Öykü

Bay Hurdacı

Genç kız hızlı ve büyük adımlar atarken aklında aynı cümle dönüp duruyordu. “Eğer istediğin hayata kavuşmak istiyorsan, aşağıdaki büyük marketin yanındaki hurdacıya gel, seni bekliyor olacağım Zeynep.” Uyanır uyanmaz yatağının yanındaki dolabın üstünde bulduğu sararmış kâğıttaki bu cümle aklından bir saniye dahi çıkmamıştı. Başlangıçta bunun deli saçması olduğunu düşünse de sonunda bu sarı kâğıda yazılmış cümleye bir şans vermesi gerektiğine karar vermiş, annesigilin evden gitmesini sabırsızlıkla beklemiş, onlar evden çıkar çıkmaz da koşar adımlarla yola koyulmuştu. Elbette ki bu bir deli saçması olabilirdi ya da vicdansızca yapılmış bir şaka hatta daha da kötüsü bir tuzak. Her okula gidiş dönüşündeki yoldu bu ve eğer yolunun üstünde bir hurdacı dükkânı olsaydı onu görürdü. Yine de içindeki ufak umut kırıntısına tutunmuş yola çıkmıştı. Ailesi ile gitmemek için yalan söylemişti ve eğer yakalanırsa bunun bedelini çok ağır öderdi bunun farkındaydı ama emin olduğu tek şey şuydu ki eğer annesi ve babası gerçek onu görebilseydi bu umut kırıntısına tutunmasına hak verir ona kaş dahi çatmazlardı. Bu imkânsız gibi bir şeydi onun için çünkü annesi ve babası ona, asla gerçek onu sormazlardı. Genç kız onlar tarafından sevildiğini biliyordu ama bu çok da gösterilmeyen bir sevgiydi. Annesi onun mutlu olmasını ister ama ona hiçbir zaman neden mutlu olmadığını sormazdı. Zeynep’e göre bu bencillikti çünkü annesi onun sorunlarını göz ardı etmek, kendisini bunlarla yormak istemiyordu. Aynı zamanda bu genç kıza göre korkaklıktı çünkü annesi gerçek onu görmekten, tanımaktan korkuyor, onun kalbindeki sızıyı hissetmekten çekiniyordu. Babası ona karşı sert ve anlayışsızdı. Kimi zaman onun henüz bir genç kız olduğunu unutur, ondan kendisi gibi yaşamasını talep ederdi. Zeynep bu boşluğu arkadaşlarıyla doldurmaya çalışmış ama karşısına çıkan her insan ondan ya kaçmış ya da onun bu ilgi açlığını kullanmış sonrada işi bitince onu alaya almıştı. Kendisini Victor Hugo’nun Quasimodo’su, Stephen King’in Carrie’si gibi hissediyor, kendisine dokunacak ve hayatını tamamen baştan yaratacak sihirli bir değnek bekliyordu. Belki de o sarı kâğıt onun değneğiydi ve eğer bu fırsatı kaçırırsa kendini asla affedemezdi.

Her ihtimale karşı yolun en aşağısına indikten sonra camekânlara bakarak ilerlemeye devam etti. Eğer onu buraya getiren aptalca espri yeteneğine sahip bir insan topluluğuysa herhangi bir mağazaya girecek sonra da evine geri dönecekti. Cadde boyunca yürürken her adımında içinde beliren umut ve heyecan karmaşası daha da artıyor, kendini mutlu sona yaklaşmış gibi hissediyordu. Bir kez daha böyle hissetmişti ve sonu hüsranla sonuçlanmıştı bu sefer de böyle olmamasını diledi. Gecen sene lisenin ilk aylarında sınıfın en yakışıklı çocuğu olan Berkay ona, gözlüğünü çıkartsa saçlarını da söyle yandan iki tane toplasa çok güzel olacağını söylemiş, üstelik bunu yaparken mavi gözlerinden birini de kırpmıştı. Zeynep ertesi gün kumral dalgalı saçlarını iki yandan ayırıp toplamış, yolda kalın çerçeveli gözlüklerini çıkarıp bal rengi gözlerini kısarak zorla da olsa okula varmıştı. Kapıda ona gülen Berkay ve diğer topluluğu görene kadar da aynen bu heyecanı ve umudu bütün bedeninde hissetmişti. O günden itibaren lise hayatının da önceki hayatından bir farkı olmayacağını hissetmiş yine de o aptal gözlüğü tekrar kullanmamıştı. Hızlı çarpan kalbine eşlik eden adımları birden durdu olduğu yerde çakılıp kaldı. İşte oradaydı. Her zaman kullandığı o yolda bu kadar büyük bir hurdacı dükkânını nasıl olur da fark edemezdi, bilmiyordu. İçindeki garip mutluluğu zorlukla bastırıyor, çılgınlar gibi gülmek istese de kendini tutuyordu. Mıknatıs gibi çekildiği büyük hurdacı dükkânının kapısına doğru yönelirken yüzündeki gülümsemeye engel olamadı.

