Öykü

Bir Başka Uzay Macerası 2071

28.08.2071 Cuma günü, kırk yaşındaki ünlü bilim adamı Profesör Jonathan Keystone için sıradan başlamıştı. Sabah her günkü gibi aracını park etmiş, çalıştığı tesise girmiş, güvenliğe göz ucuyla çok zor fark edilen bir selam vermiş, gökdelen olan binanın atriumunda trilyonlarca karbon nano telle genel dilde yazılmış “There is plenty of room at the bottom” yazısını okumuş, asansöre binmiş ve kendi çalıştığı laboratuvara girmişti.

Profesör şımarık olması gerekirken son derece ağırbaşlı ve fazlasıyla sorumluluk bilincine sahip bir karakter olduğu için, lideri olduğu projenin çalışmalarının yürütüldüğü süper laboratuvara bu sabah da ilk gelen çalışan olmuştu. Projeyi anlatacağım ama önce profesörün neden şımarık olması gerektiğini anlatmalıyım, zira şu ana kadar onun şımarık olması gerekliliğini proje lideri olmasına bağlıyorsunuz. Hayır, o sebeple değil, en azından sadece o sebeple değil…

Şımarık olmalıydı çünkü o bir dehaydı. Bundan tam 17 yıl önce daha üniversiteyi bitireli bir yıl bile dolmadan, nano teknoloji camiasının on yıllardır çözmeye çalıştığı bir sorunu çözmeyi başarmıştı.

Sorun şuydu; Gerilme mukavemeti konusunda süper güçlü malzemeler elde edilmesi için –ki mukavemet gücünün en güçlü çelik alaşımların 23 katı bir güce sahip olmasından bahsediyoruz- kullanılacak nano tüpler, içinde bulundukları kompozit malzemelerden, fazla düzgün ve pürüzsüz oldukları için dışarı kayıyorlar, dolayısıyla kullanılamıyorlardı. İşte profesör –belli ki okuldayken de gizli gizli buna kafa yoruyordu- bu sorunu yüzeyde pürüzler inşa etmenin bir yolunu bularak çözmeyi başarmıştı. Tabi bu çözüm bir hologramik masada 6 metreküplük alanı kapsayan bir formülle ancak anlatılabiliyordu. Ama basitleştirirsek şu ana kadar bahsettiğim şekilde de pekala ifade edilebiliyordu.

Nanopunk bir toplumda, hatta dünyadaki nano paktta bu buluşun ne kadar büyük bir sükse yaptığını anlamak zor değildir sanıyorum. Uzun zamandır fikir bazında kalan uzay merdivenlerinin inşasını mümkün kılan bu gelişme; –ki ilk merdivene profesörün adı verilmiştir- belki bir Nobel Bilim Ödülü almasını da sağlayabilirdi. Tabi biraz daha şanslı olsaydı… Daha spesifik olmak gerekirse Genome Paktı tam da o zamanı bekliyormuş gibi kansere kesin tedaviyi aynı yıl bulmuş olmasaydı…

Tabi dünyanın 30 yıl kadar önce nano ve genome paktları tarafından bölüşülmesinden sonra tıp ödüllerinin genome, fizik ödüllerinin de nano pakt tarafından alınacağı anlaşıldığı için, İskandinav Kraliyet Bilimler Akademisinin tek bir “Nobel Bilim Ödülü” veriyor hale gelmesinin de bu şanssızlıkta büyük payı vardı.

Tüm bunlardan sonra belki de asıl merak edilmesi gereken konuysa, basit kaçacak ama profesörün nasıl olup da üniversiteyi, tam da her sıradan öğrenci için geçerli olan 22 gibi geç bir yaşta bitirdiğiydi.

Bunlar şu anda profesörün pek de umurunda görünmüyordu. Laboratuvardaki eski taramalı tünellemeli mikroskopla iletken numunelere bakmaya dalmıştı.

Vakumlu ortamda ve tam -268,95 derecede atom dizilerine bakarken rahatlıyordu. Bu neredeyse uzayın ısısıydı. Atomların şekillerindeki simetri onu büyülüyordu. Profesör aslında projesiyle hiç ilgisi olmayan ve bir sabah kahvesi niyetine oyalandığı bu aktivitesinin ortasında konuştu.

“Şu an metrenin on milyarda birini izlediğim için mi yoksa mutlak sıfıra bu kadar yaklaştığım için mi heyecanlanmalıyım bilmiyorum.”

Karin cevapladı “Size de günaydın profesör.”

Profesör gülümsedi “Bir de bilim adamları espriden anlamaz derler, değil mi?”

Karin “2071 yılındayız ve hala bilim insanı diyemiyoruz” dedi.

Bunun üzerine profesör mikroskobundan başını kaldırdı, gözlüğünü düzeltti ve önemli bir şey söyleyecekmiş gibi yaptığı tüm bu hareketlerden sonra sadece “Bob nerede?” deyiverdi.

Karin, profesörün bu tarz hareketlerine alışıktı, onu eski ekol bilim adamlarından –bu durumda bilim insanlarından- sayıyordu. Nano bilim konusunda uzman bir fizik profesörünün hala gözlük takmasının başka bir sebebi olamazdı mesela. Haklıydı, olamazdı. Tabi tüm bu düşüncelerinden bahsetmedi. Sadece “Kulede” diye cevapladı. “Sean, Chris, Elaine, Sam ve 30 kadar teknisyenle birlikte…”

Ama profesör, her ne kadar tipik eski model gözlüklü bir inek gibi görünse de dünyadan bihaber değildi. Bunun kanıtı, bu konuşmadan yaklaşık üç dakika kadar sonra laboratuvara giren Robert “Bob” Tinkerdame oldu. Bob alelacele masasına oturup bilgisayarını karıştırmaya başladığında, Profesör konuşarak hem ona hem de Karin’e bir mesaj gönderdi.

“Buraya Kule’den geldiğin için mi geç kaldın Bob?” Bu soru üzerine Karin “Batırdım” anlamında dişlerini gösterip sırıtır gibi bir ifade takındı ve nefes bile almadan konsoluna döndü. Bob ise haftanın iki veya üç günü olduğu gibi mahcup ve saygılıydı. Doğrusu iyi rol yapıyordu…

“Efendim? Ah, özür dilerim profesör.”

Profesör cevap vermedi. Bir süre daha mikroskobu ile oyalandı ve sonrasında Bob’un yanına gitti.

“Bob” dedi, “Coulomb patlamasını yüksek düzeyde yapabiliyoruz, doğru mu?”

“Doğru, profesör”

“Kule, yüksek düzeyde iyonlaşmayı sağlayabilecek enerjiyi üretiyor.”

“Evet.” Bob, şaşkındı çünkü bu konuşulanlar zaten aylar önce yapılmıştı. Hatta bu teknoloji adı üstünde “nano” düzeyde yüzyılın başından beri biliniyordu. Bob’un bilim tarihi bilgisi pek iyi değildi; belki bunlar daha önceden de biliniyordu. Yine de söyleyeceği bir şeyler olduğunu göstermek istedi.

“Ama tekrar toplamak konusunda aynı başarıyı sağladığımız söylenemez profesör.”

“Hımm” dedi profesör. “Galiba Project Moses’ın en zor problemini çözmek üzereyiz Bob.” Sonra Karin’e döndü “Kalkın, kuleye gidiyoruz.”

* * *

“Heeey, Jonathan Keystone? Hangi rüzgar attı? Biz de bu kule kendi kendini inşa ediyor sanıyorduk.”

Richard Barrington… Project Moses’ın idari sorumlusuydu. Bilimden anlamazdı ama yönetsel becerileri fena değildi. Bu projeye dair iki duyguyla hareket ediyordu: “Başarılı olması için gerekli tüm işleri yap ve kaymağını ye…”

Profesör tarihe geçecek derecede zeki olduğu halde bu adamın küçük hesabını… Elbette biliyordu. Unutulmasın o dünyadan bihaber bir profesör değildi. Ama aynı ölçüde, umurunda da değildi.

“Ben inşaat mühendisi değilim Richard” Elini Richard’a uzattı. Richard da onun elini coşkuyla sıktı.

“Doğru söyledin, gelmene şaşırdım. Bugün başka misafirlerim vardı.”

“Kim mesela?”

“General Harrington, paktın Yeni Kuzey Kıta birleşik kuvvetleri komutanı, dört yıldızlı anlayacağın.”

Profesör bunu duyunca irkildi “Ne işi varmış burada?”

Richard rahat ve sakindi “Kulenin performansını görmek istediler ben de kendilerini davet ettim.”

Profesör gözlüğünü çıkarttı ve cebinden çıkardığı bezle silmeye başladı. Bu sırada da Richard’a sakince ama sorgulayan bir tavırla “Bu askeri bir proje değil Richard” dedi “Hiç de olmayacak. Bu tür davetleri yapmadan önce beni de bilgilendirme zahmetine katlanırsan sevinirim” bu cümleden sonra gözlüğünü yine gözüne taktı.

Bunun üzerine Richard da biraz önce söylediği yalanı itiraf etmek zorunda kaldı “Aslında ben sadece tarihi belirledim, ziyareti bilim ajansı ile ordu birlikte kararlaştırdılar.”

Profesör bunun üzerine sanki hiçbir şey olmamış gibi kendine güvenli bir edayla yürümeye başladı “Hadi kontrol odasına çıkalım.”

Kontrol odasına vardıklarında asansörde açtığı konuya devam eden profesör, Richard’a “Bu kulenin temel işlevi atomik ölçüde atmosferik olaylara hükmetmek. Orman yangınlarına müdahale, yağmur yağdırma, kar yağdırma gibi. Evet yangın çıkartmayı da yıldırım çaktırmayı da başarabiliriz. Ama amaç bunlar değil. Askeri kullanım tüm teknolojinin ruhuna aykırı olur.”

Richard mahcup bir edayla konuşuyordu “Anlıyorum, söylediğim gibi bilim ajansının kararı tamamen. Ayrıca bu sadece bir ziyaret, bu kadar büyütmemek gerek bence.”

Profesör, Richard’dan bir sonuç çıkmayacağını anladı ve onu kırmadan konuyu kapatmaya karar verdi “Asıl olay ne kadar yararlı olsa da bunlar değil Richard. Belki bütün projeye Project Solomon dedirtecek bir özelliği daha var.”

Richard içerlemişti “Bakın Profesör ben bir bilim adamı…” Karinle göz göze geldi “Bilim insanı değilim ama bu kulenin amaçlarından birinin de ışınlanma olduğunu biliyorum.”

Jonathan bu sitemi anlamamazlıktan geldi ve “Neyse o hedefe hala çok uzağız” dedi. Bu sırada Bob ve Karin birbirlerine baktılar. “Ajans bu konuda sana baskı yapıyor mu Richard?”

Richard yalan söyledi “Keyfine bak profesör, o konuda hiçbir sıkıntı yok.” Sonra sıkıntıyla ekledi “Bak bu askeri ziyaret konusunda da… Yani biliyorsun Potamac nehrinin karşı kıyısı her zaman bu konularda öncelikli inisiyatif sahibidir.”

Profesör gülümsedi “Tamam Richard” dedi. “Üzme kendini”.

Yine de profesör “Projeyle ilgili bu ziyaretin bilimsel sunumunu kim yapacaktı?” sorusunu kendisine sormuştu. Richard fırsatçı bir adamdı ama bilimsel olarak pek de bir değeri var sayılmazdı. Dört yıldızlı bir general ona konuyla ilgili bir şey sorsa cevap veremezdi. Geriye üç seçenek kalıyordu.

Ya bugün kulede bulunan elemanları ve Richard onu bypass etmeye çalışıyorlardı, ya pratik zekası güçlü olan Richard, generale vereceği tepkiden çekinerek kendisini generalden uzak tutmaya çalışmıştı, ya da bu tamamen ajansın kararıydı. Bu profesör için çözülmesi kolay bir problem oldu. Ajans böyle istiyordu.

Profesör bu düşüncelere dalmışken Richard’ın adamlarından biri Richard’ın kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı. Profesör bu hareketle uyandı ve “Gidelim mi Richard” dedi. Richard adamakıllı paniklemişti. Profesör ona göz kırptı “Sen söylemezsen ben de söylemem” dedi, sonra da ekledi “Korkma adamı yemeyeceğim.”

Böylece kapıya generali karşılamaya indiler. General Harrington geldiğinde profesör generale tesisi gezdirdi ve proje hakkında kuru katalog bilgiler verdi. General’in sorularını ilgiyle dinledi ve onlara gerçek cevaplar verdi. Herşey bittiğinde general, tesisten; aydınlatılmış ama kulenin kendinden beklenenleri yapmaktan çok uzakta olduğuna dair hissettiği bir hayal kırıklığı ile ayrıldı. Adam aracına binip de araçla birlikte uzaklaştığında profesör Richard’a döndü ve “Gördün mü hala yaşıyor” dedi. Sonra da izin istedi ve projenin diğer üyelerini yanına çağırarak generalden gizlediği bazı fikirlerini ana hatları ile onlarla paylaştı.

* * *

Cumartesi günü sabah saat 10.36’da profesör, arkadaşı emekli Binbaşı Peter Austin’in kapısını çaldı. Peter bir uzay piyadesiydi ve 16 yıl hizmet ettiği uzay kuvvetlerinden android programı sebebiyle re’sen emekli edilmişti. Bununla birlikte ikramiyesini almış ve de emekli maaşı da alıyor olduğu için, beş yıl kadar önce boşanmış olmasını saymazsanız onun için üzülecek bir durum yoktu. Kötü bir evlilikti ve Peter artık kesinlikle bu evliliği aramıyordu. Ama iki haftada bir görebildiği küçük kızını çok özlüyordu. Yine de hayat karşısında dimdik ayaktaydı denilebilirdi.

