Öykü

Bir Orman ve Maden Hikâyesi

“Ah be çocuk! Nasıl olur da orman ve maden hikâyesini bilmezsin? Bu hikâyeyi herkes bilir” dedi yaşlı adam.

“Anlatsana dede, lütfen!” dedi çocuk.

“Hadi yatağına yat da anlatayım” dedi yaşlı adam. Çocuğun birkaç tane battaniyenin altına iyice girdiğinden emin oldu. Elindeki mumu yatağın başucundaki sehpaya koydu. Her zaman oturduğu sandalyenin, onun sırtını kucaklamasına izin verdi.

Yaşlı adam boğazını temizledi. “Derler ki bir zamanlar Maden Halkı ile Orman Halkı varmış. Orman Halkı ben diyeyim yirmi sen de otuz insan boyunda ağaçları olan bir ormanın derinliklerinde yaşar…”

“Hangisi daha çok? Yirmi mi otuz mu?”

“Otuz.”

“O zaman, evet…Ben otuz diyorum dede” dedi çocuk, loş odada dedesinin iç geçirerek devirdiği gözlerini görmedi.

“Neredeyse güneşe dokunacak tepeleri olan otuz insan boyundaki ağaçlarla kaplı bir orman ülkesinde zamanlarını geçirirlermiş. Her şeyleri varmış. Sebze ve meyveyi ormanın ağaçlarında ve topraklarında yetiştirirlermiş. Canları et isterse ormandaki hayvanları avlarlarmış. Evleri ise ormanın ağaçlarındanmış. Orman, Orman Halkına ihtiyacı olan her şeyi vermiş. Onlar da ormana hep iyi bakmışlar, ona asla zarar vermemişler. Bazı zamanlar Orman Halkı’nın topraklarına tüccarlar gelse de -ormanın bolluğundan olsa gerek- onlar dış dünyayı hiç ama hiç merak etmemişler. Neden etsinler ki? Dışarısı bilinmezliklerle doluymuş -bu da onları çok korkuturmuş.”

“Peki ya Maden Halkı?”

“Tabii ya bir de Maden Halkı vardı. Onlar da güneşin asla içeri sızmadığı, içlerini oyup koca bir ülkeyi içine sığdırdıkları bir madende yaşarlarmış. Yeryüzüne çıkacak en temiz suları madenlerde içerlermiş. Uçsuz bucaksız madenlerinin derinliklerinden çıkardıkları değerli taşlarla görülebilecek en güzel mücevherleri yapmakla övünürlermiş. Böylece bu bereketten yararlanıp, tüccarlar ile madenlerinin girişinde ticaret yapıp karınlarını doyururlarmış.” Dede başını usulca torununa çevirdi. “Başın niye battaniyenin altında? Uyuyor musun yoksa?”

Hayır dede. Maden halkı karanlıkta nasıl görüyor, onu anlamaya çalışıyorum.”

“Hadi çıkar başını. Tabii ki alevler yayan meşalelerle. Neyse. Ne demiştik. Ha! Maden halkı… Bir gün maden halkından biri en değerli taşları bulmak için başının tepesini kazarken, kayalar çabucak parçalanmış ve madenin içine ilk defa gün ışığı sızmış. Tüm maden halkı toplanıp olan biteni izlerken, Orman Halkından biri de bahçesine sebze ekiyormuş. Bir de ne görsün?”

“Ne dede?”

“Bahçesinin ortasında kocaman bir delik! Deliğin içinde ona bakan gözler! Bilmezden tam yüzyıllardır Orman Halkı yukarıda, Maden halkı aşağılarında gül gibi geçinip yaşadıklarını bilmezlermiş. Madenin girişi orman halkının topraklarından çok uzakta olduğundan birbirlerinden bir haber yaşayıp gidiyorlarmış yani.”

“Komşular mıymış? Bizim komşularımız gibi?” Çocuk evlerinin yanındaki komşu evleri işaret etti.

“Evet, ama umalım ki onlar kadar gürültücü olmamış olsunlar.”

Çocuk kıkırdadı.

Yaşlı Adam, “Baktılar ki komşular, iki halkın efendisi de birbirini davet etmiş. Orman Halkı,Maden Halkını ağırlamış topraklarında. Maden Halkı, gördüğü bolluk bereket karşısında şaşakalmış. Sonra da Orman Halkı onları ziyaret ettiğinde çıkardıkları mücevherlerden gözlerini alamamışlar. Bir müddet sonra iki halkın efendisi de unutmuş servetlerini. Birisi doğanın bereketine birisi yeraltının zenginliğine tutulmuş. İki halk da diğerinin malına göz dikmiş.” dedi.

“Bu kötü bir şey değil mi dede?”

“Hem de çok, çocuk. Sonra iki halk tutuşmuş savaşa, biri istemiş diğerininkini.”

“Kim yenmiş?”

“Savaşın bir galibi çıkmamış. Maden halkı metallerle güçlü silahlar yapmış, orman halkı da yay ve ok. Ne biri diğerini ne de diğeri ötekini alt edememiş. Boşuna birbirlerinin evlatlarını öldürüp durmuşlar. Ama bir gün daha önce hiç duymadıkları bir diyardan bir gezgin, ailesiyle çıkagelmiş. Bir çekiç, örs ve ateşle. Barışı sağlayacak bir hazine vereyim demiş.”

“O da neymiş ki, dede?”

“İki halkı da temsil eden iki başlı bir mızrakmış. Sopasını Orman Halkının topraklarında yetişen en iyi ağacın gövdesinden, uçlarını da Maden Halkının sahip olduğu en iyi metallerden yapmış. İki halkı birleştiren bir simge olmuş, sınırlarında yere dikmişler mızrağı bir barış simgesi olarak.”

“Ne güzel!”

“Güzel olmuş tabii de bir müddet sonra toprakların efendilerinden de açgözlü bilgeler çıkmış ortaya, demişler ki, “Bu mızrağın gücü uçsuz bucaksızdır!” Biri hak iddia etmiş sonra diğeri derken efendilerin emri ile kavgaya tutuşan askerler mızrağı kırıvermiş ve mızrağın gücü yok olmuş.”

“Of. Savaş bitmiş mi peki?”

“Ah be çocuk, biter mi hiç? Mızrağın doğaüstü gücü olmadan üstünlük sağlayamayacaklarını bildiklerinden her iki efendi de birbirinden habersiz yeni diyarlara gitmek için hazırlık yapan gezginden tekrar mızrak yapmasını istemiş. Gezgin istememiş tabii ki, ister mi hiç? Fark etmiş ki aradıkları barış değil ki daha çok savaş!”

“O durdursaymış ya?”

“Mızrağı yapmayarak durdurmak istemiş ama bu daha çok öfke doğmasına neden olmuş. Orman halkı karısını kaçırmış.Tehdit etmişler ama gezgin reddetmiş mızrağı yapmayı, koparmışlar kellesini kadıncağızın –küt!”

Ay!

“Üzülmüş gezgin ama daha çok insan ölmeyecek diye teselli bulmuş. Sonra Maden Halkı oğlunu kaçırmış.Mızrağı yapmayı yine reddetmiş, çocukcağızın da almışlar kellesini –küt!”

Dedeee!

“Oğlunun ölümü yüreğini dağlasa da aynı teselliye tutunmuş gezgin. Efendiler bakmışlar ki olmuyor, savaşıp duran iki halk bu kez barışmışlar. Ama tek bir amaçları varmış; gezgini alt etmek. Böylece mızrağı tekrar yaptırıp başka diyarları ele geçirebileceklermiş. Gezgin reddedince bu kez ailesinden geriye kalan son kişi, hamile gelinini kaçırmışlar. Gezgin boyun eğmeyince gelininin de kellesi uçmuş –küt! Gelininin…” Çocuğun uyuduğunu gören dede cılız mum ışığını söndürdü.

Yaşlı adam, çocuğu uyandırmamak için odasından dikkatlice çıktı, kendi kendine mırıldanmaya başladı. “Gelininin de öldüğünü duyunca, gezgin çok pişman olmuş. Üzüntüden düşe kalka avare gibi gezerken bir de ne görsün, ormanın içinde güneşten sıcak aydan beyaz bir erkek bebek. Gelin meğer kaçırılmadan önce torununu doğurmuş ve ona bir şey olmasın diye tek kelime etmemiş.Yemin etmiş gezgin, torunu oğlunun yaşına geldiğinde ona iki uçlu mızrağı verecek, ne yerüstü ne de altında insan denen kötülükten eser kalmayacaktı. Bu kez daha iyi olmalarını dileyerek yaşamı tekrar başlatacaklardı.”

Yaşlı adam, evin yanındaki demirci atölyesine geçti. Gün ışığı tezgâhına vuruncaya dek dünyada kimsenin bilmediği bir lisanda fısıldayarak dövdü demirleri ve doğradı odunları…Her gece.Sabırsızlıkla.

Duymuyor musunuz?

Bir Orman ve Maden Hikâyesi” için 2 Yorum Var

  1. Merhaba,

    Seçkideki ilk öykünüz sanırım. Hoş geldiniz.
    Öykünüzün vermek istediği mesaj çok anlamlı…
    Okurken bir şey dikkatimi çekti, yazarken gözünüzden kaçmış herhalde.

    Blok-alıntı Bilmezden tam yüzyıllardır Orman Halkı yukarıda, Maden halkı aşağılarında gül gibi geçinip yaşadıklarını bilmezlermiş.

    Bunun dışında sade, akıcı bir dil kullanmışsınız. Öykünüzü okumak keyifliydi.
    Emeğinize sağlık.

    Sevgiler…

  2. ebuka dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar,

    Güzel bir öyküydü kaleminize sağlık. Masalsı bir anlatım. Fakat izninizle birkaç noktaya dikkat çekmek istiyorum:

    -Çok sırıtmamakla birlikte bazı kelime tekrarları mevcut.

    -Ne ne bağlacı kullanılırsa o cümlenin yüklemi olumlu olur, çünkü bağlacın kendisi olumsuzluk anlamı vermekte. Örneğin Ne biri diğerini ne de diğeri ötekini alt edememiş değil de Ne biri diğerini ne de diğeri ötekini alt etmiş olmalı cümle.

    -Aşağıdaki pasajda son iki cümlenin yüklemleri masalsı anlatıma ters düşmüş gibi geldi bana:

    Yaşlı adam, çocuğu uyandırmamak için odasından dikkatlice çıktı, kendi kendine mırıldanmaya başladı. “Gelininin de öldüğünü duyunca, gezgin çok pişman olmuş. Üzüntüden düşe kalka avare gibi gezerken bir de ne görsün, ormanın içinde güneşten sıcak aydan beyaz bir erkek bebek. Gelin meğer kaçırılmadan önce torununu doğurmuş ve ona bir şey olmasın diye tek kelime etmemiş.Yemin etmiş gezgin, torunu oğlunun yaşına geldiğinde ona iki uçlu mızrağı verecek, ne yerüstü ne de altında insan denen kötülükten eser kalmayacaktı. Bu kez daha iyi olmalarını dileyerek yaşamı tekrar başlatacaklardı.

    -Öyküdeki bir cümleyle ilgili aksaklığa Pelin Hanım dikkat çekmiş, ona katılıyorum.

    -Son olarak, dedenin torununa karşı hitapları sevgi sözcüklerinden yoksun kalmış.

    Yeni öykülerde görüşmek üzere bol selamlar…

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!