Hızlı adımlarla büyük ahşap kapıya yöneldi. Bir yandan bu kadar modern binalar arasında tıkılıp kalmış bu yapıyı şimdiye kadar nasıl fark etmediğine şaşırıyor bir yandan da içeri girmek için içinde oluşan büyük arzuyu bastırmaya çalışıyordu. Kapı sanki onu bekliyormuşçasına kolayca acildi ve genç kızın burnuna ahşapla karışık taze boya kokusu geldi. İçerisi bir hurdacı dükkânını andırmıyordu. Duvarlar boylu boyunca tahta raflarla donatılmıştı. Rafların üzerinde tenekeyle yapılmış hayvan figürleri vardı. Koridora benzeyen kısımda iki farklı kapı vardı ve oda gündüz olmasına rağmen sarı bir ışıkla aydınlatılmıştı. Raflarda duran küçük hayvan figürleri Zeynep in çok ilgisini çekmişti. O kadar gerçekçiydiler ki insanın onların sahte olduğuna inanması için dokunması şarttı. Bu yüzdendir ki Zeynep elini çekinerek de olsa rafta duran fil figürüne doğru uzattı. Bir ses eli henüz file ulaşamamışken ona ulaştı ve hafifçe irkildi.

“İnsanların bu dükkânda ilgisini ilk çeken şeylerdir bu figürler ama ne yazık ki sadece bakılması için oradadırlar.” Zeynep kendisine seslenen bu sese ilgiyle bakıyor onun küçük lacivert gözlerini, ucu hafif kıvrık irice burnunu, ince dudaklarının arasından beliren sarı dişlerini daha yakından görme hatta dokunma isteği duyuyordu. Adam ona doğru yaklaştı ve buruşuk nasırlı elini Zeynep e uzattı.

“Ben Bay Hurdacı. Adım bu, insanlar beni böyle tanır. Dükkânıma hoş geldin Zeynep.” Zeynep adamın çirkin ellerini büyük bir istekle tuttu. İçinde bu çirkin bedene karşı bastıramadığı bir ilgi ve arzu vardı. Adamın iğrenç ellerini tutmayı, hatta bırakmamayı düşünüyor, hatta o çirkin ellerin kendi yüzüne dokunması, o küçük birbirine yakın gözlerin kendi gözlerine takılıp kalmasını istiyordu. Yola çıkarken içindeki büyük kuşku attığı her adımda erimişti sanki. Kendini güvende ve aradığı bulmuş hissediyor, adamın çirkin, kulak tırmalayan sesi ona huzur veriyordu. Adam elini çekmeden konuşmaya devam etti.

“Neden buradasın Zeynep? Korkmuyor musun, bana nasıl güvendin? Seni burada öldürüp cesedini de yok etsem kimin haberi olur ki? Neden buradasın?” Zeynep ne demesi gerektiğini bilmiyordu. Bu adam kim onu nereden tanıyor bunu da bilmiyordu. Ona adını söylemiş miydi, hatırlamıyordu. Sanki bir şişe içkiyi bir anda içmiş, damarlarına narkoz verilmiş gibiydi. Yürüdüğü yol, düşündüğü fikir hepsi silinip gitmişti kafasından.

“B…Ben bilmiyorum. Normalde böyle biri değilim, yani değildim. Anlayamıyorum neden buradayım, bir kâğıda nasıl böylesine güvendim bilmiyorum. Sadece…” sözleri adamın çirkin sesiyle tekrardan bölündü. “Sana hatırlatmama izin ver.” Zeynep’i elinden tuttu ve odanın en sağında kalan tek rafsız duvarında bulunan büyük boy aynasının karşısına getirdi. Zeynep aynadan ona bakıyor, gözleri bir türlü kendi bedeniyle buluşamıyordu. Adamın yüzündeki çirkin tebessüm bir an olsun eksilmemişti.

“Aynada ikimiz varken asla kendine bakamazsın Zeynep. Bu yüzden gözlerini kapat ve sadece bana odaklan.” Genç kız hiçbir tereddüt duymadan gözlerini sıkıca kapadı.

“Hayal et. Uzun sarı saçlarını aynı Sena’nınki gibiler onunki kadar güzel. Uzun kirpikler ve kavisli kaslarla süslenmiş güzel yeşil gözler… Minik güzel burnunu ve hafif dolgun dudaklarını hayal et. Ne kadar da güzel olursun Zeynep, o zaman arkadaşların seninle dalga geçebilir mi sence? Bir de ailene bakalım. Onların seni sevdiklerini mi sanıyorsun gerçekten, buna inanıyor musun kalbinle? Bu kadar saf olma Zeynep. Hayatın başarısızlıklarla, sevgisizliklerle, alaylarla, küçümsenmelerle dolu. Düzeleceğini mi sanıyorsun, ne kadar da saf bir düşünce. Sana olacakları söyleyeyim mi daha beteri olacak, her şey daha kötü olacak Zeynep. Seni seven bir ailen olsun istemez miydin?” Nasırlı elleriyle genç kızın gözlerinden akan damlaları sildi. Şimdi elleriyle Zeynep’in saçlarına, yüzüne dokunuyor, konuşmaya devam ediyordu.

“Buradasın çünkü ihtiyacın olan her şey burada. Aklın karmakarışık, korkunç düşüncelerle dolu, bunları silmek yok etmek için buradasın. Kalbin paramparça olmuş, onarmak için buradasın. Ruhun yaralarla dolu, iyileşmek için buradasın. Sen toz içinde kalmış, herkesi büyüleyecek bir vazosun Zeynep ama çatlamışsın. Ben önce o çatlakları yok edeceğim sonra da tozunu alacağım ve herkesi büyüleyeceksin. Aç gözlerini Zeynep, aç ve bana bak.” Genç kız arzuyla parlayan gözlerini çirkin ama büyüleyen gözlere dikti. Adamın, uzuvlarında gezinen parmaklarının, kendi bedenini hiç terk etmemesini, sonsuza değin kendi yüzünde ve saçlarında gezinmesini istiyordu.

“Buradasın Zeynep ve ben sana istediğin her şeyi vaat ediyorum. Çünkü bunu yapabilecek güce sahibim ve bunu sana vermek istiyorum. Sen bunu almak ister mısın? İstediğin her şeye sahip olmak ister misin?”

Zeynep gözlerini onu büyüleyen gözlerden ayırmadı. Artık bedeni bütün narkozu almış, tamamıyla sarhoş olmuş, bütün kontrolü hurdacıya vermişti. Tereddüt dahi etmeden kesin bir sesle tekrarladı.

“Evet, isterim. Çok isterim.”

Zeynep hurdacıyı küçük, karanlık koridorun sonundaki kapıya kadar sessizce takip etti. Hurdacı arada bir Zeynep’e bakıyor, ona küçük tebessümler gönderiyordu. Kapının açılırken çıkardığı gıcırtı, sessiz dükkânda yankılandı. Zeynep açık kapının eşiğinde duruyor meraklı gözlerle içeriyi görmeye çalışıyordu lakin girişteki sarı ışık odanın içerisini aydınlatmaya yetmiyordu. Hurdacı ona, orada kalmasını söyleyip karanlığa daldı ve çok kısa bir süre sonra elinde minik bir şişeyle geri döndü. Şişeyi Zeynep’e doğru uzatırken ışıkta beliren, belirsiz yüzündeki korkunç tebessüme karşılık veren Zeynep şişeyi aldı ve mavi olduğunu düşündüğü sıvıyı tereddüt dahi duymadan tek dikişte içti. Saniyeler sonra, daha şişeyi sahibine verir vermez iksirin ayıltıcı etkisi kendini belli etmeye başladı. Zeynep şaşkın gözlerle etrafa bakıyor, az önce başına gelen olayları net hatırlayamıyor, hatırladığı kısımlar ise onu daha da şaşırtıyordu. Dönen başının da devreye girmesiyle kapının eşiğine yaslandı ve karşısında duran hurdacıya korkuyla karışık bir nefretle baktı.

“Bana ne verdin böyle, ne yaptın bana? Ben nasıl oldu da inandım aptal bir sarı kâğıda, seni nasıl oldu da dinledim. Ah hiçbir şey belirgin değil kafamda, sanki hepsi bir rüyanın ürünü gibi. Şu başım bir ağrımasa hatırlayacağım ama…”

Zeynep in içi korkuyla dolmuştu. İçinde beliren belirsizlik onu bir girdap gibi yutmaya hazırdı. Zihninde olayların hiçbiri tam olarak belirgin değildi ve baş ağrısı onun düşünmesini engelliyordu. Şuradan bir çıkabilsem, eve gidip düşünüp her şeyi rayına oturtsam, diye geçirdi içinden.

“Bakın Hurdacı Bey, bana ne yaptınız bilmiyorum. Yer altımdan kayıyor sanki zihnim bir girdap gibi her şey kesik kesik. Şimdi eve gideceğim. Ben üzgünüm ama düşünmek öyle karar vermek istiyorum.” Hurdacı olduğu yerden sakince onu izliyordu. Yüzündeki korkunç tebessüm bir an olsun silinmemişti. Gözleri zafer kazanmış bir asker edasıyla parlıyordu. Zeynep doğrulup hareket etmek istese de olduğu yerde çivilenmiş gibiydi. Hareket edemiyordu. Bütün bedeni uyuşmuş, sanki onun kontrolünden çıkmış, her uzvu kendi bağımsızlığını ilan etmişti.

“Zeynep, Zeynep senin için o kadar üzgünüm ki… Ama sakın kendini suçlama. Bak, bu insanları ve onların savunmasız ruhlarının bana verdiği tılsımı suçlayabilirsin ama.” Hurdacının bastığı düğmeyle oda aydınlanınca Zeynep in gözleri dehşetle açıldı. Oda metalleşmiş insan bedenleriyle doluydu. Zeynep metal gözlerdeki korkuyu hissediyor, avaz avaz bağırmak istese de bunu yapamıyordu. Sesi güçlükle çıkıyordu, uzuvlarını hissetmemeye başlamıştı.

“Sen tüm bu insanlara ne yaptın?” diyebildi güçlükle. Sesindeki şaşkınlık hurdacıya tiz bir kahkaha attırdı. Zeynep’in gözyaşları istemsizce dökülürken hurdacının yüzündeki korkunç gülümseme daha da belirginleşiyordu.

“İnsanlar Zeynep, her zaman daha fazlasını, en mükemmelini isteyen insanlar. Bu insanların hepsi mükemmel bir hayatın olabileceğini düşünen, onu arayan insanlar. Ben onları öldürmedim, onları kurtardım. Onlar mükemmel hayatlarına sahip olmadan mutlu olamayacaklardı ama ona da asla sahip olamayacaklardı. Onları, içlerinde yapıp yapıp yıktıkları umuttan kurtardım. Umut korkunç bir şeydir, Zeynep.” hurdacı çirkin parmaklarını genç kızın saçlarında gezdirmeye başladı. Zeynep ona dokunan bu çirkin bedenden tiksiniyor, ürkünç suratına bakmak dahi istemiyordu. Zeynep artık tamamen pes etmiş, çaresizce yarısını hissetmediği bedeninin tamamen metalleşmesini bekliyordu. Çabaları boşunaydı çünkü artık ne hareket edebiliyordu ne de konuşabiliyordu.

“Zeynep bir anlık da olsa o aynada istediğin mükemmel hayali gördün benim sayemde. Hayatında hiç hissetmediğin kadar hayat dolu hissettin kendini. Her şeyin bir bedeli vardır. O kısa anın bedeli ise senin ruhun, Zeynep. Bu çirkin yüze duyduğun büyük ilginin sebebi olan tılsımı besleyecek bir adet ruh. Hayatına bakıyorum da o an için ruhunu vermeye değerdi. Eğer seni buradan gönderseydim eminim ki sürekli o anı tekrar yaşamak isteyecektin çünkü insan bir kere mutluluğun tadına varınca onu kaybetmemek için her şeyi yapar. Sana iyilik yaptım Zeynep. Sana hiç hissedemeyeceğin kadar büyük bir mutluluk hissettirdim. Şimdi o anı düşün, düşünki gözlerindeki korkuyla hurdalaşma. Sonra gelecek müşterilerimi korkutabilirsin, öyle değil mi?”

Zeynep tüm acınası hayatını gözlerinden geçirdi. Hurdacı haklıydı. Yaşadığı en büyük mutluluk da mutsuzluk da bu dükkânın içindeydi. Artık zihni bulanmaya başlamıştı, yavaş yavaş her şeyi unutuyor, kendi adını dahi anımsamakta zorlanıyordu. Yavaşça her şey silinirken hurdacı onu diğer insan hurdalarının yanına taşıdı. Hurdacı parmağının tek bir hareketiyle odayı karanlığa boğarken onun da zihni karanlığa boğuldu ve hayat sayfasını bir hurdaya dönüşerek kapattı.

Bay Hurdacı” için 2 Yorum Var

  1. hilay dedi ki: dedi ki:

    Zeynep isminin tekrarı konusunda haklısınız sonradan okuyunca benim de dikkatimi çekti. Teşekkür ederim güzel yorumunuz için :blush: