Öykü

Bereket

Tavsalı köyü Anadolu’nun bir yerlerinde altmış haneli nüfusuyla ayakta kalmaya çalışıyordu. Köy geçmiş yıllarda yüz elli haneli olarak bilinmesine karşın zaman içerisinde dışarı göç vererek günden güne erimişti. Aslında her şey on beş yıl önceki çekirge istilasıyla başlamıştı. Köyü öylesine bir sarmıştı ki çekirgeler bir hafta içerisinde yemedikleri ot, sebze hatta ağaç kalmamıştı. Yeşilliği ve bereketiyle anılan bu köy, bir hafta gibi kısa bir süre içerisinde adeta bir kaya parçasına dönmüştü. Sonunda çekirgeler gitmişti ama köylüler onlarla mücadele ettiği için değil, artık yiyecek hiçbir şey kalmadığı için gitmişlerdi. O günden sonra Tavsalı’da hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Hiçbir ağaç yeniden yerine ekilmedi. Hiçbir tarla yeniden sürülmedi. Elbette birkaç aykırı insan her yerde olduğu gibi Tavsalı köyünde de vardı. Onlar kendi küçük tarlalarında ekip biçtiler ama bu kez köylüler onlara iyi gözle bakmadı ve sırtlarını döndüler. Çünkü onların ekip biçmek için bekledikleri bir işaret vardı. Köydeki insanlar bu yüzden kendi topraklarını ekip biçmek yerine civar köylere işçi olarak gidiyorlardı.

Köyün meydanına bakan kahvehane bugün yine kalabalıktı. Tüm kapı ve pencereler açılmış, bahar başlangıcına uygun olarak dışarıdaki ve içerideki masaların aynı havadan faydalanmasına izin verilmişti. Masalarda okey taşlarının şıkırtısı ve iskambil kartlarının hışırtısı hakimdi. Kireçle boyalı duvarları, şehire gidildiğinde çekilmiş ve özenle çerçevelenmiş fotoğraflarla süslüydü. Kahvehane aynı zamanda geçmiş tüm muhtarların işlerini yürüttükleri yer olduğundan fotoğraflar da onların fotoğraflarıydı. Kahvehaneye yaklaşan iki genç kalabalığa seslerini duyuracak mesafeye gelince selam verdi. “Selamın aleyküm ağalar, şeytanınız bol olsun!” kalabalık hiçbir şeye ara vermeden bu ritüele karşılık verdi. “Aleyküm selam!”

“”Nevzat Dayı!” diye seslendi gençlerden biri yaşlı muhtara. “Bu bizim çilemiz daha ne kadar sürecek? De hele!”

“Sabır gençler, hele az daha sabır… Yakında.”

Bu konuşmalar Nevzat muhtarla köyün sakinleri arasında sık sık yaşandığından yine kimse oyununa ara vermemişti. Gençler kendilerine zorlukla boş birer sandalye bulup kahveciye seslendiler. “Ahmet Ağabey! Bize iki çay ver.” Az sonra kahveci iki bardağı getirip önlerine bıraktığında aslında istedikleri şeyin tam olarak bu olmadığını düşünüp yeniden seslendiler. “Ağabey bu çayın rengi niye böyle?”

“İçecekseniz için, içmeyecekseniz defolun gidin!” diye çıkıştı kahveci Ahmet.

“Tamam, niye kızıyorsun? Ne çayı bu?”

“Ebegümeci… şehir yolunun oradan topladık.”

“Normal çay niye yok?”

“Şimdi küfür ettireceksiniz sülalenize ha! Ulan ağzınızı ıslattığıma şükredin. Beş kuruş ödediğiniz mi var da gidip çay alayım. Şuraya bak! Sorsan “Tavsalı Köyü Kahvehanesi” içeride gram çay yok, kahvenin rengini de anca mayıs gördüğümde hatırlıyorum. Beleş beleş ot bulan getiren olursa onu kaynatıyorum işte. Şikayet etmeyin! Zıkkımlanın!” bu konuşmalar herkesin dikkatini çekmiş tüm oyun sesleri kesilmişti.

