Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Bodrumdaki Halı

I

Dedem vefat etmeden önce, hasta yatağında, evinin bodrumunda duran bir halıdan bahsedip kulağıma bir adres fısıldamış ve benden halıyı özenle o adrese ulaştırmamı istemişti.

Yüz on yaşında bir lösemi hastası için fazla düşünceliydi. O gece, sabaha doğru öleceğini anlamış, bunu şimdilik benden başka kimsenin bilmemesini istemiş, kimseyi ayağa kaldırmamam konusunda da beni ikna etmişti.

“Ben gittikten sonra,” demişti zoraki, hasta sesiyle, “dediğimi yap.” Başımla onu onaylamış, sözlerine harfiyen uyacağımı ifade etmiştim. Solunumu gitgide zayıflayıp güçleşirken, ellerini tutmak istemiş ancak ikazıyla karşılaşmıştım. “Şimdi olmaz,” demişti. “Şimdi olmaz.”

Bütün gece halının mühim olduğunu, benden başkasına güvenmediğini ve güvenemeyeceğini söyleyip durdu. Ekim yağmuruyla birlikte gelen yorgunluk, tüylerimi diken diken eden serin bir ürpertiyle üzerimden kalktığında, dedem aramızdan ayrılmıştı.

Artık tam sırasıydı. Yerimden kalktım, dedemin kadranlı telefonunu aldım ve aileme haber verdim. Dedem ölmüştü. Uykusunda. Muhtemelen acısız.

II

Rahmetli dedem, benim için her zaman enteresan biriydi. Evvela çok farklı bir havası vardı; bu havayı herkes sezerdi, aksi mümkün değildi; güçlü bir havaydı. Kimileri bunu geniş aura’ya falan bağlıyordu; kuvvetli bir çekim gücü vardı. Herkes bir kere baktıktan sonra uzun süre gözlerini ondan ayıramaz, ayırdıktan sonra bile kuvvetli bir arzuyla tekrar bakmak isterdi. “Eski İstanbul beyefendisi” diyebileceğiniz biriydi. Belki de Eski İstanbul Beyefendileri adlı bir tarikatın son müridiydi. Jilet gibi giyinmeden ekmek almaya dahi çıkmaz, Osmanlı mirası evinde Batı müziği dinler, aynı zamanda ney üfler, Arapça ve İbranice eserler okurdu. Çok geniş bir kültür ağıyla örülmüş, entelektüel bir beyefendiydi.

İnsanlarla fazla yakınlaşmayı sevmez, benle bile vakit geçirmekten kaçınırdı. Hatırlıyorum, çocukken onu ziyarete gittiğimde, tek yaptığı şey tozlu kütüphanesinde parmaklarını gezdirmek ve pipo içip genzimi kömür dumanı gibi yoğun bir dumanla tahriş etmekti. Yalnızca onu izler ve masmavi gözlerinin dumanların arasında parlayışına tanıklık ederdim. Bu bana yeterdi.

III

Gözümde ulaşılamaz biri olduğu doğruydu ama, benden, bodrumda duran bir halıyı alıp bir adrese götürmemi isteyecek kadar da gizemli bir zata bürüneceğini hiç düşünmezdim. Bu halıyı bu kadar değerli kılan ne olabilirdi, ya da onun özel kuryesi olmamı isteyecek kadar beni diğerlerinden ayıran şey?

Bodrumun zifiri karanlığında, onca irili ufaklı eşya arasında halıyı, el yordamıyla seçebildim. İnce bir kumaş örtüyle sarılıp dürülmüş ve köşeye dik şekilde konmuştu. Halı, buraya, bu eve, hatta bu zamana kadar gördüğüm tüm zaman ve mekanlara yabancı, ilkel bir kokuyla kaplıydı. Bu mistik koku eşliğinde halıyı sırtlayıp evden ayrıldım. Halının sırtıma ve belime indirdiği darbelerden sonra, bu işin böyle olmayacağını anlayıp bir taksi çevirdim. Halıyı arka koltuğa özenle uzattıktan sonra ön koltuğa geçtim.

