Öykü

Begil Oğlu Emren

ilham alınan hikâye
BEGİL OĞLU EMREN

Alev alev yaz sıcağında, tozu toprağa katarak geliyorlardı. Günler süren yolculuk sona ermek üzereydi. Onlar bilmezdi neye koştuklarını, sadece koşarlardı. Yorulmazlardı sanki. Kutsal sayılırlardı bu diyarlarda. Atı olmayan biraz daha az adamdı. Atı iyi olan adamsa bir fazla adam daha ederdi. Uzun yolun sonunda Bayındır Han’ın otağına kadar geldiler.

Bayındır Han, bu diyarların en güçlüsü, bir sözü emirdir, emir kılıçtan keskindir. Sözüne uymayan bin pişman olur, ona asi gelen doğmamış olmayı dilerdi. Komşu vilayetlerin hepsi ona bağlıydı. Senede bir gün kendisine çil çil altın sayarlar, onun hayır duasını arkalarına alırlardı. Bayındır Han da altınları askerlerine dağıtırdı, yiğit bir adamdı. Ama bu gelen atlıları da altın getirdiler sandı. Altın değildi atlıların getirdikleri. Hediyeleri bir kılıç ve bir yağız at idi. Bayındır Han sordu, “Ne edeyim bunları? Çil altın değildir ki dağıtayım erlerime?”

Dede Korkut der: “Hanım hediyeyi geri çevirmek olmaz, yiğitlerden biri alsın. O yiğit Oğuz illerini kollasın.” Yiğitlerden Begil’i çağırdı Bayındır Han, “Bu işi yapacak olan en yiğit erim sensin. Al bu atla kılıcı, düşmana Oğuz illeri dar gelsin”. Hanın karşısında Begil’in boynu zaten kıldan ince, aldı atla kılıcı düştü yollara.

Begil’in yolu zordu. Arku Beli Ala Dağ’dan aştı, akıntılı soğuk sulardan geçti. Uğursuz bir ormana vardı. Orman karanlık, orman vahşi, orman yaman… Yağız at, kötülüğü sezdi uzaktan. Begil, kılıcını çekti çıkardı kınından. Kılıç gecenin içinde ay gibi parlıyor, üzerinde bir yazı. “Işığımız yerle bir eder düşmanımızı”. Bir ses yaklaşıyor, ateş var sanki uzakta. Begil beklemekte, düşman yaklaşmakta.

Yaklaşan düşman bilindik düşmanlardan değil. Namı efsanelerden duyulandır o, bu zamanda onu gören var değil. Rivayet odur ki boyu devlerden uzun, derisi kara çelik, ateşi dünyada cehennem. Yenilmezdir o, ölüm saçar, kesinlikle işte odur gelen. Ay’a doğru baktı Begil, canavarı gördü ay ışığında.

Kanatlarını çırptıkça orman sarsılıyor, dumanı tütüyor canavarın. Begil ölüme yaklaşıyor, canavarın nefesi yakın. Ağzından püsküren alevler kül ediyor her yanı. Begil bir kılıcına baktı bir ejderhaya. Daha önce yaptığı mertlikler düştü aklına. “Kara çelik öz kılıcımla ben ne başlar kestim, kargı dalı mızrağımla nicelerini deştim, ucu tüylü okumla erleri tek atışta devirdim. Benim adım Begil’dir, yener isem bu ejderhayı şanım yüce dağları aşar, Oğuz ilini geçer.” Bir mızrak gibi fırlattı canavara kılıcını. İki gözünün ortasına saplandı. Kılıcın ışığı tüm gövdeye yayıldı, için için yaktı ejderhayı. Yere yığıldı koca bedeni. “Başını Bayındır Han’a götüreyim”, dedi, saplanan kılıcı başından çıkardı geri. Başı gövdeden ayırdı ve aldı yanına. Düştü gerisin geri yollara.

Begil’in namı kendinden önce ulaştı Bayındır Han’a. “Ejderha kesmiş derler, görmeden inanmam. Ejderha mı kalmış bu zamanda, ben safsatalara kanmam. Kaldı ki hadi canavar var olsun, kim sağ kurtulabilir elinden? Bir yiğit çok şeyi yapmaya muktedirdir de, ejderin başını nasıl ayırsın gövdesinden?” Aradan zaman geçti, Begil soğuk sulardan içti, yüce dağlardan geçti, Bayındır Han’ın otağına vardı. Yağız atından indirdiği heybesiyle beraber hanın karşısına çıktı. Bayındır Han der: “Begil erim gelmiş hoş gelmiş. Yiğitliğini biliriz onun, şüphemiz yok. Gücü kuvveti yerindedir, şüphemiz yok. Okçuların en iyilerindendir, şüphemiz yok. Kılıç kullanmakta maharetlidir, şüphemiz yok. Bileği çelik gibidir, şüphemiz yok. Amma öyle bir haber geldi ki, şüphemiz yok değil. Senden güvenim tamdır ama etrafta konuşulanlar gerçek mi, sanki değil. Canavar kesmiş desinler dursunlar, canavar olsa da mertçe dövüşürdün, sır değil.” Begil bu lafların üzerine biraz bozuldu, biraz gururlandı. Canavar kestiğine hanın inanamadığını anladı. Begil der: “Hanım hanım yüce hanım. Oğuz ilini korudum durdum. Tek başıma savaştım, neler neler gördüm. Kılıcımı salladım, okumla vurdum. Sen ne dersen bilirsin de dersin.”

Begil gururundan hana bir şey demedi. Fakat elbet içi içini kemirdi. Onun gelişi şerefine bir ziyafet verildi, yenildi içildi. Ejderha haberi dilden dile yayılınca sofrada soruların biri geldi biri gitti. Ama haber yalandır demişti Bayındır Han. “Ejderhalar efsanedir. Ama zamanında bu diyarlarda oldukları söylenir. Şimdi ben inanmam, var olsa bile Begil’in dev canavarı yeneceğine. Ne onun ne başka erimin yaratığı devireceğine. Bir mucize olsa derdim ki maharet Begil’de değil kılıçtadır. Çünkü canavarın gücü erlerimin çelik bileklerinden bile çok başkadır. Öyle bir kuvvet düşünün ki akla hayale sığmaz. Ne ben Bayındır Han olup da çıkayım karşısına, ne de benim namı dört bir yana yayılmış en sağlam yiğitlerim çıksın, onun karşısında duramaz.”

Begil, hanın maharet kılıçtadır demesine sinirlendi. Yemek bitince kimseye demeden bir tek söz, atına atlayıp gitti. Ejderhanın kafasını almadı yanına. “Gururumdan söylemedim bir şey ama anlayacaklar yarına.” Az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti; kendi yuvasına, onu bekleyen karısına, kundaktaki bebesine vardı sonunda. Olanları karısı Bigem Hatun’a anlattı. Bigem Hatun der: “Erim erim ah erim. Yuvamın ışığı erim. Kaç zamandır yollarını gözlerim. Yokluğunu hiç aratmadım. Av avladım, kuş kuşladım. Bebemi sırtıma aldım da kılıç kuşandım. Kimselerden korkum yok. Varsın Bayındır Han gittiğine kızsın, peşimize düşecekse düşsün.”

Begil der: “Ejderha devirdim, artık deviremeyeceğim adam yok. Senle oğlum Emren’den başka kaybedecek dalım yok. Peşimize düşerlerse casusum var haber verecek. Sen merak etme hatunum, endişeye hacet yok.” Begil bebeğinin yanına gitti, der: “Oğul oğul ay oğul. Yuvamın aydınlığı oğul. Canımdan can, kanımdan kan oğul. Babanın başı derde girerse arkasında dur oğul. Baban gibi güçlü, anan gibi cesur ol.” Kundaktaki Emren babasına baktı. Kara gözleri kocaman açıldı. Alnında bir işaret parlayarak belirdi. Emren küçücük elini havaya kaldırdı, işaret parmağıyla gösterdi tavanı. Tavanda birkaç şekil oluşmaya başladı. Önce bir ejderha gölgesi, sonra bir kılıç. Begil ile Bigem’in ağızları kaldı açık. Emren havalandı yerden, açtı ağzını: “Babam babam ay babam. Kanımdan kan babam. Anam anam ay anam. Canımdan can anam. Şaşırmayın. Ben oğlunuz Emren’im. Her şeyden haberim var. Babam Begil Bey’dir, haberim var. Anam Bigem Hatun’dur, haberim var. Bayındır Han’dan haberim var, Oğuz ilinden haberim var. Ejderhalardan haberim var, uğursuz ormanlardan haberim var. Kılıçlardan haberim var, yağız atlardan haberim var. Babam ejderhayı yendi haberim var. Ama baba, Bayındır Han’ın da hakkı var. Sen de onun hakkını yeme. Sana verilen kılıçtadır maharet. Sanma ki bu sana olsun hakaret. Kılıç sana hediye geldi bilirsin. Ay ışığında üzerini okumadın mı? Atın sana hediye geldi bilirsin. Su içmeden seni sırtında getirdi hatırlamadın mı? Onlar sahibini bilir, sen de onları bil. Benim bunları bildiğim gibi bil. Bayındır Han’ın otağına var. Bahsetme bundan. Seni affedecektir, şüphen olmasın bundan.”

Emren hafifçe az önce yattığı yere indi havadan. Alnındaki şeklin söndü ışığı. Ejderle kılıç silindi tavandan. Bebeğin gözleri kapandı, sallandı beşiği Begil karısına baktı, kadın kocasına baktı. Derken içeriye Begil’in casusu girdi. “Begil Bey’im mert beyim. Dağlardan bana haber uçtu. Sulardan bana haber geçti. Bayındır Han’ın yiğitleri geliyor, hazır ol. Sen iste yanına başka adamlar dikeyim, sen ne dersen ben onu yapayım.” Begil der: “Telaşa gerek yoktur, olacaklardan haberim var. Başka adamlara ihtiyaç yoktur, ben varım, karım var, oğlum var. Biz bize yeteriz kardeşim. Sen var git yoluna.” Begil pek bir sakin, adam şaşkınlıkta. Gönlü belli tedirgin ama vardı gitti yoluna.

Birkaç gün daha geçti, Bayındır Han ve askerleri dağlardan aştı, Begil’in çadırına ulaştı. Atını görünce anladılar burası Begil’in yeridir. Han çıktı Begil’in karşısına. Bayındır Han der: “Begil erim, mert erim. Bayındır Han olarak ayağına geldim. Çünkü bilirim ben neden gittin. Sen gururundan gittin. Beni çiğnedin attın. Demedin kendin canavarı yendiğini bana. Hoş desen de inanmazdım zaten ama… Sen gidince gördüm yaratığın başını. İçim içimi kemirdi, nasıl ayıklasam pirincin taşını. Gel sen beni affet. Yoluna yine erim ol öyle devam et. Bundan böyle de seni sağ kolum yaparım. Gücüm yettiğince sana da ailene de bakarım.”

Begil bir hana bir Emren’e baktı. Beşikteki Emren, babacığına bir göz kırptı. Begil, “Tamam,” der gibi salladı başını. Olay tatlıya bağlandı. Dedem Korkut neşeli havalar çaldı. Destanlar söyledi, deyişler dedi. Davullar çalındı, sofralar kuruldu.

Begil hana iki çift söz söyledi, bakalım ne söyledi. Der: “Hanım sen de haklısın marifet bende değildi. Bilmezsin belki kılıcım sihirliydi. Kılıçta var bir marifet ama kılıcı kullanmak da ayrı meziyet. Madem sen koskoca Bayındır Han kalktın buralara kadar geldin, madem, “Beni affet,” dedin ben de seni affettim. Bundan sonra sana bol bol dua ederim. Yerli kara dağların yıkılmasın. Gölgeli koca ağacın kesilmesin. Allah’ın verdiği ümidin kesilmesin. Günahınızı adı güzel Muhammed’e bağışlasın hanım hey!”

Burcu Durukan

Begil Oğlu Emren” için 8 Yorum Var

  1. İzninizle öykünüzü beğendim ama bir iki noktaya değinmek isterim. Anlatım çok hoş olsa da aynı kelimelerin sıklıkla kullanılması biraz okuyucuyu koparıyor öyküden.

    Bir de “Begil pek bir sakin, adam şaşkınlıkta.” gibi bazı devrik olmasa daha hoş duracak cümleler gözüme battı diyebilirim.

    1. Okuyup yorumladığınız için teşekkür ederim. Kelime tekrarı konusunda haklısınız, daha dikkatli olmam lazımdı.

      Devrik cümleler konusunda ben biraz ısrarcıyım sanırım, tercihim bu yönde. Ki bu öyküde aynı ritmi ve sesleri yakalamak adına özellikle kullandım. Ama verdiğiniz örnek devrik bir cümle değil.

      1. Evet haklısınız “devrik cümle” değil. Özrümü kabul edin ama ben anlam olarak devrik kalmasından bahsetmek istemiştim yoksa devrik cümle kullanımını da okumayı da ben de çok severim. Masalsı öykülerde kullanımı da kaçınılmaz elbette.

  2. Öykünün şiirimsi yanı ben pek açmadı ne yazık ki. Bu yüzden başlarda biraz sıkıldım lakin okumaya devam ettikçe öykü kendini toparladı. Bir de ejderhanın yenilmesi sahnesi çook kısa ve nasıl diyeyim beni tatmin etmedi ya. O kadar yükseldi yükseldi sonra bir darbe ve tamamdır. Sonuç itibariyle beğendim, mutlu oldum :). Akıcılığı yakaladıktan sonra bir bakmışım bitmiş bile :).

      1. eleştirilere karşı kibar davranışından dolayı ve yardımcı olduğundan dolayı teşekkürler BURCU DURUKAN allah razı olsun

  3. Kutadgu Bilig’i ve Dede Korkut Hikayeleri’nin bir kısmını okumuştum. Oradaki anlatım şekline çook yakın bir tarzda yazmayı başarmışsın. Tebrik ederim.
    Rüyada görmüş gibi, uyanık dünyada, maharetli bir çocuğun ağzından dökülen hikaye gibi…
    Yanlış hatırlamıyorsam(okuyalı uzun zaman oldu) onlarda bu kadar çok uyak yoktu ama elbette okuduklarım çeviri olduğu için bana öyle gelmiş olabilir.
    “Yorulmazlardı sanki. Kutsal sayılırlardı bu diyarlarda” Bu iki cümle dışında devrik cümle pek yoktu sanırım fakat arka arkaya gelmelerinden midir nedir, biraz fazlaca gözüme battılar. Dede Korkut Öyküleri’nde devrik cümle var mıydı şimdi hiç hatırlayamıyorum fakat koca öyküde iki cümlenin bu şekilde olmasının da sorun olacağını sanmıyorum 🙂 Sadece… Daha farklı olmasını tercih ederdim diyorum.

    Anlatımların o orjina öykülerdeki gibi “atlaya atlaya” olması çok hoştu. Bunu “kopuk” olmadan ve “eksiklik” hissi bıraktırmadan yapmak zordur. Şamanların anlattıkları hikayeler gibi…

    Kusura bakma, biraz hasta ve yorgunum. Geç saat oldu. Pek güzel yazamadım eleştriyi. Özetle, beğendiğimi söylemeliyim. “İlham alınan öykü” ile birebir karşılaştırmak isterdim, keşke zamanım ve fırsatım olsaydı. O zaman, neler yaptığın daha açıkça ortaya çıkardı 🙂
    Gelecek seçkilerde görüşme dileğiyle.

selma için Yorum Yap Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *