Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Bu Masalın Perisi Yok

Bir zamanlar şehirden uzak bir ormanda “Pin” adında bir ağaç yaşarmış. Pin, her sabah dallarını güneşe doğru uzatır, iyice gerinir, kuşlara, böceklere, kendisini mesken tutmuş binlerce yaratığa yuva olmanın mutluluğunu yaşarmış. Ha bir de oksijen salgılarmış dünyaya. İnsanlığa faydalı olması ayrı bir motivasyon kaynağıymış onun için. Pin’i diğer ağaçlardan farklı kılan ilginç bir özelliği varmış. Dünyada ağaçların ve ham maddesi ağaç olan ne varsa, üzerine yazılan yazıları hissedip okuyabilirmiş. Okuduğu zamanlarda uzaklara dalar, adeta kendinden geçermiş. Arkadaşları ona öyle zamanlarda: “Bakın yine Pin okuyo! Kitap kurdu ne olacak. “ diye takılırlarmış. O kadar çok okurmuş ki “Pin okuyo” diye diye artık ona herkes Pinokyo diye seslenmeye başlamış.

Pinokyo’nun okuduğu yazılardan sebeptir ki insan ırkına olan hayranlığı ve merakı her geçen gün artıyormuş. Bu hayranlığı onu, son zamanlarda her gece, uzatıp dallarını gökyüzüne insan olma dualarına kadar götürüveriyormuş.

Günden güne tutunduğu toprağın bağımsızlığını engelleyen bir varlık olduğu düşüncesi, içini, tahtakurularından daha fazla kemirmeye başlamış. Güçten düşmüş, dalları baharda sararmaya başlamış, kuşlar onu terk etmiş ve yıprandığı dışarıdan da açıkça belli olur hale gelmiş. Bunu gören ormancılar boş durur mu? İpi dolamışlar boynuna ve başlamışlar Pinokyo’yu bağımsızlığına kavuşturmak için gerekli olan balta darbelerini vurmaya.

Pinokyo, acı çekse de bir yandan da son zamanlarında iyice sıkılmaya başladığı ormandan kurtulmuş olacak ve belki de tahta bir masa, tabure ya da bir dolap olarak insanların hayatlarına girecek hem onların hayatlarını kolaylaştıracak hem de onları daha yakından tanıma fırsatı bulacakmış. Bu düşüncelerle bıraktı kendini acının koynuna ve karardı gözleri…

Uyandığında küçük, tek göz bir evde buldu kendisini. Odanın içi oyuncak doluydu. İçerisi sıcaktı. Vücuduna dokunan yumuşak, pamuk gibi eller daha da sıcaktı. Belki de ilk defa biri dokunuyordu böyle uzun uzun gövdesine. İlk bakışta onun insan olduğunu ve oyuncak ürettiğini anladı. E ne de olsa her fırsatta Pin okuyordu. “Gel bakalım buraya küçük adam,” diyerek kaldırdı oyuncakçı henüz bir şeye benzemeyen ağaç parçasını. Takım tezgâhının olduğu masaya yatırdı. Yakasında ‘Geppetto” yazılı iş kıyafetini giydi ve başladı harıl harıl çalışmaya.

Geppetto neredeyse tüm gününü Pinokyo’ya ayırdı. Pinokyo içinse ömrünün en güzel zamanlarıydı. “Evet… İşte bu kadar!” diyerek karşısına aldı eserini ve gururla şöyle söyledi: “İşte şimdi hazır Geppetto’nun bir aylık ekmeği.”

Bu lafı duyan Pinokyo’nun gözleri fal taşı gibi açıldı istemsizce. Geppetto’nun da dikkatini çekti bu durum fakat göz yanılsaması sanarak indirdi masaya Pinokyo’yu. “Beni satacak mısınız bayım ?” diye dile geldi Pinokyo. Geppetto: “Tövbe bismillah!” dercesine büyük bir şaşkınlık ve korkuyla elinin tersiyle fırlattı Pinokyo’yu. Artık ikisinin gözlerinin açıklığı da aynı seviyedeydi.

Geppetto hiç evlenmemişti ama içinde yıllarca çocuk sahibi olma düşüncesini saklı tutmuştu. Ta ki ağaran saçları başının üstünü tamamen kaplayana kadar.

Pinokyo’ya sessiz ve temkinli adımlarla yaklaştı. Ayağıyla yerde biçimsizce yatan tahta çocuğu dürttü. Pinokyo sersemlemişti. Kıçının üzerine oturdu ve yaşlı adamla göz göze geldi. Bu nasıl olur diye düşünüyordu. İnançlı bir adamdı Geppetto. Daha önce Tanrı’nın mucizelerine şahit olmamıştı ama belki de içindeki baba olma hasretini duymuştu sonunda.

“Seni bana Tanrı gönderdi,” dedi ve biraz ürkek, biraz sevinçle sarıldı yavrusu sandığına. Pinokyo şaşkın ve bir o kadar da mutluydu. O da çekingen bir edayla attı elini babasının omzuna ve sarıldı boynuna.

Sonraki sahneye geçmesi çok uzun süren dizilerde olduğu gibi kaç dakika öylece kaldılar bilinmez ama birbirlerini sevmeleri çok zaman almadı. Uzun uzun hikâyelerini anlattılar birbirlerine. İkisinin de vardığı sonuç ortaktı: Tanrı dileklerini kabul etmişti.

Pinokyo, insanların dünyası hakkında o kadar çok bilgi sahibiydi ki babası onu okula gönderme gereği bile duymamıştı. Köklerinden kurtulduktan sonra yazılanları hissedemese de artık, o güne kadar öğrendiği bilgiler ona yetmişti ve buna da değmişti. Her gün televizyon izliyor, uyuyor, uyanıyor, ara sıra babasına yardım ediyor, rutin ve mutlu hayatına devam ediyordu.

Bir gün babasının koyduğu kuralı delmeye karar verdi. Oysa adamcağız her gün bıkmadan usanmadan bu konuda tembihlemişti kendisini ama o kararını vermişti. Sokağa çıkacaktı. Bir kitapta okuyup sevdiği şu sözü hatırladı: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.” Hayata karışıp hem daha özgür olacak, hem de belki de yeni kardeşler ve dostlar edinecekti. Babasının erken uyuduğu bir akşam, ayaklarının gıcırdamamasına özen göstererek, sessizce evden ayrıldı.

Evden biraz uzaklaşmıştı. Sokaklar ıssızdı. Bir an yaşadığı ormanı ve arkadaşlarını hatırladı. Etrafına baktı, beton yığınları arasında bir ağaç bile yoktu.

Az ileride köşe başını tutmuştu iki kişi. Pinokyo’nun garip bir şekilde etrafa bakındığını gördüler:

“Hey dostum! Aradığın şey bizde olabilir mi?”

“Eee… Şey… Ben bir şey aramıyordum ki…”

“Ya tabi, biliriz. Dünyayı keşfe çıkmıştın değil mi kardeşim? Hadi al bakalım. İlki bizden olsun. Nasıl olsa yine geleceksin.”

Pinokyo, eline tutuşturulan küçük, şeffaf poşete ve içindeki beyaz toza baktı. Bir şey söylemeden hızlıca oradan ayrıldı. Evden uzaklaştıkça, yoldan geçen arabaların korna sesleri,

İnsan bağırtıları, belli belirsiz çalan müzik sesleri şehrin gürültüsünü yaklaştırıyordu. Koşarak sessiz bir yer arama gayretine girişti. Nihayet dar ve karanlık, sesten daha izole bir sokakta buldu kendisini. İçinden kırmızı ışıklar süzülen bir evin önünden geçmişti ki konuşmasından ağzında sakız olduğu belli olan bir kadın seslendi arkasından:

“Hey yakışıklı! İlk seferin olacağı her halinden belli. Gelsene içeri. Gel de alayım boyunun ölçüsünü.”

Pinokyo, kadının ne demek istediğini ilk başta anlamadı ama okuduğu kitaplar zihninde canlanınca onun terzi olmadığını anladı ve koşarak oradan uzaklaştı. Çünkü masala göre sadece burnu uzayacaktı.

Dar ve karanlık sokaktan tam çıkmıştı ki polis otosunun açık kapısına çarpar çarpmaz kendini yerde buldu. İçeriden iri kıyım bir polis memuru çıktı. Gerçi kim çıksa Pinokyo’dan iriydi ya… Aracın kapısı çizilmişti.

“Ulan hep beni mi bulursunuz siz piç kuruları? Çıkar lan kafa kâğıdını.”

“Anlamadım memur bey ne demek istediğinizi.”

“Nüfus cüzdanı diyorum. Kafan basmıyor mu senin?”

“Be… be… benim nüfus cüzdanım yok ki. Babam beş altı sokak geride oturur. Ben Geppetto’nun oğlu Pinokyo’yum.”

“Öyle mi? Ben de Kırmızı başlıklı kızım. Bak bu da kurt!” dedi ve siyah, kalın copunu Pinokyo’nun ensesinin köküne indirdi. Karardı Pinokyo’nun gözleri.

Gözlerini açtığında dört duvar bir odada, odanın tavanının tam ortasında, bakanın gözlerini kör edecek derecede yüksek bir ışık altında otururken buldu kendisini. Etrafında iki kişi, en son cebinde olduğunu hatırladığı küçük poşeti gösteriyordu. Onu nereden aldığını, satıcı mı yoksa kullanıcı mı olduğunu, kim için çalıştığını soruyorlardı. İçinde bulunduğu durumdan onu kurtaracak hiç kimse yoktu. Israrla babası Geppetto’yla konuşması gerektiğini, adının Pinokyo olduğunu sayıkladı durdu. Aldığı cevapsa her defasında aynıydı: “Bize masal anlatma lan!”

Pinokyo’yu küçük bir hücreye attılar. Parmaklıklar demir, duvarlar taş, ranza bile metaldendi. Her gün babasından bir haber almak için gazete okudu. Orada kaç zaman güneş görmeden yaşadı. Bedeni adeta çürüdü. Her yanını tahtakuruları sardı.

Bir gün gazeteler bir haber yazdı. Şehrin eski oyuncakçısı Geppetto evinde ölü bulunmuştu. Babasının kahrından öldüğünü bir tek o biliyordu. Elinde gazete, ağaçken daldığı gibi uzaklara dalmıştı. Hücrenin kapısını açtıklarında Pinokyo’yu daldığı uzaklardan bir daha kimse uyandıramamıştı.

Pinokyo yalan söylemeden insanların dünyasında yaşamanın mümkün olmadığını geç de olsa anlamıştı. Hem ağacın doğasında vardı; belki de hoşuna gidecekti yalan söyledikçe burnunun ucunda uzamak.

Gökten üç elma düştü. Üçünün de içi çürüktü…

Okan Bedir

1984 yılında İstanbul’da doğdu. Orada büyüdü, orada ölmeyi düşünmüyor. Dünya’ya gizlenmiş şiirlerin peşinde sokak sokak dolaşıyor, ara sıra yüzüne öyküler çarpıyor. Şiirlerini kitaplaştırma çalışmaları süren zat-ı muhteremin Orhan Veli hayranı olduğu söylenir. Hatta bir keresinde, akşam vakti mezarını ziyarete gittiği, kararan havanın da etkisiyle mezarını bulamadan zor bela yolunu bulabildiği rivayet edilir. Onun izinde, onun sadeliğinde, herkes için anlaşılabilir bir dil görüşüyle edebiyata katkı sunma gayretindedir. Bir finans şirketinde çalışıyor. Rakamların sıktığı yakasını, harflerle gevşetiyor.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Öncelikle hoş geldiniz.
    Elinize sağlık. Öyküdeki buluşları çok beğendim.
    Eğlenceli bir öykü olmuş. Keyifle okudum.
    Yolunuz açık olsun.
    Sevgiler.

  2. Avatar for Arokan Arokan says:

    Hoşbuldum :slight_smile: Değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Beğenmenize sevindim. Şiir ve öykülere mizah serpiştirmeyi seviyorum. Hem sürükleyicilik katıyor, hem de okuyucunun daha fazla aklında kalmasını sağlıyor diye düşünüyorum. Yalnız buluşlardan kastınızı anlayamadım.

  3. Örneğin; Pinokyo adının “Pin okuyor” dan gelmesi güzel bir buluş. :slight_smile:

  4. Avatar for Arokan Arokan says:

    Sanırım bu da şiirin bana kattıklarından olsa gerek. Çünkü şiir yazıyorsanız, kelimelerle bir hayli samimiyet kurabiliyorsunuz. Aramızda kalsın, aslında her şey “Pin okuyo” çağrışımından başladı :slight_smile: Sevgiler…

  5. Avatar for Arokan Arokan says:

    Çok teşekkür ederim dostum. Kahramanlar masallarda kalmalı. Aksi halde sonuç ortada. Gerçi lise çağlarında senin de kahraman olduğun çokça hikayede bulunman sebebiyle, bunu en iyi sen bilirsin. :slight_smile:
    Sevgiler…

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

12 cevap daha var.

Yorum Yapanlar