Öykü

Camdan Piramit

Annesini rüyasında ilk kez seneler evvel görmüştü. Orta ikinci sınıfa başladığı sene. Camdan, dev bir piramidin görünmez basamaklarını ağır, çekinik adımlarla tırmanarak yukarı çıkıyordu. Parlak, çok parlak bir ışık kaynağının merkezine doğru yükseliyordu sanki camdan piramit; çocuk aklı bunun annesinin cennete yükselişinin mükemmel bir tezahürü olduğuna onu hemencecik inandırmışı. Her zamanki seri adımlarının yokluğu onu aslında gitmek istemediğine de inandırıyordu; her anne gibi evladını aslında terk etmek istemediğine. Yine de kasvetli bir rüya değildi bu, o sabah yataktan her zamankinden biraz daha huzurlu, daha dingin kalkmıştı. Yıllar öncesine gitmiş gibi.Taze kolalanmış yakasını iliklemeden önlüğünü giyip aynada gördüğü kırık alt dişine bir müddet gülecekmiş gibi. Sarısı iyice çırpılmış yumurtasının hazır olduğu kahvaltı sofrasına koşa koşa oturacakmış gibi. Hâlâ sekiz yaşındaymış gibi ve annesi hiç gitmemiş, soğuk bir şubat sabahı canına hiç kıymamış gibi.

O sabah yine de huzurlu uyanmıştı. Dingin. Artık kahvaltı etmese de, yumurtanın sarısını da beyazını da sevmese de, bir annesi olmasa da, babası vardı. Babası Ahmet ve kızı Rüya… O sabah itibariyle, bir de piramit. Camdan piramit. Piramit bir semboldü kuşkusuz; fakat meleklerin başını beklediği bir sırat köprüsü veya sadece annesi kadar iyi insanlara açılan bir cennet kapısı gibi değil…Bir zaman makinesi gibi.Onu bir annenin evladı olduğu zamanlara geri götüren bir rüya icadı gibi.

O günden sonra rüyaları çok önemsemesi bundandı Rüya’nın.Daha önce görüp göremediğini bile düşünmediği o parlak ışık yeniden yansın ve onu sarıp sarmalasın istiyordu. Piramidin basamaklarına dokunmak, onları sıkılana kadar saymak, parlak ışıklı gezegenin yörüngesine girmek ve gözlerini açana kadar bir daha çıkmamak istiyordu… Sanki annesinin bir zamanlar yaşadığını sadece o rüyayı görürse hatırlayacaktı. Sanki albümlerde sararmak üzere bekleyen onlarca fotoğrafın hatırlatamadığı hissi, Rüya’ya o rüya hatırlatacaktı. Oysa kaderinin ismiyle beraber yazıldığına dair deli saçması inançlar nasıl terk ettiyse bünyesini o büyüdükçe,büyüdükçe rüyalar da Rüya’ya uğramaz oldu. Bir daha annesini görmedi rüyasında.Onun yaşadığını o sabah duyumsadığı gibi bir daha duyumsamadı. Her gece camdan piramide çıkacağı hayaliyle gözünü kapadı ve seneler geçti. Zaman makinesi belki de tek gidişlikti. Belki bir dönüşü hiç olmamıştı. Belki o parlak, çok parlak ışık annesiyle beraber içindeki çocuğu da alıp gitmişti ve onu tanımadığı bir kadınla baş başa bırakmıştı.

Yine de güzel büyümüştü Rüya, iki kişiyi büyüttüğü için erken erken, fazla fazla. Babası ona iyi bir hayat sunmuştu, kim ne derse desin. Biricik karısının ölümü onu derinden sarssa da hayata kızı için tutunmuş,biricik karısının o hayatı paylaşmak yerine gitmeyi, hatta gitmek yerine ölmeyi seçişini unutmayı başarmıştı. Belki de başardığı unutmak değil yaşamaktı sadece. Kolalanmış yakasını iliklemeyi bilmeyen Rüya bu ikisi arasındaki farkı bilmezdi ama hayat Rüya’yı büyütürken ona bunu öğretmeyi başarmıştı, yumurtayı tekrar sevdiremese de.

Derken, bir gece çıkageldi camdan piramit. Rüya’nın, rüyaların uykuların eşlikçisi olduğunu bile unuttuğu zamanlardı. Hatırası asırlar kadar uzak gelse de çocuk gözlerini kamaştıran o parlaklığı tanımıştı Rüya, tam karşısındaydı. Hatları ince uçlu bir kalemle çizilmiş kadar keskin, varlığı bir serap kadar gerçek dışıydı. Ama oradaydı.

Annesi de oradaydı.

Yürümeye başladı Rüya. O ilerledikçe annesi de piramidin basamaklarını giderek artan bir süratle tırmanmayı sürdürüyordu. Bir yerden sonra ilerlemediğini fark etti; annesi ne kadar giderse gitsin ışığa ulaşamıyor, kendisi ne kadar hızlı yürürse yürüsün ona yetişemiyordu. Nefes nefese kalmıştı ve hiçbir şey değişmiyordu. Birden bire küçülmeye başladı piramit. Bu kez gerçekten elle tutulamayan, gözle görülemeyen bir hal aldı. Rüya ne ara kat ettiğini bilmediği uzun bir yolun sonuna gelmiş gibi hissediyordu kendisini, bacakları adeta tutmuyor, elleri yavaş yavaş hissizleşiyordu. Ayak parmaklarının ucunda ince bir sızı hissetti. Bu da devamı olmalı, diye düşündü, belki de sonu, belki buraya, bu âna ve bu yokluğa saplanıp yapayalnız kalacağının sinsi, hafif sancılı bir ilanı. Oysa küçücük bir cisimdi ayağının altındaki. İki parmağının arasına saklanmıştı, gören gözlerden varlığını sakınmaya çalışırcasına. Rüya ayağını kenara çekti ve cisme uzandı. Çekirdeksiz bir üzüm tanesi kadar ufak, şeffaf bir nesneydi bu. Camdan bir piramit. Rüyasına giren, senelerce orada bekleyen ve tam sırrına erişecekken avucunun içinde kaybolan camdan piramit.

Rüya gözlerini açtığında, kendisini annesinin bezgin öğleden sonraları saatlerce bozup bozup yeniden düzenlediği vitrin raflarını hayal ederken buldu. Tavan arasındaki yüklüğe kaldırılan eşyalardan biriydi bu üç raflı ahşap vitrin; şimdi o el işi kristal vazolar, karanfil desenli porselen çanaklar, yaldızlı konyak kadehleri, gümüş tepsiler ve kabartmalı şekerlikler bir daha gün yüzüne çıkmamak üzere seneler evvel kaldırıldıkları yüklükte ağır bir kasvetle tozlanıyor olmalılardı. Rüya yataktan kalktı ve sabahlığını giymeden tavan arasına çıktı. Ahşap merdivenler her bir basamakta acı acı gıcırdıyor, onu sadece serinliğiyle değil ıssızlığıyla da ürperten tekinsiz bir evrene çıkarıyordu. Kendini bildi bileli toza alerjisi vardı,çok geçmeden üşüdüğü için değilse de bu sebeple hapşırmaya başlayacaktı. Ama umursamıyordu. Camdan piramidi orada bulacağını sanki bildiği her şeyden daha çok biliyordu. Derin bir farkındalıkla sahiplenilen, görülmedikçe unutulan ve unutuldukça sahip de olunmayan, terk edilmiş eşyaların içinde.

Hatırladı Rüya, görür görmez. El yapımı cam bir bibloydu bu; avuç içinde rahatlıkla kaybolacak kadar küçük ama envai çeşit darbeye meydan okuyacak kadar dayanıklı, camdan bir piramit. Nereye, hatta hangi zamana ait olduğu belirsizdi;gösterişsiz fakat devasa bir koleksiyonun parçası mıydı yoksa münferit varlığını alelade bir zücaciyeci rafından bu evin karanlık yüklüğüne kadar sürükleyen ve tüm tek başınalığına inat onca sene kaybolup gitmeyen bir obje miydi, bilmiyordu. Bu bilgiye hiç vakıf olmuş muydu, onu da söyleyemezdi.Tek bildiği bu küçük camdan piramidin bir zamanlar gözünün bir kenarına iliştiğiydi; onu tozlanmış nesnelerin arasından sıyırıp önüne seren sadece vitrin olamazdı.Hafızası onu bu an için saklamış, bilmediği bir geçmişten söküp bir rüyanın sırtına yükleyerek belirsiz bir geleceğe taşımıştı.

Rüya yanında gezdirdi piramidi uzunca bir süre. Bunun ona yeni rüyalar getirmesini de bekledi; serseri bir umudu heyecanla kovalar gibi değilse de olağan bir sebebin gayriihtiyari sonucunu bekler gibi. Ama getirmedi. Rüyalar Rüya’ya geri dönmedi. Aylar geçti ve çantasının bir köşesinde, ağırlık da yapmadığı için farkına varılmayan işlevsiz nesneler gibi sürüklenip durdu;kurumuş maskaralar, tükenmiş kalemler,süresi geçmiş indirim kuponları, kokusu uçmuş mendiller ve delinmiş astarların arasından kayıp gitmiş bozuk paralar arasında sahipsiz bir adet camdan piramit.

Babasının her zamankinden geç geldiği o Cuma akşamı bunu garipsememişti Rüya, yine de kapıyı açışındaki tereddüdü sezmişti nedense. Sadece üç adımlık koridoru sanki her zamankinden daha yavaş geçmişti. Salon kapısının gıcırdayan koluna yaslanıp başını içeri doğru uzatarak “Kızım?” diye seslenmemişti. Canı sıkkın olduğunda yapardı bunu, veya çok nadiren çok dalgın olduğunda. “Baba!” diye seslemişti Rüya, yadırgamadan edemediği sessizliğin içine doğru. Onu delemedikçe, daha da yüksek sesle bağırmıştı: “Baba?.. Baba?!” Babası cevap vermemiş ama çok geçmeden salona gelmişti. Hem kederli hem dalgındı. Her zamanki koltuğuna oturmuştu ama ellerini ceplerinden çıkarmamıştı. Üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi gelmişti Rüya’ya, ki bunun çok da yanlış olmadığını anlaması fazla zaman almayacaktı. Yakın bir arkadaşının cenazesinden geliyordu. Onu senelerdir görmemişti. Araya giren seneler yakını uzak yapmamıştı ama eskiyen her şey gibi tadını ekşitmişti. Belki de acıtmıştı. Annesiyle beraber ortak arkadaşıydıAli; uçuk kaçık, günü gününe uymayan, çocuk ruhunu kaybetmemiş “Deli Ali”. Meslektaşlardı. Senelerce aynı kara tahtaların başında beraber öğretmenlik yapmışlar, ağaçları yaşken eğitmeye uğraşmışlardı. Ayşe, Ahmet, Ali… En bilindik masalların kahramanlarından ödünç aldıkları isimleriyle, pek çok çocuğun kahramanı gibi gezmişlerdi ilkokul koridorlarında, ta ki bir gün Ayşe onlarla gezmeyene dek. Çok geçmeden Ahmet de ayrılmıştı okuldan. O koridorlarda bir daha yürüyemeyeceğini hissetmişti.Ali kalmıştı geriye. Bir süre daha devam etmiş olmalıydı. Ne kadar süre, Ahmet bilmiyordu. Zaman insanları ayırırdı ama ölüm apayrı düşürürdü. Ölüm birini almıştı ve kalanları birbirinden sürmüştü. Bambaşka dünyalara.

Rüya babasının nasıl hissettiğini anladı. Birisiyle bir ölümü paylaşmak ne demek en iyi o bilirdi. Belki bu yüzden itiraz etmeyi düşünmedi bile, ertesi hafta Sümbül’ün evine giderken babasına eşlik etmeye. Oysa böyle emrivakilerden hiç hoşlanmazdı. Babasıyla ev ziyaretleri yapmayı sevmezdi. Sümbül,Ali’nin eşiydi. Rüya’yla babasını cenazeden sonraki hafta çaya davet etmişti. “Çaya, helvaya değil,” esprisini bile yapmıştı, veya yapmaya zorlamıştı kendini, Rüya bunu çok garipsememişti. Ölümün arkasından gelen normalleştirme çabası karşısında verilecek en doğru tepki, tepkisizlikti. Bunu da en iyi Rüya bilirdi, ne de olsa yaşken eğilmişti. Sümbül, cenaze telaşından iki kelime edemediklerini söylüyordu Ahmet’e, halbuki ne çok zaman olmuştu. Aradan geçen seneler Ahmet’e iyi gelmişti ama; şükretmeliydi, üstelik sülün gibi de bir evlat yetiştirmişti, gurur duyuyor olmalıydı kızıyla. Davranışları ölçülü ve metanetliydi Sümbül’ün, alıp başını gitmiş bir keder onu bütünüyle esir almış sayılmazdı. “Bekliyorduk,” diyordu, gideni ismini vermeden anmaya başlamıştı bile. Bir süredir hastaydı Ali. Bedeni aylar içinde sarıveren, durdurulamayan ve alt edilemeyen o ölümcül illet… Tedavi olmayı reddetmişti. Her anlamda çöküp bir çöküntü halinde biraz daha uzun süre bu dünyada dolaşmak istememişti. Sümbül ise erken çökmüş görünmüştü Rüya’nın gözüne o an; babasıyla aynı yaşlarda olması icap eden bir kadın için fazla yıpranmış durduğunu söyleyebilirdi. Annesiyle aynı yaşlardaki bir kadın için nasıl durduğunu ise söyleyemezdi. Annesini hayal etmeyi bırakmıştı Rüya; otuzlarının sonunu etmediği gibi, kırklarının sonunu etmediği gibi, ellilerinin sonunu etmediği gibi, görmediği, bilmediği, hatırlamadığı hiçbir halini hayal etmediği gibi.

Sümbül yerinden kalktı, biten çayları doldurmak için mutfağa gitti. Belki de konuşacak bir şeyler bulmak için. Bu günleri de atlatacak, diye düşündü Rüya, konular zamanla kendi kendilerine açılacak, kapanacak ve hiçbirinin geçerli bir kaydı tutulmayacaktı. Hayatta gerçekten konuşulmaya değer az şey olduğu gibi anımsanmaya değer daha da az şey vardı. Çok geçmeden Sümbül geri gelmişti, fakat elinde bir çay tepsisi veya ağzına kadar doldurduğu bir meyve kasesi yoktu. Senelerdir boyanmadığı belli olan grileşmiş kirli beyaz duvarlardan birini boydan boya kaplayan kitaplığın başına doğru seğirtti. Büyük bir vitrindi aslında bu da, bir kitaplıktan çok. Yüklüğe kaldırılıp senelerce tozlanmaya veya rutubetten için için çürümeye bırakılacak bir vitrin değildi. Bu, senelerce düzenlenip yeniden bozulacak ve bundan böyle daha sık aralıklarla bozulup yeniden düzenlenecek bir vitrindi. Sümbül rafları sabırla taramış, nerede olduğu dilinin ucundaymışçasına aradığı şeyi sonunda bulmuş ve hevesle kapıp Ahmet’le Rüya’nın yanına gelmişti. Bir fotoğraf albümüydü bu, tüm eski albümler gibi sararmış ve yapışkanları kabarmış olanlardan. Bundan sonrakilerin saramayacak olması üzmüştü Rüya’yı, bundan sonrakilerin yapışkanları da kabarmayacaktı çünkü bundan sonrakiler yoktu. Albümlerin tarihe karışması gibi hüzünlü bir görüntüydü yanı başındaki Sümbül de; sayfaları iştahla çevirişi, her bir fotoğrafın hikâyesini uzatmadan fakat önemli hiçbir ayrıntıyı da atlamadan anlatma gayreti. Lastik top ve piknik tüplerinin baş rolde olduğu hafta sonu gezilerinin, vişne suyu içilen okul aile birliği yemeklerinin ve Ahmet, Ayşe, Ali ve Sümbül’ün müşterek mazisine ait nice anının ölümsüzleşmesi daha iyi mi olmuştu bilememişti Rüya. Bu dünyadan çekip gitmiş iki kişinin peşinden dünyanın nöbetini tutan iki kişinin bu türden bir ölümsüzlüğe ihtiyacı olduğuna emin olamıyordu.

Yine de Sümbül aynı hisler içinde değildi, Sümbül’ün bir süre aynı hisler içinde olması beklenemezdi. Yıllar öncesine ait solmuş karelerden ve kendisine yalnızca üstünkörü anlatılmış bölük pörçük anılardan Ali’ye ait öyküler yazmakta ona iyi gelen, marazi bir taraf vardı, Rüya bunu anlayabilirdi. Henüz yirmi bir yaşındayken altı tane rakamın Ali’yi nasıl çılgın bir serüvene sürüklediğini anlatışındaki heyecanda üzülecek çok şey bulurdu Rüya, ama o an Sümbül’ün coşkusunu paylaşmak daha doğru geliyordu. Altı arkadaşlardı, Ali ve kendisi gibi beş deli.Üniversitedeki son seneleriydi. Pek çok konuda ritüelleri vardı; mesela her ay her biri bir rakam söylerdi ve müşterek bir loto kuponu doldururlardı. Tuttururlarsa çıkacak parayla ne yapacaklarını ciddi ciddi hiç düşünmemişlerdi çünkü işin zevki eğlencesiydi, çabalama kısmıydı, yolculuktu. Belki de tutturacaklarına ihtimal vermemişlerdi. Ama bir gün tutturmuşlardı. Kazandıkları para, altıya bölündüğünde dahi göz doyuran, hatta hane kalkındıran bir meblağ sayılırdı ama senelerin ritüelinin birkaç balya banknota dönüşmesine günün sonunda hiçbiri razı gelememişti. Beraber harcamaya karar vermişlerdi bu yüzden parayı, bu para onlara müşterek bir şey edindirecekti. Elle tutulan bir mal, mülk olmamalıydı ama bu, esas olan yolculuksa mükâfatı da hafızalardan silinmeyecek anılar olmalıydı, Kızıldeniz’de yüzmek gibi, piramitleri görmek gibi, zamanın ruhunu çöllerde serap arayan bir bedevi misali iliklerinde sıcak sıcak hissetmek gibi. Sümbül oturduğu yerden bir kez daha kalkmıştı bu kısmı anlatırken. Bu kez aradığı şeyin yerine dair daha net bir bilgisi varmış gibi vitrinin kapalı bölmelerinden birine yönelmişti. Hasır sepetlerden birini karıştırıp sahici bir zafer coşkusuyla geri döndüğünde, elinde ufak bir heybe vardı, onun da içinde Mısır Çarşısı olmayan bir Mısır çarşısından toplanmış türlü ıvır zıvırla beraber bir adet camdan piramit. El yapımı cam bir biblo; avuç içinde rahatlıkla kaybolacak kadar küçük ama envai çeşit darbeye meydan okuyacak kadar dayanıklı. Tıpkı Rüya’nın çantasındaki gibi. Envai çeşit darbeye meydan okurdu okumasına ama Sümbül’ün kayıtsız bakışlarının altında anbean eziliyor, hor görülüyor, sanki görünmez hale geliyordu. Teki kayboldu, diye açıkladı Sümbül, seneler önce. Bir çift iken güzel, şık ve anlamlı bir hatıraydı fakat tek başına kaldığında biçimsiz, yersiz, kaybolup gitmeye müsait bir nesne olmuştu. Çift olmadan varlığını sürdüremeyen her şey gibi değersizleşmişti camdan piramit; öteki teki kaybolmuş çoraplar, küpeler, kol düğmeleri, tuzluğu olmayan karabiberlik ve yağdanlığı olmayan sirkelik gibi. Sümbül belli belirsiz dudak bükerek camdan piramidi varlığı ile yokluğu bir eşyaların arasına kaldırırken Rüya onu izledi. Aslını bilmediği anıların astarında gezen ve bundan sonra sadece cehaletin mutlu edeceği babasını izledi. Hiç tanımadığı bir kızın rüyalarına piramitten bir zaman makinesi gönderdiğini asla bilmeyecek olan Ali’yi düşündü. Ve annesinin görmediği, bilmediği, hatırlamadığı tüm hallerini oracıkta hayal etti.

Piramitler hakkında bir daha hiçbir şey düşünmedi.

Camdan Piramit” için 2 Yorum Var

  1. Merhaba,

    Öykünüzü çok beğendim. Anlatımınız çok duru, sakin. Öykünüz sade ama vermek istediği duyguyu okuyucuya geçiriyor. Beğendiğim çok güzel cümleler var. Bunun gibi:

    serseri bir umudu heyecanla kovalar gibi değilse de olağan bir sebebin gayriihtiyari sonucunu bekler gibi.

    Emeğinize, elinize sağlık

    Görüşmek üzere.