Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kazazede

Kurban Bayramı arefesinde, tezek ve saman kokulu inek kamyonunda, kendilerini hayvanların yerine koymak için zorluk çekmeyen iki arkadaş, büyük bir sessizlik içinde, empatinin büyüsüne kapılmış ve neredeyse kesilmek istemiyorum diye sarılıp ağlayacakları bir duyguyla ilerliyorlardı. Kamyondaki ineklerin akıbetinden çok da farklı olmayan bir geleceğe doğru gidiyorlardı.

Bir kamyonda iki hayvan cinsi, hiçliğe gidiyordu…

Kaan kendisine ‘Ka’ denmesinden hoşlanıyordu. Zafer ise özenme olmaksızın, tamamen bağımsız koşullarda ve bağımsız hislerle kendisine ‘Za’ denmesinden hoşlanıyordu. İşte bu yüzdendir ki Kaan ve Zafer’in tanışmaları büyük bir ‘Kaza’ oluşturdu. İlk başta birbirlerini bitirdiler. Sonra birbirlerini tekrar var ettiler. Varlıklarını büyük bir hiçlikte keşfeden bu iki adam; çok okudular, az konuştular ve binlerce bilginin, duygunun ve ikilemin içerisinde, ruhlarını boğmak suretiyle, ilk bağımsız beden cumhuriyetini ilan ettiler. Bu cumhuriyet, içerisinde bulunduğu absürdlük itibariyle, yine absürd bir amaçla yola koyuldu. Sessizlik, uykusuzluk ve bol alkollü bir haftanın sonunda Ka;

“Gidelim!” dedi. “Kafdağına…”

Za, bu kararı sorgulamadı. Ayağa kalkıp sırt çantasını aldı ve bu iki adam en temel yön algıları dahi olmaksızın, bir sabah erken saatte; uykusuz kırmızı gözlerle, bir çöl kentinden yola koyuldular.

Bindikleri inek yüklü kamyon son durağa geldiğinde indiler. İndikleri yer tren istasyonunun yanıydı. Şu anda durmak, devam eden yaşam içerisinde gereksiz bir lüks gibi geliyordu. Sırtlarına çantalarını alıp istasyondan içeri girdiler ve giden ilk trene bindiler. Tren kalabalıktı. Telefonda sevgilisiyle kavga eden bir adamdan, cenazeden eve dönen bir kadına; borca batan bir diğeri, dışlanmış bir eşcinsele kadar içinde tüm acıları barındıran bir dert treni… Ka ve Za, Kafdağına gitmek için doğru yerde olduklarını anladılar. Kafalarını öne eğip binbir dertle beraber sürecek bir saatlik yolculuğun tadını çıkarmaya başladılar. Bir saat, bin saate; bin saat, bin yıla dönüştüğünde; birbirlerinin yüzünde doğumlarını gördüler. Birbirlerinin boynuna dolanan göbek bağlarını gördüler ve kulak delen tiz çığlıklarla ağladılar. Dertler kaçıştı, tren rahatladı. Ağlamalara karışan bir büyük siren sesiyle gara yanaşırken, Ka ve Za halsizdi. Susamışlardı ve biran önce bira içmek istiyorlardı

Tren istasyonda ilerledikleri sırada elinde eskimiş bir bavul ve pardesü ile seksenli yaşlarında, uzun sakallı bir adamı zor nefes alır bir biçimde gördüler. Adamın yanına gittiklerinde, adam dizlerinin üzerine devrildi. Sonra yüz üstü yere. Ka ve Za adamın başında ayakta, yaşlı adam yüzü üstüne yerde. Genç bir çocuk koştu önce, yardım edebileceğini sanıyordu. Sonra oluşan kalabalık… En son bir kadın söylendi kendi kendine; “Yaşlı başlı adam, ne işi var yollarda… Yazık!” Ka ve Za farkındaydı adamın son nefesinde bile ulaşmak istediği bir yer, tanışmak istediği biri vardı. Dönüp birbirlerine baktıklarında, birbirlerini otuzlu yaşlarında gördüler. Kırışıklıkları belirgin, saçları aklaşmıştı. Za çıkarıp sigarasını yaktığında artık bedeninde daha fazla zarar meydana geleceğinin farkındaydı. Cumhuriyet ilk büyük darbesini almış, geri dönülmez bir tahribat bırakmıştı.

Otuzlu yaşlarındaydı Ka, otuzlu yaşlarında ki Za’ya doğru kadehini kaldırırken. Penceresiz, loş ışıklı, alt kat bir barda. Sağır edici bir sessizlik içinde sadece ve sadece iki fahişenin sesi duyuluyordu. Hiç susmayan, çoğu zaman üst üste konuşan ve birbirlerini dinlemeyen iki fahişe. Belli ki konuşma yetilerini anlaşmak için değil başka bir amaç için kullanıyorlardı. Ka dönüp baktı bir tanesine, göz göze geldi. Kadın son sürat konuşurken gülümseyi başardı. Bir gülümseme içinde çok cümle vardı. Anladı Ka. Sonra Za dönüp baktı. Bir diğeriyle göz göze geldi. Bir direniş buldu gülümsemede. Kalkıp yanlarına oturduklarında saat otuzların sonuydu. Mevsim sonkış, ilkyaz. Ortada havalandı şişeler, kadınlar konuşuyordu. Birbirine dokunduğu anda kadehler, bir müzikle başladı yol. Ka ve Za, durdukları yerden seyahate devam edeceklerini anladılar. Sırada ki durak bir katman daha derindeydi. Yollar biraz daha virajlı, hava biraz daha sıcaktı. Kadınlar konuşuyordu. Adamlar yola başladı…

Zerrin ve Derin bir yol kenarında tanıştılar. İkisinin de fileli çoraplarında bir kaç yırtık vardı. Zihinlerine açılmış yırtıkları temsil ettiğini düşünseler de karşı cins tarafından tamamen farklı algınladı. Zerrin ve Derin, karşı cins kelimesinin içindeki ‘karşı’ sözüne takılmıştı. Onların hep karşısındalardı ve daima karşılardı. Yüzüncü erkekti birbirlerine söz verdiklerinde, bütün kelimeleri, cümleleri ve harflerle yapılan veya yapılabilecek bütün varyasyonları bitireceklerdi. Sözcüklerden kurtulmak, derin bir huzurun tek yoluydu onlar için, kafdağının ardına süren sözel bir yolculuk. Sevişirken konuşuyorlardı, yemek yerken, su içerken. Sürekli konuştular… İlk rahatlamayı yaşadıklarında bütün bir dilin ölen kısmı, yüzdelik dilime vurulduğunda yattıkların erkek miktarını geçmişti. Bir kaç farklı yetenek edindiler bu evrede. Gülümsemek onlardan bir tanesiydi. Loş bir barda giriştikler kelime katliamı sırasında bu yeteneklerini kullandılar. Bilinmez bir duygu kapladığında içlerini ‘yangın var!’ diye bağırmak istediler ancak ne yazık ki öldürdükleri o cümleyi diriltemediler ve aşık olduklarını da hiç bir zaman anlayamadılar. Masalarında oturan iki adam, içlerinde seyahat ediyordu ve ilk kez isteyerek izin verdikleri bu seyahatte, içlerinde kaybolmasını istedikleri adamlar, gözleri önünde yaşlandı. Adamların çok uzaklaştığını farkeden kadınlar tüm yangını bir zehir gibi bıraktılar. Bıraktıkları bu zehir hem adamlara zarar verdi hem de kendilerine… Masadan kalkıp gittiklerinde iki yaşlı adam birbirinin sakalını inceliyordu. Ka sigarasında yakacağı sırada

“İçme…” dedi Za.

Sallana sallana çıktılar mekandan. KA – ZA ardında KA – ZA – ZE – DE bırakmıştı. Ancak ‘arka’ bu iki adamın dönüp bakmak istediği bir yer değildi. Gece saat geçti. Yollar; sis, orman, çamur… Bir sese döndüler. Bir at arabası yanaştı yanlarına. Issız gecenin içine dalıp ilerlediler çöle doğru. Başa döndüklerinin farkındalardı. Düştüklerinin ve kalkıp tekrar geleceklerinin de. Kafdağına ulaşamayacaklarının da farkındalardı. Ancak biliyorlardı; dertlerden, ayrılıklardan, kavuşmalardan, yollardan daha güçlü olduklarını. Hiç bulamayacakları Kafdağını kendi kaderleri olarak tayin etmişlerdi ve tüm yenilgilere rağmen kendi kaderlerinin mimarlarıydılar. Kayasını elinden kaçırmış Sisifosu düşündüler ve neden hâlâ içki içmediklerini… İki yaşlı adam neşe gördü birbirinin gözünde. İlk defa gülmeye başladılar. Hatta kahkaha atmaya… Kafdağı, ölüme karşı Ka ve Za’nın en büyük direnişiydi artık…