Öykü

Amnezya, Kâbus ve Hatıra

Kendimi unutmuş bir haldeydim. Tek hatırladığım şey öğlen yediğim soğuk bir dilim pizza ve üstüne içtiğim kahveydi. Sonra Zemberekkuşu’nun Gözyaşları’nı okumaya koyulmuştum. Koltukta kıpırdamadan oturmuş, soluk almadan okumuştum kitabı. Eğer okumasaydım o gün intihar edecektim. Düşlediği dünyanın düzenini korumak için her sabah LSD alan bir zemberekkuşunu anlatıyordu kitap. Ara verdiğimde akşam dokuz olmuştu.

Bir sigara yaktım. Karanlıkta parlayıp sönen çakmağın alevi, televizyondan gelen sessiz gürültüye karıştı. Siyah beyaz televizyonlar Dirrhem’de yerini mavi laciverte bırakmıştı. Dirrhem’i en iyi anlatan renk aralıkları bunlardı. Ekranda Kanibal Karga vardı. Dirrhem usulü bir reality show. Bu ay şehrin uç gettolarına gitmişti Kanibal Karga. İnsan eti yiyen bir kent kabilesi ile yaşamaya çalışıyordu. Televizyonun sesini açıp sigaramdan yaralayıcı nefesler çekmeye devam ettim.

Kanibal Karga, bir adamın kan içen salyangozlara kurban edilişini karanlık ama meraklı bakışlarla seyrediyordu. Montaj ile eklenen arka plan sesinde bu adetin kökenlerini anlatıyordu. Sonra terk edilmiş fabrika binasının dışına çıktılar. Kaleşnikof silahlar tutan kabile üyeleri yüzlerini peçeler ile kapatmıştı. Kanibal Karga, bir salyangoz kayıtsızlığı ile mabedi tanıttı. “Burası Dirrhem’in atan kalbiydi bir zamanlar… eski bir otomobil fabrikası, şimdi ise adem mumlarının yandığı ve şu kabilenin ibadetini gerçekleştirdiği bir tapınak. Ne tuhaf bir işgal evi değil mi? Hippi kalıntıları böyle şeyleri örnek almamalı…”

Program reklam arasına gitti. Sigaramı küllüğe bastırıp derin bir soluk aldım. Televizyonun mavi lacivert ışığıyla dalgalanan alacakaranlığa baktım. Sığ bir bataklıktaydım. Oturduğum koltuk vücudumun şeklini almış, bir karadelik gibi içine çekiyordu beni. Yayları, spiralleri, yünleri ve kumaşı koca bir peristalsis hareketine dönüşecekti sanki. Nasıl kurtulacaktım? Nasıl kalkıp karışacaktım insanların arasına? Yakında okul başlayacaktı. Dirrhem Devlet Üniversitesi, Kipromerikan Edebiyatı Bölümü. Bunu düşünmek ruhumu yoruyordu. Çalışıp para kazanabileceğim koca bir yazı içki içerek, uyuyarak, anlamsız düşler kurarak geçirmiştim.

Ömrümü biraz daha harcamıştım. Herkes yaşamıştı, bir ben düş kurmuştum. Ayın görünmeyen yüzünden uzaya haykırıyordum sanki. Evrendeki tek ses televizyona aitti. Umutsuzdum. Lakin böyle anlara has bir düşüş hissinin ardından, zihnimde bir fikir ışıldadı. Parlaklığı nöral bağlantılardan taşıp ruhumu ısıttı. Güçlü hissettirdi beni. Sanki dışarıda günlerdir yağan yağmur durmuş gibiydi. Bir şey yaparsam, her şey değişecekti. Yalnızca tek bir eylem tüm yaşamımı ters yüz edecekti. Bunu yapacak gücü kendimde hissettim. Bir birey yaşamak için bu gücü hissetmelidir.

Kumandaya uzanıp kanalı değiştirdim. Bu kadar basit. Barbaros adasından yayın yapan Ulus TV’ye denk geldim. Dirrhem’in mavi lacivert televizyonları bu kanalı dijital bir karıncalanma cehennemine çevirse de hakikaten ilahi bir an yaşamış gibiydim. Pusuya düşürülen Barbaros askerlerini gösteriyordu televizyon. Yakılan Oğuz köylerini. Bombalanan mescitleri. Kanlar içindeki bebeği kucağında, ağlayan bir adamı. Koltuğa mıhlanmış halde, gözümü kırpmadan baktım karşıma çıkan imgelere. 1994’te biten Barbaros İç Savaşı’nın hatıralarıydı bunlar. Görüntüler kararıp, Oğuz askerlerin geçit töreni yaptığı bir kesite dönüştü. Barbaros Fetih Marşı çalmaya başladı, ardından Barbaros Oğuzcası konuşan rütbeli bir asker belirdi ekranda. “Nice yıllar acı ve kahır çeken ulusumuza selam olsun!” diye haykırdı.

Mavi lacivert karıncalanma perdesinin ardında, gemi çapası gibi çenesini, bıçak yarası gibi kısık gözlerini, siyah beresini ve Barbaros usulü askeri üniformasını görebiliyordum. “Oğuz evladı, Oğuz gibi yaşamalı! Eskiden şu adalar, şu limanlar hep bizimdi, şimdi ise sığıntısın! Albay İskender Rafael, Barbaros’u özgürleştirdi. Barbaros Cumhuriyeti, Karayip Oğuzları’nın son umududur! Lakin cumhuriyetimiz içteki hainlerle zor zamanlar geçiriyor! Oğuz evladı, Oğuz gibi yaşamalıdır! Bu tüm Karayip Oğuzları’na çağırıdır! Son umudun sönmeden, sen de bir an önce Barbaros Silahlı Kuvvetleri’ne katıl! Viva la Albay Rafael!”

Kocaman bir dalga beni yakalamış, hayalini kurduğum o sert zemine savurmuştu sanki. Ciğerlerim nefessiz kalmıştı. Ürpertici, soğuk bir esinti okşamıştı bedenimi. “Oğuz evladı, Oğuz gibi yaşamalı!” Yaşamayı yeniden keşfetmiş gibi geleceğimi hayal ettim. Hayal kurmak, yeni bir başlangıcın arefesinde çok keyiflidir. Başlangıç hakikatinden bile daha çok.

Önce Barbaros’a militan taşıyan sürat botlarını patlatıp okyanusun derinlerine gönderdiğimi gördüm. Elimde kaleşnikofların modifiye edilmiş bir versiyonu vardı. Sırtımda ise bir RPG. Üzerimde taktiksel kamuflaj yeleği. Barbaros cangıllarındaki metizo isyancılarını avlıyordum. Sinekler feci can yakıyordu. Her ağaçta, her esintide, her nebati kıpırtıda dahi düşmanca bir şey arıyordum. Gecenin karanlığında sürünen gölgeleri bulup boğazlıyordum. Görevim bitince dinlenmem için beni adanın o meşhur gece kulüplerine yolluyordu kumandanım. “İstediğin kız senin!”

“Hayır, kumandanım!” diyordum ben de. “Damarlarımdaki asil kanı bu zaniyelerin zehriyle kirletemem! Ben savaşacağım, Gök Tanrı’nın izniyle hayatta kalırsam da tertemiz bir Oğuz kızıyla evleneceğim!”

Kumandanım sırtımı sıvazlayarak, “dövüşten sağ döndün, ruh sınavını da şimdi geçtin… sen gerçek bir Oğuz erisin,” diye beni kutluyordu.

Yeni görevim daha tehlikeliydi. Çıkartma botları ile irili ufaklı adalara iniyor, oradaki terörist kamplarını darmadağın ediyordum timimle. Kükreyen füzeler, ıslık çalan mermiler, geceye karşı çıldıran alevler… ve ölümün tatlı varlığı, damarlarıma dolan adrenalin, tüm vücudumun yaşamak, savaşmak, yok etmek için çarpan bir kalbe dönüşmesi… hayat buydu işte.

Lakin çok geçmeden hayallerimin şanlı imgeleri sönüp gitti. Kendimi yine gerçekliğimin kokuşmuş sığlığında buldum. Öfkelendim. Hem bana, hem şehre, hem de hakikate. Bıkmıştım Dirrhem’den. Bıkmıştım alkolden. Bıkmıştım odamın her köşesine sinen bunalımlı sigara dumanını solumaktan. Salyangoz kâbuslarından, rutubetten, bitmek bilmeyen kederden. Bıkmıştım. Çekip gidecektim.Tüm işaretler bunu gösteriyordu.

Televizyonu kapattım. Oda büsbütün karanlığa gömüldü. Kalkıp ışığı açtım. Sızlayan flöresan başımı ağrıttı. Sipariş ettiğim pizza kutularını üstüste dizip kule yapmıştım. Bu zelil şeyi ortadan kaldırdım. Sonra sehpayı temizledim. Odamı biraz düzene soktuktan sonra perdeleri açtım. Bir gemi kamarasınınki gibi dairevi olan pencerem çırıl çıplak kaldı. Gece manzarası içeri taştı. Yağmur damlaları ile bezenmiş camdan dışarı baktım. Işığı titreyen aydınlatma lambaları, karanlık yollar, apartmanlar, oteller ve yalnızlık. Tüyleri ıslak, zavallı bir kuçu kuçu, bedbaht rüyalardan fırlamış gibi geçip gitti yoldan. Perdeleri kapatıp tekrar koltuğa çöktüm.

Oda sessizdi. Televizyon ekranı sanki yaşamın tüm seslerini sömüren bir karadelik gibi siyahtı. Düşünmeye koyuldum. Barbaros Ordusu’nda asker olursam ne olacaktı? Yıllar boyu kâbuslar görerek, içerek, uyuyarak ve düş kurarak yaşamıştım. Savaşın harareti beni nasıl ihya edebilirdi? Savaş beni kurtarabilir miydi? Nereden kapılmıştım bu yargıya? Beni ancak ölüm kurtarırdı… kendi tasarladığım bir ölüm.

Sehpadaki kitaba baktım. Kapağında kübist bir zemberekkuşu çiziliydi. Vampir salyangozlar, insan etine aç bitkiler, akşamları beliren tersine yer çekimi anlatıyordu sayfalar. Kitabı merak ediyordum. Henüz öldürmeyecektim kendimi. Hiç olmazsa Barbaros’u görmek isterdim. Başka ne vardı? Bir şeyler daha. Bir makinenin içinde yaşayan hayalet? Buna benzer, çok trajik ama çok da güzel bir varlık. Beni çağıran isimsiz güzelliği duyar gibi oldum. Sessizlik beni huzursuz etti. Neydi o? Sanki hafızam, bana düşman olmuş, hatırlamak üzere olduğum mucizevi periyi koparıp almıştı elimden.

Düşüncelerim karmaşıklaşıp, belli belirsiz bir hal aldı iyice. Kitap, Barbaros ve salyangozlar iki gün önce gördüğüm rüyayı çağırdı. Hafızam, beni güzel oyalıyordu. Yine kendi hiçliğimde boğulmaya başladım.

Dirrhem şehrini kuran Osmanlı kolonicileri arasındaydım rüyamda. Bir direğe Kederli Sultan Halil’in bastırdığı gümüş dirhemi çakmışlardı. Koloninin ismi Dirhem olmuştu. Tahtadan çit duvarlar ile sarmışlardı yerleşkeyi. Yalnızca yedi top, üç yüz tüfek ve üç yüz kadar yorgun adam vardı içeride. İberyalılar koloninin varlığını keşfetmişti. Güneyden taaruza kaldırmışlardı birliklerini. Murat Ağa’nın akıncıları bunu haber edince, kolonicilerin yüzündeki asil ama korku dolu ifade yüreğimi titretti.

Haftalar boyu durmadan yağmur yağmıştı. Bereket, rahmet ama daha çok rutubetti bu. Adamlar artık yorgundu. Psikolojileri kırılmak üzereydi. Tek iyi haber kızılderili bir casusun getirdiğiydi. “İberyalılar bataklıklara saplandı, Hiatwalar tarafından katledildiler.” Lakin umutsuzluk çok daha çetin bir düşmandı. Durmadan yağan yağmur, çok acayip bir belayı getirip musallat etmişti koloniye. Tahtadan çitin etrafı devasa salyangozlarla kuşatılmıştı. Salyangozlar kayıtsız iblisler gibiydi. Katatonik hareketlerle çite tırmanmaya çalışıyor, tahtaları kemiriyor ve iğrenç bir mukusa bırakarak çok yavaş, sancılı bir dans sergiliyorlardı.

Barbaros valisinin yolladığı destekler geldiğinde, dehşete kapılıp geri dönmek istemişti hepsi. Koloninin lideri Murat Ağa, hançerini çekip leventlere doğrultmuştu. “Korkak köpekler!” diye bağırmıştı. “Kaçacaksanız kaçın! Kaçın o hadım Mağriplinin kucağına! Hidalgo kızları ile eğlenmek kolay! Mağriplinin kalesinde karnınız tok, gönlünüz tok! Korkaklar! Burada şarap yok, kadın yok, acı var ama şan da var, şeref de var! Burası yiğidin harman olduğu yerdir!”

Murat Ağa’nın suratı babamın alaycı suratına karıştı. Küçümsedi yeni bir başlangıca olan umudumu. Koltuğuma tamamen gömülüp gitmek istesem de babam olacak o alaycı kumarbazın hayaletini kovmayı başardım. Sessizlik heyulalar ile birlikte yükseldi. Sehpadaki kitaba baktım. Suskun bir şeytanın kelamı vardı sanki içinde. Kitap beni uyuşturmuş olmalı diye düşündüm. Bu yüzden ben hiç fark etmeden aptal bir salyangoz yavaşça çıkıp gelmiş, sürüne sürüne ağzımın içine girmişti. Ben ise kitaba o kadar dalmıştım ki, salyangozu fark etmemiştim bile.

Sefil yaratık bu katatoniyi fırsat bilip gırtlağımdan aşağı, mideme doğru yuvarlanmıştı. Orada, asit denizinde paramparça olup gebermeden yaşamayı sürdürmüş, şimdi, hissettiğim korkunun o soğuk çağrısını duyarak, yukarı doğru tırmanmaya başlamıştı. Bir süre boyunca ağzımdan o salyangozun çıkmasını bekledim. Tekrar kitaba baktım. Sonra dijital saate. Nefes alıp verdim sakince. Salyangoz gelmedi. Dirrhem’e musallat olan vampirlerden biri de çalmadı kapımı. Yalnızdım. Ne mutlu bana. Yalnızdım, terk edilmiştim kendi hayatıma.

Sümüklü böcekler veba fareleri gibidir Dirrhem’de. Bir tek onlar uğruyordu yalnızlığıma. Ama her yanı tuzla sıvamıştım. Maddi dünyada yanıma yaklaşmazlardı. Yalnızca rüyalarımda beliriyorlardı. Bazen tarihi hakikatlerle, bazen de okuduğum şeylerin etkisiyle acayip şekillerde. Sessizlik, artık beni kocaman bir salyangoza dönüştürecek gibi hissettiğim an hafızamla savaşmaya başladım. Hatırlamam gereken çok önemli bir şey vardı. Makinenin içinde yaşayan çok güzel, çok trajik bir ruh… Neydi o?

Zihnim yorgun düştü. Yer çekimi, galip geldi nöronlarıma. Sahiden de kendimi unutmuş bir haldeydim. Bu anlamsız savaş, acı veriyordu varlığıma. Bir uyuşturucuya ihtiyacım vardı. Yeniden televizyonu açtım. Mutluluğu onda buluyordum. Bir başka insanın varlığında değil. O kutu haricinde insan sesi çıkmıyordu yakınımda. Mavi lacivert ekran iridyum gibi ışıyıp göz kırptı. Bir eroinmanın damarlarına yayılan cank gibi huzur verdi bana parıltısı.

Reklamları bile izliyordum. Hatta sanırım reklamları daha çok seviyordum. Sisli bir cennet vardı şimdi ekranda. Melek kanatları takan anoreksik kadınlar, kızarmış yağ göletlerinde tavuk butları pişiriyordu. “Tanrılar tavuk sever, trans yağlar çok güzel!” diye şarkı söylüyorlardı. Yukarıdaki obez tanrılar ise onları izleyerek kola içiyordu. “Obeziteden ve okyanusların kirliliğinden tanrılar sorumlu değil artık!” diye gülerek pipetleri aşağı, dünyaya fırlatıyorlardı. Sonra anoreksik meleklerin onlara sunduğu tavuk butlarını mutlulukla yiyorlardı. Reklam “Shahab’ın Yeri! Dirrhem’in tavuk cenneti!” sloganıyla bitti. Dünyadaki tek ses buydu. Dünyadaki tek görüntü buydu. Dışarıda yağmur yağıyordu. Ayın karanlık yüzündeymişçesine yalnızdım.

Kitabı tekrar okumaya mı koyulsam diye düşündüm. Lakin duruldum. Boşluğa baktım öylece. Aklımdan sancılı bir düşünce geçti. Sanki hafızam, benimle alay eder gibi hatırlamaya çalıştığım şeyin bir parçasını uzattı. Uzun zamandır, hipernete girmiyordum. Orada çok kıymetli bir şey beni bekliyordu. O şey, günlerdir, unuttuğum benliğimi kendine çağırıyordu. Bunu hissetsem de anlam veremiyordum. Onu düşünmek içimi şevkle doldurdu. Lakin kısa sürüyordu bu şevk. Yerini, hafızama karşı verdiğim mücadeleye bırakıyordu.

Şimdi apaçık ortadaydı, hafızam bana acımış olmalı ki, alaycı alaycı sunmuştu aradığım şeyi. Televizyonun sesi daha bir keyifli geldi. Sanki küçük evim, yaşamın ısısıyla dolmaya başladı. Sanki, düşlerin soğuk zemininden kurtulup, yaşamaya dönmüştüm tekrar. Sigara paketimi de yanıma alıp, çalışma odama gittim. Penceresiz, huzurlu bir mekandı çalışma odam. Burada uyurdum.

Işığı açtım. Her şey düzenli görünüyordu. Uykuya geçiş yapan bir zihnin, o muazzam hafifliği gibi.

Sabırsızlanarak bilgisayarı çalıştırdım. Kasadan çıkan teknolojik mırıltı hoşuma gitti. Monitörde giriş ekranı belirdi. Sonra Luminaria sisteminin büyüleyici açılış müziği yankılandı odada. Blog yazdığım foruma girmek istiyordum bir an önce. Zaman zaman güncellerdim orayı. Hayata, insanlara, alkole ve kâbuslarıma dair şeyler yazardım. O forumda, Dirrhemli bir kızla tanışmıştım. Artık hafızam, bütünüyle bana karşı verdiği savaşı bitirmiş, tuzağa davet etmişti ruhumu.

Kendimi öyle unutmuştum ki, foruma bile uzun zamandır hiç girmemiştim. Başım döndü bunu düşündükçe. Ne kız benden, ne de ben ondan hiçbir şekilde haber alamamıştık. Lakin endişlenmek boş, dedim kendi kendime. Hafızama galip geldiğimi hissedip şevk kazandım. O davet hissi, bundan ileri geliyormuş demek. Kalbim, güm güm atıyordu kafesinin içinde. Yine kızın blogunu açacağım, yine tatlı tatlı konuşacağız, yine yüreğimin tüm odacıkları, aşk, sevgi, şefkat dolu sıcak hislerle yıkanacak, diye düşündüm. Ah, çok uzun süre olmuş onunla iletişime geçmeyeli. Acaba kızgın mıdır bana? Kendimden o kadar uzaklaşmış, o kadar çok dalmıştım ki Muraki’nin kahrolası kitabına… intihardan bile alıkoymuştu bu bağımlılık beni.

İntihar etmemiştim. Unutmuştum yalnızca. Unutmuştum kendimi. Şimdi hayattaydım. Vücudum heyecanla kasılıyordu. Kızı görmek istiyordum bir an önce. Onu, kendim dahil, nasıl olur da unuturdum bu kadar uzun bir süre? Nasıl böyle uyuşturabilirdi o kitap beni? Gerçi kızla bir tek hipernet üzerinden konuşabilmiştik. Dirrhem’deydi ama bana nerede yaşadığını hiç söylememişti. Bir iki kez yanına gelmek istediğimi belli etsem de, bundan rahatsız olmuş gibi konuyu dağıtmıştı.

Bloguna küçük bir görüntü ekranı yerleştirmişti. Oradan, canlı canlı irtibat kuruyordu benimle. Lakin ışık o kadar seyrek, görüntü de o kadar karıncalanmış haldeydi ki, şaşırıyordum, bu acaba gerçek bir insan mı, yoksa Gölgeli Doğu’nun karanlık animelerindeki bilgisayar perilerinden mi diye düşünüyordum. Perilerle alakalı ürkütücü komplo teorileri okumuştum. Güya sesleri lanetliymiş. Gerçek hayatta işkence edilen insanların sesleri kayıt edilip, bilgisayarda değiştirilerek elde ediliyormuş perilerin sesleri. Acaba Sakaya da mı öyleydi?

Her şey çok tuhaftı. Sanırım sahiden aşık olmuştum ona. Ben gerçek bir insana aşık olamazdım ki. Bloğunu ziyaret eden tek kişi bendim. Yazdıklarını okuyan tek kişi bendim. Beni fark etti. Benimle konuşuyordu. Bana kendi taktığı isimle hitap ediyordu. Gintoki. Bloguna girdiğimde hep çevrimiçiydi. Acaba bütün zamanını bilgisayar karşısında mı geçiriyordu? Yoksa, beni mi bekliyordu hep? Bloğuna yerleştirdiği kamera ekranında hep görünüyordu. Karanlık bir animeden çıkmış gibiydi. Küt kesilmiş saçları ensesinde bitiyordu, kahkülleri vardı, gözleri iri iriydi. Bir Oğuz kızıydı.

Chat kutucuğuna yazdığım her şeye anında yanıt veriyordu. Lakin sesi çok ürkütücüydü. Sanki çocuklukta kalmış bir kederin yankısı gibi. Sanki bir çocuğun gördüğü en korkunç kâbusun distile edilmiş hali gibi. Çok etkileniyordum o incecik sesten. Aklıma, Gölgeli Doğu’nun psikotik animeleri geliyordu. Sonra ne biçim bir şehirde yaşadığım… her hafta sipariş ettiğim sucuklu pizzadaki sucukların, insan eti olup olmadığını merak ediyordum, dışarı çıktığımda karşılaştığım kuçuların hiç insan eti tadıp tatmadığını merak ediyordum. Yağmur birikintilerine baktığımda bir şehrin intiharını görüyordum.

Nihayet bilgisayar ekranı gelince, tarayıcıya tıkladım. Bir sigara yakıp Sakaya’nın bloğunu açtım. Ekran yavaşça yüklenirken, duvarların ötesinde yağan yağmuru duymak istedim. Bir an, sahiden yaşamak, hissetmek ve duygulanmak istedim. Sakaya’ydı bunların sebebi. Onun bir insan olup olmadığından bile emin değildim. Ah güzel dijital perim… o yeşil karanlık karıncalanan ekrandan nasıl da kederli bakıyor.

Lakin blog yüklenince hiç beklemediğim şeylerle karşılaştım. Yüreğim, bir bataklığa çekilir gibi yavaş yavaş atmaya başladı. Dünyanın düzeni sanki tek bir saniyede değişti. Vücudumu saran o heyecan, zehirli bir şeye dönüştü. Kamera ekranında görüntü yoktu. En son iki gün önce bir şeyler yazmıştı. Yazdığı şeyler oldukça tuhaf gözüküyordu. Sanki başka bir boyuttan buraya gönderilmiş gibi ya da bir bilgisayar iblisi tarafından çarpıtılmış gibi.

 

Ö̸̠́y̵̖͚̿̏́͒͋́̽̃̋ȕ̷͉̳͖͍͚͑͂̌̍̀̕n̶̨̖͎̟͖̲̟͊̅͒̏̽̅̀̔͑̒͗͗̀̃ ̶̨̥̪̠̝̭͚̼̦̣̤̞̩̟̾̐̆̂̿̈́̃̈́b̸̨̛͔̝͖͎̰̬͈̓̍́͋̐̀͠ͅͅí̴͇͌t̸̳͎͙͚͗̉͒̆͊̇̈̓̔̋̆̈́͆̆̆t̴͕͕̳͉͉͂̈́̆͆́́̄̒̈́̍ͅi̷̟̖̫͍̯͉͎̪̗̱̽̌́́͛̇̎̏͒̂̆̂͠͠!̶̤̣̪͕͇͚̊

̴͙̄̓̐̒̇̆̅̐̍̚͝Á̴̢̡͓͇̦̘̠̯ͅk̶͚͙̲̙̤̯͙͕̗͇̹̥̃̊̿͘ş̸̨͙̱̮͎̓̌̉̈́͆̐̽̓͝a̴̖̳̘̱̭̳̟͇̒͑̇͠ͅm̸͕̜̋͒̈̆̾͌͆̀̋̌̈͂͂̆͝ ̵̨͇͓̒̾̌̀̽̔̄̇̚͝͝s̵̩͑̇̈́̔̾͛̃a̶̢̻̘̞͈̯̗̠̙̽̊̆̃̀̃̈̒̽͌̇̉̉̀͠ģ̴̛̆ı̷̬̾̈̾̈̈́͊̋r̴̢̢̨̨̭̳̯̰͖̻̮̞̎̄̂͆͑̌̎̓̉͘ͅl̶̨͕̹͙͖̞̖̘̞̺͍̳̖̠͑̽̑̚̕͝ı̴̞̍̉̃́̔̆̓͊̓͒̕͘ğ̴̢̦͎̝͖͉̲̥̰͚̖͖̣̬͊̎́̅͐̚͜ı̶̢͙̺̤̺̂͒͂͝

k̴̨̨̧̧̢̛̛͇̼̣̝͚̗̺͔̪̰̲͔̻̜͕͈͖̟̈́̓̒͑̋̃̐̉͑͒͐̾͐̿̑̄̏̈́̈́͊̌̏̃̈́̕̕͠ͅơ̸̡̘̖̗̼̝͇̋̈̋̀̿̂̈͗̀̉̀̈́̽̑̊̚̚͘͠͝r̶̡̧̛̞̬͈̝͓̯̞̗̮͓̯̼̖͚̙̗̝̟̬̗̗̭͈̲̥̀̈́͆͊̂̈́͜͜͝k̵̡̨̛̖̞̥̜̳̖͕̥̪͚̹͍̰̖̳̮̫͓̲̤͑͆̄̐̏̎̑̀͑͋͛́̊͌̒̚͜͜͜͝͝ͅű̵̧̢̢͍̼̻̫͙̞͚̱̺̼̰̩͔̜͈̦̬̗̲̯̥̟̒̅͌͜y̸͙͍̆͑̈́̊̾̀̋̇̋̈́͑̄̇̂̚ǫ̷̻̳̣̬͇͙͙̰̘̲̖̣̙̠̖͍̯͚̤̬̞̀̅͒͌͌̍̀́̿͆͗̾̉̾́͒̾͘̕̕͠͝͝ȓ̴̛̛̛̺̞̦̱̥͓̜͓͗̂̃̀͒̑́̔͒̈́̽̆͘̚͝ư̸̺͇͇͋͊̃̌̈̀́͊̄͛̔̆̈́̅̃̃̀͛̓̈́͝m̸̪̻͙͍̼̝͓̻̳̙̥̬̃̂̐͑́͜͠

ḧ̴̞̜̜̥̫͙̥̳͔̭̲̱̜͕͎͉͉̜͓̗̦́̈́̑͛̐̈́̐͋͌͑͐̃̚̕͝͠͠ͅȩ̸̢̧̛̠̫̥̝̫̮̯͍̪͈̞͈̮͖̯̣̫̬̗̣͈͈̫̖̪͊́̒̇͌̿̓̕͝r̷̛̘̼̗̤̗̩̲̪̟̖̯̬̼̠̦̣͚̱̺̥̳͓̘̲͐͌͑͊̓̉́̔̅̃̑̆͠ ̵̹̣̗̩͈̤̳̲̞͔̘̣̫̬̞̩̬̞̜͉͕͍̜̗̬̯̻̦͕̔̂̏̅͘̕ͅy̶̢̛̛̥̰̱͈̟̻͕̰͔͈͎̤̍̓̽̏͒̉̕͘ͅa̸̧̨̛̛͈̻̬̩̦̥͎̩̗͖̝͈̤͖̅̾̎͑͐̏͌̉̇͒̆̀͑͛̾͒͗̓́͒͘̚͜͜͝n̸̝͆̌̋́̈̿̓͂̑̒̋̆̅̅̓͗̅̈̎̽́͛̈̐͒̾̃ı̶̢̢̢̢̨̼̹̻͕̠̮͉̪̳̭̦̬͉͚̠͇͚͈̱̞̯̣̲́̾̽͗̃̿͂̏̄͂̽͛̒͒̏̽̉̒͌̑͆̇̌̍͆͛͝͝͝m̴̧̧͔̥͓͎̺͓̻̲̳͓͓̥̦͔̜̽͌͗̿͂̊͌̓͛̄͝ı̷̻͇̱͍̯̘̱͈̻̰̳̞͙͉̻̙̺̠̭͉̘̦̹͑̕ ̴̲̤̘̩̱̗̃̅̋͗̀̃͗̌̒̀̉̓͂͛̇̓̉́̚̚͘͠͠͠ṣ̶̢̧̢̢̞͔̬̦̫̦̟̲̑̌̐͋͆͛̿͐̇̇̊̿̿̀͑̂́̍̇͒̋̉́̚̕͝͝͝͝a̶̗̩̪̱̤͙̳̤̳̻̝͚̎̾̎̿̒̀̒̄̈͗͆͂̉̕͜͝r̴̢̡̛̠̩͎̹̬̙̦͙͇͓̖̐̆̏̇̓̍̽͑̓͊͒̈́͊̉͗̅̈́̌̇̅̆̂́̉̕͝͠d̵͙̗̖̩͎̫̮̠̲͉̄̌̐̔̂̓̉̈́́̆͋̀̅̎͑͆͊̋̔̅͒̐̊̚ı̶̡̢̡̧̤̗̗͉̝̤̯̤̲̺̥̘̜͍̪̹͉̻̙͚̈́̒̏̈́͛̐̊̀̐́̍̐̀̓͗̃͌̚͝͠͝ͅl̵̛͈̙̉͆̏̌̀͝a̴̠͔̘̣͈̫̩̟̱̣̙̗̘̖̻̲͙͍͙͓̹̤̞̫̱͖͗̑̌͛͋͜ͅȑ̷̟̝͔͓̙̳͉̟̌͂̌̿̾͐̉̄̈́̒̈́͒̆̚͘

 

 

b u r a s ı b e n i k o r k u t u y o r.

23 Eylül.

Ölüm oyunu başladı

Bul onu!

Bu son umudun

Yoluma çıkma

Akşam sağırlığında ilerle,

kimliksizlere katıl.

22 Eylül.

Karar verdim. Yüzümü kazıtacağım. Sonunda ben de onlardan olacağım. “Kimliksizler.” Çok direndim kendim olmak için. Ama ne zaman mimiklerimle duygularımı deşifre etsem suçlandım, dışlandım. Yüzümün bende kalmasını istiyorum. Onu kazıtsam bile kavanozumun içinde saklayacağım. Belki bunu yapmam. Kimliksizlerden olduğumda herkesleşmemi geciktirir ve mevsimlerin ölümünü yavaşlatır. Artık gidiyorum. Kendi kimliğimle son kez ağladıktan sonra kliniğe gideceğim ve bir daha asla ağlamamamı sağlayacak o işlemi yaptıracağım.

21 Eylül.

Gintoki bu gün de gelmedi.

Seni çok özlüyorum Gintoki.

Lütfen gel.

Üşüyorum.

20 Eylül.

Ağlıyorum.

Sigaramın külleri klavye tuşlarının arasına düştü. Aklımı kaçırmış gibi bakakaldım ekrana. Daha fazlasını okuyamadım yazılanların. Kız bir noktadan sonra yalnızca benden bahsediyordu çünkü. Gintokisi’ni arıyordu. Onu çağırıyordu. O dönerse, yapmak üzere olduğu şeyden vazgeçeceğini söylüyordu. Ben ise her şeyden uzaktaydım. Kendimden bile. Ancak şimdi gelebildim. Zehirli rüyalarla dolu bir uykuya yatmış, ancak şimdi uyanabilmiştim.

Neredeydi acaba perim? Çoktan değişmiş olmalı… artık bir kimliksiz olmuştur bile. Ne yapacaktım tanrım? Ne yapacaktım? Aşıktım ben. Küflü betonun ardında yağan Eylül yağmuru gibi aşıktım. Islanmış asfalt gibi aşıktım. Yok olan bir yaz gibi aşıktım. Neler olduğunu iyice idrak etmek için bir müddet Sakaya’nın blogunda gezindim.

Televizyonda gördüğüm şeyleri anımsadım. Kimliksizler diye bir akım ortaya çıkmıştı. Sapkın ama hızla güçlenen bir akım. Bir kimliksiz olmak için yüzlerini kazıtırlardı önce. Sonra bomboş, ifadesiz bir yüz naklettirirlerdi kendilerine. Bu yüzü sargı bezleri ile saklarlardı. Kimliksiz olurlardı. Ne güzel, ne çirkin, ne de başka bir şey. Daha önce oldukları kişiyi kazıyıp atarlardı vücutlarından. Toplum içindeki tüm yaşantıları bu şekilde yok olurdu. Kırsalda bir yerlerde kimliksiz kolonileri kurulmuştu. Sakaya sahiden gerçekse eğer, oradaydı.

Ağlamaya başladım. Sanki sarsıla sarsıla ağlarsam, Sakaya bana kıyamayıp o görüntü olmayan ekranda belirecek gibi hissediyordum. Basit bir umuttu bu. Lakin yaşamın kendisi kadar davetkar ve sıcaktı. Bir müddet, sahiden bu umuda tutunarak ağlamaya devam ettim. Bir şey olmadı. Görüntü ekranı karanlıktı. Chat kutucuğu yazmamı bekler gibi boştu. Nedendir bilmem, korkmaya başladım. Korkunç kederlerin, ağza alınmayacak günahların, isimsiz bir trajedinin yaşandığı lanetli bir yer gibi göründü bana blog.

O kız bir şeytana mı dönüşmüştü şimdi? Sigaramdan zehirli nefesler çektim. Sonra düşünmek için gözlerimi kapadım. Gözyaşları kendiliğinden çıkıp gidiyordu. Küfrediyordum hayatıma. Neden bir kez olsun bilgisayarımı açmayı akıl etmemiştim ki? Yine de, her şey bitmiş değildi. Sakaya hâlâ gerçekti. Belki de atmamıştı o güzel yüzünü. Belki de kavanozunda saklıyordu. Demek ki bir peri falan değildi o. Bir insandı. Öyleyse neredeydi? Nasıl bulacaktım onu? Yer çekimi beni delirtecek kadar güçlü olsa da, bir an önce kalkıp tüm şehrin altını üstüne getirmek istiyordum.

İyice güçsüzleşmiş, iyice ezilmiştim kendi yaşamımın düş rutubetiyle küflenmesinden. Ama bana yardım edebilecek bir insanın varlığını hatırladım. Zihnim korkular, kâbuslar ve puslar sarmalından salınıp serbest kaldı. Gökdelenlerin, terk edilmiş alış veriş merkezlerinin, çürümekte olan toplu konut projelerinin ardında, Dirrhem’in bir zamanlar La Merida olduğu günlerden kalma bölgeler vardı.

Kam, oradaki yıkık dökük bir apartmanda yaşıyordu. Gök voodoosu yapıyordu. Bana yardım edecekti. Hep ederdi. Yağmur yağdıkça, edecekti de. Anahtarlarımı alıp evden çıktım. Merdivenlerden aşağı indim hızla. Dışarı adım attığım an dünyanın tazyikine maruz kaldım. Geri dönmek istedim. Yağmur çarptı yüzüme bir tokat gibi. Asfaltta pus vardı, lambaların yorgun ışığı ve karanlık. Arabam bir tabut olmuş bekliyordu beni. Muraki ile aynı memlekettendi. Gölgeli Doğu. Hondo marka. Bembeyaz kaportasına Kinto harfleri ile Atış yazılmıştı.

Keşke tabutum olsaydı sahiden. Sakaya kimliksizdi şimdi, ben de ölü olmak istedim. Bedenim dünyadan silinsin, meczup ruhum ise bu lanetli yere hapsolup kalsın istedim. Dolanıp durur, yüzleri olan ve yüzlerini kazıtan tüm insanların arasında gezinip Sakaya’yı arardım. Direksiyonu tutarken, Sakaya’nın ellerini hayal ettim. Bir kez bile dokunmamıştım o ellere. Yağmur taneleriyle bezenmiş camdan dışarı baktım. Sakaya’nın gözlerini bir kez bile bu kadar yakından görmemiştim karşımda. Ağladım. Çaresizliğime, korkaklığıma, zayıflığıma. Radyoda Skinny Puppy isimli bir gruptan Worlock çalıyordu. Kendimi endüstriyel müziğin acı haykırışlarına ve gazolinin kederine bırakarak yola koyuldum.

Şehrin doğu yakasına meylettim bir viyadüğe çıkıp. Gökdelenlerin, alış veriş merkezlerinin arasından hızla akan bir nehir gibiydi viyadük. Döküldüğü havza, Dirrhem’in İberyalılar tarafından yönetildiği günlere ait izler taşıyordu. Burada büyük brutalist apartmanlar, gökdelenler ve alışveriş merkezleri yoktu. On dokuzuncu yüz yıldan kalma apartmanlar vadı. Çarpıtılmış, karanlık bir Barok estetiği. Yağmur şehir ışıklarıyla birlikte, kendini yeniden yaratmak için yağıyordu. Kırmızı frenlerde intihar eden saniyeleri görüyordum, meleklerin sesini duyuyordum. Zamansız bir rüyaydı her şey, büsbütün gerçek olsa da.

Bir kavşaktan geçerken başım döndü. Baklava şeklinde inşa edilmiş heybetli bir otel gördüm. Dört yıldızlıydı. Alt katlarında casino vardı. Çatısında bir havuz. Kentsel kabileleri ya da Dirrhem voodoosunu araştıran kafileler genelde böyle otellerde ağırlanırdı. Dirrhem’in karanlık turizmi ve fuhuş ticareti buralarda dönerdi. Gizlilik, güven ve gölgeler. Tam karşısına konmuş ışıklı billboard ise hafızama bıçak gibi saplanıp, derinlere gitti.

Concorde lounge denen bir a la carte restoranın reklamını yapıyordu. Kavşakta bir tur daha döndüm. Uzakta, yağmurun içinden bir mucize gibi yükselen gökdelen panoramasına baktım. Sırf bunun için bir kez daha dönebilirdim. Billboarddaki reklam ile gökdelenli manzara trajik bir ilişki kurdu. O merdümgiriz gökdelenlerde, Sakaya’nın hatırasını buldum. Sakaya orada esir olmuştu bir kez. Tüm şehir kederli gözlerine yansımıştı. Concorde a la carte, gökdelenlerden birinin zirvesindeydi. Kızın blogunda yazdıklarını hatırladım. Ona orada ne kadar kötü davrandıklarını, ne kadar yorulduğunu, Dirrhemli baronların ve karanlık turizm için Dirrhem’e gelenlerin alçaklıklarını.

Sakaya orada çalıştığı günleri sık sık anlatırdı konuştuğumuz zaman. Bazı zamanlar, cafelere giderdim. Garson kızlara bakıp, Sakaya’yı düşlerdim. Bana tüm garson kızlar bir noktadan sonra Sakaya’nın nazik, naif ve kırılgan halini hatırlatırdı. Sakaya, bana çalıştığı günleri tüm detaylarıyla anlatırdı ama işini neden bıraktığını, neden kabuğuna çekildiğini bir türlü anlatmazdı. Ben de diğer tüm garson kızlarda, Sakaya’nın hikayesinden arta kalanları bulmaya çalışırdım.

Kim bilir ne sebep olmuştu onun çektiği acıya. Sakaya’nın senfonisi bir türlü çıkmıyordu aklımdan. O gerçek bir insan mıydı? Hayır, belki de geceden imal edilmiş en kasvetli uyuşturucuydu. Bir an karanlık yolda ilerlerken, damarlarımın kuruduğunu hissettim. Delilik denizinde sürükleniyordum, psikotik sahillere vurmama az kalmıştı sanki. Aydınlatma lambaları çalışmıyordu yolda. Çatışma sesleri duyuyordum. Kanibal Karga’nın programları geldi aklıma. Sağda solda maskeli tipler vardı. Yola Hondo’nun tekerleklerini patlatacak türden dikenler saçıp beni saf dışı bırakabilir, sonra adem mumlarının yandığı işgal evlerinden birine götürebilirlerdi. Dünyanın bu kısmında çürüyen apartmanlardan başka bir şey yoktu. Korku, soğuk bir salyangoz gibi içimde gezinmeye başladı. Geri dönmek istedim.

Kendime birkaç kutu siyah Dirrhem birası, birkaç paket sigara alıp evimde gizlenmek istedim. Ölünceye kadar hiç dışarı çıkmamak. Oysa bunun faydası yoktu. Güldüm kendi ahmaklığıma. Televizyonun beni bu denli etkilemesine nasıl izin veriyordum? Kanibal Karga rating toplamak için belki de bir tiyatro yaptırıyordu gettodaki müptelalara. Saatlerin hıçkırığı silip aldı düşüncelerimi. Güldüm. Güldüm. Güldüm. Gülmek hissi değil, kendi sesim rahatlattı beni. Kendi sesim de olsa, yapay bir sıcaklık duydu ruhum.

Karanlığa akan yağmura kilitlendim. Yalnızdım. Tüm hayat, müptelaları, azizleri, yorgunları ve ucubeleriyle çekip gitmişti. Karanlığa terk edilmiştim. Direksiyonu sıktım. Yağmurlu yolda parlayan farlara baktım. Köhne apartmanlara baktım. Balkonları neredeyse toz olup dökülecekti, bazılarının cephesinde delikler vardı. Kuş yuvaları ile doluydu kimisi, çürüyen tahtaların sardığı pencereler sıra sıraydı. Nihayet bir yanını baştan aşağı sarmaşıkların kapladığı o binayı gördüm. Arabadan inince ürperdim. Yağmurun baskın kokusu tüm şehrin fısıltılarını üzerime taşıdı.

Binanın içine girince bir süs havuzu ile karşılaştım. İçi salyangoz doluydu havuzun. Tüylerim diken diken oldu. Tam karşıdaki resepsiyon artık boştu. Kipromerika La Merida’yı ilhak edip, ismini Dirrhem koyana kadar, bu bina İberyalı subaylara hizmet eden bir genelevdi. Sonra kaderine terk edilmişti semtin geri kalanı gibi. Hayaletler, renkli kıyafetler giyip oradan oraya uçuyordu.

Kırık dökük fayanslar ve heykeller ben adım attıkça ürperdi. Duvarlar salyangozla kaplıydı. Sesler vardı, konuşan gölgeler, nefes alıp veren minik böcekler, dışarıda yağmurun behemehal ısdırabı. Merdivenlerden çıkarken böcekler de tırmanışlarını sürdürüyor, propaganda posterlerindeki kadın gülüyordu. Yavaşça, zaman tüm hakikatlerden uzak durağan bir nokta halinde büyüyerek yayılıyordu. En yukarıda, altıncı katta, kapısı sere serpe açık o geniş süite varınca tüm bir şehrin sindirim senfonisini işittim. Deniz kıyısından, paslı rıhtımlardan, Dirrhem’in solgun hudutlarına dek sürüklenen rüzgâr, bir iblis gibi kıvranıyor, inleyen, yükselip alçalan notalar doğuruyordu. Balkon açıktı. Rüzgâr özgürce içeriye dolup perdeleri şişiriyordu.

Kadın salonun ortasındaydı. Bir halıda oturmuştu. Tavandan mumlar sarkıyordu.

“Geleceğini biliyordum,” dedi.

“Şaşırmadım,” diye söylendim. Burnum sızladı nedense. Onu bir araya getiren kıkırdakların oynadığını hissettim.

“Hep yağmurlu havalarda gelirsin,” dedi kadın. “Neden sahi?”

“Deliliğe ancak yağmur yağarken katlanabilirim.”

Burnumdaki rahatsız edici his çoğaldı. İçeri vuran rüzgâr mumların ışığını taşırdı. Kam’ın hamamböceği kanatlarından dikilmiş elbisesi parıl parıldı. “Neler yapıyorsun şu sıralar? İhtiyar nineyi hatırladığına göre, pek hoş şeyler olmamış…”

“Barbaros’a gitmeyi düşünüyorum,” dedim kafamdaki karmaşayı bastırıp. Milyonlarca farklı şey söyleyebilirdim. Lakin yalnızca bu çıkmıştı ağzımdan.

“Neden Barbaros?”

“Çünkü orada orduya katılacağım…”

“Barbaroslular, Dirrhemliler’i sevmez, bilmiyor musun?” diye sordu dalga geçer gibi bir sesle. “Oğuz, Oğuz’dur deme şimdi. Tarihte bu denize, gavur kanı kadar Oğuz kanı da akıttı Oğuz.”

“Barbaros’a gideceğim,” diye yineledim söylediğini umursamadan. “Yüreğimdeki acı, Dirrhem’de kaldıkça daha da sertleşecek.”

“Ne acısı bu, oğul?”

“Sen biliyorsundur… geldiğimi gördün, kendimi nasıl unuttuğumu da görmüşsündür.”

“Bilinmeyene vurulmuşsun, sana bir merhem vereceğim. Ama önce, bir hikaye anlatmamı ister misin, oğul?” Cevap vermedim. Konuşmaya devam etti.

“İberya Engizisyonu Sifilisli Kraliçe Merida’yı kurtarmak için melekleri çağırmıştı dünyaya. Ama melek konseyi merdümgirizlik yapmıştı. Mabetleri dolduran oğlancıların yakılmasını emretmişti önce. Sonra kafirlere karşı savaş açılmasını istemişti. Ancak bu şart tamamlanınca yardım edeceklerdi Kraliçe’ye. Aksi halde terk edeceklerdi yeryüzünü. İberyalılar, pagan olarak gördükleri Osmanlı’ya kutsal saaş ilan etti bu yüzden ve Dirhem’e saldırıp şehri ele geçirdiler.

Şehrin ismini değiştirip La Merida koydular. Kraliçe’ye sifilisi bir kurt adam bulaştırmıştı. Halk arasında feci dedikodular yayılıyordu. Kurt adamı adamı yakalayıp zincirleyerek, demir bir tabutta La Merida’ya getirdiler. Yer altındaki bir hapishaneye koydular yaratığı. Yakaladıkları sümüklü böcekleri kurt adamın kanıyla beslediler. Kurt adam, günden güne tükenecek sandılar. Kuruyup, bir kabuk kadar kalacak sandılar.

Oysa kurt adam sebat ile karanlığa tutundu. Sümüklü böceklerin kanını içmesine izin verdi. Zaman geçtikçe lanetli kanı içen böcekler saldırganlaşmaya, kurt adamın düşüncelerine tabi olmaya başladılar. Kurt adam için, dış dünyaya sürünerek çıkıp bir kukla inşa ettiler. Bu kukla, büyülüydü. Kurt adamın düşünceleri sayesinde hareket edebiliyordu. Kipromerika’nın kuzey kolonilerine doğru ricat eden Osmanlı’ya istihbarat sağlıyordu. Bağımsız bir toprak beyi Klakston Dalton, kuklayı himayesi altına aldı. Lakin kukla, efendisinin düşüncelerinden başka bir şey dile getirdiği zaman burnu uzuyordu. Kukla bu biçimiyle çok korkutucu gözüktüğü için, Klakston Dalton onu yaktırdı.

La Merida korkunç bir patlamayla sarsıldı. Bölgedeki sümüklü böcekler, artık vampirleşmişti. Bir ruh ve bilinç kazanmışlardı.”

Kam, konuşmayı bitirdi. Havuzdan fısıltı sesleri geliyordu. Rüzgâr ruhumu ürpertti. “Bana bunları neden anlattın?”

“Çünkü ben zamanın fısıltısıyım,” dedi kadın. “Her şeyin merkezinde oturmuş seyrediyorum kainatı böceksi kıvranışlarda.”

Korkmuştum. Lakin çekip gidemiyordum da. Her şeye, aşka, sevdaya, yalnızlığa, büyüye lanet edip gitmek istiyordum. Öfkeli öfkeli mırıldandım. “Peki burayı yıktıkları zaman ne yapacaksın?”

“Benim buraya ihtiyacım yok,” diye gülümsedi Kam. “Ama senin gibilerin var.”

Sağ kolunu ağır ağır kaldırıp gölgeleri gösterdi. Salyangozların sürünerek kıyısına geldiği, sonra tırmanıp içine yuvarlandığı bir havuz. El büyüklüğündeki yeşil bir kozayı parçalıyorlardı. Bir an tüm zihnim peristalsis hareketi ile bu manzarayı sindirip yok etmek istedi. “Onu seyret,” dedi Kam.

Çok geçmeden bir zemberekkuşu çıktı kozadan. Sabahı çağırırcasına öttü. Salyangozlar paramparça etti onu. Arkama dönüp baktığım zaman, Kam’ı değil Sakaya’yı buldum karşımda. Garson kızlar gibi giyinmişti. Dar siyah bir etek, beyaz bir gömlek. İri gözlerinde gecenin sert likörü, ağlayan yağmur melekleri ve Dirrhem’in ışıkları. Tıpkı gökdelene mahkum olduğu o günlerdeki gibi görünüyordu. Saf, naif ve narin. Ona dokunmak istedim.

“Size hizmet etmek için buradayım, efendim,” dedi. Sesi de, tıpkı Sakaya’nın sesiydi.

Ona büyülenmiş gibi yaklaşınca, Dirrhem’in yağmuru, rutubeti, tüm pisliği kaybolup gitti. Pespembe bir gün batımı geldi. Tatlı Sakaya, çiçekler savuran hoş rayihalı bir ışık rüzgârının ortasında durmuş, utanarak bana bakıyordu.

Lakin bu hayal çabuk söndü. Kurşun yemiş gibi, tüm o sıcak renkler parçalanıp gitti bir anda. Her şey çürüyen karanlıkla kaplandı yine. Sakaya, hiçliğe odaklanmış, salyangozların zemberekkuşunu parçaladığı havuza bakıyordu. Benimle değil, hafızasının sönük kıtalarıyla konuşuyordu. En nihayetinde o lanetli sözleri söyledi. “Akşam sağırlığında beni bul.” Bu sefer sesi Kam’ın sesiydi. Düştüğüm tuzağı fark edip, çıldırırcasına büyük bir korku hissederken Sakaya’nın görünümüne bürünmüş Kam kahkaha attı.

“Akşam sağırlığında beni bul.”

Hiçbir şey söylemeden kaçtım oradan. Zemberekkuşunun parçalanırken çıkardığı sesler, yağmur ve karanlık delirtecekti beni. Aşağıda, ara beni bekliyordu. O kadar korkuyordum ki sürüp süremeyeceğimden bile emin değildim.

Ertesi gün çalışma odamda uyandım. Zemberekkuşu’nun Gözyaşları kucağımdaydı. Yan tarafta, bilgisayar masasının dayalı olduğu duvarda, Barbaros Ordusu’na çağırı yapan bir propaganda posteri vardı. Posterde orduya katılım şartları yazıyordu. Bir müddet, ceset gibi kalakaldım kıpırdamadan. Uykunun rahatsız edici ağırlığı tüm kaslarımda oyalanırken, gözlerim kapalı düşündüm. Berrak güneş ışığını, parıl parıl koyları, sıcağı, cangılları… sonra Dirrhem’e yöneldi aklımın pusulası. Yağmurlar geldi, karanlık bulutlar, çürüyen beton. Acaba dün gece yaşadıklarım rahatsız edici bir rüyadan mı ibaretti diye sordum kendime. Sakaya diye biri var mıydı sahiden? Yoksa aşka, sevdaya, hasrete aç ruhum rüyamda bir peri mi yaratmıştı benim için.

Sakaya’nın sadece rüyamda beliren bir peri olduğunu düşünmek beni rahatlattı. Bilgisayarı açıp, onun gerçekliğini kontrol etmek istemedim hiç. Onun yalnızca bir rüya olduğuna inanmak istedim. Barbaros cangıllarında kıyasıya dövüşürken, omzumu sıyırıp geçen bir kurşunun feci yankısını hissederken, Sakaya’nın sevdası her şeyi daha da zorlaştırırdı. Belki de hiç gitmezdim, hiç katılmazdım Barbaros Ordusu’na. Hayır. Zihnimin bu yeni başlangıca olan umudumu tüketmesine izin vermeyeceğim.

Barbaros’a gideceğim, diye yineledim kendi kendime. Orduya katılacağım. Savaş beni kurtaracaktır.

İçeriden gelen sesler düşünmemi yarıda kesti. İrkilerek yataktan kalktım. Sanki birileri vardı orada. Bu belli belirsiz tehtidi anlamaya çalışırken, vücudumun değiştiğini duyumsadım. Kendime karşı hissettiğim yabancılık maddi tehlikelerden çok daha dehşetliydi. Burnum epeyce uzamıştı. Elimle kontrol ettim. Yüreğim sıkıştı. Burnum hep bu kadar uzun muydu benim? Yoksa burnumun daha küçük olduğu hali de mi rüyanın bir parçasıydı? Ama insanların burnu bu kadar uzun olmazdı ki? Kam’ın anlattığı o kukla gibi, ben de yaşam efendisinin aksine düşününce, cezalandırılıyordum sanki.

Ürpermiş, hatta biraz da köşeye sıkışmış hissettim kendimi. Belki de artık ruh sağlığım tamamen bozulmuştu? Vücudum hakkında delüzyonlar yaşıyordum? Duvardaki postere bakınca, hicap duyup silkelendim. Dövüşmeye hazır olmalıydım her an. Barbaros cangıllarında korkup sinerek yaşanmazdı. O ülkede güneş ışığı bile düşmandı. Böylesi sinir hastası biri, savaşta nasıl sağ kalabilir? Savaş, onu nasıl kurtarabilir? Salonda her ne varsa, isimsiz bir şeytan bile olsa, dövüşecektim. Kendi kendimi telkin ederek salona gittim.

Nitekim gördüğüm şeyler karşısında yalnızca hayret hissini tanıyabildi zihnim. Şeytan falan yoktu hiçbir yerde. Aynada ben vardım. Burnum sahiden epeyce uzamıştı. Tıpkı Kam’ın bahsettiği kurt adamın kuklası gibi. Görüntümün çarpıklığı dünyanın işleyişini de bozmuştu sanki. Duvarlar tümüyle salyangoz kaplıydı. Televizyonun mavi ekranında titreyen bir @ işareti vardı. Etrafa saçılan çarpıklıkların kaynağı sanki oradaydı. Kapım ise ardına dek açıktı. Kapının ardında, boyu neredeyse dizlerime yetişen büyük bir salyangoz duruyordu. Kafası bir hortum gibi uzanmıştı kabuklu vücudundan, Sakaya’nın yüzünü almıştı.

“Geri geldim,” dedi. “Kimliksiz karanlığımdan dönüverdim. Beni kabul edecek misin Gintoki? Beni affedebilecek misin?”

Gözyaşlarına boğularak kucağıma aldım o dev salyangozu. Dışarıda hâlâ yağmur yağıyordu. Uzayan burnumu, hakikatin çarpıklaşıp kâbusa dönüşmüş halini artık umursamıyordum. Acı her şeyden çok daha gerçekti. Kucağımda Sakaya’ya ile koltuğa oturdum.

Sakaya, hapsolduğu salyangoz vücudunda ne kadar çok acı çektiğini anlattı bana. Kimliksizleri anlattı. Akşam sağırlığını anlattı. Ben de amnezyayı anlattım. Gök gürledi. Dirrhem’in melekleri antidepresan uykusundaydı. Barbaros’u, Oğuz davasını, her şeyi unuttum. Sakaya’nın keçeleşmeye başlayan saçlarını şefkatimle canlandırabilirmişim gibi okşadım.

Başka da bir şey konuşmadık. Varlığımın gerçekleştirdiği tek eylem buymuşçasına sarsıla sarsıla ağladım.

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.

Amnezya, Kâbus ve Hatıra” için 5 Yorum Var

  1. Düş ve gerçeğin birbirine girdiği, çok güzel bir anlatımla yol aldığı güçlü bir öykü kaleme almışsınız. Öykünüzü, çağrışımları, imgeleri kullanımınızı okurken sık sık “hayal gücünü ustaca kullanmak böyle bir şey” dedim. Sağır sultan temasında kullandığınız akşam sağırlığına rastlayınca acaba ilintili olabilir mi diye düşünmekten kendimi alamadım. Kuvvetli bir kaleminiz var. Okuyanı, dev dalgalarla mı mücadele etse yoksa oturduğu yerde gözünü kapayıp birasını mı yudumlasa karar veremediği bir evrende yolculuğa çıkartmak bence kolay iş değil. Siz bunu başarmışsınız. Kaleminize sağlık.

  2. Yorumunuz beni çok mutlu etti, itiraf etmem gerek ki bu platformu pek sık kullanmam. Açıkçası bu hikayenin birileri tarafından okunacağını düşünmüyordum hiç. Bundan dolayı teşekkür ederim. Aslında bu ve diğer bir dizi hikaye birbiri ile sahiden bağlantılı. Bizim gerçekliğimizden bir noktada tamamen ayrılmış, kendi başına ayrı bir gerçeklik oluşturmuş bir dünyada geçiyorlar. Bu ve diğer birkaç hikaye kriptolanmış pek çok şeyi barındırıyor. Bir mektup gibiler aslında.

  3. Bence kendinize haksızlık etmişsiniz. Çok bir şey ifade eder mi bilmem ama bu platformda keyifle okuduğum ve tarzını kendime yakın bulduğum yazarlardan birisiniz.

    Elinize sağlık tekrar

  4. Sefa dedi ki: dedi ki:

    Betimlemelerin öyküye kattığı derinlik olağanüstüydü, yarattığınız dünyanın detaylarına korkusuzca inmeniz bir okur olarak beni oldukça etkiledi doğrusu. Oluşturduğunuz atmosferin etkileri bir süre daha beynimi kurcalayacak sanırım.

    Kaleminize ve düş gücünüze sağlık.

  5. Daha çok şey yazmak istiyordum aslında, daha çok detay ve imge kullanmak, hepsini bir noktada kırpmak zorunda kaldım, çünkü bir öykü ekleyebildiğimiz kadar, çıkarmayı başardıklarımızla da olurmuş. Güzel yorumunuz için teşekkür ederim. Bu gerçeklikte geçen daha pek çok şey yazmak istiyorum.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!