Öykü

Bir

“Akkuyu’da inşa edilen nükleer santralin doğaya verdiği zararlar hakkında bilgilenmek ister misiniz?”

Bu bir soru değil, bir mayın. En ufak bir temasla ayağınızı alıp götürecek bir mayın. O yüzden “No puedo hablar Turco, hermano,” diyorum bir İspanyol edasıyla. Çünkü ben bir İspanyolum. Beklenmedik bir durum yaşansa ve karşımdaki insanla muhabbet etmek zorunda kalsam, hayat hikâyemi en ince detaylarıyla anlatabilirim ona. Santiago’dan olma, Maria’dan doğma Matias olarak Sevilla’da dünyaya geldiğimi, Andalusiya’da geçirdiğim çocukluğumu ve oralarda konuşulan İspanyolcanın ne kadar farklı olduğunu, baba mesleğinden ötürü ülke ülke gezdiğimizi, annemin koyu bir katolik olduğunu, burada elçilikte danışman olarak görev yaptığımı, Katalanların bağımsızlık mücadelesinin beyhude olduğunu, her şeyi, ama her şeyi anlatabilirim ona. Çünkü bir yalan söyleyecekse insan, önce kendi inanmalı ona, sonrasında da bir süreliğine bütünüyle ona dönüşmeli. Fakat dikkat etmek gerek, sen o yalan olurken, o yalan da sen oluyor.

Burası Ankara, küllerinden doğmuş milletimin yoktan var olmuş başkenti ve ben buraya âşığım. Yoğun bürokrasisi, siyah boyalı, kırmızı plakalı makam araçlarının süratle vızır vızır yollardan geçişi, kuru sıcağı, göt kesen ayazı, rezalet toplu taşıması, ancak gerçeküstü olarak tanımlayabileceğim anılarım, hakkını ödememin imkânsız olduğu arkadaşlarım, Ankara’da olmak mükemmel. Ve bendeniz Yavuz, uzun süre memuriyet için verdiği savaştan muzaffer ayrılmış bir şekilde üzerimdeki koyu gri takım, lacivert çizgili beyaz gömlek ve siyah kravatımla Atatürk Bulvarı’ndan yukarıya tırmanıyorum. Dolmuşa veya taksiye de binebilirim fakat eski alışkanlıklar kolay kolay yitirilmiyor. Bir yol yürünebilecek mesafedeyse yürünür, dolmuşa binip rezillik çekmeye, taksi tutup o kadar para bayılmaya gerek yok. Müzik çalma fonksiyonuna sahip bir elektronik alet, bir adet kulaklık ve güneş gözlüğüyle birlikte çöl bile aşılır. Zaten ekonomik sebepler bir yanadursun, burada attığım her adım, Roma imparatoru olarak koca memeli dilberlerin ağzıma üstten üzüm salkımı tutmasıyla eşdeğer.

Bünyesinde çalıştığım ve aldığım ekmekle dahi vergi verdiğim yüce devleti somut bir şekilde görebiliyorum yürürken. Adalet Bakanlığı, Başbakanlık, Yargıtay, İçişleri Bakanlığı, Yüce Gazi meclisimiz; ben bu devasa sistemin bir parçasıyım ve bu hayattaki en büyük başarım bu. Meclisi de geride bırakıp sağımda Alman Büyükelçiliği’ni gördüğüm vakit varış noktam olan Kuğulu Park’a yaklaştığımı anlıyorum. Bir girdap içine çekiyor beni bu bayırda, nostalji girdabı. Başta kapılmamak için biraz kendimi zorlasam da engel olamıyorum, sonrasında vaktin nasıl geçtiğini anlamadan kendimi hatıralarda buluyorum. Bir devlet memuruna kıyasla yoğun bir hafta geçirmem hasebiyle hafiften yorgunum, o sebepten ötürü direkt olarak nostaljiye dalamıyorum bu sefer. Kuğulu Park’a gitmemin sebebi de Nejat’ın iş arkadaşından ev anahtarını almak. Yoksa hâlihazırda ziyadesiyle kırılgan olan duygudurumumu bozacak her türlü şeyden kaçınırım, başta nostalji ve narkotik maddeler olmak üzere.

İki polis memuru dikiliyor parkın önünde. Yanlarına yaklaşıp selâmun aleyküm diyorum, memur bey, Seğmenler Parkı’na nasıl gidebilirim acaba? Yasalara ve kolluk kuvvetlerine saygı duyan bir vatandaş görmenin verdiği coşkuyla polis memuru hemen bir adım öne atılıp bana yeri tarif etmeye başlıyor. Dümdüz gidin beyefendi, yüz elli iki yüz metre sonra sağınızda göreceksiniz zaten diyor ve iç ısıtan bir gülümsemeyle bana bakıyor. Teşekkür ediyorum, sonrasında geldiğim istikâmete yöneliyorlar, bense yolun karşısındaki kafeye geçiyorum. Aslında burası tam bir kafe değil, bir kitapçıyla bir kahve zincirinin simbiyotik ilişkisinin işletmeye dönüşmüş hâli. Kitabı alıyorsunuz, kahvenizi söylüyorsunuz ve sonrasında güzel ışığı yakaladığınız vakit patlatıyorsunuz fotoğrafları. Entelektüel olmak zorunda değilsiniz, fakat entelektüel görünmenin bir zorunluluk olduğunu inkâr edemezsiniz. Aksini iddia edemediğiniz gibi, aksinin iddia edilmesini teklif dahi edemezsiniz.

İçeri girdiğim vakit şöyle üç beş saniye etrafa bakınıyorum, eminim ekipten biri sigara içiyordur ve dışarı oturmuşlardır. Viking saç tıraşlı bir çocuk el sallıyor bana. Benim için kalabalık sayılabilecek bir grup, bağlantımı bulmanın verdiği sevinçle sol kaşımı havaya dikip yanlarına gidiyorum. Acele bir hareketle sandalyesini geri çekip muhabbetin ortasında ayağa kalkıyor.

“Yavuz?”

“Ta kendisi, ya sen dostum?” diyorum. Dostum iyidir, babacandır, kanka yavşaklığına, hacı samimiyetine sahip değildir. Bir sıcaklık verir ama alttan da sopayı gösterir, mesafeni koru der. Cüzdanımdaki kimlik ve üzerimde taşıdığım takımla da uyumludur aynı zamanda.

“Hüseyin ben,” diyor ve tek tek kabilesiyle tanıştırıyor beni seri el hareketleriyle: “Ceren, Pınar, bu da Kemal,” diyor, Ceren’in tipinden Egelilik akıyor, zeytinyağı üzerinde zeytinyağı gezdirip esmer tenli herkesten nefret eden, tüm dünyayı kendi çevresindeki insanlardan ibaret sanan tiplerden, en azından ilk görüşte kafamda oluşan resim bu şekilde. Kafa sallıyorum tanışma merasiminde sadece, isimlerin ne olduğuna dikkat dahi etmiyorum ve Kemal’i gösterirken neden “bu da” dediğini düşünüyorum, ama çok uzun süre değil, zira o an aklımda sadece anahtar var. Anahtarı alıp bir an önce inime dönmek istiyorum. Bu sebepten ötürü aslında ne istediğimi anlayacağını umarak boş boş Hüseyin’in suratına bakıyorum tanışma faslı bittikten sonra.

“Abi geç otur, anahtar Sevgi’de, kitap bakıyor içeride, şimdi gelir,” diyor. Tamam diyorum ve oturuyorum. Ne kadar da pozitif bir çocuk diye düşünmekten de alamıyorum kendimi. Mağazacılık sektöründe Nejat, bu gençler de oradan yüksek ihtimâlle. Vaktiyle çalışmışlığım var bu batakta. Muhatap olduğunuz insan görünümündeki haşerelerin büyük bir çoğunluğu, tek başarısı parasını yiyebileceği bir koca bulup sıkıldıkları evliliklerine evde giyecekleri abiye kıyafetlerle heyecan katma peşindeki orta yaşlı kadınlar ve hayatında hiçbir zorluk çekmemiş beyinsiz kolej piçleri. Katladığınız her tişörtte onlarca çocuğun alın teri var ve bunu biliyorsunuz, eğer üç kuruş para için her şeyini ayaklar altına almaya hazır bir kapitalist domuz değilseniz. Ekilen ve sonrasında bin bir zahmetle toplanan pamuk, o pamuğun işlenmesi, taşınması, ürün hâline getirilmesi, mağazaya çıkana dek yaptığı yolculuk, parası ödenmeyen işçiler, okuması gerekirken tekstil atölyelerinde karın tokluğunu dahi tesis edemeden çalıştırılan çocuklar ve daha niceleri…

“Ee abi, nasılsın, ne var ne yok?” diye soruyor, iyi diyorum, çok şükür, bir sıkıntı yok, ya sizler?

“İyi biz de ya, uğraşmaca. Nejat memur olduğunu söylemişti, neresi tam olarak abi?” diye soruyor merakla.

“Bende kalsın,” diyorum ve göz kırpıyorum gülümseyerek. Bir anda ihtimâllerin sonsuz çölünde buluyorlar kendilerini. Savcı mı? Polis mi? İstihbaratçı mı? Hangi bakanlıkta çalışıyor? Belediye mi yoksa? Kim bu lânet olası herif? Ne iş yaptığım mühim çünkü, çok mühim hem de. Uzun süredir görmediğiniz bir lise arkadaşınız başka bir arkadaşınıza sizi sorarken isminizden sonra “nasıl?” demez, “ne yapıyor?” der. Zira nasıl olduğunuzun bir önemi yoktur, ne yaptığınızın önemi vardır. Yaptığınız iş, sahip olduğunuz nüfuz, kazandığınız para, orta ve uzun vadeli kariyer planlarınızdır sizi tekrardan ilişki kurulmaya değer yapan. Aksi takdirde beş para etmez orospu çocuğundan öteye gidemezsiniz. Siyasal ve sosyolojik bir terimden öte değildir sınıf bilinci bu güruh için. Esas olan cuma günleri yapılacak TGIF paylaşımlarıdır, sivilceli bir bilgisayar mühendisinin formüle ettiği excel tablosuna sayı girerek çok yorulmak, sonrasında da hafta sonu kendini bir yerlere atmaktır. Mültecilere hamam böceği gözüyle bakıp dedelerin göçmen olmasıyla övünmektir, sekizde başlayan mesai için neden altıda kalktığını sorgulamamak için gidilen konserlerdir, barlardır, kafelerdir, yığınlardır, buralarda var olmanın belgelenmesi ve tüm bunların getirdiği geçici hazdır, takiptir, beğenidir. Kısa süren bir sessizlik sonrası adını unuttuğum uzun saçlı kız, gelişimle yarım kaldığını düşündüğüm muhabbeti devam ettiriyor. Yeşil gözlerini Hüseyin’e dikerek konuşuyor.

“Ee Hüseyin, iki üç çekime gittin diye usta mı oldun yani? Onu söyle sen bana şimdi.”

“Hayır canım, n’alâkası var, sadece beğenmediğimi söylüyorum, yani… bir derinlik yok.”

Ne konuşulduğu konusunda en ufak bir fikrim yok. Bütün kâlbimle Sevgi’nin bir an önce aramıza katılmasını istiyorum. Çünkü muhabbet biraz da uzarsa bana ne içmek istediğim sorulacak, daha da kötüsü hiçbir fikrimin olmadığı tartışmayla ilgili fikrim sorulacak.

“Yavuz, bi’ şey sorucam abi müsaadenle, sen tarafsızsın ne de olsa. Şu nasıl bi’ fotoğraf sence?” diyor ve telefonu suratımın orta yerine sokuyor, bakışlarını yüzümde hissedebiliyorum. Yarrağı yedik. Karşımda bir Instagram fotoğrafı; güneşin batışı, teller, ağaçlar, “bilmem,” diyorum, “fena değil gibi, neden ki?”

“Ceren fotoğrafçı olduğunu zannediyor da, ondan. Sen gelmeden önce de onu tartışıyorduk.” diyor Hüseyin. Kemal kayıtsız. Bu boş dramada bir rolü olmadığı için fazlasıyla şanslı hissetmeli kendini.

“Yani… hoşuna gidiyorsa neden koymasın ki? Sonuçta kişisel sayfası,” diyorum orta yolu bulmak ister şekilde. Benim şu an evde olmam gerekirdi, burada değil. Bu bana tarifi zor bir ıstırap veriyor.

“Ya,” diye giriyor söze kız, “ben çok sevmiyorum Instagram sayfamı kendimle doldurmayı, o yüzden ilginç olduğunu düşündüğüm kareleri paylaşıyorum. Kötü mü yani şimdi?” diye soruyor flörtöz bir şekilde. İlgilenirmiş gibi gözükmek için telefonunu rica ediyorum diğerlerine de bakmak istediğimi belirterek. Seviniyor, yüzü gülüyor, tabii diyor, tabii! Telefonu elime aldığım vakit gözlerimi kısarak ekrana bakıyorum, neden gözlerimi kıstığım konusunda en ufak bir fikrim yok. Ceren Beril, Ankara Uni. DTCF, “less human more peace” yazıyor. Profili gezmeye başlıyorum. Dallar, çiçekler, dar sokaklar, muhtelif mekânlardan güneş batımı fotoğrafları var. Aralarda da konser fotoğrafları ve iş arkadaşlarıyla gidilen dışarı çıkmaları, doğum günü partileri falan var. Postmodern insan sevmemek böyle oluyor herhalde diyorum kendi kendime. Sabitlenmiş hikâyelere bakıyorum, baştan aşağı selfie dolu. Selfie! Çek, kendini çek! Düğünde, işte, evde, makyajlı, makyajsız, #nomakeup, #nofilter, #lifeisgood, #tbt, ilgi ve beğeni fışkırtın yüzüme, hadi, çöktüm dizlerimin üstüne, dilim dışarıda bekliyorum, doyurun beni! Suçlamıyorum tabii kızı, yani, suçlayabileceğim yegane nokta kendini kandırması ve diğer insanların da bu engelliler tiyatrosunu takdir etmesini beklemesi. Tıpkı dört farklı metastatik tümöre sahip olup yaşayabileceğini zanneden ve kendini olduğundan çok daha güçlü gösterip ilgi ve takdir bekleyen, ama herkeslerden uzakta, ölüm korkusuyla sessiz sessiz ağlayan kanser hastaları gibi. Tıpkı toplamda on basamak çıktıktan sonra sucuk gibi terleyip nefes nefese kalan, ama her yerde kilolarıyla barışık olduğu profilini çizen şişkolar gibi. Zira en şiddetli tepkiyi doğuran, içten dışa taşanı kontrol alma çabasıdır. Az önce adres sorduğum polis oturduğumuz mekânın önünden geçiyor meslektaşıyla ve yüz yüze geliyoruz, gülümseyerek selâm veriyor, aynı şekilde karşılık veriyorum. Masadaki herkesin dikkatini çekiyor bu.

“Seni ne mutlu ediyorsa, fena değil bence. Zaten bir otorite de değilim,” diyorum gülümseyerek ve telefonu önüne bırakıyorum. Kitapçıdan çıkan kızla birlikte herkesin dikkati o yöne kayıyor, gelenin anahtar taşıyıcısı Sevgi olmasını umarak pantolonumun ütü çizgisine bakıp baş parmağımla üzerinden geçiyorum. Yüzüm saniyeler sonra gülüyor.

* * *

Evin önüne ulaştığım vakit karşılama komitesini görüyorum. Turuncu ve Siyah önüme yatmış, inceden mırlıyorlar. Evdeki piççiklere ek olarak bi’ de bunlar var ve onlara kıyasla özgürlüklerine daha düşkün oldukları için arada bir kendilerini sevdirip, gözlerindeki çapakları aldırırlar, sonrasında devam ederler başkentin sokaklarını gezmeye. Renklerine göre isimlendirdim onları, kolay olsun diye. Sonuçta ismin tek işlevi, biri diğerden ayırmaktır. Antik Mısır’da tanrı olan şu hayvanın parmağımı gözüne sokmama izin vermesi beni her seferinde büyülüyor. Şu varlıkların saygısına mazhar olduktan sonra iki ayaklı beşerlerin hiçbir şeyi umurumda dahi olmuyor. Memuriyetten üstte bir başarım varsa eğer, o da kediler başta olmak üzere hayvanlarla iyi anlaşabilmemdir sanırım.

Eski tip bir apartmanda yaşıyoruz, ev zaten Nejat’ın. Yaşınız yetiyorsa bilirsiniz o çamaşır suyuyla silinen mermer merdivenlerin kokusunu. Üç kere kırılmış, doğru düzgün koku alamayan burnum dahi alıyor bu kokuyu. Merdivenleri tırmanıp kapının karşısına dikiliyorum, alt katta süren tadilatın sesleri tabanı titretiyor. Anahtarı kapı deliğine sokup çeviriyorum, açılmıyor. Bütün bedenimi bir korku sarıyor, acaba yanlış anahtarı mı verdi kız bana? Hafiften kendime çekip zorluyorum ve kapı açılıyor, oh diyorum, güzel. Antreye girip ceketi olabildiğince sorumsuz bir şekilde ayakkabılığın üzerine bırakıyorum, salonun kapısı kapalı. İçeride üç tane yırtıcı var; sırasıyla Debbie, Fikret ve Koko. Kediler üzerinde aidiyet iddia etmeyi sevmesem de başka türlü söylemenin bir yolu yok; Koko benim kedim, ama en güzelleri Debbie. Bir gözü yok, sakat, ve dünyanın en güzel yüzüne sahip. Fikret de en az Koko kadar piç ve korkak, birlikte yaşamaya başladıktan bir hafta sonra kelimenin tam anlamıyla bir çete oldular, organize olarak mutfak çöpü patlatıyorlar. Kapıyı açtıktan sonra sol taraftan ışığı açıyorum, karşımda Nejat, dikiliyor.. Nejat. Üzerinde çiçekli pezevenk gömleği, bağrı açık, göğüs kılları dışarı fışkırıyor. Yuvarlak çerçeveli gözlükleri ve halka küpeleri, hiçbir zaman taklit dahi edemeyeceğim gülüşü, dilindeki pirsingi, iki kez kanseri itin götüne sokmuş hâliyle karşımda.

“Keke, doğum günün kutlu olsun,” diyor sırıtarak.

Doğum günüm mü?

Önündeki masanın üzerinde duran kartonu kaldırıyor. Daktilo şeklinde bir pasta, gövde gri, tuşlarsa siyah, epey lezzetli gözüküyor. Basıyor kahkahayı, temizinden iki kapağı var son iki saat içinde. Kendime engel olamayıp ben de gülüyorum, sigara zın belli ki. Gülüşüm kahkahaya evriliyor. Elini sıkıp sarılıyorum sıkı sıkı, hakkı ödenmezler listesinde o da birkaç isimle birlikte. İlk boyutlar arası tecrübem, hiçbir zaman girmeyeceğim sokakları zengin detayla tasvir ederek bana kattıkları, bir bütün olarak karakteri ve yıllardır haberinin dahi olmadığı, bir borç olarak benimle yaşayan yastık kılıfı.

Zihnime cerrahi operasyon uygulama amaçlı seçilmiş pastanın yarısını büyük bir iştahla yedikten sonra odama geçiyorum soyunmaya. Yedi yirmi dört açık bilgisayarımdan fan sesi geliyor, fareyi titretiyorum hafiften, ekran geri geliyor. Yazmayı neden bıraktığımı düşünüyorum, fakat somut bir şey gelmiyor aklıma. Tıpkı geçmişimi geleceğimle kıyasladığım vakitlerde kaybolduğum gibi, şimdi de başta hiç gitmeye yeltenmediğim yerlerde buluyorum kendimi.

Yeni bir dosya açıyorum masaüstünde, yıllardır aklıma yer etmiş romanı kusmanın vakti gelmiş belli ki. Yazacak çok şeyim var. “U.T” diye başlığı atıyorum ve masadan kalkıp tuvalete gidiyorum. Aynanın karşısında gördüğüm adam geçmişte olmak istediğim adamın ta kendisi. Gittikçe kelleşen, yamuk burunlu, yabanî, bir o kadar da vakur. Nejat’ın yanına geçiyorum kendimle sevişmem bittikten sonra. Şimdi afiyetle pastanın kalanını yiyeceğim, sonra da bir yılı daha devirebilmiş olmanın verdiği haklı gururla kanepede sızacağım kedilerle birlikte. Rüyamda da O’nunla konuşup artık ortaya çıkmanın vaktinin geldiğini söyleyeceğim. Çünkü gittikçe yaklaşıyor.

Bir” için 7 Yorum Var

  1. Umut dedi ki: dedi ki:

    Selam Çağatay.

    Müthiş bir anlatımın var. Bayıldım. Yer yer çok güldüm, yer yer rahatsız oldum.( Ki bu amacına ulaştığın anlamına geliyor bence :slight_smile: Bildiğimiz ama bilmezden ve görmezden geldiğimiz çok şeyi suratımıza suratımıza vurmuşsun. Adeta şamar oğlanına çevirmişsin okuyanı. :smiley: )

    Kitabı alıyorsunuz, kahvenizi söylüyorsunuz ve sonrasında güzel ışığı yakaladığınız vakit patlatıyorsunuz fotoğrafları. Entelektüel olmak zorunda değilsiniz, fakat entelektüel görünmenin bir zorunluluk olduğunu inkâr edemezsiniz. Aksini iddia edemediğiniz gibi, aksinin iddia edilmesini teklif dahi edemezsiniz.

