Öykü

Dactylos

Avukat Mehmet Yeşil o sabah aracını adliyenin otoparkına park edip, cübbesini ve çantasını birer eline aldığında, aklındaki konu, biraz sonra gireceği izale-i şüyu davası değil başka bir şeydi. Bununla birlikte bunu açık edecek de değildi, bu onun küçük gizli sırrıydı.

“Oooo, Mehmet Bey, günaydın. Düşünceli görünüyorsun?..”

“Vay vay vay, Rıfat’cığım, yok ya bir şey, sabah mahmurluğu, sen nasılsın?”

“Çok şükür. Kaç davan var bugün?”

“İki tane”

“Sonra”

“Sonra yazıhaneye geçeceğim.”

“Öğlen yemeği birlikte yiyelim öyle geç.”

“Olur, hay hay”

“Tamam araşırız.”

“Tamam. Hadi görüşürüz o zaman”

Rıfat’ın Mehmet’e el sallayışı tüm konuşmada olduğu dominant, diri ve coşkuluydu…

* * *

Mehmet mahkeme kapısının önüne geldiğinde müvekkili ile müstakbel eski ortaklarını birbirlerine saldırmadan önce yan yana durup birbirlerine meydan okuyan katatonik kediler gibi bulmuştu. Adamlar sadece birbirlerinin duyabileceği bir şekilde ve sakince ama hakareti eksik olmayan bir atışma içindeydiler. Konuşulanlar aşağı yukarı şu minvaldeydi;

“Kandırdın adamları bana baskı yapmak için açtın değil mi bu davayı?”

“Ben kimseyi kandırmadım, hakkımızı istiyoruz.”

“Benim hakkım ne olacak?”

“Ona adalet karar verecek”

“Ulan… Neyse…”

“Ne olacak? Adalet dedim nevrin döndü değil mi? Sattın, saçtın, yedin şirketin bütün malını mülkünü, bu son malları yedirmeyeceğiz sana.”

“Bana bak, bana…”

“Bakıyorum ulan ne olacak? Ha ne olacak?”

Bu noktada Mehmet devreye girdi. Müvekkilini kolundan tuttu ve kenara çekti. Sonra da onu sakinleştirmeye koyuldu;

“Burada olmaz Tarık Bey. Hakimin kulağına giderse ne olur düşündünüz mü hiç? Sinirlenmeyin, artık mahkemeye intikal etmiş olay, bundan sonra konuşup kendinizi de germeyin. Siz zaten biliyorsunuz bunları.”

“Tamam Mehmet Bey, şeker var bende de çabuk sinirleniyorum.”

“Şöyle oturup biraz dinlenin, birazdan mübaşir çağıracak zaten. Bu arada içeride de aman sinirlerinize hakim olun. İlk intiba çok önemli.”

“Tamam Mehmet Bey, anladım.”

Bu şekilde yaklaşık beş dakika kadar Mehmet adama nasihat edip adam da “Tamam Mehmet Bey” cevabını verdikten sonra mübaşir onları içeri çağırdı. Mahkeme salonu küçüktü. Hakime hanım yüksek kürsüsünde oturmuş, önünde daha alçakta oturan katibe hanım ile bir şeyler konuşuyordu. Davalı ve davacı avukatları, müvekkillerini doğru yerlerine yerleştirirken, maça çıkan sporculara teknik direktörlerinin direktif vermesi gibi son uyarılarını yapıyorlardı. Mehmet işi bitip de hakimin davayı başlatmasını beklerken, kürsü karşısında kalan iki sıralık seyirci yerine baktığında müvekkili Tarık Bey’in yirmili yaşlarını süren oğlu Mert’i arka sırada, yine aynı yaşlarda iki delikanlıyı da ön sırada gördü, bunlar da davacıların çocukları olmalıydılar. Müstakbel eski ortaklar anlaşılan oğullarını bodyguard olarak getirmişlerdi. Mehmet önce bu çocukların kavga ihtimaline karşılık Tarık Bey’in oğluna arka çıkmayı düşünüp biraz gerilse de, sonra çocukların giyimine ve ellerinde tuttukları lüks akıllı telefon/araba anahtarı kombinine bakarak bu çocukların çok da tehlikeli olamayacağına hükmederek rahatladı. Çocuklar açısından bu zor bir durum olmalıydı, birbirlerini muhtemelen tanıyorlardı, belki de iyi arkadaştılar. Bu bitmek üzereydi. Hakimenin sesi Mehmet’i bu düşüncelerden uyandırdı.

