Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Hayat Güzeldir

Sabaha karşı erkenden sahile gelmişti Tamma. Her zamanki rutini böyleydi; daha gün ağarmadan uyanır, hafif bir şeyler atıştırır ve sahile, güneşin ışıklarının ufuktan yükselişini izlemeye inerdi. Kısa bir egzersiz yapar, kumsal boyu hafif tempolu bir koşu tutturur sonra geri dönüp bu muhteşem doğuşun en güzel izlendiğini düşündüğü yerde güneşin gizlendiği kuytudan usulca çıkmasını beklerdi.

Nored de eşlik ediyordu bu sabah kendisine. Yakın arkadaşlarından biriydi, bazı konularda anlaşamasalar da yanında olmasından hoşlanıyordu onun.

“Bu kumsalın sabah dinginliğini seviyorum,” dedi Tamma. “Hani güneşin ışıklarının denize paralel uzandığı zamanki tazeliğini… Kıyıya ince ince vuran dalgaların oynattığı çakıl taşlarının hışırtılı sesi kulaklarıma huzuru fısıldarken, sabahın o üşütmeyen tatlı serinliğini tenimde hissetmeyi…

“Henüz, tatil adı altında gelen insanlar yataklarından kalkmamışken plajda dolanan serçelerin yem arayışlarını sessizce izlemeyi… Ayaklarımı suya soktuğumda, dizlerime kadar, pırıl pırıl suda özgürce dolanan balıkları gördüğüm o sakin zamanı…

“Bu kumsalı seviyorum. Kumlarında yürümeyi seviyorum.”

“Fazla romantize etmiyor musun bunu?” dedi Nored. “Hayallerde yaşamayı seviyorsun. “

“Neden hayal olsun? Şu taze havanın kokusunu içine çekmek bu kadar zor mu senin için?”

“Kokusunu aldığın şeyin ne olduğunu biliyorsun Tamma. Kendini kandırma.”

“Hayır Nored! Benim kokusunu aldığım şey, denizden gelen bu enfes tatlı iyot kokusu. Sen burnunu tıkamış olabilirsin, ben tıkamayacağım,” dedi Tamma. Ardından tek hamlede ayağa kalkıp denize doğru gitti. Dizlerine kadar suya girdiğinde suyun serinliğiyle ürperdi. Islanan eteğinin uçlarını hafifçe çekerek kıyıda bir süre yürüdü.

“Senin bu karamsar halini hiç anlamıyorum Nored,” dedi Tamma, yanına gelen adama. “Birazdan güneş yükselmiş olacak, neden tadını çıkarmıyorsun şu anın?”

“Çünkü burayı sevmiyorum,” dedi Nored. “Çünkü düzeni sevmiyorum. Bu yapay hayatlardan nefret ediyorum.”

“Ah Nored! Yapay deyip deyip benim de ruhumu sıkıştırma lütfen.”

“Demeyip de ne yapayım. Burası gerç…”

“Yeter Nored!” dedi Tamma. Adamın sözünü tamamlamasına izin vermemişti. “Ben gidiyorum.”

Sudan çıkıp kumsalın kenarındaki çeşmede ayaklarındaki kumlardan kurtuldu ve yolun biraz gerisindeki koruluğun içinde yer alan küçük şirin ahşap evine doğru yol aldı. Hepi topu yarım saatimiz var gün doğumunu izlemek için, tadını çıkarmak yerine hep karamsarlık yapıyor, diye geçirdi aklından.

* * *

Üst kata çıkıp odasında huzurla uyuyan çocuğunun saçlarını okşadı. Ne kadar da masum görünüyor, diye düşündü. Tekrar aşağı inip mutfağa gitti ve taptaze sebzeler, meyveler, yumurtalar; tam kıvamında peynirler, zeytinler ve fırından yeni çıkmış ekmek ile nefis bir kahvaltı hazırladı. Oranı ayarlanmış kahvesinden bir fincan doldurup masaya bıraktı. Oğlu için de bir bardak taze pastörize süt koyup çocuğunu kaldırmaya gitti.

“Günaydın anneciğim,” dedi yeni uyanmış olan Canna. Yatakta doğrulup yanına gelen annesinin boynuna sarıldı.

“Günaydın meleğim,” dedi Tamma. Oğlunun sarılmasına sımsıkı karşılık vererek. “Yüzünü yıka da aşağı gel. Kahvaltıya bekliyorum.”

“Peki anneciğim, hemen geliyorum.”

* * *

Günlük sabah rutinleri de yerine getirilmişti yine. Oğluyla keyifli bir kahvaltı yapmış ve onu okula göndermişti. Bu rutinlerde yaşamayı seviyordu Tamma. Her anın tadına varmaya çalışıyor, stressiz bir hayat yaşamanın keyfini sürüyordu. Canna da bu rutinlerden memnundu; mutlu uyanmak, kendisini karşılıksız seven annesinin boynuna sarılmak, okula gidip arkadaşlarıyla görüşmek, çocukların iyi yetişmesi için özel ayarlanmış ders konularını çalışmak…

“Hoş geldin,” dedi Tamma. Tıklanan kapıyı açmış ve karşısında Nored’i bulmuştu. “Kahve içer misin?”

“Kahve içmek…” dedi kısık bir sesle Nored.

“Ne dedin?”

“İçerim tabi.”

Evin ön tarafında boylu boyunca rengarenk çiçeklerle dolu yemyeşil bahçesi ve ileride masmavi deniz manzarası ile kaplı pencerenin kenarına geçtiler. Tamma’nın gözlerinde her zamanki gibi huzur vardı.

“Burayı seviyorsun,” dedi Nored. Kahvesinden bir yudum alıp aynı sözü kısık sesle tekrar etti “Burayı seviyorsun.”

“Evet, elbette seviyorum,” dedi Tamma. “Huzurluyum, keyfim yerinde. Oğlum da mutlu. Neden sevmeyeyim ki?”

“Görmezden gelmek? Gerçeklerden kaçınmak peki?” dedi Nored. Sesi huzursuzdu. Doğrusu Nored hep huzursuz görünürdü.

“Karamsar olmak?” diye yanıtladı onu Tamma. “Hep bir huzursuzluk içerisinde olmak peki?”

Bir süre sessizce beklediler. Kahvelerini yudumlamak dışında hiçbir şey yapmadılar. Tamma her yudumdan önce kahvesini kokluyor, tüm tadını hissedebilmek için kahveyi ağzında usulca çeviriyordu. Nored ise onu yalnızca boş kalmamak için içiyor gibiydi.

“Böyle sürmez bu,” diye sessizliği kırdı Nored. “Böyle devam etmemeli. Buna bir son vermeliyiz Tamma.”

“Hayır Nored! Bir daha bana böyle konuşmanı istemiyorum.”

“Neden ama? Bu sahte hayat hoşuna gidiyor mu? Bu yapaylık… iğrendiriyor beni. Şu kahveye bak…”

“Evet Nored, elindeki kahveye bir bak. Kokusunu içine çek, tadına varmaya çalış. Bunun nesi yapay? Şu denize bak…” ayağa kalktı, Nored’in elinden tutup hızla kaldırdı onu “… şu çimenlere bak…” ayakkabılarını çıkardı, Nored’e de çıkarmasını söyledi “…hissetmiyor musun? Çimenleri hissetmiyor musun Nored?” Eğilip yerden bir parça çimen kopardı. Kopan çimenden nefis bir koku yayıldı. “Bak şuna, nesi sahte bunun?”

Hissediyordu elbet, hissediyordu ama anın tadına varamıyor, farkındalığı ters yönde kullanıyordu.

“Yapamıyorum Tamma. Gerçeği düşünmekten vazgeçemiyorum. Burayı kabullenemiyorum.”

“Gerçek bu Nored! Yalnızca bu. Dokunduğun her şey gerçek, kokladığın, gördüğün, duyduğun her şey gerçek. Bunun kabullenmelik bir şeyi yok artık.”

“Değil!” dedi Nored. Sesi yükselmişti. “Gerçek filan değil Tamma. Burası gerçek değil, bu çimenler gerçek değil; yalnızca hisleri gerçek.” derin bir nefes alıp devam etti “Ben gidiyorum.”

“Ne demek şimdi bu?” dedi Tamma. Belki de ilk defa böylesi gerilmişti.

“Gidiyorum. Gerçeğe gidiyorum.”

“Yapma Nored. Bu düşünceden sıyrıldığını sanıyordum. Neden tekrar eskiye döndün?”

“Gerçeği hissetmek istiyorum çünkü.”

* * *

Gözlerini açtığında bembeyaz bir tavan görünüyordu. Bir müddet öylece bekledi. Alışması için biraz zaman geçmesi gerekecekti zira bu geçişler oldukça zorlayıcı oluyordu. İçerideki tek ses duvarın üst tarafında asılı duran floresan lambanın cızırtısıydı. Başını çevirip pencereye doğru baktı. Jaluzinin arasından sızan sarımtırak ışık ve havada uçuşan küçük parçacıklar ruhunu sıkıştırdı.

* * *

İnsanlık on yıl kadar önce, nereden geldiği keşfedilemeyen bir asteroidin çarpması ile tıpkı dinozorlar gibi neredeyse tarih sahnesinden silinmenin eşiğine gelmişti. İnsanın olmadığı yerde kontrolden çıkan nükleer santraller ve yakıt madde geliştirme sistemlerinin sızıntı ve patlamaları nedeniyle ortaya çıkan radyoaktif serpintiler dünyanın her yerine yayılmış, canlılığı yok olma noktasına getirmişti. Belki de tek şans, bu olayın gerçekleşmesinden yalnızca birkaç ay önce teknolojik tekilliğe ulaşılmasıyla neredeyse bilinç kazanan Süper Yapay Zekâ; S.Y.Z. geliştirmemiz olmuştu.

Bu S.Y.Z. bilimkurgu filmlerinde olduğu gibi insanlığı yok etmeye çalışmak yerine dünya üzerinde var olan bu tek bilinçli varlığın yaşaması için çalışmalar yapmış ve Simurg adı verilen sistemi geliştirmişti. Simurg, tüm dünyayı birbirine bağlayan bir sistemdi ve geride kalan az sayıdaki insan topluluğunun tümden delirip soyunun tükenmemesi için kullanılan bir ilaç ve beyinlerinin arka kısmına yerleştirilen bir nöro-çip ile sisteme bağlandıkları kablolar vasıtasıyla yaratılmış sanal bir dünyaya açılıyordu. Simurg demişti ona zira tıpkı onun gibi küllerinden yeniden doğacaktı insanlık. Anka kuşu gibi…

* * *

Yattığı yerden usulca doğruldu Nored. Vücuduna bağlı kabloları söküp yatağın kenarına koydu. Kapı açılıp içeriye görevli hizmet robotlarından biri girdi. Kabloların sökülmesi robotu tetiklemiş olmalıydı.

“Merhaba Bay Nored,” dedi metalik bir sesle. “Uyanmış görünüyorsunuz. Bir sorunla mı karşılaştınız acaba?”

“Hayır,” dedi kısaca. Ayağa kalkıp koridora çıktı. Yalnızca robotlar tarafından idare edilen bir mekândı burası ve adeta ölüm sessizliği hakimdi. Yan odalara baktı. İnsanlar yataklarda kablolara ve besleme sıvılarına bağlı olarak yatıyorlardı. Koridorun sonuna doğru gitti.

ODA-M147

İçeride yatan Tamma’yı seyretti. S.Y.Z. nin amacı gerçekten de, insanlığın bu yaşamanın mümkün olmadığı dünyanın yapısı değişene kadar Simurg evreninde hayatına devam edebilmesini sağlamaktı. S.Y.Z. bu sistemi zorlayıcı değil, katılımcı olarak kurmuş ve istemeyenleri dahil etmemişti. Tamma Simurg evrenine dâhil olmayı ‘seçmiş’, Nored ise diğer bir kısım gibi, bunun distopik hikâyelerden bir farkı olmadığını söylemiş ve Simurg sistemine girişi reddetmişti. Lakin bir süre sonra istemeyenlerin önemli bölümü bu apokaliptik gerçek dünyaya alışamamış ve intihara sürüklenenler çok olmuştu. Nored de direnemeyeceğini anlamış lakin Tamma’ya olan tutkusu intihara meyletmesini engellemişti. Sonunda sisteme dahil olmuştu lakin uzun yıllar boyunca Simurg içerisinde kalsa da dış dünya farkındalığından kurtulmayı başaramamıştı.

* * *

Yatakta huzur içerisinde yatan kadının yanına gitti. Elinden tutup usulca öptü. Saçlarını okşadı, kokusunu içine çekti. Gerçekten kokluyorum seni Tamma, diye geçirdi içinden. Tenine gerçekten dokunuyorum bak.

“Başaramadım Tamma,” dedi Nored sonunda. Gözlerinde biriken birkaç damlayı sildi. “Ruhumun denizlerinden gelen gerçek sular bunlar bak…” bir müddet elindeki gözyaşı ıslaklığını seyretti. “…senin kadar güçlü olamadım ben. Senin gibi dış dünya farkındalığını soyutlayamadım hayatımdan. Sen huzurlusun o dünyada, biliyorum. Ve umarım hep öyle olursun, bunu yürekten diliyorum. Belki sana hislerimi açabilseydim orada, farklı olurdu her şey. Lakin yapamadım.”

Bir süre daha odada sessizce bekledi Nored. Tekrar kadının yüzüne dokundu.

“Elveda Tamma. Elveda kalbimde saklı sevgilim.”

* * *

Binanın çatı katına çıktı Nored. Gözyaşlarını tutamıyordu artık; hayata karşı güçsüzlüğüne mi ağlıyordu yoksa Tamma ile birlikte ortak noktada olamayışına mı, kestiremiyordu. Tamma, çok güçlü bir kadındı. Annesi, kardeşi ve kocası bu felakette ölmüş, oğlu serpintiden dolayı kansere yakalanmış, kendisi ise solunum yetmezliği ile yüzleşmiş olmasına rağmen bir an bile güçsüzlük göstermemiş, tüm olan bitene karşın dimdik ayakta durabilmişti. Ya Nored? O ise tam tersi, önce Simurg’u reddetmiş ama onda bile kararsız kalıp sonrasında sisteme girmiş peşinden şimdi yine geri dönmüştü. Bu kararsızlığına da ağlıyordu şimdi.

Boğazı yanmaya başladı. Havayı her içine çekişinde bir sonraki nefes alışı daha da zorlaşıyordu. Kenar duvarının üzerine çıkıp ayaklarını aşağı sarkıtarak oturdu. Önünde uzanan virane şehrin üzerindeki radyoaktif parçacık yağmurunu seyrediyor, ağır iyonlarla yüklü havanın tenini yakmasına aldırış etmiyordu. Derin bir nefes çekmek istedi lakin hava boğazını ve ciğerlerini yaktığı için öksürmeye başladı. Nefes borusu yara içinde kalmıştı. Gözünün önünde Tamma’nın gözleri vardı şimdi. Tamma… Yanan cildinin acısını hissetmiyordu artık. Tamma… “Gel Nored. Yanıma gel, seni bekliyorum.” Karşısında kendini çağıran Tamma vardı. Ellerini uzattı Nored. Yüreğinde gizlediği aşkına kavuşmayı istiyordu. Artık şehri görmüyordu Nored. Ağır havayı hissetmiyor, boğazının yanması canını yakmıyordu. Vücuduna giren oksijen iyice azaldı. Bilinci kaybolmaya yüz tuttu ve sonra, yapaylığın boşluğundan kurtulmak için hep içerisinde bulunmayı dilediği ‘gerçek’ dünyada önündeki boşluğa doğru düştü.