“Ah! Ah!” diye derin bir iç çekti muhtar. “Eskiden böyle değildi buralar. Hele bak dışarı! Kuru toprak… Eskiden Tavsalı dedin mi yeşillik gelirdi akla. Her yer yemyeşildi. Bolluk bereket vardı. Bir elma ağaçları vardı, kocaman… Her bir dalından da salkım salkım elma sarkardı. Öyle küçük de değildi ha! Nah, işte her biri bu yumruğum kadar…” Muhtarla birlikte herkes dönüp yumruk yapılmış ele baktı.

“Nevzat Dayı! Biz o günleri hiç görmedik. Biz bizim köyde elma yetiştiğini de görmedik. Birkaç eski kuru ağaç var ama…”

“Göreceksiniz yeğenim… İnşallah yakında göreceksiniz.”

“Ne zaman muhtar? Kaç sene oldu bir şey gördüğümüz yok.”

“Yakında… Biliyorum çok yakında o gelecek!” dedi gülümseyerek muhtar.

“Zümrüdüanka?”

“Evet ya… Zümrüdüanka!”

“Dayı biz ne diye ekip biçmek için o kuşu bekliyoruz? Elin tarlasını biçmekten imanımız gevredi! Babamdan kalma altmış dönüm toprağım var bir tohum atamadım.” Bu serzenişin ardından hak veren bir uğultu başladı kahvede.

“Susun!” diye kükredi yaşlı muhtar. İnandığı kutsal varlığın basit bir kuş olarak anılması sinirlendirmişti onu. “Kimden öğreniyorsunuz bu akılları? O Hıdır deyyusu mu öğretiyor? Kuşmuş… Koskoca Zümrüdüanka!” Zayıf kollarından beklenmeyecek bir şiddetle yumruğunu masaya vurdu. “Biliyorum. O domuzun aklından çıkıyor bunlar. Zaten gelmiyorsa onun yüzünden gelmiyor. Utanmadan ekip biçmeye devam ediyor.”

“Adam arpa, buğday ekmese toptan açlıktan gebereceğiz.” diye bir mırıldanma geçti yakın masalardan birinde. Muhtarın yaşlı kulaklarına güvenerek yapılmış bu fısıldaşma maalesef ihtiyarın radarına yakalanmıştı.

“Ney? Bir de o herifin buğdayından ekmek mi yapıp yiyorsunuz? Vallahi kursağınızdan haram geçer! İşte! sizin yüzünüzden gelmiyor Zümrüdüanka!”

“Yok muhtar! Olur mu hiç.” diye teskin etti kulağına fısıldanan köylü. “Tavuklara verdiğimiz oluyor bazen. Onu diyor, Nizam.”

“Sonra?” diye sordu bu kez muhtar. Kızgın bakışları bu kez kendisine cevap veren köylüye dönmüştü. “Sonra da o tavukları mı yiyorsunuz? O tavukların yumurtalarını mı yiyorsunuz? Ne fark eder? O da haramdır!”

“Çıkarıp takkemizi yiyelim bari.” diye bir başka fısıldaşma çalınmıştı bu kez muhtarın kulağına. Bu hoş değildi. Bu tehlikeliydi. Bu kendisine olan güvenin azaldığına işaretti. Seçim yakındı. Etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Köyün yaşlıları bir bir ölmüştü. Etrafındaki kalabalık hep gençtendi. Eskiden babalarının sözünden çıkmadan kendisine oy veren çocuklar şimdi babalarının vasiyeti üzerine kendisinin söylediklerini yapıyorlardı. Ama çocuklarının rızkı söz konusuyken onları Hacı Hıdır’a kaptırması işten bile değildi. En önemli kozunu oynamalıydı. Hikâyeyi anlatmalıydı.

“Gençler! Size bu toprakların, Tavsalı’nın hikâyesini anlatayım.” diye söze başladı. “Ben babamdan dinledim. Ona da babası anlatmış. Bundan yaklaşık yüz elli sene evveli, bu köy yine senin benim gibi insanların yaşadığı alelade bir yermiş. Dedelerimiz, ta Hint ellerinden göçüp burada bu köyü kurmuşlar. İnsanlar açlıktan ölmüyormuş, fakat bolluk içinde de değillermiş. Elleriyle kurdukları bu yerde öylesine yaşayıp gidiyorlarmış. Derken bir mayıs sabahı büyük bir gürültüye uyanmışlar.” Yaşlı adam bunu söyledikten sonra her yöne dönüp, üç kez bağırdı “Cır! Cır! Cır!” muhtar her ‘cır’ dediğinde etrafındaki insanların tüyleri ürperiyor, gözleri büyüyordu. Zira bu köylünün en büyük kâbusuydu. “Aynı bizim on beş sene evvel uyandığımız gibi. Evlerinde bu gürültünün kaynağını anlamak için perdelerini aralayanlar, camlarına yapışmış yüzlerce…” konuşmanın burasında yutkundu, bu ismi kimse ne anmak ne duymak istiyordu. “‘onlar’dan işte, ‘onlar’dan vardı. Tam yedi gün… tam yedi gün boyunca hiçkimse evlerinden dışarı çıkamamış. Dışarıda güneş var mı, yok mu, bilmeden karanlıkta beklemişler. Bahçedeki helaya bile gidemediklerini anlatırdı dedem. Bu yüzdendir işte bizim diğer köylerdeki gibi bahçede değil de evin içinde helamızın olması. ‘Onlar’ yüzünden… Yine o zamanın muhtarı olan büyük dedem var gücüyle bağırmış sesini duyurmuş. ‘Duyan, duymayana söylesin. Ben diyene kadar hiçkimse evinden çıkmasın!’ Her komşu birbirine iletmiş bu duyuruyu. Hepsi de itibar ederlermiş dedeme. Bu 7 gün boyunca evlerini terk edenler olmamış mı? Olmuş elbet. Ama onlar da güneşi görememişler. İlk gün istedikleri gibi dışarı çıkabileceklerini düşünenler olmuş. Kendilerini kimsenin sınırlayamayacağını düşünmüşler. İkinci gün, pencereden dışarıda insanların gezdiğini görenler olmuş. Huri kızları gelmiş de köyün sokaklarında geziyor diye çıkmışlar dışarı. Üçüncü gün, ‘onlar’ın zararsız olduğunu düşünenler çıkmış. Küçümsemişler… Dördüncü gün, tehlikenin artık geçtiğini dedemin sözlerinin hüsnü kuruntu olduğunu düşünenler çıkmış. Beşinci gün, evinde yalnız başına kalanlar, açlıktan dayanamayanlar çıkmış. Altıncı gün, dedem söylememesine rağmen, artık dışarı çıkmanın güvenli olduğuna dair bir söylenti yayılmış. Buna inanlar çıkmış.”

Yaşlı adam hikâyenin sonuna yaklaştığında herkesin dikkatini üzerinde topladığına emin olmak için sustu. Sessizliğin keyfine vararak masanın üzerinde duran ne idüğü belirsiz bitki çayına uzandı ve herkesin gözü önünde dünyanın en lezzetli içeceğiymişççesine höpürdeterek içti. Sonra da sözlerine devam etti. “Ve nihayet yedinci gün, dedem ‘onlar’ın sesini yırtan başka bir ses duyduklarını anlattı. Bir kuş ötüşü, lakin ‘İşte ben geldim!’ diyen bir çığlık gibi o lanet cırıltıyı yırtan bir ses duymuşlar. Perdeyi araladığında nihayet bir aralıktan güneşi görmüşler. Yalnızca güneş mi? Hayır! O sesin sahibini de görmüşler. İsmiyle müsemma Zümrüdüanka Kuşu yardıma gelmiş! Yüzlerce gözüyle o lanet hayvanları her yerde görüyor ve bir tanesini bile kaçırmadan avlıyormuş. Dev kanatlarıyla kaçmaya çalışanlara aman vermeden yakalayıp öldürüyormuş. Uzun boynuyla saklanmaya çalışanları saklandıkları delikten çekip alıyor, ihtişamlı kuyruğuyla neredeyse bir tarlanın tamamındakileri süpürüp geçiyormuş. Kartal pençeleri ayaklarına dolananları ezip geçiyor, çelikten gagası bir mızrak temreni gibi atıldığında hedefi buluyormuş.

“Dedem nihayet dışarı çıkıp herkese artık dışarının güvenli olduğunu haber verdiğinde köyü bizim gibi kupkuru bulmamışlar. Adeta evlerinden çıkıp cennetten bir köşenin içerisine ayak basmışlar. Boşuna değil size ısrarım. Zümrüdüanka kuşu sadece köyümüzü ‘onlar’dan temizlemedi. Ayağını bastığı her yere bereket getirdi. İsmiyle müsemma, dedim ya… İşte kuyruğuyla süpürdüğü her yerden yeşillikle fışkırmış. Envai çeşit sebzeler, baharatlar ve rayihalı otlar yayılmış. Ayağını eşelediği her yerden meyva ağaçları çıkmış. Bizim köyümüzün yıllarca bolluk ve bereket içinde olması, Tavsalı diye nam salması boşuna değil. Bunlar insan eliyle olacak şeyler değil. Biz öyle bir varlığın bereketiyle kutsandık bu zamana kadar. Eğer bunu inkar edersek, onun yeniden geleceğine inanmazsak, işte o evlerini terk edenlerden bir farkımız kalmaz. onlar da inanmadı. Evlerinden çıkıp gittiler, bir daha da kimse onlardan haber alamadı. Ölülerini bile bulamadılar. Ben yaşlı bir adamım sadece… Bana inanmıyorsunuz. Her biriniz ayrı ayrı dedelerinizden, babalarınızdan bu hikâyeyi dinlediniz. Onlara da mı inanmıyorsunuz? Bu köye inanın efendiler! Zümrüdüanka gelecek! Bana inanın!”

Yaşlı adam hikâyesini bitirdiğinde oradaki herkes etkilenmişti. Kahvede şimdi çıt çıkmıyordu. Hepsi söylediklerinden ve düşündüklerinden utanmış başlarını öne eğmiş düşünüyorlardı. O sıra dışarıdaki bir hareketlilik öne düşen başları kaldırıp dikkatleri oraya çekmişti. Koşa koşa kahveye gelen iki kişi adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Bir yandan da var güçleriyle bağırıyorlardı. Bunlar köyün iki öksüzü Ahmet ve Nedim kardeşlerdi. Ana babaları genç yaşta ölmüş onları küçüklüklerinden beri köylü büyütmüştü. “Muhtar Emmi!” diye bir ağızdan bağırarak kahveye doğru koşuyorlardı. Nihayet vardıklarında herkes etraflarını sardı. İki kişi oturdukları yerden vazgeçip sandalyelerini yeni gelenlere verdi. Fakat gençlerin nefes almaktan konuşmaya mecalleri yoktu. “O geldi.” dedi Ahmet oturur oturmaz. “He ya, vallahi geldi.” diye onayladı kardeşi. “Kim geldi oğlum? Hele su koştur Mahmut.” diye Nevzat kahveciyi yolladı. “Hele için şu suyu. Düzgünce anlatın, ne gördünüz?”