Profesör ile arkadaşlıkları ise lise yıllarına dayanıyordu. İki farklı kariyer ve iki farklı karakter gibi görünseler de birbirlerini severlerdi…

Ve Peter sonunda kapıyı açtı.

“Jonathan! Merhaba dostum, nasılsın?”

“İçeride anlatmayı tercih ederim.”

Peter içten şekilde güldü ve aralığından konuştuğu kapıyı ardına kadar açıp “Tabi tabi, kusura bakma, saçmalıyorum. İçeri girsene” dedi, sonra da içeri giren Jonathan’ın ardından kapıyı kapattı ve onu kahvaltı yaptığı masaya davet etti. “Bir servis de sana açayım dur.”

“Aç değilim Pete, ama bir kahveye hayır demem.”

Peter, eski arkadaşının söylediklerinde kendisine karşı samimi olduğunu bilirdi, mutfak dolabının çekmecesini kapattı ve üst raftan bir kupa alıp zaten kendisi için fazla fazla hazırladığı kahveden kupaya doldurup profesörün önüne koydu.

“Uzun zamandır uğramamıştın, neler yaptın bakalım?” Peter cevapla hiç ilgilenmiyormuş gibi iştahla yemeye koyuldu.

“Uzatmadan söyleyeyim, biliyorsun ajans için çok önemli bir projede çalışıyorum”

“Hı, hı” Peter hala yemeğe konsantreydi.

“Ve dün bizi ziyarete dört yıldızlı bir general geldi”

“Bak sen, kim?”

“General Harrington”

Peter gülümsedi “Orospu çocuğu”

Profesör meraklanmıştı “Neden?”

“Kariyerist bir piçtir. Bir savaşı kazanmak için kaç askerin öldüğünü kafaya takmaz. Çoğunlukla yem taktikleri kullanır ve karargahından asla ayrılmaz; ne savaş anında ne öncesinde ne de sonrasında. Neyse ki artık androidlere geçiliyor, dört yıldızken yeterince adam öldüremeyecek anlayacağın. Acaba hangi orduya atandı?”

“Bilmiyorum Pete, Yeni Kıta Kuzey Birleşmiş ordusu mu ne dediler ama…”

“Yeni Kuzey Kıta Birleşik Kuvvetleri Komutanlığı. Azteca, Yankee-Reb ve King’s bölgesinin tüm ordularının komutanı. Geleceğin Nano Pakt kuvvetler komutanı yani. Projeniz neyle ilgili demiştin?”

“Meteorolojik olayları atomik seviyede kontrol eden bir kule inşa ediyoruz.”

“Havalıymış. Bir adı var mı, gizli falan mı yoksa? Harrington da işin içinde olduğuna göre…”

“Yo hayır, bilim ajansının bir projesi, başarılı olursa tarımsal üretim, orman yangınları, kuraklık gibi konularda kullanılacak. Bir de alakasız gibi gelebilir ama ışınlanmayı da sağlamasını umuyoruz.”

“Adı Jonathan, adı ne?”

“Project Moses”

Peter burada ayağa kalktı ve kendine kahve koyup, biraz daha ekmek almak üzere mutfak taşına yöneldi. Sonrasında arkası profesöre dönük şekilde konuştu. “Bu kule kaç metre?”

“25, bir de komuta merkezi var, neden?”

“Sana bir kötü, bir de yine kötü ama kalbini ferahlatacak iki haberim var. Önce hangisini söyleyeyim?”

“40 yaşında gibi konuş Pete” Profesör kahvesinden bir yudum aldı ve dinlemeye koyuldu.

“Pekala. Kötüden başlayayım. Projen bir silah olarak kullanılacak. Bugün kule yarın bir aracın tareti ve öbür gün bir asa olarak. Bir de isme bak. Bir peygamberin ismini askeri bir projeye veriyorlar. Ne günlere kaldık…”

Profesör dikkatle dinlemeye devam ediyordu.

“İçini ferahlatacak şey ise, genome paktının da bizden farklı olmadığı. Onlar da Project Legend adlı bir süreci yürütüyorlar.”

“Nasıl bir proje bu?”

“Ejderhalar, yetiler ve lochness canavarı gibi deniz canavarları üretmeye çalışıyorlar. Bizim androidler gibi. Gerçi bana sorsalar büyümeyen yavru kediler üretmelerini tavsiye ederdim ama onlar bu işlerle uğraşıyorlar işte”

Profesör burada içtenlikle güldü, içinde bulunduğu durumun tam tersine bir tepkiydi bu, şöyle dedi gülerken “Büyümeyen yavru kediler ha? Harika bir fikir… Ama ruhları da yavru kalmalı, büyümeyi istememeliler de…”

“İşte sırf bu yüzden senin gibi bir inekle arkadaşlık ediyorum. İyi geyik muhabbetinden anlıyorsun.”

“Aslında anlamıyorum. Yani geyik muhabbetini kastetmiyorum. Anlamıyorum Pete bir bilim adamı olarak… Yani tüm dünya olarak ana dillerimiz kadar iyi genel dil kullanıyoruz ama konu bilim olduğu zaman aynı yolda ilerleyemiyoruz.”

“Bunun artık bir önemi olmadığını biliyorsun.” Umursamaz bir tavırla konuşan Peter aynı anda ağzına, üstüne krem peynir sürdüğü bir dilim ekmeği sokuşturmakla meşguldü.

“Bu kadar basit değil. Nasıl bizim doktorlarımız varsa onların da fizikçileri var aslında, elektromanyetizma konusunda ileriler örneğin. Ve yine örneğin AIDS’e tedaviyi nasıl bulduklarını biliyor musun?” Peter ellerini bilmediğini anlatan bir şekilde açtı ve sen bilirsin der gibi sağ el işaret parmağını profesöre çevirdi.

“Nano teknolojiyle… Suda çözülebilen karbon nano topları kullanarak işe başladılar. Sonra da nanobotlara geçtiler.”

“Evet” Peter tamamen konuşmak için konuşmuştu.

“Evet ama bilimsel ilerleyişimizde bu kadar ortaklık varken ihtisaslaşmak için seçtiğimiz yol yüzünden birbirimizi mi öldüreceğiz?”

Peter bu sefer ne dediğini bilerek “Bu yolların ekonomik yansımaları var Jonathan. Ve bu çok ciddi bir sorun.” dedi, sonra elindeki tüm yiyeceği masaya koyup devam etti. “Ben sana daha ötesini söyleyeyim mi? Ben bir astronotum”

“Sen bir askersin Pete”

“Ama aynı zamanda bir astronotum. Uzay üslerinde, Mars’ta, Ay’da bulundum. Teknolojinin bizi götürdüğü son noktada doğadan kopup yine doğanın kucağına gittiğimizi gördüm. O düzeni, o el değmemişliği tadan birisi olarak, nasıl olur da şu gezegen ve çevresindeki birkaç koloni için bütün bu kötülükleri yapabiliyoruz diye ben de çok düşündüm.”

“Profesör alaycıydı “İşte tamamen asker olduğun için bunları düşünmüşsün. Astronotlar kaşiftir Pete, benim gibi”

Peter boşversene dercesine bir el hareketi yaptı ve “Bütün söylediklerimden bunu mu anladın?” diye sordu. “Hem sen nereden astronot oluyorsun ki? Sen her ne kadar iyi muhabbetten anlayan bir adam da olsan sonuçta bir laboratuvar faresisin. Uzaya, şu adını verdikleri asansör dışında çıkmışlığın var mı ki?”

Profesör alınmadı “Ayırt edici olan o değil, keşif yapmak” dedi “Atomik düzeydeki uzayı hiç gördün mü?”

“Ona öyle dendiğini sanmıyorum.”

“Nasıl söylersen söyle, ne demek istediğimi anlıyorsun.” Sonra ilgiyle Peter’a baktı “Dostum altın atomlarını öyle kıpkırmızı görmelisin, uzaydaki o simetrik düzen aynen nano boyutlarda da bulunur. Ve ısı bile uzay ısısına yakın izlenebilir. Hem de kıyafet falan giymeden.” Sonra da daldı.

Tekrar dünyaya döndüğünde Peter ona bakıyordu. “Uzay da her çıktığımda bende aynı etkiyi yapar. Seni anlıyorum. Bu arada söylediklerini önemsemiyormuşum gibi anlama ama sen elmas yapabiliyor musun? Nano teknolojide karbon önemlidir değil mi?”

Profesör umarsızca cevapladı “Ortaokulda dersleri dinledim diyorsun yani… Ama bahsettiğin yapay elmas orjinalinden çok kolay ayırt edilebiliyor. Bu yüzden unut o işi.” Sonra da Peter’ı şaşırtan bir şey söyleyerek konuyu değiştirdi. “Bir kız var Pete.”

Peter şaşırmasına rağmen çabuk toparlandı, aceleci değildi. “Dur kahvelerimizi tazeleyeyim. Bana baştan sona herşeyi anlat.”

Profesör ise sabırsızdı “Adı Karin” dedi…

* * *

Pazar akşamı şehrin lüks bir restoranında Profesör ve Karin oturmuşlar çorbalarını bekliyorlardı. Bununla birlikte bu standart bir flört değildi. Konu Prject Moses, daha da özelde projenin ışınlanma fonksiyonuydu. Karin yine de teyakkuzdaydı, ona göre proje ile ilgili bir görüşmenin yeri restoran değil laboratuvardı. Ayrıca şunun şurasında pazartesiye ne kalmıştı?.. Bu sebeple de spor bir kıyafetin üzerine özensizce toplanmış uzun küllü sarı saçları ve kendisini güzel gösterdiğini düşündüğü vizörü olmadan arzı endam etmişti.

Profesör ise resmi bir kıyafet seçmişti. Kendisine özellikle bir bakım uygulamamış ama yine de restoranın ortamına uygun şekilde giyinmişti. Aslında hem Karin’e hem de kendisine kızmıştı. Karin’e kızmıştı çünkü Karin bu kılıkla sürdüğü 25 yaşını bile göstermiyordu. Kendisi ise aynı sebepten 40 yaşında bir kart zampara durumuna düşmüştü. Kendisine kızmıştı çünkü Karin’in hareket tarzından böyle bir daveti beklediğini anlamıştı. Bunu belli etmemiş olmalıydı. Ama neyse ki yemeğin konusu gerçekten de başkaydı ve profesör kızgınlıklarından bahsetmeden konuya girdi.

“Karin biliyorsun nano teknolojinin gelişimini tamamlamasına şunun şurasında 10 yıl kadar kaldı.”

“Evet profesör” Karin soğuktu.

“Ve bizim şu an üzerinde çalıştığımız proje…” Bu sırada çorbalar geldiği için profesör sustu… garson masayı terk edince de devam etti. “…Bu gelişimin mihenk taşlarından biri…”

Karin hem kaşığına aldığı çorbasına üflüyor hem de onu dinliyordu.

“Ve bu projenin de kalbi, ışınlanma teknolojisi.” Karin bütün bunları zaten biliyordu ve profesör konuya girmek için oflayıp derince nefes verdi. “Bak bir laf vardır duydun mu hiç; Yeteri kadar gelişmiş her teknoloji sihirden farksızdır.”

“Duymamıştım ama bizim çalışmalarımıza uyuyor… Çorbanıza başlamayacak mısınız?”

Profesör çorbaya başlamasa da kaşığıyla kasesinden çorbayı alıp ve tekrar kasesine dökerek çorbasıyla ilgilendiğini ima ederek konuşmaya devam etti. “Demek istiyorum ki bizim projemiz bir başlangıç ve önümüzdeki yıllar içinde sadece biz bilim insanlarının değil…” profesör bilim insanları ibaresini özellikle seçmişti “herkesin kullanımına açık hale getirilecek. Özellikle de askerlerin…”

“Evet generalin gelişi beni de rahatsız etti. Ama söylesenize bizim teknolojimiz askeri kullanıma uygun mu sizce?”

“Maalesef uygun. Her bir doğa olayı çok rahatlıkla silah olarak kullanılabilir. Ayrıca nano pakt, bizimle rekabet eden ancak aslında gelişiminin zirvesine bundan 20 sene önce varıp doyuma ulaşmış genome paktını boyunduruk altına almak isteyecektir. Bunu başaracaklardır da…” Profesör netti.

Sonra konuyu değiştirdi. “Yine de seninle bir şey paylaşmak istiyorum.” Cebinden bir data saklayıcı çıkartıp Karin’e uzattı. “Evde bak, üzerinde çalıştığımız büyük sorunun çözümünü detaylarıyla içeriyor.”

Karin heyecanlanmıştı “Yoksa? Işınlanma demeyin.”

“Evet o.”

“Ama nasıl?”

“Genel dilde söyleyeceğim bir beacon ile… Zaten her önemli şey genel dilde ifade edilir değil mi? Neyse konu dağılmasın. Coulomb patlamasını tersine çevireceğimiz bir alanı beacon vasıtasıyla kullanacağız. Önce konu materyal yüksek düzeyde iyonize edilip elektronları koparılarak artı yüklenecek ve böylece atomlar birbirinden ayrılacak ki sen bunu zaten biliyorsun.”

“Elbette profesör, bu Coulomb patlaması zaten. Sonra? Bir beacon vasıtasıyla bir bir…”

“Bir alan kurulacak ve bu alanda elektronlar deiyonizasyon ile çekirdeklerini kendilerine çekecek, böylece eksi yüklenen atomlar da yeniden eski formlarını oluşturacak. Garip bir tabir oldu ama sen anladın.”

“Ama bu nasıl olur?”

“Tüm hesaplamaları az önce sana verdim.”

“Ama tek başınıza bunu nasıl buldunuz. Eğer başarılı olursa tarihe geçersiniz.”

“Sanırım herkesin dünyaya gelişinin bir amacı var. Ayrıca kendi başıma iş çevirmek konusunda da bir sabıkam olduğunu inkar edemem. Ve son soruna karşılık da; ben zaten tarihe geçtim.”

“Peki bu bilgiyi neden sadece benimle paylaşıyorsunuz? Siz açıklasanız ya?..”

“Söylediğim gibi ben zaten tarihe geçtim. Tabi başka nedenler de var.”

Karin’in yüzünden bir gölge geçince “Bilmiyorum Karin, sebebi sadece senin düşündüğün şey değil. Biliyorsun kompozit malzemeler sadece uzay merdivenlerinde kullanılmadı. Zırh olarak da kullanıldılar. Savaş için… Ve eninde sonunda Project Moses da savaş için kullanılacak. Generali ne kadar oyalarsam oyalayayım o veya ondan sonraki veya ondan sonraki bunu kullanacak.”

“Ya bunu hiç başaramamış olsanız? Bu datayı yok etseniz?”

“Onu da düşündüm. Ama zaten yıldırımlar çaktıran, ateşler salan, rüzgarlar estiren ve ne bileyim işte doğanın tüm yıkıcı olabilecek kuvvetlerini insanın emrine veren kısmını çoktan tamamlayıp ajansın eline verdik. Bu ışınlanma konusu içlerinde en zararsız olanı, çoğunlukla barışçıl amaçlar için kullanılacaktır. Seni sıkmak istemiyorum ama bu bir sonraki teknolojik atılım da olabilir.”

“Peki bu atılıma neden isminizi vermek istemiyorsunuz?”

“Böylece tüm projeden adımı silmiş olacağım sadece ışınlanmadan değil. Sonra bunu küçülttükçe küçülttürecekler falan. Adımın geçmesini istemiyorum. Peki ya sen? Sen bu bilgiyi paylaşmaya hazır mısın?”

“Bahsettiğiniz gibi tüm yıkıcı güçleri zaten orduya kaptırdıysak bu daha önemli ve az zararlı teknolojiyi neden üstlenmeyeyim?”

Profesör duygu dolu baktı ve önce “Bunu arkadaşlarınla paylaş Karin” dedi. “Bu sorumluluğu paylaş.” Sonra da “Çorbalar buz gibi oldu” dedi. O anda çorbayla sadece profesör ilgileniyordu…

* * *

O gece evinde tek başına otururken Karin de doğru kişi değilmiş diye düşündü profesör. Kızın ona hiçbirşey hissetmemesi bir yana datayı kabul edişindeki hırs da onu itmişti. Ama pişman değildi, Karin’in bu sorumluluğu alabilecek birisi olduğunu doğru tahmin etmişti. Ayrıca kısmen yalan da söylemişti. Amacı sadece bu projeyle birlikte anılmamak değildi. Bu projenin ileriki safhalarında kulenin; önce askeri araçları teçhiz edecek bir mod haline getirilmesi ve sonrasında da adı gibi bir asa haline gelmesinde hiçbir payı olsun istemiyordu. Bunlar başarılacaktı elbette ama kendisi bu sorumluluğu taşımayacaktı.

Çünkü biliyordu ki eğer projenin başında o kalırsa kibrine yenilecek ve tüm bu icatları kendisi yapacaktı. Proje, adına ihanet edecekti belli ki ama o etmeyecekti. Bu kararıyla kendisini yenmiş olacaktı. Mutluydu. Bu duygusu geçmeden aceleyle kısa bir not yazdı ve bilim ajansı yönetim kuruluna gönderdi…

“İstifa ediyorum. Yarın avukatım sizinle iletişime geçecek.

                                                                       Profesör Jonathan Keystone”

Bir Başka Uzay Macerası 2071” için 14 Yorum Var

  1. DEREBEY dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar önceki öykü ile bunu birlestirmeniz çok hoş olmuş. Galiba yavaş yavaş kendi dünyanızı oluşturuyorsunuz. Umarım ileride bu kirıntılardan güzel bir seri meydana gelir. Ayrıca kule fikrini esinlendiginizi düşündüğüm arthur c clarke’ada öykü ismiyle bir gönderme yapmışsınız oda ayrı hoş durmuş. Bende bu güzel platformdan etkilenerek bu ay öncü ismiyle ilk öykümü yazdım. Fırsatınız olursa okuyup degerlendirmenizi isterim. Güzel hikayeniz için tebrikler…

  2. İlk hikâyedeki Cadı nın asasını çok güzel bir biçimde bağlamışsın. Savaşın öncesine güzel bir giriş. Kitap olurum diyor bu 2 hikaye

  3. Başlangıç biraz tribulanslı olsa da kendini okutuyor ve sarıyor, naçizane bir tavsiye olarak sayıları kelimelerle yazmanızdır, bu gibi ufak detaylar metnin prestijini daha da yükseltecektir.

  4. Afiyet olsun. Hoşgeldin sefalar getirdin.:grinning:

    Geçen ay birkaç yerden bu konuyu açmamı arzulayanlar olmuştu. Ayrıca eşime astronot konusunun çok geniş olduğunu söylediğimde aldığım “Keşfe odaklan illa uzay olması gerekmez” telkiniyle de nano vs. genome çatışmasının nano dünyası üzerine eğilmeye karar verdim.

    Anlatıcının profesörü tanıtırkenki okuyucuyla interaktif ilişkisinin öykünün diğer kısımlarından farklı bir dokusu olduğunu biliyordum ama yine de değiştirmeyi düşünmedim. Tepkileri görelim dedim birnevi ve okuyucuları biraz aksattığını gördüm. Bu da bir ders oldu. Belki tüm hikayeyi dış ses ile yazmalıydım belki hiç kullanmamalıydım onu ama bir o bir bu insanları rahatsız etti. Neyse ders alındı söylediğim gibi.

    Diyaloglarıma normalde güvenirim. Geçen ay ilyadadan ilhamla meydan okuma diyalogları yazdım ve okuyucu beni gömdü :sweat_smile: Dolayısıyla bu öyküde bunu biraz şeref meselesi yapmış olabilirim, gerçekten diyaloglarım fena değildir çünkü.

    Teknik bilgiyi çok verme konusunda birbirinin sebep sonucu olan iki sebep var.
    1- “Bir başka” uzaydan bahsetme gerekliliği ki nano uzayı kastediyorum.
    2- Bunu yapabilmek için konuyla ilgili bir kitap okumam.
    Ve evet formülasyonsuuz bakarsak yazdıklarım bilimsel gerçeklere dayanıyor. (İronik olarak ana tema değil amma yani nano teknoloji ile doğa olayları kontrol edilebilir mi bilmiyorum ama profesörün başarıları, karbon, altın, aids tedavisi, yüzey gerilimi, elmas yapımı vs. gerçek.)

    Akıcılık konusunda dış ses ve teknik bilgi fazlalığı etkilemiş olabilir.

    Olay örgüsü konusunda ise amacım, doktorun askeriyenin işe karışmasından sonra çok kısa bir zaman diliminde olayın gidişini anlayıp -çünkü bir deha- etik kaygılarla bu projeden ayrılmasını anlatmak olduğu için çoğunlukla bir karar alma sürecini anlatmış oldu bu öykü.

    Özellikle olay örgüsü konusunda başka bir eleştirin varsa bir çayımı daha iç ve onu bana imkanın olursa söyle lütfen. Bu başlığı özellikle önemsedim, sorunu ortadan kaldırmak isterim.

    Samimi ve detaylı analizin için ayrıca teşekkür ederim.

  5. Merhaba hocam.

    Aaa aslında yazacaklarımı daha önceden arkadaşlar yazmışlar. Giriş kısmı sıkıntılı, katılıyorum. O kısım olmasa veya sade tutulsa belki de profesör karakterinin içine biraz daha girebilirdik. Sonuçta bu işte, öykü vs yazarlığında neyi anlattığın kadar neyi anlatmadığın da önemli. Çok şey anlatmak, karakterini tasvirde bollaştırmak güzel, kabul. Ama bazen de okuyucu denilen kişiye güvenmek lazım. Profesör karakterine fazla ısınamadım.

    Diyaloglar sahiden çok kaliteli. İşte buna şapka çıkartılır. Anlatı, gösterme, monolog ve diyalog dörgenini doğru ve kararında birleştirdiğinde ki sende bunu yapabilecek yetenek, ondan daha önemlisi inat var gibi görünüyor; ortaya kaliteli bir yazın çıkar.

    iki aydır öykü yazamadım çünkü -maalesef- çalışan bir insan olduğum için zaman bulamadım. ama bu ay umarım ben de yazacağım ve umarım kötü olmayacak. selamlar!