Öykü

Büyümeye Yolculuk

Biz kendimize “Çete” adını taktık, bir noktadan sonra da herkes bizi öyle bilmeye başladı. Beş kişiden oluşuyorduk: Kaykay Aslı, Bitirim Murat, Dötgöz Nalan, Hızlı Cenk ve Lider Lider. Hem ismim hem de lakabım lider olduğu için Lider Lider denir bana. Hepimiz farklı karakterlere sahibiz; ama iyi anlaşırız. Dötgöz Nalan Çete’nin beynidir, Bitirim Murat Çete’nin kas gücüdür, Kaykay Aslı herkesin ondan korktuğu bir kara fatmadır ve Hızlı Cenk ise… hızlıdır; bense Çete’yi çekip çeviren liderim, bir çeşit organizatör. Hiçbir zaman okulun en havalı beşinci sınıfları olmak gibi bir derdimiz olmadı; bizim amacımız hep daha büyüktü. Daha fazlası. Bazen korsan olup hazineler bulmak isterdik, bazen de dünyaya hükmetmek. Önümüzde hep küçük bir engel vardı. Bunları yapabilmek için büyümemiz gerekiyordu; çünkü ne kadar zeki ve güçlü olursanız olun anne babanız sizi 9’da evde görmek istiyorsa bu iş bitmiştir. Dünyaya hükmedemezsiniz.

O yüzden bir gün ders çıkışı herkesin sınıftan ayrılmasını bekledik, sonra sınıf öğretmenine havadan sudan bahseder gibi o mühim soruyu sorduk: Nasıl bir çırpıda büyüyebiliriz? Sınıf öğretmenimiz ciddiydi: “Birçok yoldan bahsederler; ama kim ki Kafdağı’na ulaşmayı başarır, o artık bir yetişkindir. Her şeyi yapabilir.” Ne yapacağımız belliydi artık, Kafdağı’na ulaşacaktık. Sonrası çok kolaydı.

Hemen çalışmalara başladık. Dötgöz Nalan vakit kaybetmeden tüm kitapları önümüzdeki masaya bıraktı ve konuşmaya başladı:

-Araştırmalarıma göre, Kafdağı bir adanın ortasında yer alıyor. Yani oraya gitmek için bir gemi yapmaktan başka şansımız yok. İklimi sert, coğrafyası da zorlu. Eğer gemi dayanıklı olmazsa, işimiz yaş çocuklar. Birkaç taslak çıkardım; ama hesaplamaların üstünden geçmeliyiz.

Biz hesaplamalardan anlamazdık, Dötgöz Nalan üstünden geçti; sorun yoktu. Geminin inşaasına başladık. Hızlı Cenk’in garajındaki odunları kullanıyorduk, Bitirim Murat iş yaparken çok ses çıkardığı için bir defa Hızlı Cenk’in babasına yakalanma tehlikesi atlattık. İnşa ettiğimiz gemiyi denize taşımak başlı başına bir sorundu; Kaykay Aslı “Nasıl yaptığımı sormazsanız ben hallederim,” demişti. Biz sormadık, o da halletti. Bir cumartesi sabahı, annelerimize sinemaya gidiyoruz diye izin alıp yola çıkmıştık, hedef Kafdağı’ydı.

Limandan uzaklaşırken arkamıza bakmadık bile. Bitirim Murat yere oturmuş haritaya bakıyordu, üzerine pusulayı yerleştirmişti. Hızlı Cenk dümendeydi. Belli saatlerde vardiya değiştiriyorduk, herkesin eşit çalışmasına özen gösteriyorduk. Yola çıktıktan on iki saat sonra Dötgöz Nalan konuştu:

-Gayet iyi gidiyoruz. Yalnızca Bitirim Murat kendi hakkından fazla yedi bu öğün. Bulutların durumuna bakılırsa da bugün yarın yağmur beklemek aptallık olur. Şans da hava da bizden yana.

Şom ağızlı Nalan yüzünden yarım saat sonra güçlü bir sağanak bastırdı. İtiraf etmeliyim, çok zorlanıyorduk. Kaykay Aslı kendinden hiç beklenmeyecek şekilde gök gürültüsünden çok korkuyordu, içeri kaçıp gözlerini ve elleriyle kulaklarını kapadı. Bitirim Murat tek başına dümeni kontrol edemiyordu; ben de yardımına koştum. Dötgöz Nalan ve Hızlı Cenk yelkenle uğraşıyor, iplerin dolanmasına engel olmaya çalışıyordu. Ardından, fırtına bir göz kırpma süresinde son buldu. Güneş açmıştı ve sanki fırtına hiç yaşanmamış gibi küstahça ışınlarını bize yolluyordu. Kurumayı beklerken etrafı toplama kararı aldık. Her şey yerle bir olmuştu ve deniz de fazlalıklarını gemimize kusmuştu. Bir ölü balığı daha denize attıktan sonra yosunların oluşturduğu yazıya, ağzım sonuna kadar açık, bakakaldım: BAŞARAMAYACAKSINIZ diyordu yosunlar. Hemen çocukları çağırdım ve allak bullak yosunları toplayıp denize attık.

Ertesi gün, hâlâ dünkü olayın etkisinden çıkamamışken, aynı saatte yine fırtına çıktı. Bu sefer daha hazırlıklıydık; ama dünden daha da şaşırtıcı bir şey oldu: Biz dalgalarla mücadele ederken dalgaların içinden birer birer kanatlı balıklar çıkmaya başladı, beş yüz kadar vardılar. Bizle aynı yöne doğru uçuyorlardı, aynı anda konuşmaya başladılar:

-Liderinizle konuşmak istiyoruz.

Öne çıktım.

-Ben… Bu çetenin lideri benim.

-Bak delikanlı, dedi balıklar. Kimse Kafdağı’na ulaşamadı, siz de ulaşamayacaksınız.

Ayrık gözleri bana değil önlerine bakıyordu. Göz ucuyla Dötgöz Nalan’a baktım, “Bu doğru,” diye dudaklarını oynattı. Sinirlenmiştim, kimse bana bunu daha önce söylememişti.

-Her şeyin bir ilki vardır, dedim. Sesim kısık çıkmıştı.

-Bunun yoktur, Kafdağı insanoğluna uygun bir yer değildir. İnsanoğlu oraya hükmedemediğini anladığında ya delirecek ya da orayı yıkmaya çalışacak. Kafdağı yıkılamaz.

-Ama… Ama öğretmenimiz dedi ki Kafdağı’na giden kişi aniden büyür.

-Bu doğru. Her şeye hükmedemeyeceğini anlamak canlıları olgunlaştırır. Yine de insanoğlunun kibri bunu anlamasına izin vermez. Sizin türünüz her daim çocuk kalmaya mahkum. Çok geç olmadan geri dönün.

-Hayır!

Bu sefer de sesim beklediğimden yüksek çıkmıştı. Kanatlı balıklar teker teker bize doğru dönmeye başladı, artık ileriye bakmıyorlardı. Son balık da döndüğü zaman bir ağızdan “Biz sizi uyardık,” dediler ve kendilerini tak diye denize bıraktılar. Çete ile koşup denize baktığımızda, bir tanesini bile göremedik.

Ertesi gün çetrefilli başlamıştı. Çetede fikir ayrılıkları başlamıştı ve ortam durmadan geriliyordu. Hızlı Cenk ve Dötgöz Nalan geri dönmek istiyordu; diğerleri de onları korkaklıkla suçluyordu. Ben fikrimi belirtmemiştim, ne yapmamız gerektiğini kestiremiyordum. Öğleden sonra, etrafı sis bastırdı. Önümüzü göremiyorduk, bir anda bastıran sisi gemiye vuran koca bir dalga izledi. Bir şeylerin denize düşüşünün çıkardığı sesi duyduk. Yemeklerimizdi. Ardından gemiye çarpanın koca bir dalga değil, koca bir kuyruk olduğunu fark ettik. Hepimiz geminin kıçına koşmuş hasara bakarken sis dağılmaya başladı. Karşımızda en az üç metre boyunda devasa bir denizkızı duruyordu. Upuzun yosuna benzeyen saçları çıplak göğüslerini kapatmıştı, kuyruğunun pullarının yansıttığı ışık gözlerimizi alıyordu. Gözleri yosunlar kadar yeşil, denizler kadar eskiydi. Ne kadar zorlasak da ona tam olarak bakamıyorduk. Büyüleyici yaratık kafalarımızın içinde konuşmaya başladı.

-Benim adama girmeye çalışmanın cezası ölümdür. Öyle ki ölüm, bazı durumlar için aynı zamanda bir ödüldür. Biraz daha ilerlerseniz, sizi öldürmem için bana yalvarabilirsiniz.

Korkudan çığlık dahi atamıyorduk.

-Söyleyin bakalım, ahmaklar, sizin gözünüzü ne boyadı? Kafdağı’nın ardında ne bulmayı ümit ettiniz? Sonsuz yaşam, sınırsız hazineler, hangi ahmak insanoğlu dileği sizi buraya sürükledi?!

-Biz… Biz büyümek istemiştik.

-Yaratığın sesi yumuşamıştı. Ordum size her insanın Kafdağı’na da hükmetmeye çalışacağını söylemedi mi, sizi başından uyarmadı mı?

Ordusunun kanatlı balıklar olduğunu bir anlık duraksamadan sonra anladım.

-Söyledi ama biz Kafdağı’nı istila etmeyecektik ki. Büyüyüp dönecektik.

-O zaman beni iyi dinleyin, olgunlaşmak istila etmekle olmaz. Bir yerlere gittiğinizde, oralara sahip olduğunuzda büyümüş sayılmazsınız. Büyümek, akıllıca seçimler yapabilmektir. Büyümek, -yalnız kendi iyiliğini değil; herkesin iyiliğini hesaba katmaktır. Ne dediğimi anladınız mı?

-Evet, dedik hep birlikte.

-Dediklerimi anladıysanız, teklifimi düzgünce değerlendirirsiniz: Kafdağı’na gitmeye uğraşmayı keserseniz, sizi limanınıza bırakırım. Yok devam edeceğiz, derseniz de yolunuzdan çekilirim. Bir daha karışmam, ne dirinize ne ölünüze.

Herkes bana bakıyordu; çünkü kararlar benden çıkardı. O an, denizkızının cüssesine baktığımda -isterseniz buna korku deyin- cevap çok açıktı. Büyüyebilmemiz için önce yaşamamız gerekiyordu. Denizkızı, cevabımı hissetmiş gibi, gülümsedi. Onu havalandıran dalgalarla birlikte daha da yükseldi ve kuyruğuyla gemimize bir defa daha çarptı. Hepimiz bir yere savrulduk.

Uyandığımızda, kıyafetlerimiz son derece ıslak, güvertenin oradaydık. Bizi fark etmeleri uzun sürmedi, ani bir cümbüş koptu. Anne babalarımıza haber verildi. Gemimiz ortalıkta yoktu. Annemden sıkı bir azar işittim, ona yalan söylemişim, sabahın bu saatinde limanda ne işim varmış. Belli ki gemimizde geçen günler burada geçmemişti. Arabayla dönerken, kimseden çıt çıkmıyordu. Annem suspus yola bakıyor, bense ön koltuktan arkada oturan Çete’nin geri kalanına bakıyordum. Dötgöz Nalan söze girdi:

-Yenilgiyi kabul etmek insanı olgunlaştırır, dedi. Sınıf öğretmenimiz de, o canavar da haklıymış. Büyüdük.

Annem aynadan Dötgöz Nalan’a baktı:

-İnsan hiç öğretmenine canavar der mi Nalan? Hiç yakıştıramadım, dedi.

Bir kahkaha patlattık. İnsan büyümüşken yanlış anlaşılmalar daha komik geliyordu.

Büyümeye Yolculuk” için 1 Yorum Var

  1. Harikaaa,hayal dunyana bayildigimi soylemis miydim :heart_eyes:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!