Şoför genç bir delikanlıydı. Adresi söylediğimde bana bakıp gülümsedi. İlk başta masumane olan gülümseme, ciddi olduğumu anlayınca kahkahaya dönüştü. Gideceği yeri iyi bildiğinden, “Tamam da abi,” dedi, “ne seni ne de beni o sokağa sokarlar.” Anlamadım, “Nasıl yani?” diye sordum. Delikanlı da üzerimdeki kot pantolon ve T-shirt’ümle malum sokakta işimin bir hayli zor olacağını, hatta mahallelinin beni mahalleden kovabileceğini, nihayetinde o ve çevredeki sair sokakların bir tarikata ait olduğunu belirtti. Ben de, “Bu devirde mi?” diye konuyu açınca sohbet bir hayli çetrefilleşti.

Araç Üsküdar’dan hareketle önce Boğaziçi Köprüsü’nden Avrupa yakasına, oradan Fatih’e, Fatih’ten de Karagümrük’e doğru ilerledi. Kırk beş dakika sonra köhne mahallenin girişinde durdu. Taksici kontağı hiç kapamadan, “Burası abi,” dedi, önümüzde uzanan daracık sokağı gözleriyle işaret ederek. Ödememi yapıp hayırlı işler diledikten sonra araçtan inip halıyı arka koltuktan aldım. Delikanlı da bana bol şans dileyip gazladı. Bense sokağa adımımı attığım anda, şanstan fazlasına ihtiyaç duyacağımı anlamıştım.

Halı sanki durduğu yerde daha da ağırlaşmıştı; cılız pazularıma yüklediği ağırlığın haddi hesabı yoktu. Sık sık durup kollarımı dinlendirmem gerekti. Bu esnada beni süzen rahatsız verici bakışlar da tuz biberdi. Sarıklı, cübbeli, şalvarlı adamlar; kapkara çarşaflara bürünmüş, yalnızca gözlerden ibaret kadınlar; beni fark edince yollarını değiştiriyor ve mırıldanmaya başlıyorlardı. Muhtemelen burada ne işim olduğunu soruyorlardı. Açıkçası bunu ben de merak ediyordum. Dedemin de burada ne işi olabilirdi, akıl sır erdiremiyordum.

Yargılayıcı bakışlar ve mırıltılar eşliğinde arnavut kaldırımlı sokağın bitimine dek yürüdüm ve dedemin sözünü ettiği dükkanı hemen buldum. Buranın bir dükkan olduğunu ancak vitrininden kestirebildim. Tabela falan yoktu. Ya da benzer bir işaret. Derme çatma, yamuk yumuk, taştan apartmanın sokağa bakan yüzüne kondurulmuş, eğreti bir mekandı. Muhtemelen bir antikacıydı. Vitrini, kırmızı kadife kumaş üzerine serilmiş parçalar ve aksesuarlar süslüyordu. Böyle bir halının dönüp dolaşıp geri geleceği ender yerlerden biri gibiydi. Hatta, bu semtte en iyi yer olabilirdi.

Dükkanın açık olup olmadığına dair gözüme çarpan herhangi bir ibare yoktu. Paslı demir kapıyı itip menteşelerin iç burkan çığlığıyla içeri girdim. “Merhaba,” dedim, “kimse var mı?” Görünüşe göre kimse yoktu; benden ve bu tuhaf, gitgide ağırlaşan ve acayip kokan halıdan başka kimse yoktu. İlk iş halıdan kurtulmalıyım diye düşündüm. Onu derhal yere bırakıp kollarımı ovarak biraz rahatlamaya çalıştım. Sonra tekrar, “Acaba kimse var mı?” diye biraz daha gür bir biçimde sordum. Dükkanda benden başkasının olduğuna yönelik herhangi bir ipucu alamayınca, içeriyi biraz inceledim. Daracık dükkanın dört bir tarafı yerden tavana değin uzanan sıralı ahşap raflarla doluydu. Düzenin uğramadığı raflar, iç içe girmiş kitaplar, ansiklopediler, parşömenler, antika bardaklar, kupalar, çanaklar, çömlekler, işlemeli tepsiler, fincanlar, haddinden fazla büyük kaşıklar, tesbihler, Osmanlı motifleriyle bezeli hançerler, bez parçaları, sarılı kumaşlar, rengarenk taşlarla doluydu. En azından bu keşmekeş içinde ilk bakışta seçebildiklerim bunlardı.

Çok değil, birkaç dakika sonra beyaz yağlı boyayla boyanmış ahşap tavanda bir patırtı koptu. Neler olduğunu anlayamamış ve biraz irkilmiştim. Patırtı yerini ince tıkırtılara bırakınca, birinin yukarıda yürüdüğü izlenimine kapıldım. Tıkırtılar tepemde seyredip, dükkanın uç köşesine kadar uzandı ve kuvvetli bir tahta gıcırtısı beraberinde, ahşap bir çatı merdiveni dükkanın orta yerine doğru uzandı.

Merdivenin ucunda beliren sarıklı ve cübbeli ihtiyar, rahmetli dedem kadar olmasa da yaşlıydı; rahat seksen yaşında vardı. Eğreti bastonundan yardım alarak basamakları tek tek inip önümde durdu. Beni ayak uçlarımdan saçımın son teline doğru süzdü. Göz göze geldiğim ihtiyarın öfkesi, gözlerinden taşıyordu. Kibarca, “Merhaba amcacım,” dedim. Yüzüme uydurma bir tebessüm iliştirip, “Sanırım burası sizin,” gibi gülünç bir cümle kurabildim. Yahu, elbette ki burası onundu. Başka kimin olacaktı? Ali Baba’nın mı?

Binbir Gece Masalları’na konuk oyuncu olmuş gibi hissediyordum. Eski çağlardan kalma bir mahallede, köstebek yuvasından hallice bir dükkana kısılmış halde, arkamda duran halıyı kast ederek “Amcacım, ben bu halı için geldim. Halı, rahmetli dedemindi,” gibi bir cümle kurmaya çalıştım. İhtiyat adam pek oralı olmadı; bakışlarındaki öfke bir nebze olsun dinmeden, ardındaki raflara yönelip bir şey aramaya koyuldu. Aradığı şeyi eline geçirince de tekrar öfkeyle kavrulan bakışlarını gözlerime çevirdi. İhtiyarın elinde tuttuğu 45’lik bir revolver’dı ve alnımın tam orta yerine dayadığı namludan aldığım ilk izlenim, tabancanın kullanıma hazır ve nazır olduğu yönündeydi. “Burayı nereden buldun?” diye sordu. Hayır, silah değil. İhtiyar, “Burayı nereden buldun?” diye sordu. Silahsa “Yaktım çıranı,” diyordu.

“Amca,” dedim, gözlerim namluya kilitlenmiş, dilim düğümlenmişti. “Dedem. Hüseyin Efendi. Belki tanırsınız.” Adamın mimiklerinde bir değişiklik göremeyince, yutkunup devam ettim: “Kendisi iki gün önce vefat etti. Vefatından önce…” Henüz lafımı bitirmemiştim ki, ihtiyar ikna olmuş gibi revolver’ı yavaşça indirip yandaki tezgahın üzerine bıraktı. “Hüseyin,” dedi. “O öldü mü?” Gümbür gümbür atan kalbimi yatıştırmaya çalışırken, başımla ihtiyar adamı onayladım. “Gerçekten,” dedi, yıkılmış halde, “öldü mü?”

“Kendisini tanıyor muydunuz?” diye sormayı denedim. Daha sakindim.

Beni geçiştirir gibi evet dedi. Dalıp başka yerlere gitmişti. “Uzaktan tanırım. Yani, bir arkadaşlığımız vardı. Bayağıdır uzaktık.”

Adamın açıkça beti benzi atmış, sesi gitmişti. Deminki hiddetli ihtiyardan eser kalmamıştı.

“Çok yaşlıydı, son iki yıldır da lösemiydi. Vefatı sürpriz olmadı, bekliyorduk. Bekliyordu. Ama yine de, bilirsiniz, acı veriyor…”

“Lösemi, evet,” dedi ihtiyar bastonuna her zamankinden daha sıkı sıkıya sarılarak. “Lösemi, tabii, siz öyle diyorsunuz. Sizin tarafta adı o.”

Gri bakışlarını benden koparıp halıya verdi. “Halı için gelmiştin,” dedi. “Dedem sizin adresinizi verip halıyı dikkatlice buraya getirmemi söyledi. Sebebini bilmiyorum.”

“Ben biliyorum,” dedi adını dahi öğrenemediğim ihtiyar. Duman rengi gözleriyle halıyı saran örtüyü inceledikten sonra, “Tamam,” dedi. Bu pek keyifsiz bir tamamdı. Buradan bir an önce gitmek istesem bile, adamı bu halde bırakamazdım. Dedemin arkadaşıydı nihayetinde. “Sizi tanıyabilir miyim acaba?” diye sordum. Belki nezaketen, belki de kaderden. Kadere inanmazdım ben. Ta ki yolum buraya düşene dek. Şimdi şüphe duymaya başlamıştım. “Size yardımcı olmak isterim. Yapabileceğim bir şey var mı?”

Adamın kırışık yüzünde kederli bir tebessüm oluştu. “Bana Niyazi diyebilirsin,” dedi. “Kaybımıza üzüldüm. Hepsi bu. Hüseyin çok sağlam bir şahsiyetti. Orada, yanında olmak, gözlerinin içine bakmak…” Adamın boğazı düğümlendi. “Sana nasıl söyleyebilirim bilmiyorum. Orada olmak isterdim. Gözlerinin içine bakmak, neler olduğunu anlayabilmek, neler hissettiğini biraz da olsa bilebilmek isterdim.”

Niyazi Amca tekrar halıyla uğraşmaya başladığında, “Peki halının numarası nedir?” diye sormadan edemedim. “Galiba antika. Ve tahminimce bir hatıranız var. Özellikle size getirmemi söyledi.” Bir süre dükkanı saran sessizliği Niyazi Amca’nın görüp geçirmiş sesi delip geçti: “Bu halı mı?” diye gözlerini halıdan ayırmadan devam etti: “Bu bir uçan halı.”

IV

Otuz üç yaşında, bir üniversitede öğretim görevlisiydim. Antik Yunan Dili ve Edebiyatı üzerine ihtisas yaptım. Bu zamana dek pek çok mitle haşır neşir oldum. Şimdiyse bir ihtiyarın fantezilerine meze olurken, gülmekten kendimi alamıyordum. “Niyazi Amca,” dedim, “Allah da seni güldürsün.”

Niyazi Amca’nın pek gülmeye vakti yoktu. Bastonunu kenara bırakıp halının üzerindeki örtüyü kaldırdı ve dürülmüş halıyı tuttuğu gibi açtı. Hızla açılan halı, kadife gecenin koynunda parlayan yıldızlar misali göz kamaştırıyor, soluk dükkanın içinde güneş gibi doğuyordu.

Altın sarısı iplikle dokunmuş yeşil ipek halı, yerden birkaç karış yukarıda, havada öylece duruyordu. Yüzümdeki şapşal sırıtışın yerini gözlerimden mimiklerime doğru tarifsiz bir korkuya teslim edişini kimse betimleyemezdi. Vitrin camıma düşen yansımamı ancak parmak izleriyle kaplı bu cam anlatabilirdi.

“Ama sıradan bir uçan halı değil,” dedi Niyazi Amca, ne yaptığını bilen bir usta ciddiyetinde, gözlerini halıdan bir an olsun ayırmadan. “O binbir destanın halısı: Efendimiz Solomon’un üzerinde yolculuk yaptığı; Şam’da kahvaltı etmesine ve Medya’da akşam yemeğini yemesine imkan sunan uçan halı. Bu halı, Efendimiz’in buyruklarına boyun eğen rüzgarla süzülür. Binlerce kralın çöküşünü, nicesinin yükselişini görmüştür. Nehirler üzerinde uçmuş, Dicle’yi fethetmiş, Efendimiz’e eşlik etmiştir.”

Ben gördüklerime ve duyduklarıma anlam vermeye çalışırken, Niyazi Amca gözlerimin içine bakarak sözcüklerini sıralamayı sürdürdü: “Yıllardır dedene emanetti. Efendimiz’in son mirasını o kolluyordu. O gittiğine göre, vazife sırası bende.”

“Niyazi Amca,” diyebildim, zor oldu ama başarabildim. “Siz… Siz gerçekten, kimsiniz?” Bu soruma alabileceğim yanıtın sınırlarını tahlil edemiyordum ve beni korkutan da işte bu uçsuz bucaksız olasılıklar okyanusunun büyüklüğü oluyordu. Niyazi Amca bir kez daha tebessüm edip ellerimi elleriyle sıkıca sardı. Buğulu gözlerinde alevler yükselmiş, sakallarından dumanlar tütmeye başlamıştı. “Biz,” dedi Niyazi Amca, elleri her zamankinden daha sıcak ve daha büyük ve daha keskin ve daha kaçınılmazdı; ama hissediyordum, orada bir yerde, oldukça derinlerde, bunu yapmak istemeyen biri vardı. Gözlerimin önünde uyanan kömür karası suretin maskelediği bir ihtiyar… Ama dayanamadı: “Biz Süleyman’ın uşaklarıyız.”

V

Gözlerimi açtığımda, bölgeye çok yakın bir hastanede, müşahede altındaydım. Hemşireler, genç bir delikanlı tarafından hastaneye getirildiğimi söylediler. Başında sarığı, altında şalvarı olan; sakallı, gri gözlü, iyi niyetli bir genç. “Gri gözleri olduğundan emin misiniz?” diye sorduğumda, hemşirelerin evet diyen bakışlarıyla karşılaşmış ve şaşkına dönmüştüm.

Testler yapıldıktan sonra hastaneden ayrılıp ilk iş bir taksiye atlayıp Karagümrük’e, Niyazi Amca’nın dükkanına gittim. Sokağın bitimine vardığımda ortada ne bir dükkan kalmıştı, ne de Niyazi Amca diye biri… Her şey buharlaşıp uçmuştu.

Dükkan da, halı da, Niyazi Amca da sırra kadem basmıştı.

Sonraki bir hafta içinde saçlarımın hızla beyazladığını ve şakaklarımda yer yer açılmalar olduğunu fark ettim. Test sonuçlarım temiz çıkmasına karşın bir sorun olduğundan emindim. Saçlarımın birden bu kadar hızlı beyazlayıp dökülmeye başlaması, cildimin bir anda radyasyona maruz kalmış gibi kırışması normal değildi. Devam eden günlerde seyreden göz altı torbalanmaları ve görme kaybı da bunların cabasıydı.

Otuz üç yaşında, elli küsür yaşında gibi hissediyordum ve böyle devam ederse gelecek ay mezar yeri aramaya başlayacaktım. Bir şeyler yolunda gitmiyordu.

Bir hafta içinde anormal hızlı cereyan eden bu süreç durdu, fakat kısmen beyazlamış saçlarım, açılan şakaklarım, kırışan yüzüm ve ellerim, artık eskisi gibi görmeyen gözlerim, ağırlaşan göz altı torbalarım ve ağrıyan eklemlerim bakiydi.

VI

Yılbaşına bir hafta kala, bir Pazartesi günü, adıma gönderilen ama kimden geldiği meçhul bir mektup aldım.

Mektupta aynen şunlar yazıyordu:

SEVGİLİ SEDAT,

Deden kuvvetli bir şahsiyetti. Hep vaktimizin geçtiğini, sonu beklememizin doğru olacağını söylerdi. Sabretti ve hak ettiğini aldı. Efendimiz’le bir araya geldi. Ama ben hiçbir zaman onun kadar kudretli olamadım. Ben zayıftım; sözlerine kulak veremeyecek kadar zayıf, takatsiz… Gençlik ve güç her zaman gözlerimi bürümüştü. Bizler gençliğe ve güce aç varlıklarız. Ama her şeyin bir sonu olmalı; bizim de. Deden haklıydı.

Gençliğinden ve gücünden, nefsime ket vuramayıp biraz çaldım. Beni affet.

Sadece son bir kez hayatın tatlarını tatmak istedim. Merak etme, senden aldığım yılları sana geri vereceğim.

On sene sonra, bugün, aynı dükkanda, Niyazi Amcan’la buluş. Son nefesini verirken yanında olursan sana minnettar kalacaktır.

Kendine iyi bak.

Mektubun bitiminde, Arapça harflerle yazılmış alev kırmızısı bir mühür yer alıyordu.

عفريت

O gün gelip çattığında, mührün hala ilk günkü kadar kırmızı, halınınsa ilk gördüğüm günkü kadar göz kamaştırıcı olacağını bilemezdim…

VII

Koltuğuma kurulmuş, uçağın hareket etmesini bekliyordum. Yolculuğum San Francisko’yaydı; Niyazi Amca’nın kulağıma fısıldadığı adrese. Gideceğim yerde taksicilikle uğraşan, Ömer ismini kullanan bir ifrit bulacaktım. Kendisine önce durumu izah edecek, ardından halıyı teslim edip ayrılacaktım. Bu en iyi senaryoydu. Her ihtimale karşı Niyazi Amca’nın sözlerine kulak verip, bahsettiği muskayı boynuma asmış, herhangi bir saldırı durumunda okuyacağım duaları ezberime almıştım.

Ceketimin iç cebinden çıkardığım cep aynasıyla şakaklarıma göz attığımda, kullanmaya başladığım serumun işe yaradığını görüp sevindim. Göz altı torbalarım da sönmeye başlamış, saçlarım yeniden eski rengine ve canlılığına kavuşmuş, kırışıklıklarım yok olmaya yüz tutmuştu. Şimdi gazetemi gözlüklerim olmadan okuyabiliyordum.

Uçağım hareket etmeye başladı. Yolculuğum San Francisco’yaydı. Halıyı verip geri dönecektim. Hepsi bu kadardı.

– SON –

Bodrumdaki Halı” için 1 Yorum Var

  1. Selamlar,

    Fazla söyleyecek bir şey yok; sağlam öykülere uzun uzun yorum yazmak pek mümkün olmuyor. Sonuna kadar hiç sıkılmadan, merakla okudum. Devamı da gelecek sanırım, bekliyorum.

    Görebildiğim iki tane hata var idi, izninizle onları belirtmek isterim:
    “Bu esnada beni süzen rahatsız verici bakışlar da tuz biberdi.” bu cümledeki “rahatsız verici” tamlamasını “rahatsızlık verici” olarak yazmanız doğru olurdu.
    “Sadece son bir kez hayatın tatlarını tatmak istedim. Merak etme, senden aldığım yılları sana geri vereceğim.” Burada ise; “hayatın tatlarını tatmak istedim” değil de “hayatın lezzetlerini tatmak istedim” yazsanız, daha leziz olurdu. Bu haliyle biraz garip bir cümle olmuş.

    Ellerinize sağlık. Bir de şu Arapça sözcüğün ne olduğunu merak ettim doğrusu… 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *