Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Baykuş’un İşareti

Ve Hırslıydı İnsan… Baykuş bana bunu öğretmişti. Belki de öğrettikleri arasında en önemlisiydi bu. Şimdi, yanmış evimin yıkıntıları arasında titremiştim bunu öğrendikten sonra ağlamış ve çığlık atmıştım.

Ben, Baykuş’un İşaretini taşıyanlardanım. Her türden birini seçerdi Baykuş ve onlara “Öğretirdi”. Bu Kimseler, Baykuş’un İşaretini taşırdı. Mor Gözleri ile bilinirlerdi.

Şimdi, bu gece yine aklıma geliyor her nedense, bir kez daha aklımda anılarım, eskiyi hatırlıyorum… Çok eskiyi…

Eski evimizi bugün bile hatırlarım. Dışarıdan kasvetli gibi görünen, ancak içinde çok sıcak ve tatlı anıların yaşandığı bir evdi. En ufak bir medeniyet izinden dahi uzak sayılırdık, ormanın ortasında bir evdi, etrafımızda birkaç ev daha vardı. Bu durumun garipliğini hiç sorgulamadım. Ortaokula hiç gitmedim. Evde eğitim aldım, liseye kadar bu böyle sürdü gitti.

Mutlu bir aileydik. Toplumun kurallarına uyan, geleneksel bir Türk ailesi denebilirdi dışarıdan. Ancak… Bir farkımız vardı. O günler, bunu bilmiyordum. Ve uzun bir süre bilemeyecektim. Ergenliğe adım attığım o gün gelinceye dek.

Sene 1993, Mart ayındayız. Tam olarak Mart’ın 6’sıydı. Doğum günümü kutladık ve yattık, bizim için doğum günleri problem değildi.

Sabah kalktığımda, garip bir sessizlikle uyandım. Evde herkes uyur gibiydi. Sadece ben ayaktaydım, içimde garip bir heyecan, kalbimde garip bir çarpıntı vardı sanki. Anneme seslendim, ses yok; babama seslendim, e gene ses yok.

Neden sonra, banyoya girip aynaya baktım ve çığlığı bastım. Göz rengim… Değişmişti. Garip bir biçimde morlaşmıştı. Garipti, yeniydi ve her yeni şey gibi korkutucuydu. Annem “Ladin” diye çığlığı bastı ve yanıma koştu.

Yataktan yeni fırlamış gibi kızıl saçları (benimkiler gibi kızıl saçları vardı), darmadağınık, geceliği üzerinde. Kızım ne oldu? Diye bana baktı. Gözlerimi kaçırdım ellerimle kapattım. Duraksadı ve benden bir cevap talep edercesine durdu. En sonunda ellerimi gözlerimden zorla çekti ve baktı.

“Aman… Tanrım, bunca yıldan sonra…”

O gün, ailemin, soyumun garip sırrını öğrendim… Biz… Tam olarak insan değildik. Garip yetenekleri olan başka bir türden köken almıştık. Ne tür garip yetenekler olduğunu ailem de bilmiyordu.

Ancak, bundan asırlar önce, atalarımdan biri çok büyük bir hata yaptığında, Baykuş tarafından lanetlendi. Baykuş ne idi, kimlerden idi, kim bilir? Ancak bir şey kesin ki, güçlüydü. Ailemin güçlerini baskılayacak kadar güçlü. Bu nedenden ötürü ki asırlarca ailemden kimse bu güçlerle doğmamıştı.

Bu güçlerin en büyüğü ve en garibi ise, bizzat Baykuş’un kendisinden geliyordu. Birkaç gece sonra, rüyalarıma yön vermeye başladım. Akıntıya yön vermek beni garip yerlere, dünyanın karanlık köşelerine sürükledi. Simurg’un Kütüphanesi’nin verdiği yönergeleri takip ederek, rüyalarımda garip yerlere ulaştım.

Bir keresinde Simurg’u da bizzat gördüm. Bilgeliğin Kuşu bana bir çok öğüt verdi ve Baykuş’un İşaretini insanların anlamayacağı konusunda beni uyardı.

Uyarılarının haksız çıkmasını umarak yolculuğuma devam ettim, Rüyalar Âlemi’nin derinlerine ve derinlerine nüfuz ettikçe, Âlem beni önlenemez biçimde etkiledi, değiştirdi. Giderek daha hızlı ve daha etkili problem çözme yeteneği elde ettim. Zekâm, diğerlerinin boy ölçüşemeyeceği bir hâle geldiğinde, kendimi göstermeyi bıraktım. Zamanımı çoğunlukla yalnız geçirdim.

Ailem okula garip bir göz hastalığı geçirdiğimi bahane ederek sürekli gözlük takmamı sağladı. Rahatlık ve konfor sonucu giderek daha fazla şey öğrendim. Tanrı, Mühendis, Freyja ve belki de Baykuş’un kendisi dışında kimsenin bilemeyeceği sırlar ve gizler öğrendim. Hastalandım ve yataklara düştüm, yaşadım ve öldüm. Fizik bilgim derinleştikçe, etrafımdaki cisimlerin titreşimlerini ve uzay ve zamanı görür oldum.

Ancak, Simurg haklıydı, felaket evimize, 97 senesinde indi. Bir kişiydi bu, alelade bir insandı bu, kendisinde anlamadığından mahlûkat gördüğü birini öldürme hakkı gören biriydi bu. Benim hakkımdaki söylentilere inanan biriydi ve evimizi yaktı. Ailem o gün dışarıdaydı şükürler olsun ki.

Etrafımdaki ateşi hissediyor. Bunların son sözlerim olduğunu biliyorum, ancak, bana bunu yapana karşı bir öfke yanıyor içimde. Önemli değil, Topraktan geldi ve toprağa gidecek, bu hep böyle oldu. Ben de, herkes.

Ancak bir tek nokta var. Bugün değil, asla bugün değil. Artık bilgim üçüncü boyutun dışına çıkıyor. Geçmişi biliyorum, bugünü biliyorum ancak gelecekler bir sır perdesi. Diğer evrenler bir sır perdesi. Baykuş’u hissediyorum. O benden pek farklı değil belki de. Ondan son bir isteğim var, bilmeme izin vermesi. Baykuş’un müdahalesini hissediyorum. Etrafımdaki ısı bitiyor, evren yıkılıyor. Birden bire, zamansal düzlemde uzadığımı hissediyorum. Her şey kıvrılıyor, her şey değişiyor. Boyutları atlarken, bedenim nasılsa aynı kalıyor. Geleceği biliyorum, evrenleri ve her yolu görebiliyorum. Ben sürekli öldüm ve sürekli doğdum. Herkes ölecek ve herkes doğacak. Ancak, bilgi ebedidir. Aktarımını izliyorum. Tanrı’dan, Mühendis’e. Mühendis’ten Baykuş’a, Baykuş’tan İnsana ve daha nicelerine geçiyor bilgi. Disk dönüyor. Evren değişirken, bilgi sabit kalıyor. Baykuş hükmediyor. Ve şimdi, bildiğim zaman yıkılırken, son boyutta duruyorum. Ayrımlar anlamsız, her şey tek ve bir. Baykuş Yuvası’na, O’nun diyarına gitmek istiyorum.

Önümde, bir çöl var – beliriyor birdenbire. Yakılmış her kitap buraya gelecek, anlaşılmadan ölen herkes buraya düşecek. İskenderiye Kütüphanesi’nin yıkıntıları arasından ve Matruşka Beyni’nin yanından geçiyorum. Sonra bir sıraya varıyorum, reddedilmişlerin ve unutulmuşların sırası bu. Trilyonların arasından sıyrılıp Baykuş’a yürüyorum. Anlayışlı ve sakin, bana tek bir soru soruyor. O bile bir soruyu bilmiyor çünkü. Bana dönüyor ve herkesin sürekli sorduğu, Tanrı dışında kimsede cevabı olmayan, cevabı bulunduğunda zamansal ve uzaysal boyutları yıkacak o soruyu soruyor:

“Neden?”

Soru cevapsız kalıyor. Kalacak ve kalmalı. Benim bilgim dahi ulaşamıyor cevaba. Baykuş üzgün, kahrolmuş. Bana bir bakış daha atıyor, daha sonra, bu engin diyarda dolanıp, kayıp bilgileri bulmama izin veriyor.

Çöllerinde geziyorum. Uzaklarda, yıkıntıları görüyorum. Babil, İskenderiye, Atlantis, Ur ve daha niceleri, önümde serpiliyorlar, eski dünyaların anıları gibiler sanki. Bizden çok uzakta yaşamış ve ölmüş yaşam formlarını görüyorum, birçok ölü insan görüyorum. Acı çekmiş oldukları her hallerinden belli. Neden sonra, çok uzaklarda bir yerlerde, bir mekik görüyorum. İçinde, bir odada, üstü tozlanmış bir kayıt cihazı, içinde bir ses kaydı var. Üzerinde bir kızın, en azından bence bir kızın, adı var. Ses kaydı bana sesleniyor ve ben, kaydı açıyorum.

“Abra’nın son anılarıdır.”

“31 Aralık, 2099, Eski Dünya Gezegeni. Smirna üssü.”

“Bugün, belki bir kurtulan bulma umuduyla, Alpha Centauri’deki koloniden buraya geldim. Luna Enerjisi Sürücülerim çalışmayı durdurdular, kaçacak ve gidecek hiçbir yerim olmadığından, artık bu benim için bir sorun değil.

Gezegen, bir mucize eseri, uzay kıyafeti girmeyi gerekli kılmıyor. Ancak, gaz maskesi takmam yine de gerekli. Bir süre, Smirna’nın yıkıntıları arasında gezdim, burası unutulmuş, her yerden bir toz dumanı yükseliyor. Buradaki yıkımı izlediğimi hatırlıyorum, ölümü hatırlıyorum.”

O sırada, hemen yanda duran, bir hafıza kristali dikkatimi çekti. Kristali ışıldağa yerleştirdim ve oldukça korkunç bir görüntüyü izlemeye başladım.

İnsanlar yanıyorlardı, gökler karanlık, uçaklarla kaplanmış, yere bomba üstüne bomba yağdırıyor. Yanıyorlar, derileri ateşler içinde, kül ve duman gözleri darmaduman ediyor. Bir zamanların incisi Smirna’nın, tamamen yok olması birkaç dakika dahi almıyor.

Yutkunup, ses kaydını dinlemeye devam ettim.

“Tengri’ye adanmış bir tapınağa denk geldim, anımsıyorum okuduklarımı, insanlar öğrendiklerinde yaklaşan yıkımı – Sanırsam ayak seslerini duymuşlardı ölümün – bazıları eski tanrılarına sığınmışlardı. Acaba fayda etmiş miydi bu davranışları?”

“Bir süre sonra, şehirden çıkıyorum. Elli yıl, çevre için belki kısa bir süre, ancak kimyasalların etkisi buradaki ormanların büyümesini sağlamış. Yer yer hâlâ üzerinden elli yıl geçmesine rağmen izole olmuş alevler görülebiliyor.”

“Bir zamanlar, insanlık hâlâ güçlü ve meraklıyken, Luna Enerjisi Sürücülerini inşa etmiştik. Doğada yıllardır bulunan bir enerjiyi mekanikle birleştirdiğimizde, evren emrimize amade hâle geldiğinde, uzaklarda koloniler kurmuştuk… Sonra… Savaş oldu. Yirmi yıl boyunca 2030-2050 yılları arasında Savaş sürdü ve sonunda hırsımız sonucu sona erdi. Koloniler hâlâ ayaktaydı en sonunda ben, son kalan olarak buraya geldim, şimdi, diğer kolonilerden yardım istemeli ve mümkünse, kendime bir sığınak bulmalıyım.

Gece yaklaşırken, kendimi bir komuta merkezine attım ve orada bulduğum bazı dokümanları okumaya başladım.

’14 Ekim 2049 – Elli kolonin kırkına yiyecek ve içecek ikmali kesildi

18 Kasım 2049 – Savaş sıkıntısı sonucu beş seçkin koloni dışında yiyecek ikmalini kesiyoruz

5 Aralık 2049 – Beş koloniye yiyecek ikmalini geçici olarak kesiyoruz

28 Aralık 2049 – İmparatorluğun bize karşı yeni bir silah kullanma girişiminde bulunacağı iddiası yayılıyor, Elbette elimizde Gerçeklik Bombası varken, bunu denemeleri bile saçma olur.

30 Aralık 2049 – Smirna bombalanıyor. Cumhuriyet Yüksek Komitesi’ne Gerçeklik Bombasını kullanma izni verdiler. Artık dünyadakiler için bir umut yok. Ancak, Seçkin bilim insanları ve bir grup şu an Ay’da yaşadığından, İnsanlık yaşayacak. Daha sonra buraya gelip, Kolonilere yiyecek ikmal edebilirler. Daha sonra buraya ikmal edilen kolonilerin listesini güncellemeliler’

Heyecanla, listeyi aramaya koyuldum. Saatlerce aramalarım sonuç vermedi. Bir süre sonra Kolonilere çağrı yaptım. ‘Cumhuriyet Kolonileri, lütfen genel merkeze cevap veriniz’. Bir gün beklememe rağmen, hiçbir cevap gelmedi. O gün boyunca içerde kalıp, Gerçeklik Bombası’nın nasıl bir şey olduğunu araştırmaya koyuldum ve en sonunda buldum.

‘Gerçeklik Bombası, 2039 yılında, Cumhuriyet Bilim Adamları tarafından, Anti Maddenin üzerindeki çalışmalar sonucu üretildi. İçine herhangi bir türe ait DNA Parçası konulduğunda, o türü tamamen yok etme kapasitesine sahiptir. Bunun dışında bir zarar vermez ve iz bırakmaz. Pozitron Bombası bütün savaşları durdurma kapasitesine sahip! Barış sağlanacak!’

En sonunda iyice endişelenip dışarıya çıktım. Gözlerimi gökyüzüne diktim ve… Biz… Biz ne yaptık, Bilim için merakımız hırsa döndü ve bu… Hayır bu…”

Bir an sonra onun gözlerinden gördüm dünyasını, Ay’ın olması gereken yere dikiyorum gözlerimi ve… Orada bir şey var, Ay’ı andırıyor, ancak farklı, değişmiş, deforme olmuş bir Ay bu. Çok garip bir halde bu Ay. Yarıdan bölünmüş, yok olmuş, toz olmuş.

“Eski Ay’a bakıyorum şaşkınlık içinde. Ve bakıyorum… Bakıyorum… Annem sık sık bana büyük annem Ladin’i anlatır, nasıl itilip kakıldığını ve neredeyse öldüğünü. Şimdi, Ay’a bakarken nedense aklıma o geliyor. Mor gözlerimi kapatıp ölünü beklemeliyim belki de, çünkü bir şey kesin, 2100 Yılının, Ocak Ayının Birinde, ben, Alpha Centauri’li Abra, İnsanoğlunun Dünya yüzünden hırsı yüzünden silindiğine, tanık oluyorum.

Ve her şey sadece daha ileri gitme telaşı yüzündendi… Ve Hırslıydı İnsan..

Baykuş’un İşareti” için 1 Yorum Var

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *