Öykü

Sarsıntı

Gökyüzü bir havan topunun ağzında asılı kalmış, yıldızlar çığlık atıyor ve dolunay büyüyor. Yalımları gümüşten bir delilik ve göllere düşüp deniz kızlarını kışkırtıyor. Bu kin ve yıkım sıvılarıyla dolu göller savaşın harap ettiği ovayı yamalayıp duruyor. Yağmurları ve deliliği çağırıyorlar. Terk edilmiş harabe köyler ile gökyüzünde kırık dökük lirler çalan melekler birbirine girmiş. Nehir akıntılarına karışan büyük şehir pisliklerinin sefalet kokusu realistik dürtüleri canlandırıyor. Dünyadaki son devler uyanıp teker teker sonsuzluğa yürüyor. Ölmeyi bekliyorum. Tahtada biten bir saykodelik mantar sanki cehennemleri boyamış gibi, ben de öylece iltihaplanmış gözlerimi nihilin sallanan rüyasına dikiyorum. Heliotipler, karmakarışık yazılar, kirli pencereler, küflü duvarlar ve birbiri ardına sıraladığım şişeler.

Kapımda gürültüler duydum gece yarısına yakın bir an. Croissant suratlı Aziz Anarko’nun adamlarıydı bunlar. Beni almaya gelmişlerdi nihayet. Bir tahtanın üzerinde yatan yarı canlı muazzep cesedimi.

Yaşamın ızdırap dolu müziği ile ölümün sessiz stepleri hemen yanıbaşımda birbirine karışıyordu. Bir yanımda sabah meleği, öbür yanımda hiç olmamış şeylerin şeytanı. Sonra Aziz Anarko’nun adamları kapımı kırıp içeri girdiler. Kaçtı melekle şeytan, dağıldı ölümün ve hayatın esrarı. Her şey alalade bir varlık mihnetine bulandı.

Paçavra gibi on tane adam yaka paça alıp götürdü beni. “Kasabaya gidiyoruz,” dediler. Dehşetin ve devrimin podyumundan aşağı indik. Şatoların harabelerinde çığlıklar uğulduyordu. Giyotinler geceye nazlı bir şarkı söylüyordu. Kesilip yuvarlanan kafaların ağzından sırlar dökülüyordu. Yüz kasları kıpırdıyordu. De Sade sabah yıldızını görüyordu rüyasında ve Xibalba tüm hastalıkların köküne serpiliyordu.

“Devrim!”

Suların fışkırdığı stepler, bahçeler, terk edilmiş evler, bozguna uğramış kamp, tecavüze uğramış yarı çıplak bir tross, göğüsleri dışarıda, gözlerinde acı bir ifade, hemen köşede bir hermafroditos ve de unutulmuş tanrıların şarkıları. Geçip gittik, kardeşlerim. Aziz Anarko’nun kilisesine varmak için bu golgi steplerine benzeyen zavallı diyardan geçip gittik. Güneş unutulmuş tepelerin ardında söktü. Karanlığa kıpkızıl bir hayat karıştı.

“Kilise! Halk! Aydın yol!”

Ölümcül şişko rahiplerin geçit törenini seyrettim. Art nouveau ızdırabı ile burulmuş tarkların altından yürüdüm. Kırmızı ve siyah flamalar göndere çekilmişti. İnsanlar meydanda çığlık çığlığa dans ediyordu. Korkunç ve ismi anılmaması gereken bir şeye gönderme yaparak şarkı söylüyorlardı. Kıvrılan, birbiri içine geçen, hayatı püskürten, neşe dolu bir cerahat akıntısı gibi gece ve gündüzün değdiği köşelere yükselen bu asimetrik kasabanın kübist köşelerinde yürüdük. Mahzenlerden geçtik. Köprülerin altından geçtik. Sabaha karşı hayat sızarken dünyaya ve bir devinim gibi ürperirken doğa, kendimi yer altında buldum.

“Senelerden kaç?”

“Bindokuzyüzhiç.”

Unutulmuş çağlar. Kaleydeskop evrenin açılıp kapanan kayıp rüzgarları. Duvarlardan akan dünyalar, dünyalara sızan ışık ve hiçliğin sesleri. Uçan kuşlar, veba kırmızısı gözler ve deliren halk, gözlerinde isyanın alevleri ve gökyüzünde beliren tanrısal bir ışık, sonra tüm ova boyunca esen makineli tüfek rüzgarı… Duvarların her yanında yeni bir dünya ve hatıralara dair cerayan eden yeni bir his görerek yürüdüm. Beni lağım çukurlarının kıyısından sürükleyerek Aziz Anarko’nun önüne savurdular. Bir yanda kasabanın distile edilmiş koprofaj tutkuları, diğer yanda anarşist azizlerin mumyaları. Lahitler ve dışkı, yalnızlık ve kalabalık, anarşi ve güç.

Bu tezatların ortasında Aziz Anarko yekpare ama ölü bir vücut ile sırıtıyordu. Duvara gömülmüş bir resimden ibaretti. Böcekli karanlığındaki cehennem kenti ızdırabında bir işkence şebekesine dönüşmüş varlığı esrarlı muhayillenin kozmik serzenişlerini ifa ediyordu. Adamlar bu resim-iskelet-heykelin yamacına kadar sürüklediler beni. “Ne istiyorsun?” diye sordum. Kafatası sırıttı. Kapıların açıldığını duydum. Bir akordeyonun öte yakasında kopan sesleri duymuşçasına irkildim. Kapılar kapandı. Yüzlerce fare maratona çıktı ve sonra kasabaya girerken duyduğum o lanetli şarkıyı işittim yine. Bir gramofonda çalıyordu. Esrar kokan fovist bir tabloymuşçasına aydınlandı karanlık. Sonra meşalelerin uzanıp hiçliğe aktığı bir yolun ordan bir ölümcül şişko rahip çıktı. Giydiği cübbenin önünde kıpkırmızı bir A vardı.

“Harfleri hatırlayan tek adam senmişsin,” dedi. Şaşırdım. Rahip’in dört tane sesi vardı. Hepsini ayrı ayrı duydum. Başımı salladım.

“Peki ya tüm bu şarkıları insanlar kimin için söylüyor biliyor musun?”

Birden bire aklıma kuzey sahilleri, mezralar, uğursuz misafirhaneler, genelevler ve de afyon çürüğü geceler yayıldı manyak bir mozaik gibi. “Şizofren Pelikan için,” dedim. Rahip suratıma bomboş bir ifadeyle baktı. Daha sonra cüppesini çıkarıp attı ve bir kadına dönüştü. “O sana göründü mü hiç?”

“Evet, bana dokundu da.”

“Anlat öyleyse.”

“Tüm hayatımı kapsıyor bu şey.”

“Anlat. Buraya anlatman için getirildin. Harfleri hatırlayan son insan… her bir kelimene ihtiyacımız var.”

“Ben henüz canlıyken neden mahkum ettiniz beni ıssızlığa?”

“Bizi değil kaderini suçla.”

“Kızgınım insanlara. Kızgınım. Şu an bile kızgınım. Kelimelerimi zamanında deli safsatası sandınız. Şimdi bu çürük medeniyetinizi kurtarmak için bana ihtiyacınız var… ve o sessiz ama dingin ızdırabımın içinden çekip aldınız beni, buraya, bu lanetli gürültülerin ortasına attınız.”

“Aziz Anarko senin gibi birçok muazzep için kabul etti o duvara gömülmeyi. Senin gibi muazzepler için zerk etti bu lanetli dünyanın damarlarına anarşiyi. Senin gibi muazzeplerin ahı yaktı dünyayı… sen, zamanı harcama hadi. Dök şu kelimelerini.”

Kadın saçlarını çekip attı ve bir gölgeye dönüştü. “Kitap okumayı çok severdim,” diye başladım ve kelimelere susamış olduğumu fark ettim, bu yakıcı susuzluğu dindirmek için saçıp dökmeye başladım kelimeleri, “babam kitap okumamla gurur duyardı. Bazen de hayıflanırdı tabii. Çünkü bana istediğim kitapları alamazdı her zaman. Fakirdik, çevredeki herkes gibi. Babam bir işçiydi, madenlere yakın bir fabrikada çalışırdı. Doğuda yaşıyorduk o yıllarda. Kıtlık, hastalık ve sefalet yıllarıydı fakat sekizinci doğum günümde babam bana değeri elmaslarla dahi ölçülemeyecek bir hediye getirdi. Çok yorgun, tükenmiş ve hasta görünüyordu o gece eve geldiği zaman. Rengi bembeyazdı, bana getirdiği şey ise bir kitaptı. Fakat yarrabi o kitabı en kutsal büyü yaratmış olmalı. Sayfalarındaki koku, kapağı, içindeki onlarca öykü ve her öykünün kenarına bucağına iliştirilmiş renkli çizimler… neler neler yoktu ki? Kayıp kuleler, cadılar, örümcekler, alakargalar, kızıl tepeler, kuşlar, ziyafetler, krallar, asil insanlar, rüyalar ve rüyalar. ‘Kıymetini bil,’ demişti babam, ‘bu çok özel bir kitap.’ Her gece o kitaptaki bir öyküyü okudum heyecanla. Küçük ruhum muhteşem bir kıpırtıyla uyandı. Kitap bittiğinde büyümüş gibiydim. Okula gidiyordum hâlâ. Sınıfımız kalabalıktı ve kibirli bir öğretmenimiz vardı. Bir kütüphane yaratmak istediğini söyledi, herkes evdeki kitaplardan getirmeliydi. Ben… ben babamın bana hediye ettiği o kitabı götürdüm kütüphane için… kendi küçük ve çocuksu dünyamda asil ve cömert bir hediye verecektim güya dünyaya.

Kütüphane kurulduğu zaman, o kütüphaneye kattığım rengarenk değer için kendimle gurur duymuştum. Fakat haylaz çocuklar kitapları birer birer yere atmaya başladı, üstlerine basıyor, kitapları parçalıyorlardı. Benim kitabıma da aynısını yapacakken onları durdurmak istedim. Çok feci patakladılar beni. Dalga geçtiler. Burnum ve dudağım patladı, göğsümde çürükler meydana geldi fakat kitabımı kurtardım. Hasar görmüştü biraz ama olsun… babamın bana hediye ettiği bu özel şeyi korumuştum. O günden sonra asla bonkör davranmadım kimseye. O günden sonra berbat bir insan olmaya karar verdim. O gün ne iyi, ne de saf bir şey bıraktı içimde insanlar. Ne öğretmenim, ne okul, ne de arkadaşlar… hepsi zalim dünyanın, zalim neferleri idi. Sonra bir gün hasar görmüş kitabımı hüzün ve de esef ile yeniden okurken o ana kadar hiç fark etmediğim bir öykünün daha olduğunu gördüm sonda. Çok şaşırdım. Kitabı baştan sona okumuş, hatta didik didik etmiştim, tüm ilüstrasyonları keyifle incelemiş, kitabı çocuğum gibi sevmiştim… bu gizemli ve uğursuz öyküyü nasıl fark etmemiş olabilirim ki? İşte o öykü Şizofren Pelikan’ın öyküsüydü.

Fakat sanki sırlı bir tılsımı çözmüşüm gibi o öyküyü keşfettiğim gece babam eve gelmedi. Ertesi günlerde de yoktu. Endişelenmeye başladık. Keder, korku ve heyecan içinde babamı beklemeye koyulduk, yağmurlar yağdı, fırtınalar koptu ve babam asla gelmedi. Jandarmalar tepelerde bir adamın donmuş cesedini buldular haftalar sonra…

Bu talihsizlikten sonra her şey iyice karışmaya başladı. Kardeşlerim hastalanıp birer birer öldü. Annem delirdi ve kendini astı. Her şeyimi kaybetmiştim. Geride yarım bir hayat, eski günlerimden bir hatıra olan kitabım ve de korkularım kalmıştı.

Babamın bana hediye ettiği o kitabı da alıp kasabadan şehre çıkan yola vurdum kendimi. Şizofren Pelikan yola çıktığım ilk gece rüyalarıma girdi. Beni bir sirk çadırına götürdü. Orada egzotik diyarlardaki acımasız büyücülerin yarattığı şeytan suratlı devasa termitler gördüm, makyaj yapmışlardı ve gülümsüyorlardı. Yanlarında daha ufak muhafız termitler yürüyordu. Gökyüzünde ejderha tayflar, elektrik devrelerinden oluşan robotlar gördüm, ucubeler, berduşlar ve daha nice aykırı insan dans ediyor ve şarkı söylüyordu. Her biri Şizofren Pelikan’a övgüler yağdırıyordu. Hepsi tüm ömrü boyunca acı çekmiş zavallı varlıklardı. Kimisi ölmüş, kimisi öldürülmüş, kimisi intihar etmiş ve nihayet burada bulmuşlardı kendilerini. Bir ucubeler cennetinde. O geceki rüyanın ardından ancak beni ölümün kurtaracağını anladım. Oysa ölüm fikri ufacık bedenimi ürpertiyordu. Korkumu yenmek için şehre gitmeye karar verdim. Belki Şizofren Pelikan’ı tanıyorlardır diye sirklere katıldım. Hep aşağılandım, hep en kötü işleri yaptım… ama kitabıma kimse dokunmadı. O kitabı ne olursa olsun hep korudum.

Nihayetinde beni bulduğunuz o kulübeye çekildim, yazdım ve yazdım. Rüyalarımı yazdım, Şizofren Pelikan’ı yazdım ve dünyayı yazdım. Ara sıra yazdıklarımı yayınladılar, kazandığım azacık parayla dahi içtim. Savaş çıktı, devrim oldu ve ben sadece yazdım. Babamın bana hediye ettiği o kitaba ekledim yazdığım her şeyi. O kitap kıyametten önceki dünyayı, hiç olmamış tüm dünyaları, olması muhtemel dünyaları ve de hiçliğin diyarlarını anlatan öykülerle dolu dev bir ansiklopedi oldu şimdi. Ne ararsanız o kitapta yazıyor.”

“Nasıl başardın o kadar çok şey yazmayı?”

“Şizofren Pelikan bir gece rüyamda zihnimin tüm köşelerine dokunan bir akorderyon yarattı ve bu akordeyonu her çaldığımda pi sayısı sonsuzluğa kadar uzandı. Bu sonsuzluk hissi beni on birinci boyuta taşıdı. Orada, kollarım ve bacaklarım rizoma dönüşmüş bir halde, yakıtım sadece dünyevi alkoloid iken, durmadan, hiç durmadan, sonsuzluğun yankılarını yazdım. Pi sayısının ihtiva ettiği sonsuzlukta her şey vardı, hiç olmayan şeyler bile.”

“O kitap nerede?”

“Sonsuzluğa doğru uzanıyor. Bir ucu uçsuz bucaksız geleceğin yıkımında, diğer ucu ise cennetin kıyılarına dokunuyor, bir ucu çocukluğumda, bir ucu ise mutlu olduğum yalnız gecelere değiyor. O kitabı toparlayabilir misiniz?”

“Mecburuz… aksi halde göklerden gelen yıkım elimizdeki tüm bilgiyi çalacak.”

“Acele edin. Zaman kainattaki her şeye işliyor yavaşça ve bozuyor onları. Ansiklopedi çok büyük olduğu için zaman henüz ona işlemekte aciz fakat er ya da geç bunda muvaffak olacak. Kelimelerim bozulmadan kitabı bir araya getirin…”

* * *

Borular öttü, gece tükendi ve ışık pıhtılandı karanlıkta. Güneşin doğuşu gökyüzünde donakaldı. Buzdan silüetler, camdan süzülen ışık, pespaye rüyalar ve de sanrılarla dolu sokaklardan zaman geçip gitti ve dünya üşüdü. Lanetli bir sessizlik çökmüştü kasabaya. Hanedan’ın yenik savaşçılarının esir düşmüş trossları, çocukları, çingene arabacıları ve de cesetleri demir dikenlerle örülmüş avlularda sergileniyordu. İnsanlıktan arta kalan bu zavallı tortu zamanın dokunuşlarıyla irkildi. Zaman bir virüs gibi girdi hepsinin vücuduna. Onları gerçeklikten arıtılmış hücrelere çevirdi. Sonra gözlerindeki ışığı, vücutlarındaki hayatı ve kemiklerindeki sertliği söndürdü. Onları bir anda yaşlandırıp, sonra çekildi içlerinden, bu hücreler çürüyüp öldüler ve kupkuru heykeller gibi pıhtılaşmış güneşi seyrettiler.

Gotik, art nouveau, neoclassist, barok, rokoko ve de hepsinin üzerinde yükselen mide bulandırıcı çürümenin mimarisi bir mozaik yaratıyordu kasabada. Bu mozaik boyunca döne döne yükselen sokaklar nihayet merdivenlere dönüştü. Tıkır tıkır işleyen düzeneklerin kıyısından bir düzine zaman-önleyici-yumuşak-alan-zırhı giymiş işçi çıktı. Bir tüp labirenti içinde kutsal bir ruhu taşıyorlardı yukarı.

Upuzun bir an boyunca o şeyi seyrettim. Sonra hareketin mutlak akımına kapılıp onun peşine düştüm bende. Kıvrıla kıvrıla bir bulantının içinde yükseldik. Yukarıya, artık geometrinin bozulduğu ve alışılageldik mimarinin kendini sadece deliliğe bıraktığı bir kuleye çıktık. Kulenin yumuşak-alan-geçidinde durduk. Askerler kederle seyretti suratımı. O ifadesiz kurşun adamlarda bana karşı korkunç bir acıma, biraz da şükran gördüm. Şükrediyorlardı çünkü onların yerine çekiyordum acılarını.

Sonra gidenin bir daha geri dönmediği o yumuşak-alan-geçidinden geçtim makineyle birlikte.

Upuzun bir yolculuk, karanlığın yekpare varlığı ve Aziz Anarko’nun sesi… “Pelikan’ın daktilosu emrinde; yaz! Harfleri yeniden yaz ve kurtar bizi. Bildiğin her şeyi dök oraya.”

“Bunu nasıl yapacağım?” diye inledim, “zaman ve akıldan yoksun bir karanlığa mahkum ettin beni…”

“Korkma, Şizofren Pelikan artık seninle. Sen yazdıkça, daktilodaki her tuşa dokundukça onun uçuşunu yönlendireceksin. Sen yazdıkça o uçacak, sen yazdıkça Pelikan’ın gördüklerini göreceksin. Yazdıkça daktiloyla bir bütün olmaya başlayacaksın… en nihayetinde sadece yazmak, düşünmek ve görmekten ibaret bir deneyime dönüşeceksin. Şizofren Pelikan’ın uçuşunu parmaklarınla yönlendireceksin o da seninle kendi varlığını paylaşacak. Yıkıma uğramış alternatif dünyalardan geçecek, hiç olmayan dünyalara düşeceksiniz… çoklu evrenlerde, hiç olmayan evrenlerde ve paralel evrenlerde sayısız mucizeye ve felakete denk geleceksiniz. Yaz! Şimdi yazmaya başla ve yolculuk başlasın!”

Sarsıntı” için 3 Yorum Var

  1. Merhaba,
    Şizofren Pelikan bu sefer başrol olmuş :wink:
    Burası da Mosquito şehri mi acaba? Sanki daha farklı bir yer gibi geldi bana.
    Güzel hikayeydi. Merak ettiğim şey; Terimler ve tamlamalar içten gelen bir tür kusma mı (kötü manada değil) yoksa şifreli alegoriler mi?

  2. Merhabalar, yorumunuzu görünce ciddi anlamda sevindim. Hikayeler arasındaki bağlantı noktalarını fark etmiş olmanız da beni biraz gururlu hissettiriyor. Aslında Şizofren Pelikan bir paralel evren yolcusu. Bunun haricinde pek bir özelliği yok; sadece bir yolcu ve kozmik jazz müziği uzmanı. Onu bir keresinde rüyamda gördüm. Saksafon çalan bir pelikan. Zihnim kendiliğinden Şizofren Pelikan dedi ona ve de işler böylece büyüdü. Nitekim bu hikayede Moskito şehri yok. Moskito şehri bizim evrenimizle paralellik gösteren bir evrende. Şizofren Pelikan’ın uğradığı ve Sarsıntı’ya konu olan bu evrende ise insanlık büyük bir krizle karşı karşıya.
    İşte bazı tamlamalar ve terimleri bu paralel evrenlere göre uyduruyorum. Örneğin yumuşak-alan kozmik yüzeyde meydana gelen boşlukların ismi. Bu boşluklardan geçerek farklı evrenlere ya da boyutlara ulaşmak mümkün.
    Bu yorumla birlikte hikayelerin aslında birbiriyle bir bütün olmasına rağmen ne kadar kopuk ve de havada durduklarını fark ediyorum, fakat böylesi sanırım daha iyi. Çünkü yaratmak istediğim atmosferler de buna delalet ediyor.

  3. Sevinmeniz beni de sevindirdi. Açıklamalar için ayrıca teşekkürler. Özellikle şizofren pelikanı rüyanızda gördüğünüze kadar detaya inmeniz beni ayrıca memnun etti.

    Öykülerinizin atmosferi başat özelliği. Bir şeyin özellikle havada kaldığını düşünmüyorum, biraz saykodelik bir havaları var ama beni zaten o hava çok etkiliyor. Bir açıdan diyorsunuz ki;
    “Bu evrenin bir “lore” u var ve bu anlaşılmamış demek ki…”
    Böyle düşünmeyin, bu tarz bir altyapıyı insanlar yüzlerce sayfalık kitap serileri ile öğretiyorlar okuyucularına o açıdan bence hiçbir sorun yok.
    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!