    Bayıldım bu kısma.

    “Ta kendisi, ya sen dostum?” diyorum. Dostum iyidir, babacandır, kanka yavşaklığına, hacı samimiyetine sahip değildir. Bir sıcaklık verir ama alttan da sopayı gösterir, mesafeni koru der. Cüzdanımdaki kimlik ve üzerimde taşıdığım takımla da uyumludur aynı zamanda.

    Gülmekten kramp girdi. Ne güzel tespitler bunlar :smiley:

    Son olarak şu kısım beni ayrıca mest etti :smiley:

    Özet

    anahtar taşıyıcısı Sevgi

    Kalemine yüreğine sağlık :slight_smile:

  2. Gurlino dedi ki: dedi ki:

    Oğlum sen ne içtin de böyle bir öykü yazdın? Ben de istiyorum aynından. :tea:

    Bir kere, bu öyküden çok bir romanın içinden cımbızla çıkartılmış bir pasaj gibi olmuş. Önü, arkası, sağı, solu yok mu bunun? Acayip akıcı olmuş. Yaladım yuttum bitirdim, ikinciyi sipariş edeceğim, o derece iyi. İkinci de ilki gibiyse bir selfie çeker Insta’ya atarız kanka. :star_struck:

    Tespit kasıp, kendi yaptığın tespitin içinde yaşamak zorunda kalmanın verdiği sıkıntı kokmuş ortalık.

    Agresif, anarşist ve düzen karşıtı olup devlet memuru olarak çalışmaya gülsem mi ağlasam mı bilemedim. :department_store:

    Neyse uzatmayayım ve öykünün gizli kahramanını sorayım; o Kemal var ya o Kemal, ne ayak o?

  3. Sana yorum yapmak bile haddim değil artık da, şunu alıntılamadan edemedim. Öykünün bu bölümüne ilham veren arkadaşa selamlar. Sana da saygılar. Altına imza bölümü aç imzamı atayım. Daktilo bahane, mesajlar, tespitler şahane.

  4. “Agresif, anarşist ve düzen karşıtı olup devlet memuru olarak çalışmaya gülsem mi ağlasam mı bilemedim.”

    Bence ağlamalıyız.

  5. Merhabalar,

    Türlü imkânsızlıklar arasında çok şükür vakit bulabildim sizlere dönecek.

    @Umut, vaktin ve yorumun için çok teşekkür ederim Umut, beğenmene çok sevindim. Sondaki 200-300 kelime hariç öykünün tamamını tek oturuşta yazdım. Ziyadesiyle garip bir taşınma işlemi çıktı aniden, o sebepten ötürü tekrardan bakmaya fırsatım olmadı pek öyküye. Tekrardan çok teşekkür ediyorum her şey için, güzel vakit geçirdiysen ne mutlu bana ^^

    @Gurlino Önce bi’ posta sefaletle açılışı yaptım abi, sonrasında da öfkeyle altın vuruş yaptım. Yerli mekân ve karakterler konusunda gıptayla baktığım senin de öyküye akıcı demen benim için ayrı hoş, beğenmen çok hoşuma gitti. Instagram’a kesinlikle atacağız tabii, Instagram’a atılmayan bir yaşanmışlık gerçekten yaşanmışlık mıdır? Değildir!

    Kemal her ortamda bulunan, etliye sütlüye karışmayan, gruptaki diğer insanlara kıyasla daha uzun boylu ve düşük IQ’lu kişi. Umut’a dediğim gibi, fazla aksaklık yaşadım, yoksa birçok karakteri daha da açacaktım ama kısmet olmadı. Tekrardan çok teşekkür ediyorum vaktin ve yorumun için.

    @C.Paladros, estağfurullah üstadım, vaktin ve yorumun için çok teşekkür ederim. Yalnız şimdi şimdi düşünüyorum da, zeytinyağı bölümüne ilham verenin bir Egeli değil de Doğu Anadolulu olması gerçekten fazlasıyla ironik. Kendisine buradan selâm ve saygılarımı iletiyorum.

    @MuratBarisSari Üzerine makale yazılabilir aslında ama, ne boyum yeter, ne de vaktim. O yüzden bir şey demeyeceğim bununla ilgili :smiley: