Öykü

Büyülü Tuşlar

Önünde duran taşa bir tekme daha attı. Otuz sekiz yaşındaki bir adama göre garip takıntıları vardı. Kimi zaman kaldırımdaki çizgilere basmamaya çalışır, kimi zaman adımlarını sayar, bazen de yolunun başındaki bir taşı tekmeleyerek kendi sokağına taşırdı. Böylece yolunu uzatır, normal varacağı süreden daha uzun sürede evine varırdı. Çoğu kişi için huzurun kaynağı olan ev onun için bir sebepten ötürü mutsuzluğunun kaynağıydı. Mutsuzluğunun yegâna sebebi karısı Rose Stone’du. Bundan on sekiz yıl önce güzelliğin geçici olduğunun henüz farkına varamayan adam korkunç bir hata yapıp Rose ile evlenmişti. Şimdi ise Rose’un kalbinin çirkinliği vücuduyla birleşmiş ve gerçek bir tokat gibi yüzüne çarpmıştı. Taşa tekrar vurmaya yeltendiğinde omzuna dokunan bir el onu durdurdu. Arkasında duran oldukça yaşlı adamın kıyafetlerinden evsiz olduğu kolayca anlaşılıyordu. Kıyafetleri toz ve kir içindeydi. Yer yer yırtıklar ve yamalar da vardı. Teni kirden dolayı yer yer kararmıştı. Buna rağmen yüzünde insanı cezbeden bir ışıltı vardı. Gözlerinden birçok şey görüp geçirdiği ve her şeyin en iyisini bildiği okunuyordu

“Merhaba, Dan Stone sizsiniz değil mi?” Sesi boğuk ve hırıltılıydı. Dan adamın kendi adını nereden bildiğini bilmiyordu. Onu daha önce görmediğine emindi. İçinde oluşun yoğun merak duygusuna rağmen sadece kafasını salladı. Yaşlı adam boğuk ve hırıltılı sesiyle tekrar konuştu:

“Görüldüğü üzere evsizim. Çalışamayacak kadar da yaşlıyım. Günlerdir güzel bir yemek yemedim. Bana verebileceğiniz biraz paranız var mı acaba?”

Dan zengin bir adam değildi fakat insanın vermek için illa zengin olması gerekmezdi. Babaannesi O’na hep iyiliğin iyilikle, kötülüğün ise kötülükle geri döneceğini söylemişti. Dan bunu hayatının temeline yerleştirmiş, hayatını hep iyiye yönlendirerek yaşamıştı. Henüz bu sözün kendisinde işe yaradığını söyleyemezdi. Ama derler ya, iyi şeyler sonsuza dek sürmezdi, kötüler de öyle…

Elini cebine attı, bütün parasını saydı. Otuz dolar. Tüm parası buydu. Rose otuz doların yokluğunu eninde sonunda fark ederdi ve bunun için O’na sayısız laf ederdi. Umurunda değildi n de olsa karısı onu azarlamak için daima bir yol bulurdu. Yapmış olduğu bir iyilik yüzünden azar işitmek en mantıklısıydı. Parayı yaşlı adama uzattı.

“Tüm param bu. Daha fazlası olsa onu da verirdim.” Yaşlı adam kirli elini paraya uzattı. Eli Dan’ın eline değdi. Dan tiksindi ama elini geri çekmedi. Yaşlı adam elinde tuttuğu çuvalın düğümünü çözdü ve parayı koydu. Dan gitmek için hazırlanırken yaşlı adam kolundan tutup O’nu kendine çekti. Fısıltıyla konuşmaya başladı:

“Babaannen haklı evlat, iyiliğe iyilikle karşılık verilmeli.” Dan’ın kolunu bırakıp çuvaldan tozlu bir nesne çıkardı ve Dan’e uzattı. Dan’e yaklşıp tekrar konuşmaya başladı. Nefesi lağım çukuru gibi kokuyordu. Buna rağmen Dan yaşlı adamı dinlemeye çalıştı.

“Bu gördüğün sıradan bir daktilo değil. Bu öyle bir makinedir ki hayali gerçeğe, gerçeği hayale çevirir. Tek yapman gereken parmaklarının harflerde dolanmasına izin vermek. Sakın öylece bir köşeye atma. Unutma, iyi şeyler sonsuza dek sürmez.”

Yaşlı adam Dan’ın kolunu bırakıp çuvalını tekrar düğümledi. Dan’e içten bir gülücük gönderdi ve yoluna koyuldu. Dan de tozlu daktiloyla evin yolunu tuttu. Bu şimdiye kadar başına gelen en garip olaydı. Önce daktiloyu bir çöpe atmayı düşündü. Karısı O’nu bu eski makineyle eve alır mıydı bilmiyordu. Ya ihtiyarın söylediklerinin doğruluk payı varsa diye düşündü. Daktiloyu ne yapıp edip eve sokmalı ve bir an önce denemeliydi. Belki de yaptığı bütün iyilikler bir araya toplanıp hayatını değiştirebilmesi için bir şans olarak önüne sunulmuştu. Bunu öğrenmenin tek yolu denemekti.

* * *

Dan yol boyunca karısına daktiloyu nasıl açıklayacağını düşündü. Sonunda satın aldığını söylemeye karar verdi. Rose paraya kıymet veren bir kadındı. Üzerine para ödenmiş bir şeyi kolay kolay atmazdı. Bütün cesaretini topladı ve kapıyı çaldı. Kapıyı açan oğlu Jack’ti. Jack on altı yaşındaydı. Tüm gün boyunca bilgisayarıyla vakit geçirir, en kolay derslerden dahi berbat notlar alırdı. Kötü arkadaşlıklara sahipti. Dan birkaç kez Jack’in arkadaşlarıyla kendisi hakkında konuştuğunu duymuştu. Babasının aptal olduğunu ve annesinden bir farenin kediden korktuğu kadar korktuğunu söylemişti. Dan oğluyla iletişim kurmak istese de başaramamış, sonunda pes etmişti. Rose ise daima oğlunun davranışlarının normal olduğunu, ergenliğe yeni giren her gencin böyle olduğunu söylerdi. Dan arkasına sakladığı daktiloyla üst kata doğru yol aldı. Merdivenden çıkmaya yeltenecekken Rose’un iğneleyici ses tonu O’nu durdurdu.

“Nihayet gelebildin. Arkana sakladığın o şey ne? Ne o göremeyeceğimi mi sandın?”

Dan isteksizce daktiloyu arkasından çıkardı.

“O bir daktilo mu? Eski, aptal bir daktilonun evimde ne işi var?”

“Onu satın aldım. Otuz dolara.” Rose bir zamanlar Dan’ın hayran kaldığı, tombul yüzüne gömülen çekik yeşil gözlerini kocaman açtı. Sesindeki nefret kolayca hissedilebiliyordu.

“Bu aptal alete otuz dolar mı verdin? Sonundu kendine benzeyen bir şey bulmuşsun. Antika ve aptal. Yarın aptal aletini aldığın yere götür ve parayı geri al.”

Dan istediği fırsatı elde etmişti. İhtiyar adamı geri bulamayacağının farkındaydı ama bu şimdilik umurunda değildi. Tek düşündüğü gidip daktiloyu denemekti. Merdiveni koşar adımlarla çıktı.

* * *

Daktiloyu masanın üzerine koyup sandalyesine oturdu. Daha önce hiç daktilo kullanmamıştı fakat dedesi yazmayı severdi. Hatırladığı kadarıyla uyguladı. Kâğıdı yerleştirdi ve “masa” kelimesini yazdı. Hiçbir şey olmadı. Belki de yaptığı bir şeyler yanlıştı. Dedesi daima her hayat bir hikayedir, derdi. Hikâyeler kelimelerden oluşur, öyleyse hayatlar da kelimelerden ibaretti. Tekrar denemeye karar verdi. Masamda bir elma duruyor, yazdı. Bir şey olduğu yoktu. Zaten yoldan geçen bir ihtiyara inanmak aptallıktan başka bir şey değildi. Kalkmaya yeltendiğinde bir ışık gözünü aldı ve koluyla gözüne siper etti. Kolunu çektiğinde masasında bir elma duruyordu. Şaşkınlıkla elmaya dokundu. Gerçekti, işe yaramıştı, daktilo çalışıyordu. Büyük bir hevesle tekrar yazmaya başladı.

“Dan Stone’nun karısı Rose Stone anlayışlı, sevgi ve ilgi dolu, merhametli ve dünyalar güzeli bir kadındı. Sonucun ne olduğunu bilmiyordu. Daktilo çalışmış mıydı, emin değildi. Aklındaki ikinci cümleyi yazmaya başladı.

“Dan Stone Jack adında çalışkan, terbiyeli ve her babanın sahip olmak isteyeceği bir evlata sahipti.”

Yazmak istediği birçok şey vardı. Sınırsız para, birkaç ev, harika bir iş… Eli tekrar daktiloya uzandığında kapıyı birisi tıklattı. Rose kapı tıklatmazdı. Titrek bir sesle yanıtladı:

“Buyurun girin.” Kapının arkasında sarışın, mavi gözlü dünyalar güzeli bir kadın duruyordu. Zarif bedenini kının kenarına yaslamış, Dan’e iç ısıtan bakışlar gönderiyordu. Dan’ın içini ferahlatan bir sesle konuştu:

“Sevgilim, seni bekliyoruz. Bizim için bir şeyler hazırladım.”

Daktilo sihirliydi. Dan şaşkınlık ve sevinç duygularının arasında kaybolmuştu. Önce Rose’a aşağıya inmesini, kendisinin birazdan ineceğini söylemeyi düşündü. Yazmak istediği çok şey vardı ama bekleyebilirlerdi. Dan’ın yıllarca aradığı huzur bir merdiven ötesindeydi. Sandalyeden kalkıp kapıya doğru yöneldi. Bunun bir hayal olmasından ve yanlış yaptığı bir hareketten dolayı bozulmasından korkuyordu. Dan odaya girdiğinde oldukça yakışıklı bir gencin onları beklediğini gördü. Bu oğlu olmalıydı, oysa Jack onlarla oturmazdı bile. Dan oğlunun yanına oturdu. Şaşkın gözlerle yeni eşi ve oğluna bakıyordu. Rose ona ve oğluna hazırladığı meyve tabağını uzattı:

“Antika daktilolara ilgin olduğunu bilmiyordum. Nasıl, çalışıyor mu?” Sesinde iğneleyici ifade yoktu. Dan konuşursa her şeyin bozulacağını düşünüyormuşçasına kafasını salladı. Boğazını temizleyip konuşmaya yeltendiği sırada merdivenin üst katında oluşan bir parlaklık gördü. Daktiloya bir şey olmuştu. Telaşla merdivenleri çıktı. Kapıyı açtığında daktilo masasında değildi. Yerinde beyaz bir kâğıda yazılmış bir not vardı.

“Daktilo başka insanların hayatını değiştirmek üzere sahibine geri döndü, evlat. Sana acele etmeni söylemiştim. Umarım bütün hayallerini gerçekleştirebilmişsindir. Bana kızma. İyi şeyler uzun sürmez, bunu sen de biliyorsun.”

Dan’ın yazmak istediği, gerçekleşmesini beklediği daha çok olay vardı. Daktiloyu tekrar istiyordu. Beş dakikası daha olsaydı, her şey harika olurdu. İçi hayal kırıklığı ve umutsuzlukla doldu.

“Dan iyi misin?”

İçindeki o tüm kötü hisleri dağıtan bu narin ses karısına aitti. Kapıda durmuş O’na merak ve ilgiyle bakıyordu. Dan gerçekleştiremediği tüm hayallerini unuttu, üzülmeyi bıraktı. İstediği iyi bir şey gerçekleşmişti ve sonsuza dek sürecekti.

Büyülü Tuşlar” için 1 Yorum Var

  1. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili Hilal,

    Eskilerden bir isim görüyorum burada. Eylül’ün gökkuşağından, ceza olarak yedirilen bir kilo tatlıya, artık hediye edilemeyecek olan ayakkabıdan, aklını kaçırmış sandalcıya uzun zaman oldu. Tüm bu öykülerinden sonra Büyülü Taşları yazdığında fark ettiğim şey, “anlatmak” yerine “anlatım’a” geçtiğin… Bu da bence bir yazar için bir tür dönüm noktası.

    Yukarıdaki güzel bir hikayeydi. Hikaye kahramanlarına karakter yüklemesi ve kurguda konumlandırmaları yerindeydi.

    Sadece tek bir konuyu ifade etmek isterim;

    Hikaye kahramanın aklından aşağıdaki ifade geçiyor

    Yaşlı Adam ise ona şunu söylüyor:

    Akabinde Dan’in tepkisi ise hikayede bulamadım. Kahramanın aklında geçen bir düşünceyi yaşlı adamdan duyması onda bir etki yaratmalıydı. Bu bağlada etki-tepki akışını bir kez daha gözden geçirmek istersin belki.

    Bu ufak detay öykünün güzelliğini etkilemiyor.

    Seni tekrar görmek çok güzel

    Eline ve düş gücüne sağlık.
    Sevgiler
    Dipsiz

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!