“Muhtar emmi, biz aşağı tarafta Hacı Hıdır emminin tarlasında çalışıyorduk.” diye başladı Ahmet söze. “He ya çalışıyorduk.” diye kardeşi de her cümlesini onaylıyordu. “İyi halt ediyordunuz! Ben size o deyyusa kimse yardım etmeyecek demedim mi?” diye azarladı muhtar çocukları. Ama yine de çok üstünde durmadı. Mesele bundan daha mühime benziyordu. “Eee… sonra ne oldu?”

“İşte sonra onu gördük Muhtar emmi. Derenin öte yanından geldi. Üzerimizden geçti. Aynı senin anlattığın gibiydi muhtar emmi.” Ahmet sözlerini bitirir bitirmez kardeşi Nedim de hemen onayladı. “He ya, aynı anlattığın gibi.”

“Kim oğlum?” Muhtar kim olduğunu anlamıştı ama yine de emin olmak için onların ağzından duymak istiyordu. Kendisi bile bekleyenlerin en sabırlısı olmasına rağmen inancını kaybetmek üzereydi. “O işte emmi… Zümrüdüanka!”

Bu kelimeler ağzından çıkar çıkmaz bir uğultu çıktı kahvede. İnsanların yarısı sevinç ve şükür nidaları atarken diğer yarısı ise inanmaz cümleler kuruyorlardı.

“Nasıl Zümrüdüanka? Yeşil miydi?”, “Yeşildi ya…”

“Dev kanatları var mıydı?” “He ya, hem de aha şu duvardan şu duvara kadar.”

“Kuyruğu nasıldı kuyruğu? Uzun muydu?” “Uzundu ya, iki adam boyu!”

“Oğlum, bak bizimle eğlenmiyorsunuz değil mi? Hacı Hıdır’ın oyunuysa vallahi bir daha yüzünüze bakmam. Hakkımı da helal etmem bilesiniz.” dei Muhtar Nevzat.

“Olur mu Muhtar Emmi? Böyle şeyin şakası yapılır mı. Tövbe estağfurullah! İnanmıyorsanız, aha, tüylerinden birini düşürdü. Nedim çıkar hele.” diye kardeşine emir buyurdu. “Düşürdü ya. Aha da burada!” diye Nedim göğsünün içine soktuğu yemyeşil bir çam dalını andıran bir nesne çıkardı. Herkes büyülenmiş gibi bakıyordu. Gerçekten de büyüklerinden dinledikleri gibiydi. Uzun saçaklı, zümrüt yeşili bir kuş tüyü. Uç kısmında gözü bile vardı. Oydu bu. Başka bir şeye ait olamazdı.

“Yürüyün gidiyoruz!” diye bağırdı heyecanla muhtar.

Öksüzlerin tarifiyle Zümrüdüanka’yı gördükleri yere gelmişlerdi nihayet. Hacı Hıdır’ın arazisindeydiler artık. Burası da köyün sınırları içerisinde olmasına rağmen diğer yerlere pek benzemiyordu. Hacı Hıdır’ın hali vakti yerindeydi. ‘Kim? Ne der?’ diye de düşünmediğinden arazisini dilediğince ekip biçiyordu. Bu sebepten onun arazisi yemyeşildi. Ama herkes onunla selamı sabahı kesmişti.Rençbere ihtiyacı olduğunda ya bitişik köyden ya da gizli gizli öksüzlerden yardım alırdı. Arazisine giren kalabalığı gördüğünde arazisinin ortasında bir sofra kurmuş yemek yemeğe hazırlanıyordu. Yıllardan sonra gelen bu ziyaret hayra alamet olmamalıydı. Yerinden kalktıktan sonra onlara doğru yürüyüp karşılarına dikildi.

“Hayırdır, Nevzat? Sen buranın yolunu bilir miydin?”

Muhtar onu hiç duymamış gibi yaparak yanındakilere sordu. “Burada mı gördünüz onu?”

“Bırak inadı Allah’ını seversen. Hadi gelin tavus kızarttım. Ben de diyordum, bunca şeyi tek başıma nasıl yerim, diye. Kısmetinize geldiniz. Haydi oturun.”

İçlerinden birkaç kişi bu içten daveti kabule yeltendiyse de Muhtar’ın sert bakışlarıyla karşılaşıp geri durmak zorunda kaldılar. Muhtar’ın kızgın bakışları öksüzlere deyince onlar da hemen cevabı yapıştırdı.

“Evet Emmi bu yana geldi.” cevabın ardından artçısı da gecikmedi. “He ya bu yana geldi.”

“Seninle işimiz yok.” dedi karşısındakinin yüzüne bile bakmadan. “Zümrüdüanka’yı arıyoruz.”

“Zümrüdüanka?” şaşkınlıkla tekrarladıktan sonra bir kahkaha patlattı Hıdır. “Yahu 15 sene oldu. Bütün köy senin bu safsataların yüzünden açlıktan kırılıyor. Altın gibi toprağımız var el sürdürtmüyorsun. El kapılarında ırgatlık yaptırıyorsun herkese. Hâlâ vazgeçmeyecek misin?”

Sakin sakin dinleyen muhtar, yaşından beklenmeyen bir çeviklikle akranı olan ihtiyarın karşısına sıçrayıp bağırdı. “Vazgeçmedim! İyi ki de vazgeçmedim! Bugün geldi Zümrüdüanka! Her şey bitti! Artık bereket var!”

“Muhtar!” diye bir ses geldi ihtiyarların öte tarafında bir yerden. “Burada başka bir tane daha var!” Bu söz tüm kalabalığı oraya doğru çekmişti.

“Hiç şüphe yok! Buradaymış!” diye bağırdı Muhtar yerdeki tüyü göstererek. “Görüyorsunuz. Kurtulduk…” Muhtarın gözü o an başka bir şeye takıldı. Baktığı noktadaki şey her neyse, tüm gülüşünü yüzünde dondurmuştu. Yıllar sonra aradığını bulmuş olan heyecanlı bakışları yavaş yavaş önce şaşkınlık, sonra şüphe, sonra öfkeye bürünmüştü. “Hıdır sen kuş mu pişirdin?”

“Evet ya öyle çalışırken acıkmışım. Çocuklar da ortadan kaybolunca bana kaldı bunca yiyecek diye korkmuştum. Buyrun beraber yiyelim.”

Muhtarın baktığı noktadaki tüy öbeği kalabalığın da dikkatini çekmişti. Onlar gördüklerine inanmaya uğraşırken, yaşlı muhtar akranının yakasına yapışmış öfkeyle haykırıyordu. “Ulan bir de dalga mı geçiyorsun! Deyyus! Nasıl pişirirsin ulan Zümrüdüanka’yı? Sende hiç utanma arlanma yok mu ulan! Domuz!” İhtiyarın küfürleri ve suçlamaları sürüp giderken diğer köylüler ihtiyarları ayırmaya çalışıyorlardı.

“Ne Zümrüdüankası ulan, Allah’ın delisi! Bırak ulan yakamı! Tavus kuşu o cahil camuz!”

Kalabalık Muhtar’ı Hacı Hıdır’ın yakasından çekmişti çekmesine ama ihtiyarın bağırışları henüz bitmemişti. “Bırakın ulan beni! Öldüreceğim bu domuzu! Alacağınız olsun! Hiçbiriniz köye dönmeyin!” diye tehditler savurmaya devam ediyordu.

Bir o kadar sinirli olan Hacı Hıdır ise rakibi gibi şiddete başvurmaya niyetli değildi. Kalabalığa şöyle bir baktıktan sonra eliyle bir işaret yaparak “Gelin ulan peşimden.” diye buyurdu. “O bunağı da beraberinizde getirin.”

Arazinin içerisinde bir miktar yürüdükten sonra büyükçe yapılmış bir kümesin önüne geldiler. Uzaktan hindileri seçebiliyorlardı fakat yaklaştıkça hindi sandıkları hayvanların daha farklı bir kuş olduğunu fark ettiler. İyice yaklaşıp da kümesin yanına geldiklerinde gri renkli birkaç kuşu fark ettiler. Şimdiye kadar görmüş oldukları kuşlara hiç benzemiyorlardı. Sonra da onların arasında dolaşan yeşil olanı gördüler. Rengi benziyordu ama bu o olabilir miydi acaba? Nevzat Muhtar bile küfür ve tehdidi bırakmış şimdi hayatında ilk kez gördüğü bu kuşa dedelerinden duyduğu efsaneleri giydirmeye uğraşıyordu, kafasından. Tabii kalabalığın bu ilgisi kuşun da dikkatini çekmeyi başarmıştı. İlk kez bu kadar insanın ilgili bakışlarının hedefine mazhar olan kuş korkudan mıdır, gösteriş merakından mı bilinmez kuyruğunu tüm ihtişamıyla açarak onları mest etti. gözlerinin önünde hayatlarında görmedikleri bir güzellik duruyordu. Yeryüzünün tüm renkleri bir araya toplanmış bu kuşun kuyruğundaki fırçayla onların gözünü boyuyordu işte. Gözleri yeşile de doymuştu maviye de… Birbiri ardına sıralanmış yüzlerce göz köylünün teker teker gözlerinin içine bakıyor, oradan zihinlerine girerek her şeyi allak bullak ediyordu. Her biri on beş yıldır çektikleri tüm sıkıntıları unutmuşlardı. Tüm korkularını unutup çekirgeler üzerine neşesi yerinde şaka yapacak duruma gelmişlerdi. Tüm aşklarını, tüm umutlarını, tüm kaygılarını her şeyi unutmuş yalnızca bütün göz bebeklerinin içine aynı anda nasıl bakıp da şiir okuyabileceklerinin hesabını yapıyorlardı. Köylü bu haldeyken Hacı Hıdır anlattı.

“Birkaç sene evvel kutsal topraklarda Hac’dayken hint elinden bir hacı arkadaş edindim. Kendisine köyün durumunu, eskinin efsanesini anlattım. O bana bu kuşu tanıdığını söyledi. Onların topraklarında yetişen bir kuşmuş bu. Hatta konuşmaya şahit olan kafiledeki İstanbullu bir hacı da bu kuşu daha evvel duyduğunu efsane değil gerçek olduğundan bahsetti. Hacıdan rica ettim. Benim için bu kuştan bulup göndereceğine dair söz verdi. Hacıdan döndüğümüzden beri mektuplaşıyoruz. Nihayet geçtiğimiz hafta bir yolunu bulup kuşları gönderdi bana. İlk gördüğümde ben de gözlerime inanamadım. Anlatılan kuşun tıpkısının aynısıydı işte. Ama bir numarası yok. Bizim tavuklardan farksız. Şu gri olanlar dişisiymiş. Öteki aklımızı başımızdan alan, namı diğer Zümrüdüanka ise bu kuşun erkeği. Horoz anlayacağınız. Belki tadı güzeldir diye birini kestim. Siz gelmeden onu tecrübe edecektim. Haydi buyrun birlikte bakalım.”

Köylü hep beraber sofraya oturup bu yeni kuşun tadına bakmaya girişti. En çok da Muhtar Nevzat beğenmişti tadını. Hacı Hıdır’la aralarında husumet de kalmamıştı. Baş köşeye birlikte yan yana oturmuşlardı. Bir süre sonra nereye, ne ekeceklerini konuşmaya başladılar. Tavsalı eski yeşil günlerine dönmeliydi. “Nevzat!” diye hafifçe dirseğiyle dürttü Hıdır arkadaşını. “Engel olmayacaksın değil mi kimseye? Ekilip biçilecek her şey.”

Nevzat Muhtar yumulduğu buttan kafasını kaldırmadan cevapladı: “Sonuçta Zümrüdüanka geri döndü. Efsane kendini gerçekleştirdi.”