Öykü

Bir Burun Hikâyesi

Yıllarca aradım onu. Ama değdi doğrusu. Artık bu paha biçilmez hazine,bir süredir ellerimde. Bunun için küçük bir servetin yanı sıra ömrümün en güzel yıllarını da harcadım. Olsun… Tarih beni, Pinokyo’nun kayıp burnunu bulan adam olarak yazacak. Şimdi asıl mevzu, onunla ne yapacağıma karar vermek.

Hepiniz Pinokyo’nun hikâyesini bilirsiniz. Geppetto denen yaşlı oyuncakçının bir kütükten yonttuğu kuklanın canlandığını, sonra da bu kuklanın bir dizi engeli aşarak gerçek bir insana dönüştüğünü okumuş ya da duymuşsunuzdur. Ancak Pinokyo’nun hikâyesi de tıpkı tarih gibidir. Yalan ve yanlışlarla doludur. Kısacası, Geppetto ne sıradan bir marangozdu (tıpkı Hz İsa gibi) ne de Pinokyo insana dönüşmek isteyen bir kuklaydı. Bize anlatılan hikâyenin en büyük tutarsızlıklarına gelince; yaklaşık üç yüz elli yıl önce yaşamış, dünyanın en sıra dışı varlığı olan canlı bir kuklanın sıradan bir insana dönüşmek istemesi ve bir varlığın insana dönüşmesinin lütuf gibi sunulmasıdır.

Pinokyo’nun, Geppetto tarafından ağaçtan yontulmuş bir kukla olduğu doğrudur. Ancak bu kuklanın çocuk suretinde olduğu doğru değildir. Tanrı tarafından görevlendirilen Geppetto, onu genç bir adam olarak yontmuştur. Tıpkı klasik hikâyedeki gibi Pinokyo, yaşamının ilk dönemlerinde bazı aşırılıklar yapar. Kısa sürede, farklılığının da verdiği ünü sayesinde gece hayatına ve sefahate düşer, dönemin sosyetesine hızla girip birçok kadınla gönül ilişkisi yaşar. Tabii ki bunda, farklı bir deneyim yaşamak isteyen soylu kadınların merakı da oldukça etkili olur. Gönül ilişkisi yaşamayı reddettiği bir kadın tarafından kara büyüye maruz kalınca, yalan söyledikçe burnu uzamaya başlar. Geppetto’ya defalarca burnunu budatmak zorunda kalır.

Bu olay ona ders olur, bir süre daha savrulduktan sonra tövbe edip sefih hayatına nokta koyar. Şarabı, yalanı, seksi ve haşhaşı bırakıp kendini iyilikle ibadete adar. Bu arada Geppetto’nun Pinokyo’ya bir sürprizi vardır. Pinokyo’dan budadığı burun parçalarından en diri ve damarlı olanını bahçeye dikmiş ve yetişen ağaçtan, biraz da kendi hayal dünyasından faydalanarak seksi ve zarif bir kadın kukla yontmuştur. Artık Pinokyo’nun da bir eşi vardır. Adı Pia’dır. Pia’yla Pinokyo kısa zamanda öyle bir kaynaşırlar ki mutlulukları kem gözlerin hedefi olur. Pia, çok geçmeden hamile kalır. Bu olayın duyulması büyük infial yaratır. Pia’nın hamileliği ulusal çıkarları tehdit eden bir durum haline gelir. Çünkü ne kralın ne de soyluların, yalan söyledikçe uzayan burunlarıyla kendini ele verecek bireylerin doğmasına tahammülü vardır. Asırlar sonra bu, belki de yalanın dünyadan silinmesine neden olacaktır. Peki, yalan olmadan insanlar nasıl yaşayacaktır?

Sonunda Pinokyo ve Pia; Pia’nın hamileliğinden sonra çıkarılan ve yürürlüğe giren bir kanuna (Canlı kuklaların,her ne şekilde olursa olsun hamile kalmaları yasaktır.) muhalefet ettikleri gerekçesiyle,vatana ihanetten yargılanır ve tek oturumda idama mahkûm olurlar. Hemen ertesi gün Pia, halka açık meydanda ateşe atılarak yakılır. Pinokyo’nun infazı ise bir gün sonraya bırakılır. Ancak Pinokyo, Geppetto’nun bağlantıları sayesinde zindandan kaçmayı başarır ve kaçışının üçüncü günü güney sahillerindeki bir kasabada, Geppetto’nun arkadaşı olan bir çiftçinin evine sığınır. “Seni korumama karşılık bana bir şey verecek misin?” der çiftçi Pinokyo’ya. Kış yaklaşmaktadır. Pinokyo çiftçiye, “Kışlık odunun var mı?” diye sorar. “Hayır,” cevabını alması üzerine Pinokyo, bir yandan yalan söyleyerek sürekli burnunun uzamasını sağlar bir yandan da uzayan burnunu kütüğün üzerine koyup çiftçinin kesmesini ister. Nacağını eline alan çiftçi, akşama kadar Pinokyo’nun burnundan bir ton odun keser. Kestiği son parçayı uzun bırakan çiftçi, bunu zımparalayarak oklava haline getirecek ve eşine hediye edecektir. İşi biten hain çiftçi, ertesi sabah Pinokyo’yu kralın askerlerine teslim eder. Sonunda Pinokyo ile Geppetto beraberce infaz edilir.

İşte Pinokyo’nun gerçek hikâyesi budur. Pinokyoseverler Derneği’nin başkan yardımcısı olan babam, bu hikâyeyi bana anlattığında tereddüt etmeden inandım. Çünkü anlattıkları akla o kadar yatkındı ki. Babam ayrıca bana bazı dokümanlar ve belgeler gösterdi.

Ardından “Pinokyo’nun burnu hâlâ dünyada bir yerlerde. Onu bulmayı başarabilirsin,” dedi gözlerimin içine bakarak.

“Emin değilim baba. Sen bulmayı başaramadın galiba?” diye sordum çocuksu bir merakla.

Omuzlarını silkti babam ve “Hiç aramadım ki,” diye cevap verdi.

“Neden?” diye karşılık verdim.

“Çünkü evlat… Benim, seninki gibi oğluna inanan bir babam yoktu,” dedi ve dudaklarını büzüp huşu içinde başını salladı. Ardından yüz hatları keskinleşti, nutuk atar gibi devam etti:

“Bunu dünya için yapmalısın, Pinokyo’nun burnunu insanların işlerine sokmalısın.”

“Yapacağım,” diye bağırdım yumruğumu havaya kaldırırken.

Babam ayağa kalkıp beni alnımdan öptü ve belgelerden ötürü borçlandığını söyleyip benden para istedi. Ona istediği parayı verdim. Bir hafta sonra yeni sevgilisiyle tatile çıktı. Canım babam benim, rahat uyu mezarında.

Babam bana üzerinde, kırmızı renkle “GİZLİ” ibaresi yazılmış belgeleri teslim ettikten kısa süre sonra çalıştığım şirketten ücretsiz izin alıp Pinokyo’nun serüveninin sonlandığı yere,Güney İtalya’daki o sahil kasabasına vardım. Dikkat çekmeden araştırmalarıma devam edebilmek için büyük bir çiftlikte karın tokluğuna işe girdim. Bana bahçede başımı sokabileceğim bir baraka, yiyebileceğim kadar makarna ve yaklaşan kış için yakacak kömür verdiler. Çiftlikteki işlerin yürüme şekli adaletten uzak zorbaca olsa da bana ilişen yoktu, halimden memnundum açıkçası. İtalya’da kaldığım on ay boyunca önemli bilgiler edindim, ülkeme döndüğümde üç yıl süren bir araştırma daha yaptım. Ulaştığım gerçekler çok sarsıcıydı:

Pinokyo’yu krala teslim eden kötü kalpli hain çiftçinin güzel karısı Carla, fırtınada yolunu kaybedip İtalya sahillerine sürüklenen bir Osmanlı gemisinin bahadırı olan Sinoplu Dilbaz Ahmet Efendi ile kaçar. Kaçarken yanına, bohçasıyla birlikte Pinokyo’nun burnunu da alır. Rivayete göre, gemiye binerlerken peşlerinden yetişen Carla’nın kocasını, Dilbaz Ahmet Efendi Pinokyo’nun burnuyla döver. Yine söylenenlere göre, Pinokyo’nun burnu çiftçinin bedenine her gömüldüğünde oh diye sesler çıkar.