“Evet, davacıların sırayla ve davalının kimlik tespitinin yapılmasıyla davaya başlandı…”

Bunun üzerine davacılar sırayla ve Tarık Bey tek başına kimliklerini bildirdiler. Sonra davacılar avukatları vasıtasıyla ortaklığı sona erdirmek istedikleri gayrimenkulleri olduğunu ve Tarık Bey’in buna mani olduğunu dile getirdiler. Hakim Mehmet’e ortaklığın sonlandırılmasını kabul edip etmediklerini sorduğunda Mehmet de bunu kabul etmediklerini bildirdi. Tarık Bey bütün bu cevabın verilmesi boyunca kafasını, bilgelikle karışık bir tür “Siz göreceksiniz” edasıyla sallamıştı. Davacılar da koridordaki katatonik kedi duruşuna geri dönüp onu izlediler. Hakime, bilir kişi raporu istediğini açıklayıp davayı kırk beş gün ötelediğini katibeye yazdırır yazdırmaz, Tarık Bey duyduğu bütün uyarılara rağmen konuşmaya başladı.

“Hakime Hanım, bir şey söylemek istiyorum, otuz yıl çalıştım didindim bu şirketin bütün ceremesini ben çektim, bu karşımdakiler sefasını sürdü….”

“Lütfen avukatınız vasıtasıyla bu söyleyeceklerinizi dilekçenizle mahkemeye sunun bu oturum sona erdi.”

“Peki efendim.”

Mehmet bu konuşma yapılırken “Hey Allah’ım” der gibi bir suratla çantasını kapattı ve sonrasında müvekkiline belli etmeden onu beklemeye koyuldu. Önce davacılar ve oğulları çıktılar mahkeme salonundan, çocuklar birbirine bakmamak için özel çaba sarf etmişlerdi. Tarık Bey’in oğlu ise yanlarına geldi ve babası ile konuşmaya başladı, çocuk Mehmet’e pek pas vermemişti. Mehmet de tüm bu süre boyunca bunun farkında olmasına rağmen fark etmemiş gibi yaparak bilgisayarının başında oturan katibeye bakıyor numarası yaptı. Katibeye ayıp olmasın diye de daha ziyade önündeki bilgisayara bakıyordu. İlk avukatlık yıllarında –ki o kadar da eski bir avukat değildi- tek tük de olsa daktiloyla çalışan katiplere yetişmişti. Artık bu iş bilgisayarla yapılıyordu. Bu, o an tam olarak ayırdına varamasa da Mehmet için ilk eureka anıydı…

* * *

Öğlen yemeğinde Rıfat sabah girdiği velayet davasından, Mehmet de girdiği izale-i şüyu ve istimlak davasından bahsetti. Mehmet’in, hakime hanımın Tarık Bey’i susturuşunu anlatmasına ikili uzun uzun güldü. Hatta Mehmet, hakimenin araya giriş anını ağzıyla yaptığı “Dannnn” efektine eşlik eden bir el hareketi ile anlatmıştı. Bu da haliyle Rıfat’ı daha çok güldürdü. Adamın söylediklerinde bir doğruluk payı olup olmaması, otuz yıllık bir ortaklığın ve daha önemlisi bir arkadaşlığın bitişi umurlarında olmamıştı. Daha gençtiler, benzer bir şey başlarına gelmeyecek sanıyorlardı. Başlarına gelmeyecek olsa bile empati ile üzülme yeteneğine ulaşmaları yıllarını alacaktı, belki de bu raddeye hiç gelemeden öleceklerdi. Bir süre sonra yemekleri geldi ve konuyu hepten unuttular. Yemekten sonra Rıfat çantasını kucağına aldı ve içinden bazı dosyalar çıkartıp hızlıca onlara baktı. Mehmet ne olduğunu sorduğunda, bir şeyi merak ettiğini söyledi ve dosyaları tekrar çantasına koymayı beceremediği için çantadaki her şeyi dışarı çıkarttı. Çantadan çıkan bir askeri dergi Mehmet’in dikkatini çekmişti, sordu;

“Rıfat sen askeri teknolojilerle mi ilgileniyorsun?”

“Evet”

“Niye söylemedin hiç?”

“Durduk yerde nasıl açsaydım ki konuyu?”

“Ben de ilgileniyorum da.”

Rıfat pek inanmış gibi değildi “Hadi canım!” dedi ve derginin kapağındaki firkateynin burnundaki yan çevrilmiş bir su deposuna benzer silahı gösterip sordu “Bu ne?”

“Bir phalanx”

“Vaaay, ne demek peki phalanx?”

“Füze savar sistemi, dakikada iki bin beş yüz mermi kusuyor.”

“Ne demek diyorum, ne demek? Kelime anlamını soruyorum.”

“Ya bunun savunma sanayi ile ne ilgisi var.”

“Direkt bilmiyorum da diyebilirsin.

“Latince parmak kemiği demek, oldu mu şimdi? Roma Hukuku okumadın mı sen?”

Bu da ikinci eureka anıydı, Mehmet yine anlamadı…

* * *

O akşam Mehmet, ailesi ile yemek yedikten sonra beş yaşındaki oğlunu yatırdı ve eşine şöyle dedi; “Bu akşam biraz çalışacağım hayatım.” Bu aslında bir yalandı, çalışma masasına oturdu, bilgisayarını açtı ve çalışacağını iddia ettiği Word dosyasını açıp kaldığı yere boş boş bakmaya başladı. Önce bilinçaltı hayal meyal ona ilk eureka anını anımsattı, sonra biraz daha güçlü bir şekilde ikincisini, üçüncü eureka anını kaçırmadı Mehmet, “Tabi ya” dedi “Phalanx yerine Dactylos…” ve büyük bir iştahla kaldığı yerden yazmaya başladı:

… Teğmenin omzunu hafifçe sıkıp yanından ayrılan kaptan Rüzgar daha koltuğuna ulaşmadan müthiş bir sarsıntı ve bağlı rezonansla dengesini kaybedip istem dışı bir koşuyla önce silah grubu havuzuna daldı sonra da aynı güçle geri savruldu. Refleks ile uzattığı sağ kolu dactylos operatörünün koltuğunu tutunca da 90 derecelik bir açıyla sola çark edip sırtını füze konsoluna vurarak hareketini tamamladı. Saygınlığını yitirdiği an buydu.

Salim Astsubay foton topunun ölüm ilanı olan raporunu vermek için ağzını açtığında da elini dur anlamında kaldırıp;

“Sakın füzeleri aktive etme” dedi. Bu da saygınlığını yeniden kazandığı an oldu…

* * *

“Yahu bir bilir kişi raporu için kırk beş gün beklenir mi Mehmet’ciğim, yahu biz birbirimize girsek bu mahkemenin hiç mi sorumluluğu olmayacak? Sen tabi avukatsın ama benim de bir hayat tecrübem var, kaç yaşındaydın sen?”

“Kırk”

“Tam kırk mı?”

“Otuz dokuz tam”

“Hah otuz dokuz, bak ben altmış beş yaşındayım. Yani tamam kanuna saygımız var ama hayatın gerçekleri de var. Hızlı olacak biraz adalet. Yanlışsam söyle.”

“Yani tabi haklısınız ama yapacak bir şey yok.”

“Sen bilirkişilerle konuşmadın değil mi?”

“Hayır”

“Konuşsaydın iyi olurdu belki ha, ne diyorsun? Gerçi bu saatten sonra bu konuşma da boş. Geldik işte yine… Aha meymenetsizler de geldi. Bak yine Berk’le, Sinan’ı getirmişler, beni dövecekler akılları sıra…”

“Yok canım artık o kadar da değil. Sizin Mert’i getirmemeniz iyi olmuş.”

“Şirketimi yediler, malımı mülkümü gasp edecekler bir de oğlumu kaptıramam kusura bakmasınlar. Senin çocuğun var değil mi?”

“Var, beş yaşında bir oğlum var.”

“Çok güzel. Gerçi oğlanlar nankör biliyor musun? Mert de yani bakma geldi geçen sefer ama umurunda değil aslında. Cebinde harçlık, altında araba, dünya yansa bir kalbur samanı yanmıyor eşoleşeğin. Bak iki ablası var onun, evlendiler gittiler, hâlâ daha çok bizim evin çocuğudurlar. Mert’le aynı evde yabancı gibi yaşıyoruz.”

“Doğru… Mübaşir bizi çağırıyor”

“Hadi girelim o zaman”

* * *

“Ah Mehmet ah, bütün rapor benim aleyhime çıktı. Şimdi ne olacak?”

“Gayrimenkulleri satışa çıkartacaktır mahkeme, acilen anlaşmamız lazım karşı tarafla, ortaklar arası satışa uğraşalım.”

“Konuşsaydın keşke bilirkişilerle!”

“Efendim?”

“Yok, yok bir şey.”

“Siz karşı tarafın paylarını alacak mısınız yoksa kendi paylarınızı satacak mısınız karar verin önce, sonra da buna göre bir fiyat belirleyin, ben sizin için pazarlığını yaparım.”

“Tamam, ne zamandı bir dahaki duruşma?”

“Bir ay sonra gelecek ayın beşinde.”

“Tamam hadi iyi günler oğlum.”

* * *

Mehmet yemekte neşesiz ve sessizdi, Berna dayanamadı sordu.

“İşte mi bir şey oldu yoksa başka bir derdin mi var?”

Mehmet ikiletmeden cevapladı, anlatmak istiyor gibiydi. “Bir davayı kaybedeceğim ve yirmi beş gündür müşterim benden kaçıyor.”

“Ne davası?”

“İzale-i Şüyu”

“Türkçe konuş anlamıyom çok gücüme gidiyon” Berna ortamı neşelendirmeye çalışmıştı.

Mehmet de yalandan gülümseyerek bu çabaya ortak oldu. “Ortaklığın bitirilmesi demek. Bir gayrimenkul veya menkul üzerindeki ortaklığın bitirilmesi.”

“Paylaşılması yani”

“Evet”

“Bunun neyini kaybediyorsun?”

“Müşteri istemiyordu bunu… Böyle olacağı belliydi, iş gayrimenkullerin satılmasına gidecek, bu durumda da genelde ortaklar kendi arasında alım satım yapar.”

“Yani?”

“Müvekkilim ya kendi payını satacak ya diğer ortakların paylarını alacak.”

“Genelde nasıl bitiyor bu davalar?”

“Aynen böyle bitiyor aslında bundan bahsettim de ben”

“Eee?”

“Ya işte bilirkişiye rüşvet vermemi istedi benden üstü kapalı, ben de anlamamışa yattım. Şimdi beni sorumlu tutuyor, o yüzden telefonlarıma çıkmıyor. Ben onun yerine payların fiyat pazarlığını yapacaktım beni bypass etti. Son gün arar davaya gideriz parayı elime sayar, hakaret eder falan filan. Çok başıma geldi ama alışamadım”

“Senin hukuki bir eksikliğinden değil yani bu durum haklı mıyım?”

“Nereden geldik buraya?”

“Yani mezun olduktan sonra kanunlar falan değişmiştir, onları takip ediyorsun değil mi?”

“Yok etmiyorum, evin masraflarını da mahalleli imece usulüyle karşılıyor.”

“Ya kızma kocam kendini bu edebiyat işlerine verdin biraz da ondan endişeleniyorum” Berna bunu söylerken elini Mehmet’in eline koymuştu, tamamen barışçıl bir tavrı vardı.

Ama bu cümleyi duyunca Mehmet’in kanı çekildi;

“Sen benim bilgisayarımı mı karıştırıyorsun?”

“Ya ne bilim, her akşam çalışacağım diye odana çekilince dayanamadım baktım, kadınım ben” Berna hâlâ gülümsüyordu ve hâlâ eli Mehmet’in elinin üzerindeydi, hatta o eli okşamaya başlamıştı. Mehmet’in sinirlendiğini fark etmişti ama geri çekilmeye de pek niyeti yoktu.

Mehmet ise beklenmedik derecede sakin kalmayı başardı ve “Ben” dedi elini Berna’nın elinden kurtararak “Biraz daha yazacağım, eline sağlık çok güzel olmuş” sonra da yine odasına çekildi ve hiçbir şey olmamış gibi davranarak ama sinirden içi içini yiyerek kaldığı yerden yazmaya devam etti;

… “Ahmet?”

“Evet efendim, plazma.”

“Güzel…”

“Kaptanım”

“Efendim Fırat”

“Düşman unsurları atmosfere dört kapsül fırlattı.”

“Bu Turuncu’nun sorumluluk alanında. Salim Astsubayım, kaideleri atışa hazırla. Hedef yakın unsur 1.”

“Emredersiniz komutanım.”

“Ertuğrul, Dactylos’a güç ver, Hakan, sen de topa güç ver. Hedef yakın unsur 1. İstasyonlarınız hazır olunca tarafıma bilgi vermenizi istiyorum… Çabuk, paslanmışsınız ben yokken.”

Söylemesen olmazdı…

“Komutanım yakın unsur 1 ateş kesti, alçalıyor.”

Atmosfere giriyor, gerçekten çabuk.

“Uzak unsur 2?”

“Yörüngede, önleme rotasından sapmadı komutanım.”

“Şenay, sancak pire tam yol ileri, iskele pire tam yol tornistan. Silah istasyonu, ateşe hazır olun.”

Gemi, sancak tarafına doğru kıç kısmı sabit bir çarkla geriye dönmeye başlayınca, sancak tarafındaki Dactylos bataryası ve burundaki top da gemiden bağımsız olarak düşman gemilerinden alçalanı izlemeye başladılar. Destroyer Demir burnunu tamamen düşmanına çevirdiğinde kaptan beklenen emrini oldukça gereksiz ama beni bile heyecanlandıran bir eklemeyle verdi.

“Geç kaldın… Tüm istasyonlar, hedef yakın unsur 1, ateş!” …

* * *

Mahkeme salonunda ortam soğuktu, Mehmet müvekkilinin kendisine bakmamasına ve hakimin sorularına öne atlayarak cevap vermesine ses çıkarmamıştı ama on beş dakikadır gözünü bir dakika bile ayırmadan kendisine bakan “oğul” Mert’in bakışlarına artan bir ivme ile sinirleniyordu. Bir ara kendine hakim olamayarak kendi kendine fısıldadı

“Ulan anasını bilmem ne yaptığımın evladı, şimdi gelecem oraya ağzını burnunu kırıcam, oyacam o gözlerini” Bunu söyledikten sonra biraz adrenalini boşaldığı için tekrar sakinleşti ve hakime hanımın kararını dinlemeye koyuldu. Hakime de bu tür durumlara alışkındı, kendisine bir şey sormadan kararı açıkladı. Mehmet’in ne yapacak bir şeyi ne kafasını kaldıracak yüzü vardı; dürüsttü ve kaç dava kaybederse kaybetsin öyle kalacaktı. Bu halde gözlerini katibenin parmaklarından çekmeyerek dinledi, hakime davayı özetlerken de daldı; kendi kendine “Dactylos” dedi “Daktilo belki artık yok ama dactylos hep orada olacak. Parmaklar olmadan insan yazamayacak.” Neden sonra tekrar uyandı ve dikkatini hakimeye verdi.

“… Bahsi geçen ve gerekçeli kararda detayları verilecek gayrimenkullerin ortaklar arasında satışı suretiyle izale-i şüyu kapsamında davalı Tarık Melih tarafından, üzerinde anlaşılan ve mahkemeye sunulan bedelle satın alınmasına Medeni Kanun’un ilgili 701. Maddesi gereğince karar verildi.”

Ve dava böylece bitti. Tarık Bey de anında bakışları hâlâ yerde olan Mehmet’e döndü ve

“Bana IBAN numaranı ver de paranı bugün yatırayım. Ne yaptıysan artık… Gönül rahatlığıyla güle güle harca!”

Mehmet sorunun kendisiyle ilgili kısımlarına değinmeden IBAN numarasını verdi ve elini müvekkiline uzattı. Müvekkili önce tepki vermese de elini indirmeyen Mehmet’in ısrarına karşılık kerhen elini verdi ve eli şöyle bir sıkarak tekrar geri çekti. Mehmet iyi günler dileyip çantasını sağ eline aldı ve salondan çıkmak için kapıya yöneldi, kapının yanında duran “oğul” Mert tüm bu yolculuk ve hatta sonrasında Mehmet’e gözlerini dikip kendisini taciz etse de Mehmet bunu anlamazlıktan gelerek delikanlının görüş açısından çıktı. Üzgündü, düşünceliydi, omuzlarını düşürerek asansörlere yöneldi ve istediği kadar değilse de asansöre binip gözden kayboldu.

* * *

Öğlen yemeğinden sonra yazıhanesine geçen Mehmet birkaç gün önce mahremiyetinin hiçe sayıldığı düşüncesi ile yazıhanesine getirdiği lap topunu açtı ve artık pek de gizli olmayan sırrının son cümlelerini yazdı;

  • … Askeri Ceza Kanunu’nun ilgili 37. Maddesi ve 4,5,6. Fıkraları gerekçe gösterilerek sanık Hava Pilot Binbaşı Rüzgar Denk (2217/544) hakkında iddia makamı tarafından isnat edilen “Emre İtaatsizlik” cürmünün gerekçeli kararda detaylandırılacağı üzere işlenmediğine ve sanığın iddia edilen cürümden beraatine, oybirliği ile,
  • Sanık Hava Pilot Binbaşı Rüzgar Denk’in (2217/544) 23,24 ve 27.10.2135 tarihinde askeri anlamda gösterdiği performans ve çabanın Türk Uzay Kuvvetleri Ödül ve Cezalar Yönetmeliği’nin ilgili 15.maddesi uyarınca kıdem taltifi ve aynı yönetmeliğin 58. Maddesi uyarınca Üstün Hizmet madalyası ile ödüllendirilmesine oy birliği ile,
  • Askeri Ceza Kanunu’nun ilgili 18. Maddesinin 2 ve 11. Fıkraları gerekçe gösterilerek sanık –kararın ikinci maddesi uyarınca- Hava Pilot Kıdemli Binbaşı Rüzgar Denk (2217/544) hakkında iddia makamı tarafından isnat edilen “Askeri Disiplini İhlal” cürmünün işlenip işlenmediği hususunda heyet içinde görüş ayrılığı yaşanmış olup gerekçeli kararda detaylandırılacaksa da; sanığın askeri kodları içselleştirmekte sorun yaşadığı ve bu kodlar yerine kendi kodlarını geçirdiği,

Bitti…

  • …kariyerindeki disiplin soruşturmalarının sayısı ve içeriğinin kronik bir sorunu işaret ettiği, nihayet askeri bir yapı içinde genel düzene uyum sağlanması konusunda güvenilirliğin kalmadığı kanısının ağırlık kazanması neticesinde, ilgili cürmün işlendiğine

Bitti…

  • …ve 25.11.2135 tarih saat 15.54 itibariyle sanık Hava Pilot Kıdemli Binbaşı Rüzgar Denk’in (2217/544) tüm sosyal haklarını haiz olmak üzere Türk Uzay Kuvvetleri’nden re’sen emekli edilmesine oy çokluğu ile karar verildi.

Bitti.

Dactylos” için 6 Yorum Var

  1. maviadige dedi ki: dedi ki:

    Merhaba

    Öykünün atmosferini çok beğendim. Mehmet’ in ruh halini okumak güzeldi. Karakteri sevdim, gerçekçi olmuş. Mahkeme sahnelerinin arasına serpiştirilen, karakterin yazdığı hikâye akıcılığı artırmış. Ayrıca o kısım biraz daha detaylı ve titiz yazıldığından daha ön plana çıkmış bence. Sanırım maksat da buydu. Avukatın sırrını bu şekilde işlemek başarılı bir seçim olmuş. Diğer seçkilerde görüşmek üzere.

  2. Okuyup bir de yorum yaptiginiz icin cok tesekkur ederim. Avukatin sirrinin fark edilmesini gercekten istemistim. Fark etmeniz beni cok sevindirdi. Onun disinda daktilo deyince aklima mahkeme ve edebiyat geldigi icin bu oykuyu yazdim. Gelecek seckilerde gorusmek dilegiyle.

  3. En son üç seçki önce, Menekşe diye bir hikayenizi okumuştum. İnsanı gerçeklikten kopartıp alan bir öyküydü. Hikayenin sonundaki o burukluk, belirsizlik ve de olayların bizim gerçekliğimizden bağımsız süreceği hissi muazzamdı. Bu kadar uzun bir zaman sonra sizden bir öykü okumak iyi geldi. Hayattaki ufak detayların yoğunluğunu ve karmaşasını ortaya çıkaran bir metin. Hikaye içinde ayrı bir hikaye vardı. Onu da okumak isterdim gerçi. Ellerinize sağlık. Umarım bir sonraki seçkide de görüşebiliriz.

  4. Yorum için teşekkürler ve beğeniniz için ayrıca teşekkürler.

    Menekşe’de olabildiğince dingin, hüzünlü ve naif yazmaya çalışmıştım. Aslında kendi çapında mutlu sonla da bitirmek istemiştim. Tabi sonunda bir mutluluk olup olmayacağı biraz da kıza bağlıydı.

    Bu öyküde temel amacım öncelikle günümüzde geçen bir öykü yazmaktı. Sonra karakterin “büyüme” konusundaki ikilemini yansıtmak istedim.

    Son olarak da hikaye içindeki hikayeyi bir deneme olarak sunmaktı. Daktilo ve silahım dactylos birbirine bağlı geldi zira.

    O hikaye on dört bölümlük (on üç bölümü yazıldı) bir romandan üç kupleden ibaret. Bu yıl sonuna kadar bitirip editleyip yayınevlerine göndermeyi planlıyorum. Bu öykü içindekiler biraz aksiyon sahnelerinden seçildi o açıdan aman aman kalitede değiller. Bahsettiğim gibi dactylos/daktilo benzerliğinden.

    Umarım önümüzdeki seçkilerde de görüşebiliriz. Gerçi şu ana kadar kaf dağı hakkında aklıma hiçbir şey gelmiş değil…

  5. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    @MuratBarisSari
    Çözüm;elbirliğiyle mülkiyet kapsamında alınan kararda diyorsun :slight_smile:

    Şaka bir yana, çok güzel bir öyküydü. Tebrik etmek dışıdna söylecek bir şey bulamıyorum.
    Belki bir gün hikaye içindeki hikayeyi okuma imkanımız olur.

    Elinize ve düşgücünüze sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz