedir.

Bütün bunların küfre tapan bir bozuk milletin sayıklamaları saymak da mümkündür.

Derleyen: Babil Tarihçisi-Nikşabur”

Özellikle okuduğu metindeki “Dünya hâkimiyeti” sesli bir şekilde beyninde yankılanırken Babil’e Hükmeden Adam ayağa kalkarak desteyi toplayıp kütüphaneden çıktı. Çıkmasıyla beraber ordusunun kumandanlarına haber saldı ki ihtiyaçlarını bildirsinler de sefere hazırlanılsın. Danışmanını da bu işe birinci ilgili olarak atayıp kendisi tahtında olası Dünya hâkimiyetinin düşlerini görmekle meşgul oldu. Danışmanı Vaküt adlı gözünden ne mal olduğu anlaşılan sansarın tekiydi. Bu adam hükümdarının karşısına diğerleri gibi bakımlı çıkmaz, her zaman kirli bir sakal ve temizlemediği sapsarı dişleriyle çıkardı. Yine de hükümdarın gözdesi olmuştu. Yüzü orta halli bir Babilli yüzü olsa da kötü huyu onu çirkin biri gibi gösteriyordu. Vaküt, orduya haber edilmesinden sonra bu işle ilgili görevlendirilme haberi de kendisine ulaşınca çok şaşırdı. Zira yakın günlerde sefer beklemiyordu. Üstelik nereye yapılacağını, hangi sebeple yapılacağını da bilmiyordu. Küçük sarayında hizmetçsinin hazırladığı kahvaltıyı yarım bırakarak saraya doğru yol aldı. Yol alırken bir yandan da kafasında milyonlarca tilkinin kuyruklarını bağlıyordu.

“Acaba bu sefer nereye yapılacak? Kesin şu fakir Frig ülkesine gidilecek yine. Grek bölgelerine gidilecekse geride kalmalı. Onların orduları epey gelişmiş, durduk yere ölmüş olurum. Zaten deli hükümdarın hezeyanlarıyla kaç can gitti bugüne kadar. Hepsi de boşuna. Aileleri kahramanlıklarından ötürü mala boğuldu ama adam yaşamadıktan sonra ailesinin mala kavuşmasının ona ne yararı var? Mutlaka ölmeli, nereye gidileceğini”

Bu düşüncelerle birlikte nasıl konuşması gerektiğini, kendi soruları karşısında hükümdardan ne gibi cevaplar gelebileceğini hesaplaya hesaplaya saraya geldi. Yavaş adımlarla, yolunu uzatarak merdivenleri çıktı. Saraya girdiğinde de hükümdarın tahtının önüne gelip kapıda bekleyen haberciye içerişe kendisinin geldiğinin söylenmesini istedi. Adam önce gidip hükümdara haber verdikten sonra hızla geri çıkıp kapıyı ardına kadar açtı.

“Hükümdarımız sizi bekliyor.”

Vakür içeri girerken arkasından kapıyı kapattılar ama o bile ilgilenmemişti. Hemen tahtın önüne kadar gelip hükümdarının eteklerine yapışarak el etek öptü. Bir yandan da “Enu sizi Babil’e saklasın” dualarını eksik etmiyordu. Hükümdarı sıkkın bir şekilde elini kaldırarak kesmesini işaret etti. Bu duaları günde 10 defa duyuyordu. Belki güzeldi ama bir kereliğine.

“Hükümdarımız ordunun hazırlanmasını emretmişler, beni de bu işin düzenleyicisi tayin etmişler” dedi geri geri yürüyüp tahtın önündeki en alt basamağa inerken. “Haddim olmayarak sormak isterim ki seferimiz neresi üstünedir?”

Hükümdar tedirgin gözlerle etrafına baktı, odanın tamamen boş ve meraklı kulaklardan uzak olduğuna emin olunca güzel tüylerden, bakire Babil kızlarının işlediği kaftanının altından desteyi çıkartıp ilgili sayfayı Vakür’e uzattı. Aynı cümleleri o da okudu.

“Bu taşların namını ben de işitmiştim. Hatta o yarım yılan yarım kadına da Şahmeran diyorlarmış. Etinin de hastalıklara deva olduğu söyleniyor ama sanmam ki gerçek olsun. Halk kütlelerinin batıllarından biri işte. Dünya hâkimiyeti bir yılanın gerçekleştirebileceği bir dilek midir?”

“Bilmiyorum ama denemekle bir şey kaybetmeyiz. Hatta yol üzerinde pek çok kale, şehir bizim olur. Geri dönerken uğrayacaklarımız da cabası.

Üstelik böyle bir fırsat varsa elbette değerlendirilmeli.”

“Tabii ki efendim. Ama bahsi geçen yer buradan çok uzakta kalıyor. Yaklaşık 9 ayımızı yolda geçirmek zorunda kalabiliriz. Bu kadar uzun süre zarfında ordunuz yarı yolda sorun çıkabilir. Açıkçası onları memnun etmek için her aybaşına 1000’er bakireyi de yanımıza almamızı öneriyorum. Böylece onları yol boyunca oyalayıp, memnun eder akıllarını Ereşkigal’ın fitnelerinden uzak tutabiliriz.”

“Tamam” dedi haritayı alırken. “Sağ ve sol tarafıma ayrı ayrı dizilmek üzere 2000 bakire istiyorum. Orduyu düzenleme işi de sen de. Yalnız seferde beni yenilgiye uğratmayacak kadarını ben alacağım, kalanı seninle merkezde kalacak. 9 ay dediğin gibi uzun bir süre. Taht boş kalırsa düşmanlar bunu fırsat verir, kulaklarına gitmesine izin verme.”

“Alçak herif” diye düşündü Vakür içi içini kemirerek. “Şahmeran’ın vereceği hâkimiyeti tek başına edinmek istiyor. Onunla gitmek için ikna etmeye sinsi bir yolum yok ne yazık ki” Dışındansa sadece “Emirleriniz sizin, onları yerine getirmek bizimdir.” diyerek geri geri yürüyüp taht odasından çekildi.

Odadan çıktığı sırada kumandan Ignaşup oraya geliyordu. Bu adamı da hiç sevmezdi. Fazla idealistti, mide bulandırıcı cinsinden bir Babil sevdası, hükümdara bağlılığı vardı. Yine de Ereşkigal büyüktür ki herkesi yoldan çıkaracak bir fitne bulunur yeryüzünde. Yarı yolda karşılaştıklarında Ignaşup selam durdu. Vakür resmi bir edayla elinin kaldırarak selamını aldı. Neticede Vakür onun üssüydü ama askerce bir karşılık vermesi gerekmiyordu.

“Ignaşup, orduyla ilgili gereksinmeler için ben görevlendirildim.”

“Evet, ulak bize de uğradı. Detayları konuşmak için hükümdarımıza çıkıyordum ben de.”

“Detaylar ben de mevcut asl-”

“Ben hükümdarla yüz yüze görüşsem ve iyice bir planlama yapsak daha iyi olur” dedi ve yanıt beklemeden aynı uygun adımlarla taht odasına doğru yol almaya devam etti. Vakür sinirinden dolup taşarken arkasından fısıltıyla söyleniyordu.

“Aptal sıçan! Dilerim annen Tanrı Enu’nun lanet ettiği, kutsalsız fahişelerden olur. Detayını konuşacakmış. Bana da 11.000 bakire bulmak kaldı. Köle pazarlarına bakmalıyım, diğer diyarlara da çıkmalıyım. Nasılsa hazine harcamalarım sorgulanmaz”

Ignaşup, onun fısıltılarını duymadan taht odasına girip, el etek öptükten sonra geri geri çekilip saygıyla el pençe divan durdu.

“Haberinizi ve hükmünüzü aldım. Ordu için gerekli hazırlıkları yapmamız için bize 2 ay mühlet vermenizi istiyorum, biz bu sürede ancak hazırlanabiliriz. Bir de hazırlıkların mahiyetlerini tam olarak yerine getirebilmem için seferin nereye yapılacağının bilgisinin benimle de paylaşmanız yerinde olacaktır.”

“Hayır” diyip geçti sakince Babil’e Hükmeden Adam.

“Efendim, sefer haz-”

“Hayır, sana söylemeyeceğim” dedi kararlılıkla hükümdar. “Ama Vakür biliyor. Ve hazırlıklarla da o ilgilenecek yani senin yapman gereken tek şey hazırlıklar devam ederken onu dinleyip, harfiyen uygulamak. O zaman tam anlamıyla hazırlanmış olursunuz. Ek olarak 11.000 bakireyi de yanımızda götüreceğimizden ek hazırlıklar da gerekiyor. Onlarla da Vakür ilgilenecek. Yani rahat ol. Ben her leyi düşündüm. Şimdi git ve ordunun başında, kışlada bulun.”

Hükümdarın sözünün üstüne söz söylenmezdi. Ignaşup yine yerlere kadar eğilip geri geri giderek geldiği kapıdan çıktı. Kışlasına döndü.

Bütün bunlar olurken Vakür bütün kiniyle bakireleri aradı. 1 ay içinde işi ulaklara yükleyip dört bir yana saldı. Onlar da o ayın içinde 11.000 bakireyi zor da olsa topladılar. Hatta diğer ülkelerden bile bakireler getirilmişti. Her şey Vakür’an aklındaki plana göre giderken ertesi ayın içinde de orduyu ve bakireleri besleyecek kadar da envai çeşit meyveler, yemek malzemeleri stoklandı. Bu malzemelerin pişmesi için aşçılar ve kazanlar da yine yetmediğinde komşu ülkelerden alınarak getirildi. Bu sefer Babil’e pahalıya mal oluyordu ama hükümdar oralı bile değildi. Seferin yapılması konusunda oldukça kararlıydı ve bu kararlılığı ilk günden itibaren hep arttırmaya bakmıştı. Sonunda hazırlıklar bittiğinde ve hükümdara müjde verildiğinde planlanan süreden biraz fazla olarak 2 ay 10 gün geçmişti. Orduda 10 bine yakın yaya birlik bulunurken, üst düzey komutanlarla birlikte 2000 kadar da atlı birlik bulunuyordu. Aynı zamanda her sürprize karşı hazır olmak için de 50 kadar fil onlara eşlik edecekti. Tabii fillerin eğiticileri de yanlarında. Bu Babil için ihtişamlı bir orduydu ve bu ihtişamlı ordunun savaşa hazır hale gelmesi de Babil tarihinde görülmemişti. Halka sefer duyuruldu ve halkın ilgisi yüksek oldu. Hükümdar yerine vali olarak Vakür’ü bırakırken tacıyla birlikte atına atlayıp ordusunun önünde liderlik ederek, halkının alkışları ve ıslıklamaları arasında muhteşem bir uğurlama ile şehirden ayrıldı.

Hükümdarın şehirden ayrılmasını fırsat bilen Vakür kafasında kuyruklarını birbirine bağladığı tilkilere “Ho” dedi ki ikisi ayrı yerlere var güçleriyle koşsunlar da kuyrukları kopsun. Frig kralına gitmek üzere bir gizli ulak gönderdi. Babil ordusunun oraya geldiğini iletip yolda onlarla güzel bir karşılaşma yaşanmasını talep etti. Vakür, Frig kralı ile yakındı. Bu adam Dünya hakimiyeti gibi uçuk kaçık fikirlere kapılmak yerine ülkesini güvene almak, Doğu ‘dan gelen tüccarlardan güvenlikleri karşılığında vergi almak gibi daha gerçekçi işlerle ilgilenir, saçma sapan hayallerin ardından koşmazdı. Bu yüzden onu, Babil’e hükmeden adama her zaman ve her koşulda tercih ederdi. Yine de bir Frig değildi. Bu yüzden Frig sarayına giremez, Frig kralına hizmet edemezdi. Yine de Frig kralı ona bu bilgiler için ödeme yapar, o da bu altınları memnuniyetle kabul ederdi. Ulak tez elden gittiyse de ancak ordunun şehirden ayrılışından 3 ay sonraya Frigya’ya ulaşabildi. Apar topar Frig kralının huzuruna çıkarılan ulak, el etek öptü. Yerlere kapandı.

“Babil hükümdarının başyardımcısı Vakür’de bir mesaj getirdim sizlere. Vakür diyor ki: Babil hükümdarı Küçük Asya’nın batısına sefer etmekte. Frig topraklarından geçecek ancak güzergahını öylesine ustaca ayarladı ki ıssız Frigya topraklarından geçeceğinden sizlerin ruhu bile duymayacaktır.”

Vakür sefer haberini Frig kralıyla paylaşıyordu çünkü burada başyardımcı olarak tahta sahipken hem kraldan hem de komutandan aynı anda kurtulabilirdi. Böylece tek taş atmadan tüm Babil onun olabilirdi, zira hükümdar evli değildi. Çocuğu da bulunmuyordu. Frig kralı da onun düşündüğü gibi yaparak gözcü göndererek sınırlarını gözetledi. Ulağı da altına boğarak Vakür’e geri yolladı. En sonunda güney sınırlarından dev bir ordunun görüldüğü haberini aldı ancak Babil ordusu o kadar devasa idi ki Frigya’nın güney sınırlarını boylu boyunca kaplıyordu. Gönderdiği gözcü böyle anlatıyordu. Bunun üzerine Frig kralı korkup sindi ve nasılsa zarar vermek niyetinde olmadıklarını düşünerek ordusunu oraya göndermekten vazgeçti. Zira Frigya ordusu böylesine bir orduyla kapışacak kadar güçlü değildi. Sadece filleri bile Frigya ordusunu askerlere gerek kalmadan dağıtır, duman ederdi. Böylece Babil’in ordusu hiçbir engele rastlamadan Küçük Asya üzerindeki seyahatine devam etti.

Babil’in ordusu az gitti, uz gitti. Dere tepe düz gitti, pir geldi tiz gitti. En sonunda Babil ‘e Hükmeden Adam’ın haritada gördüğü o kutlu yere vardılar. Dimdik duran ve gövdesi ince, başında da tepsi gibi geniş yuvarlak taşları taşıyan, yüzyılların esintileriyle dövülmüş Peri Bacalarını gördüler. Tüm askerler, yanlarında getirdikleri kadınlar ve Babil’e Hükmeden Adam şaşkınlıkla onlara bakarken.

Askerlerinin 10-20 tanesini Peri Bacalarının arasına dağıttı ki Şahmeran’ın bulunuşu kolay olsun. Bölgedeki her mağaraya, her deliğe bakan askerler yine de Şahmeran’ı bulamadılar. O zaman Babil’e Hükmeden Adam yanında getirdiği kâğıt destesini çıkarıp baktı baktı ama hiçbir şey göremeyince pes ederek çaresizce ordusuna baktı. Onca yolu boşuna mı gelmişti? Birden az ilerisindeki bacalardan birinde yer altına doğru inen bir oyuk gördü, kimseye bir şey demeden oyuğa doğru yol alıp önüne geldi. Geriye dönüp iki askeri el işaretiyle çağırıp yanında gelmelerini istedi. İçeri girince fark ettiler ki sanki güneş içerideymişçesine mağara aydınlıktı. İlginç bir sırdı. Boğuk bir inilti mağarayı kapladığında sesin olası kaynağına doğru yürümeye başladılar. Bu sesler hepsini oldukça ürkütmüşken askerler kılıçlarını çekerek hükümdarlarına refakat ediyorlardı. Askerlerinin korktuğunu bildiği halde hükümdar yine de onlara güveniyordu. Gerçi bu şartlar altında, dar bir mağaradayken, başka bir şansı da yoktu. Sesin kaynağına yaklaştıkça gözü alan bir ışık da seçilmeye başladı, bu sefer hem sesin hem ışığın kaynağına doğru yürümeye başladılar. Kaynağa vardıklarında da dehşete düştüler. Boynundan aşağısı yılanvari bir kuyrukla, kavislenerek uzayıp giden boynu ve yüzü ise bir kadın yüzüne benzeyen bir yaratık onlara bakıyordu. Elmasa benzer nesnelerle parıldayan tahta doğru yaklaşırken tedbirlerini elden bırakmadılar.

‘’Kimsiniz?’’ diye sordu birdenbire kadın. Sesi herhangi bir kadın sesi kadar sıradan hatta mahcup bile sayılabilirdi. Askerler duydukları sesle irkilerek, yerlerinde donup kaldılar. Bir adım daha atmaya cesaret edemediler. Babil’e Hükmeden Adam da yaratığın karşısında dik bir şekilde duruyordu.

‘’Babil Hükümdarı. Gerçek adımı senin gibi bir tuhaflığa söyleyip de kendimi riske atamam. Bu kadarını bilmen kâfidir. Öğrendim, duydum ki sen de Dünya hâkimiyetinin sırrı varmış. O sırrı bana vereceksin.’’

Mağarayı derin bir sessizlik doldurdu.

‘’Ya vermezsem?’’

‘’O zaman sen bize sırrı söyleyene kadar sana işkence ederiz.’’

Şahmeran kuyruğunu tahtında toplayıp yeşil zümrütten gözlerini askerlere dikti. Askerlerin her biri ayrı ayrı yerlere kılıçlarını düşürüp bayıldı. Babil’e Hükmeden Adam’ın kılı bile kıpırdamamıştı.

‘’Senin fani askerlerin ifritlerimin bir hareketiyle bayıldılar.’’ Hükümdar tam konuşacağı sırada onu susturdu. ‘’Dışarıda koskoca bir ordun olduğunu ben de biliyorum. İstediğin kadarını buraya yığsan da fark etmez onlar daha ne olduğunu anlamadan ifritlerim hepsini bayıltabilir. Bizim teknolojimize sizin gibi ilkel gezegen sahiplerinin teknolojisi erişemez. İfritlerim yani askerlerim bu mağaranın her yerinde.’’

Hükümdar şaşkınlıkla etrafına bakındı ama mağara ikisi ve baygın askerler dışında bomboştu.

‘’Hani neredeler? Sen benimle dalga mı geçiyorsun?’’

Tam cümlesini bitirmişti ki ensesine biri patlatınca eliyle ensesini tutarak çığlık attı. Hem korkmuş hem de canı yanmıştı.

‘’Neydi bu?’’ diye sordu ensesini ovuştururken.

‘’Gücümü sınamanın karşılığıydı. Işık yıllarınca ötelerden geldik biz buraya. Yüzyıllarca sürede insanlarınıza hükmettik ama bir süre sizden öylesine sıkıldık ki en sonunda bu dünyanın içinde kenara çekilip acınası hayatlarınızı izlemeye karar verdiğimizde sizler bizi efsaneleştirip saçma sapan mitler yarattınız. Dünya hâkimiyetinin bir sırrı var doğru, bir ölümsüzler ordusu yaratabilecek, az önce sana vuran ifritim gibi bir ordu kurabileceğin bir yüzük var. Bunu mitleştirdiniz ve yüzyıllarca herkeste bu yüzüğün peşine düştü. Sen de işte şimdi onlardan biri olarak bana geldin. Ama askerlerimi tek hareketimle bayılttım. İsteseydim askerlerini bakışımla öldürmüştüm ama insanları öldürmekten yana değilim. Sadece bayıldılar. Birazdan ayılırlar. Sen de zaten sırrı onların duymalarını istemezdin değil mi?’’

Hükümdar şaşırdı.

‘’Nasıl yani sırrı verecek misin? Ordumu tek bakışınla bayıltabilecekken?’’

‘’Evet, çünkü biliyorum ki sırrı sana verdiğimde oraya ulaşsan bile boşa gitmiş olacaksın. Orası senin ve ordunun ancak mezarı olabilir. Bu yüzden seni şimdi uyarıyorum. Gitmekte hâlâ ısrarcı mısın?’’

‘’Tabii ki. Her türlü ölümü göze aldım ben.’’

Şahmeran pullu derisinin görülmeyen bir yerinden bir pusula çıkartıp hükümdarın önüne attı. Hükümdar yere düşen pusulaya hemencecik sarıldı ama onun ne olduğunu, ne işe yaradığını bilmiyordu. Çünkü daha icat edilmemiş bir nesneydi.

‘’Bu nedir?’’

‘’Pusula derler ona. Dışarı çıktığında pusuladaki kırmızı ok ne yanı gösterirse o yöne git. O seni Dünya hâkimiyeti için gerekli olan yüzüğe ulaştıracaktır. Süleyman’ın yüzüğüne. Süleyman’ın yüzüğü sadece zamanı geldiğinde sahibinin olacaktır ama eğer zamanından önce birisi onu almaya çalışırsa orada yüzüğü koruyanlarca öldürülecektir. Hâlâ istiyorsan git. Sen bunu ilk isteyen değilsin ve sanırım son da olmayacaksın.’’

Mağarayı yine sessizlik doldururken hükümdar pusulayı incelemeye devam etti. Şahmeran’ın sesi mağarayı tekrar doldurduğunda ise gözlerini pusuladan uzaklaştırarak ayıldı.

‘’Şimdi git ve ölümünü bul aptal. Askerlerini de al.’’

Askerler gözlerini oğuşturup, gerinerek ayağa kalkıp kılıçlarını ellerine alırken ‘’Bize ne oldu böyle?’’ diye birbirlerine de soruyorlardı.

‘’Bayıldınız aptallar, ifritlerim sizi bayılttılar.’’

Hükümdar hiçbir şey arkasını döndü. El işaretiyle de onların kendilerini takip etmelerini emretti. Dışarı çıkarken gözlerini pusuladan ayırmıyordu. Onlar mağaradan çıktıktan sonra Şahmeran’ın İfritlerim dediği askerleri üzerlerindeki görüntü burgacını kurcalayıp görünür oldular. Birisi yaklaşarak efendisine sordu.

‘’Ona neredeyse her şeyi anlattınız efendim.’’

‘’Biliyorum, nasılsa mitlerde Süleyman’ın yüzüğü diye geçen hayali ordu simülatörünü bulduğunda koruyucular onun da hakkından gelecektir. Yani birine anlatacak kadar uzun yaşamayacak.’’

– 1. Bölümün Sonu –

Fazıl Okutan

Ankara Üniversitesi, Sümeroloji öğrencisiyim. 23 yaşımda yazdıklarımı yayımlamaya karar vererek soluğumu Kayıp Rıhtım’ın Aylık Öykü Seçkisinde aldım. İlerleyen zamanlarda farklı mecralarda da yazılarımı yayımlamaya devam edeceğim.

Bacadaki Yılan” için 2 Yorum Var

  1. Elinize sağlık, gayet akıcı ve güzel bir öyküydü.
    Betimlemelerinizi de çok beğendiğimi belirtmek isterim. Devamını dört gözle bekleyeceğim.

  2. Öykünün içindeki mitolojik göndermeleri sevdim. Ereşkigal ve Enu’dan bahsediyorum. Site’de daha önce Cambridge Üniversitesi Asuroloji öğrencileri tarafından yapılan ‘‘Nippur’un Yoksul Adamı’’ adlı bir kısa filmin haberi yapılmıştı. Öykü içinde ‘‘Babil’e Hükmeden Adam’’ adıyla sürekli zikredilen hükümdar da bana o öyküyü hatırlattı. Zira o filmde Babil’de geçiyordu. Sanırım bu da bir göndermeydi ama sırf gönderme yapacağım diye boşa da kullanmamışsınız. İsimlerin büyüsüne değinilmesi de yerinde olmuş.

    Öykünün beğenmediğim tarafı da sanki eksik gibi. Yani daha iyi olabilirmiş de siz uğraşmak yerine boş verip öylesine göndermişsiniz. Size yazarken acele etmemenizi öneririm. Üzerinde durarak ve birkaç kere baştan okuyup, geri dönerek yazıp öyle yollamak daha iyi olur.

    Aksine eksik bulduğumu söylemeliyim. Sayıca az. Bazı bölümler betimlenmesi gerekirken betimlenilmeden es geçilmiş ne yazık ki. Betimlemelere özen göstermeniz sizin açınızdan ve öykünüz açısından daha güzel olacaktır.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!