Böylece Pinokyo’nun burnu, meşakkatli bir yolculuktan sonra kendini Sinop Burnu’nda bulur. Daha fazla zina etmeye ahlâkı el vermeyen Dilbaz Ahmet Efendi, Sinop’a ayak basar basmaz soluğu imamın yanında alır. İtalyan dilber Carla ile nikâhlarını kıydırır. Ayrıca Carla, hiçbir baskıya maruz kalmadan Müslüman olup adını Çağla diye değiştirir.İmam, Dilbaz Ahmet Efendi’ye, küffarın elinden bu güzel hatunu kurtarıp da İslam dinine kazandırdığı için cennete gideceğini müjdeler. Ahmet Efendi şükürler ededursun ve cennete gidecek olmanın şerefine her akşam kafayı çekedursun, Çağla Hatun kısa sürede yeni dinini öyle benimser ki kendi mahallesindeki kadınlara vaaz etmeye ve sohbetler vermeye başlar. Sonradan bu sohbet halkası, bir tarikata dönüşür. Bu arada Dilbaz Ahmet Efendi, Kırım boylarında, bir kale kumandanının karısını kaçırırken yakalanıp kazığa oturtulur.

Çağla Hatun’un kurduğu ve ezici çoğunluğunun kadınların oluşturduğu Hatuniyye Tarikatı kısa sürede büyür. Çağla Hatun,öğretilerini Anadolu’yayaymak ister. Böylece müritlerine el verip onları çeşitli vilayetlere gönderir. En sevdiği müridi Dide Hatun’u Maraş’a gönderirken eline Pinokyo’nun burnunu da tutuşturur; “Bu bir mazlumun yadigârıdır,” der, “Bunu iyi işlerde kullan.” Dide Hatun Pinokyo’nun burnunu bir kutsal emanet bilip yanından hiç ayırmaz. Elbistan dolaylarında yerleştiği bir kasabada, yıllarca Pinokyo’nun burnunu kullanarak müritlerine kara tahtada ders verip öğrencilerini terbiye eder. Hatuniyye Tarikatı, varlığını yaklaşık kırk yıl koruduktan sonra zındıklık faaliyetleri öne sürülerek dağıtılır. (Hatuniyye Tarikatı her ne kadar tarihe gömülüp gitse de bugünkü Feminizmin tohumlarını atmıştır.) Dide Hatun bir baskın sırasında öldürülür ve sınıf olarak kullandığı baraka yıkılır. Pinokyo’nun burnu, enkaz yerini eşeleyen bir çobanın eline geçer ve çok uzun seneler boyunca çoban değneği olarak kullanılır. Yıllar boyu milyonlarca hayvanın sırtına iner, kadınlara karşı kullanılır; kâh yün çırparken bulur kendini, kâh bir bulgur kazanını karıştırırken…

Uzun yıllar çobandan çobana el değiştirdikten sonra, Pinokyo’nun burnu cirit meraklısı bir çerçinin eline geçer. Çelimsiz, genç bir çobanın elinde gördüğü ve hayran kaldığı değneği, yarım somun ekmek, yüz gram helva, bir bağ don lastiği, bir inek tası, yarım metre süzek ve iki yorgan iğnesi karşılığında alır. (Bazı rivayetlere göre de çoban çelimsiz değil iri yarıdır, helvanın miktarı iki yüz gramdır ve iğnelerden birisi dikiş iğnesidir.) Böylece Pinokyo’nun burnu, cirit serüvenine başlar. Yıllariçinde yaşlanan çerçi, cirit oynamayı bıraksa da bir nişane olarak gördüğü değneğini yanından ayırmaz. İş yapmaya çıktığı bir sırada yolu, Afşin dolaylarındaki bir kasabaya düşer. Burada Tazı Kerim ve çetesi tarafından önü kesilip mallarına el konulur. Ganimetler içerisinde Pinokyo’nun burnu da vardır. Tazı Kerim, Pinokyo’nun burnunu çok beğenir, elden geçirip eşine oklava diye hediye eder. Tekrar hamur açmakta, bazı tutmakta kullanılan Pinokyo’nun burnu,Tazı Kerim’in oğullarından Horoz Veli’nin evlenmesiyle,evin gelini Döndü Kadın’a verilir. Döndü Kadın, yıllar boyu bu oklavayla yiyeni hayran bırakan börekler, çörekler, kömbeler açar. İşi bittiğindeyse oklavasını özenle temizleyip mutfaktaki duvara asar. Pinokyo’nun burnunun serüveni burada sonra erer. Çünkü Döndü Kadın hakkın rahmetine yürümüştür. Oklava ise her zamanki yerinde, duvarda asılı durmaktadır. Veli, karısından kalan bu yadigârı kimseye vermeyecektir. Çünkü beklediği birisi vardır…

İşte böyle. Aramaya başladıktan dört yıl sonra, artık kayıp burnun nerede olduğunu biliyordum bilmesine ya, öylece gidemezdim onu almaya. Elimdeki belgelere göre, onun gerçek olduğunu anlayabilmem için bir yıl kadar yalan orucuna girmem gerekiyordu. Yalan dünyada, yalansız bir hayat yaşamak çok zordu. Ama sabrettim ve başardım, bir yıl bittiğinde canımın hiç yalan çekmediğini fark ettim. Bu bir yılda çok şey de kaybettim. İşimi, eşimi ve arkadaşlarımı… Ancak şimdi dönüp bakıyorum da karım bana, “Beni hâlâ seviyor musun?” diye sorduğunda “Seni hiç sevmedim ki!” demeyebilirdim. Ya da patronum “Ben aptal mıyım?” diye sorduğunda sessiz kalabilirdim.

Yalansız geçen bir yılın sonunda soluğu Afşin’de aldım. Daha önceden yerini belirlediğim iki katlı evin üst katına, bahçedeki rengârenk çiçeklerin yanından geçerek çıktığımda, balkondaki somyada Kuran okuyan bir ihtiyarla karşılaştım. Bu, Horoz Veli olmalıydı. Yüz hatları sertti. Beni görünce ayağa kalktı, gözlerini kısıp bana baktı, selamımı aldıktan sonra oturmam için buyur etti. Kim olduğumu sordu, ben de anlattım. Yalan söyleyemezdim. Yüzünde şaşkınlık yoktu, sadece biraz hüzün vardı. Dudakları titreyerek “Geleceğini biliyordum,” dedi. Beklemiyordum bunu, irkildim. Ortamın havası değişti birden, sanki farklı bir boyuta geçmiştik. EşiDöndü Kadın, ölümünden altı ay önce rüyasında geleceğimi görmüş ve oklavayı bana teslim etmesini Veli amcaya sıkı sıkıya tembih etmiş. İkimiz de sözleşmiş gibi ağladık. Ağlamaktan bu denli keyif aldığım bir anı daha hatırlamam. Bir horoz ötüşü, sessiz muhabbetimizi bölüverdi, Veliamca burnunu çeke çeke içeri gitti ve elinde bir oklavayla geri döndü. İstemsizce ayağa fırladım, bana uzattığı oklavayı incitmekten korkarcasına titreyen elimle aldım. Avucumun içine iyice yerleştirdim. Gözlerimi kapattım, derin derin nefes aldım. Oklava vücudumun bir parçasına dönüşmüştü sanki. Sonra “Ben mükemmel değilim,” diye mırıldandım. Bir yıldır hiç yalan söylemediğim için, avucumun içindeki odun parçası bu küçük yalanımı hemen algıladı ve bir karış kadar uzayıverdi. İşte, yıllardır aradığım şey nihayet ellerimdeydi. Veli amcaya veda ederken, “Bu şeyi vatan, millet yararına kullan evlat,” dedi. Elini öpüp oradan ayrılırken, planımdan ona bahsetmedim.

Yıllardır kafamda kurguladığım esas planım, Pinokyo’nun burnunu küçük parçalara ayırıptoprağa dikmek ve sonrasında yetişen ağaçlardan canlı kuklalar yontmaktı. Amacım Pinokyo ve Pialar’dan oluşan bir nesil yaratmaktı. Kim bilir, belki de bizi onlar yönetecekti. Hep doğru konuşacaklardı, aksi takdirde yalanları, uzayan burunlarından ötürü ifşa olacaktı. Ama şimdi düşünüyorum da, dünya yalansız nasıl dönecek? Devlet adamlarının ve siyasetçilerin ellerinden yalanı aldığımızda geriye neleri kalacak? Ya halkım? Yalanları hayatlarından çıkardığımızda neye inanacaklar? Bu kötülüğü onlara yapmaya hakkım var mı? Karar vermek zor. Belki de en doğru seçim, Pinokyo’nun burnunu yakarak sonsuza dek yok etmek olacak…

Ebuzer Kalender

Nisan 1983, Afşin doğumluyum. Hem okur hem yazarım. Geçimimi hekimlik yaparak sağlıyorum. Gaziantep’te oturuyorum. Payıma babalığın düştüğü, beş kişilik güzel bir ailenin (baba, oğullar ve kutsal anne)ferdi olarak yaşıyorum. “KUKİNLER”adında bir romanım ve “Kabil’de Habil Kafe” isimli ödüllü bir polisiye öyküm var. Bazı çalışmalarım ise görücüye çıkmayı bekliyor. Yerel bir dergide düzenli olarak yazıyorum. Sosyal medyayla aram yok. Kabuğumu seviyorum. Yazmaya ve yaşamaya devam ediyorum.

Bir Burun Hikâyesi” için 8 Yorum Var

  1. Merhaba,

    Elinize ve kaleminize sağlık. İlk paragraflarda biraz tutukluk yaşadığım, Pia ile birlikte güzel bir açılıma giden ve sonrasını da keyifle okuduğum bir öykü kaleme almışsınız. Öykünün en beğendiğim yeri, Carla ile geliştirdiğiniz bağlantı oldu. Carla’nın Çağla’ya evrilmesi, tarihsel bilgiler, metnin kendisini çok keyifli bir yalana dönüştürmüş. Araya kattığınız ironiler de okurken gülümsetti. Sanırım kaleminizin doğal hali bu :slight_smile: Ve elbette sonunda sorguladıklarınız da çok anlamlı olmuş. Öykünüzün tümünü çok beğendim ve keyifle okudum.

    Bir kaç küçük eleştirim var. İlk öykünüzdeki özenli dizilimi, nedense burada göremedim. Bunun sebebi belki ikinci ya da üçüncü göz atmayı yapacak vaktinizin olmaması ya da teknik bir sorun olabilir. Bazı noktalama işaretleri ve kelimeler birbirine geçmiş.

    Bir kaç örnek vermek istiyorum izninizle-küçük ama işte gözüme takıldı :slight_smile:
    ne Gepetto” olsa daha iyi olurdu

    Kısacası, Geppetto ne sıradan bir marangozdu (tıpkı Hz İsa gibi) ne de Pinokyo insana dönüşmek isteyen bir kuklaydı.

    Aşağıdaki cümlede bir sorun var gibi duruyor. Belki tekrar bakmak istersiniz.

    Bize anlatılan hikâyenin en büyük tutarsızlıklarına gelince; yaklaşık üç yüz elli yıl önce yaşamış, dünyanın en sıra dışı varlığı olan canlı bir kuklanın sıradan bir insana dönüşmek istemesi ve bir varlığın insana dönüşmesinin lütuf gibi sunulmasıdır

    Dediğim gibi, bunlar küçük bir kaç örnek. Eminim tekrar üzerinden geçtiğinizde siz de fark edeceksiniz.

    Ha bir de bu tamamen kişisel bir yorum, Gepetto’nun hayal dünyası Pia’yı sadece “seksi ve zarif bir kadın” olarak yontacak kadar kısıtlı değildir bence :slight_smile:

    Görüşmek üzere :slight_smile:

  2. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar Müge;

    Öncelikle öykümü okuduğunuz ve yorumladığınız için teşekkür ediyorum. Beğendiğiniz için de ayrıca mutlu oldum. Hicvi ve ironiyi seviyorum. Açıkçası biraz dalgacıyımdır. Eşim hep şikayetçi olmuştur bu durumdan:)

    Kısacası, Geppetto ne sıradan bir marangozdu (tıpkı Hz İsa gibi) ne de Pinokyo insana dönüşmek isteyen bir kuklaydı. Bu cümledeki “ne” kelimesinin yeri hususunda haklısınız.

    Ancak noktalama işaretlerinin ve kelimelerin birbirine geçişi basımla alakalı teknik bir hata. Açıkçası yazım kuralları hususunda hassasımdır. Buradan platform yöneticilerine duyurulur:) Bu teknik hatalar yazarı, okuyucu nezdinde zor duruma sokabilir; okuyucu yazarı özensiz ve yetersiz bulabilir.

    İkinci alıntıladığınız cümle biraz uzun ve karmaşık açıkçası. Yazarken benim de kafam karışmıştı:) Ancak cümle tekniği açısından bir hata göremedim.

    Gepetto’yu bu kadar gözünüzde büyütmeyin, ben onun ciğerini bilirim:) Bir ara Pia’yı kendine saklamayı bile düşündü.

    Bu ayki seçkiye muhtemelen katılmayacağım. Yeni bir roman projesi nedeniyle gündemim yoğun gidiyor. Umarım sonraki seçkiye öykümle katılırım. Yorumlarınızı ve eleştirilerinizi eksik etmeyin:).

    Görüşmek üzere, esenle kalın…

  3. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Tekrar merhabalar Müge,

    Bize anlatılan hikâyenin en büyük tutarsızlıklarına gelince; yaklaşık üç yüz elli yıl önce yaşamış, dünyanın en sıra dışı varlığı olan canlı bir kuklanın sıradan bir insana dönüşmek istemesi ve bir varlığın insana dönüşmesinin lütuf gibi sunulmasıdır.

    Bu cümleyle alakalı bir arkadaşımdan daha uyarı geldi ve sorunun kaynağını bulduk.:slightly_smiling_face: “En büyük” ibaresi tekil bir durumu ifade etmekte ancak peşinden gelen “tutarsızlıklar” kelimesi çoğul bir ifade. O zaman cümleyi “en büyük” ibaresini çıkarıp şöyle düzeltelim:

    Bize anlatılan hikâyenin tutarsızlıklarına gelince; yaklaşık üç yüz elli yıl önce yaşamış, dünyanın en sıra dışı varlığı olan canlı bir kuklanın sıradan bir insana dönüşmek istemesi ve bir varlığın insana dönüşmesinin lütuf gibi sunulmasıdır.

    Teşekkürler Ali, teşekkürler Müge…

  4. Tekrar bakmanıza ve sorunlardan birini bulmanıza sevindim. Doğru tespit etmişsiniz. Ancak ikinci bir sorun daha var ki o da noktalı virgülden önceki “gelince” kelimesi. Bu kelimeyi tam bir cümlenin takip etmesi gerekiyor. Çünkü cümlenin bittiği “sunulmasıdır” tek başına kalmış. Neyin sunulması? sorunuzun yanıtı yok :slight_smile:

    İzninizle tekrar yazarsam daha anlaşılır olacak:

    1- Bize anlatılan hikayedeki tutarsızlıklardan ilki, yaklaşık üç yüz elli yıl önce yaşamış, dünyanın en sıra dışı varlığı olan canlı bir kuklanın sıradan bir insana dönüşmek istemesi diğeri de bu varlığın insana dönüşmesinin lütuf gibi sunulmasıdır.

    2- Bize anlatılan hikâyenin tutarsızlıklarına gelince bunu iki başlıkta toplayabiliriz. İnsanın yaklaşık üç yüz elli yıl önce yaşamış, dünyanın en sıra dışı varlığı olan canlı bir kuklanın sıradan bir insana dönüşmek istemesi ve bir varlığın insana dönüşmesinin lütuf gibi sunulması.

    Bunlar sadece şimdi düşündüğüm örneklemeler. Siz de tekrar bir bakın isterseniz.

    Kolay gelsin

  5. Arokan dedi ki: dedi ki:

    Selamlar.

    Öykünüzü yaratırken kurmuş olduğunuz tarih - mekân ilişkisi ve bu ilişkinin günümüze kadar geliyor oluşu, onca karaktere ve kısa anlatıma rağmen, gözümde sağlıklı bir şekilde canlandı. Tebrikler.

    Şu meşhur uzun cümleyle ilgili ben de bir şeyler söylemek isterim :slight_smile: O cümlenin bulunduğu paragrafta genel olarak -di’li geçmiş zaman kullanılmış. Bir de “gelince” kelimesini fazla buldum. Affınıza sığınarak şu şekilde olması biraz daha ahenkli olur görüşündeyim:

    “Bize anlatılan hikâyenin en büyük tutarsızlığıysa; yaklaşık üç yüz elli yıl önce yaşamış, dünyanın en sıra dışı varlığı olan canlı bir kuklanın sıradan bir insana dönüşmek istemesi ve bir varlığın insana dönüşmesinin lütuf gibi sunulmasıydı.”

    Yeni romanınızın milyonlarca okura ulaşması dileğiyle…

    Sevgiler.