Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Çapalar ve Paraşütler

“Bir varmış bir yokmuş… Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken uzak ülkelerin birinde yüzünün nuruyla nam salmış prensesler kadar güzel bir kız yaşarmış. Ne yazık ki bu prensesler kadar güzel kızın ne bir sarayı, ne de bir prensi varmış. Bu yüzden hayatta en büyük emeli bunlara sahip olmakmış. Sabah akşam, penceresinin önüne oturur, günün birinde çıkagelecek, onu sonsuza kadar sevecek bir prensin yolunu gözler, tanrıya bunun için yakarır, şarkılar söylermiş. Kapısında ülkenin delikanlıları bini bir paraymış; delikanlıların biri gidip, biri geliyormuş̧ ama neye yarar? Bizim kızın hayallerinde mavi atlı kadifeden bir prens varmış. Bu yüzden kapısına geleni kovmaktan beter ediyormuş. Hiçbirini istemiyor, hepsine burun kıvırıyormuş. Bir gece bir mucize olmuş. Pencerenin önünden yıldızlardan düşmüş̧ gibi mavi atlı kadifeden prens belirmiş. Kız heyecanla pencereyi açmış̧, prense elini uzatmış. “Seni bekliyordum,” demiş. Prens gülümseyerek kızın elini tutmuş̧ ve onu mavi atına bindirmiş. “Biz de sizi arıyorduk prenses,” diye eklemiş. Kızla, prens karanlıkta kaybolmuşlar. Bir daha kızı ne gören, ne de duyan olmuş…” Masal bittiğinde Hasna Hanım, torununun uyuduğunu fark etti. Gülümseyerek torununun başucundan kalktı, üstünü örttü ve masaldaki kızın yaptığı gibi pencerenin önüne oturdu. Bu masalın sonunda ne olduğunu hep merak ettiğinden kendince hayal etmeye çalıştı. Ne olmuş olabilirdi? Minimi elleriyle, bir Çerkes güzelliği andıran kız, prensiyle nereye gitmişti? Sonsuza kadar mutlu yaşamış, aheste bir sürgünlükle, aşka kürek çekerek hep bahtın oturduğu dümende mi oturmuşlardı? Yoksa kaderin insafsız bir oyununa mı kurban gitmişlerdi? Sahi, başka alemlerde yaşam nasıldı?

Aklını kurcalayan, peşine düştüğü bu soruyla dışarıdaki derin sükûneti seyretti. “Ah Sıla, masal diye tutturdun da ne oldu, içlerinde binlerce saçmalıktan başka ne var ki?” diye mırıldandı. Teselli arayan gözlerini şehrin zümrüt ışıklarında gezdirerek içini çekti. Sordukça soru kuyuları derinleşiyordu. Kırışıklıklarla dolu yanaklarından süzülen gözyaşları elbisesinin dantel işlemelerine döküldü. İçini kaplayan sıkıntıyla titreyen ellerini yanaklarında ve boynunda gezdirdi. Âdeta dar bir kafese kapatılmış, özgürlüğüne düşkün bir kuş gibi hissediyor, bu dört duvar arasında biriktirdiği acılar gözyaşı olup akıyordu. Sabahı bekleyen kente yağan karanlığın içinde derin hülyalara dalıyor, hayallerinin yüceliği karşısında eğiliyordu. Yitik hayatın dört bir yana saçılmış parçaları, şehrin ölen kuşları gibi soğuk kaldırımlara düşerken cama yansıyan siluetine iğrenerek baktı. Vücudunda başlayan yıkımın tamamlanmak üzere olduğunu fark ederek bu bozgunun içinden elini buğulu cama uzattı, camın buğusunu sildi. Aydınlığa, gökyüzündeki o ilahi renk cümbüşüne, yıldızlara dalmak, kozmik ışıltıda boğulmak istedi. Işık mimarı Tanrı’nın kollarını düşündü. Toprağın şaheseri fani hayatının geçiciliği, İstanbul’un batan güneşi gibiydi. Som ateşten ruhunu sarıp sarmalayan mest olduğu günlerin hayaliyle kendini Van Gogh’un elinden çıkmış gökyüzüne, derin rüyalara bıraktı. Bu dünya, Tanrı’nın ileride yapacağı daha güzel bir dünya için ilk desen denemesi olmalı diye düşündü. Aklına düşen lezzetli dostluklar ve hatıralar bir anlığına yüzünü güldürdü. “Ah şu insanın karmaşıklığı…” diye mırıldandı. Düşünmek için durmuştu. Hayatı bütün derinliği ve zenginliğiyle ifade edemediği için durmak, derinleşmek ve uzun uzun yoklamak istiyordu. Ama takati yoktu. Yüzü zayıflamış, solmuş, gözleri kan çanağına dönmüş ve yanakları çökmüştü. Gözlerinin ferinin yerinde derin bir sessizlik vardı. Bu fırtına öncesindeki sessizliğe benziyordu. Bu sessizlik ona dün gece gördüğü rüyayı hatırlattı. Gördüğü rüyayı hatırlayınca ürperdi. Hayatı ve hayatın derinliğini ele alan olgun bir sanatkar gibi hayatının en büyük ihtirası olan ışık oyunlarını izledi.

Kendi içinde bir kuyu misali derinleşti. Kalbini uzun uzun yokladı. Kainatın altın anahtarını andıran ışık oyunun ardında saklanan, nefes alan bir varlığın olduğunu hissetti. Bir haftadır yüksek ateş, halsizlik ve eklem ağrılarından şikayetçiydi. Bu evin ona verdiği üzüntü ile hastalığının daha da ilerlemesinden korkuyor, insanı nefes alan bir gölge hâline getiren gücün, bir isyan gibi vücuda sirayet eden acı, üzüntü ve yorgunluktan ibaret olduğunu biliyor, hayatını istediği gibi yaşayamamanın verdiği öfke keskinleşiyordu. Böyle bir ruh hâli içinde, mutlu olmak, hatta tebessüm etmek dâhi zordu ve evi yadırgamadığı bir gün dâhi yoktu. Neredeyse bu eve doğuştan mahkum olduğuna inanacaktı. Bir haftadır doğru dürüst uyuyamamış, sabahlara kadar oturmuştu. Yorgunluktan omuzlarını dâhi kaldıracak hâli yoktu. İhmal edilmenin, küçük düşürülmenin ve haksızlığa uğranmanın verdiği acıyla içindeki nefret her geçen gün biraz daha artıyor, halıya işlenen bir desen gibi bedenin ve ruhun değerli isyanını kuruyordu. Benliğindeki bahar dalları sökülüp atılmış, köprünün altında çok sular akmış, o kış uykusuna yatan melankoli tekrar onu ayakta tutan sevgiyi sarıp sarmalamıştı. Bu sefer bu hüznü söküp atabileceğine de inanmıyordu. Yıllardır güneşe bakmamış gibi hissediyor, her şeye küskün bir çiçek misali içine kapandığı dünyasında zihnini zehirliyordu. Yalnız felaket bekleyen bir felaket tellalından farkı yoktu. İnlemeleri her türlü mahşerin sesi olmuştu. Sanki adını bilmediği bir tepeden Lut’un karısının, yanan şehre baktığı gibi yanan içine bakıyor, yanışını seyrediyordu. Perişan bir kafilenin yolcusuymuş gibi sürüklediği bedeniyle cevapsız kalan suallerine batmış bir iğneden fazlası değildi. Her geçen gün daha da soluyor, her geçen gün yüzü biraz daha eriyordu. Yaş dolu gözleriyle adeta bir gözyaşı sebili hâline gelmişti. O zamana kadar farkına varmadan yaşadığı hayatın dışarıdan ona seslendiğini hissetti. İçini dolduran ümitsizlikten sızlayan kalbinin yalvarışına kulak verdi. İçi hınçla, öfkeyle doluydu. İçinde bulunduğu hayat ona hiç olmadığı kadar katı ve zalim geliyordu. Bu hayatın içinde daha fazla yaşayamayacağına emindi.

Hayatını örten örtüyü yavaşça kaldırmış gibi gözbebekleri küçüldü. Kötü uyumanın verdiği halsizlikle bacakları titredi. İpil ipil yağan yağmurun sesini dinlerken yorgun gözlerini uyumak için kapattı. Kendini yumuşak gecenin kollarına bıraktı. Torununun başucundaki koltukta derin bir uykuya dalarken bir ses işitti:

“Hişt! Buraya bak!”

Sesin geldiği yeri bulmak için önce etrafına bakındı. Sonra torununu kontrol etti. Melekleri kıskandıracak bir masumiyeti yüzünde taşıyan küçük kız mışıl mışıl uyuyordu. “Allah Allah,” dedi. Yalnızlıkla beslenen, mum ışığında büyüttüğü gözlerini etrafta dolaştırdı. Yokluğa ve sessizliğe uzun uzun baktı. Başını öne eğerken şehri siyah örtülerle saran karanlıkta bir yıldız mavi mavi parladı. Mavi mavi parlayan yıldıza bakarak gülümsedi. Gökten gönlüne bir huzurun indiğini hissetti. Yürüyen tatlı gecenin sesini duyuyordu. Oturduğu koltuktan kalktı. Elini camın üstüne koydu. Elinin mavi mavi parladığını gördü, derin derin nefes aldı. Yıldızlar kokuyordu. Elmalı turta gibi kokan yıldızların kokusunu iyice içine çekti. Gözlerini kapattı ve saymaya başladı:

“Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on.”

Uykuda olan evi uyandıran bir ışık hüzmesi odayı doldurdu. Sönen soba tekrar yanmaya başlamıştı. İçerisi ısınıyordu. Gönlüne dolan sıcaklıkla yüzünde sıcak bir tebessüm peyda oldu. Pencerenin önünde mavi atlı, kadifeden elbiselere bürünmüş sarışın bir prens belirdi. Prens mavi gözleriyle odanın içine baktı. Gözlerindeki dağınık mavilik Hasna’nın gözlerindeki kahverengiliği delip geçiyordu. Hasna, camın ardındaki prense gülümseyerek “Geldin,” dedi. Prens yavaşça atından indi. İpek ellerini atının başında ve yanağında gezdirdi. Sonra aniden camdan bir gölge gibi içeri geçti. Hasna’nın yüzünü kendine çevirdi, ellerini omuzlarına yerleştirdi. Gözlerini gözlerine dayadı. Hasna’nın heyecandan dili tutulmuştu, ne diyeceğini bilemiyordu. Sadece sustu ve prensin konuşmasını bekledi. Prensin gözleri uçsuz bucaksız okyanuslar gibiydi, her an daha da derinleşiyordu. Mavi kadar göz alıcı, kadife kadar sıcaktı. “Ben mavi atlı kadifeden prens,” diye kendini tanıttı. Hasna sadece “Kim olduğunu biliyorum,” diyebildi. Çocukluk hayallerini süsleyen o masal kahramanı şimdi yanındaydı. Karanlık gecesine doğan prensin teni kadifeden beyazdı. Elini tuttu, yanağına dokundu. Gerçek olmalı diye düşündü. Prensi hissediyordu. Ama prens gerçek olamayacak kadar güzeldi.

Prens saten gibi yumuşak elini Hasna’nın yanağında gezdirdi. Hasna içini çekti. İçini çekişi Temmuz’dan sıcak, Ocak’tan soğuktu. Prense sımsıkı sarıldı, prensin düşündüğünün aksine sıcak olduğunu gördü. Gözlerinden akan yaşlara hâkim olamadı. Prensin büründüğü kadifeye yıldız tozlarını, gözyaşlarını serpti. Yıldız kervanından kopup dünyaya düşen prensin kollarında ve gülümseyişinde kendini huzur içinde hissetti. O kadar huzurluydu ki; tüm acılarını akıtıyor, her şeyi, tüm o yılları unutmaya çalışıyordu. Prensin dudaklarındaki o tatlı tebessüm Hasna’nın dudaklarına geçti. Gözlerini kısarak prensi inceledi. “Hayallerimdeki gibisin,” dedi. Prens gülerek “İstersen oturalım. Hemen gitmeyeceğim,” dedi. Hasna onu odanın ortasındaki masaya buyur etti. Birlikte oturdular. Hasna, prensin gözlerinin içine bakarak “Anlatacak o kadar çok şeyim var ki,” dedi. “Keşke bu kadar geç gelmeseydin de bu kadar şey biriktirmeseydim.”

Prens, “Her şey tam zamanında olmak zorunda,” diye cevap verdi. Hasna içini çekti. Zaman kavramının göğsüne oturduğunu hissetti. Uzun uzun düşündü. “Yani ben çirkinleştikten, yaşlandıktan sonra mı?” diye sordu.

“Hayır Hasna, sen hep, her zaman güzelsin.”

“Ne demezsin… Ellerime bak.” Ellerini prense doğru uzattı. Prens, Hasna’nın ellerine baktı ve gülümseye devam etti. “Bu gece her şey değişecek,” dedi. Hasna, prense, çok uzun zamandır beklediği o mavi kurtuluşa inanmak istiyordu. Prensin tekrar gitmesinden, bunun bir rüya olmasından korkuyordu. Mavi atlı kadifeden prens, Hasna’nın tüm derin korkularını hissediyor, aklından geçirdiği her şeyi okuyordu. Bu yüzden “Korkma,” dedi. “Gitmeyeceğim. Bu bir rüya da değil, uyanmayacaksın. Bu gece yanında kalacağım, gitme vakti geldiğinde buradan birlikte ayrılacağız.” Hasna’nın elini tuttu. Hasna gülümseyerek, gözlerinde akan yaşla “Seni o kadar uzun zamandır bekliyorum ki… Hani kaç yıl oldu desen, söyleyemem. Bir süre sonra insan saymaktan vazgeçiyor, hatta beklemekten de vazgeçmek istiyor ama yine de bekliyor. İşte bak, bekliyordum ve şimdi buradasın,” dedi. Uzun zamandır beklediği oyuncağına kavuşmuş bir çocuk gibi gülümsedi. Her gün ölmek isteyen ruhu sonunda huzuru tadıyordu. Prensin sesi kafasının içinde yankılandı:

“Korkma, artık korkma!”

“Korkmuyorum,” dedi. Prensin ellerini bıraktı ve ayağa kalktı. Torununun üstüne bir karanlığın çöktüğünü görünce panikledi. “Sıla!” diye seslendi. Prens, Hasna’nın kolunu kavradı. Ayağa kalktı ve ona sımsıkı sarıldı. Ağarmış saçlarını okşayarak “Endişelenecek bir şey yok. Bizi kimsenin görmemesi lazım,” dedi. Hasna, elini prensin göğsüne bıraktı. “Anlıyorum,” diye mırıldandı. Hemen ardından canının acıyıp acımayacağını sordu. Acımayacağını öğrenince biraz olsun rahatladı. Gülümseyerek masanın yanındaki dolaba doğru yürüdü. Dolabın içindeki fotoğraf albümünü aldı. Dolabın yanındaki koltuğa kendini bıraktı. İçini çekerek albümün kapağını açtı. Elini fotoğrafların üstünde gezdirdi. “Çok güzel,” dedi. “Çok güzel.”

“Ne çok güzel?” diye sordu prens merakla. Hasna, prensin gözlerine baktı. “Hayat,” dedi. “Hayat çok güzel, değil mi? Onca pişmanlığa rağmen bazı anılar var ki, tüm o pişmanlığı bir anda siliyor. Bir anının bile tüm pişmanlığı silmeye yetmesi ne garip, değil mi? Keşke hayatın bu kadar güzel olduğunu şimdi değil de gençken anlasaydım. Ama geçken, henüz hayat damarlarımızda taze bir kan gibi akarken çoğu şeyi göremiyoruz. Gözlerimin şimdi açıldığını hissediyorum. Sanki sen gelene kadar gözlerim tamamen, sımsıkı kapalıydı. Sanki kördüm ama kör olduğumu bilmiyordum. Şimdi öğrendim.”

“Kendini bu kadar üzme derim. Beni gördüklerinde insanların çoğu isyan eder. Hatta çoğu beni farklı bir şekilde hayal eder, bana farklı bir isimle seslenir. Senin aksine, her şeyin, her zaman istedikleri gibi olmasını dilerler. Her an! Her zaman! Her şeyin! Hiç memnun olmaz, sürekli şikayet ederler. Sürekli kendilerini yiyip bitirirler. Hasna, anlıyorsun değil mi? Acı bir gerçektir ama acı çekmek bir seçimdir. Gökyüzüne baktıklarında gördükleri o sonsuz, o koca evren bile gözlerini doyurmaz. Hep daha fazlasını isterler. Hep “Ben!” diye bağırırlar. Hem bu evrende yalnız olmamak isterler, hem bu evrende onlardan başkalarının olmasından korkarlar. Başka biri “Ben de varım!” dese, ve bu ses bir şekilde evrende yankılanıp onlara ulaşsa, ne olurdu? Hiç düşündün mü? Belki de eksik hissetmezlerdi. Belki de o sesin kaynağını bulup, yok etmeye çalışılardı. Olamaz mı? Onlar bencil varlıklardır Hasna! Evrenin merkezi de ayakları nereye basıyorsa orasıdır. Buna rağmen Eliot’ın Boş İnsanlar şirinde tarif ettiği ölümcül depresyondadırlar. “Boş insanlarız biz, doldurulmuş insanlar, dayanmışız birbirimize, kafalarımız saman dolu, heyhat fısıldaştığımızda, kupkuru seslerimiz, sessiz ve anlamsız, kuru otlarda rüzgar, kuru mahzenimizde, kırık camlar üstünde yürüyen farelerin ayak sesleri gibi,” derler. İki ara bir derede kalmanın banal estetiği! İşleri ansızın yoluna koyuveren tanrısal bir müdahale ya dda bir makine ararlar. Ama sen, evrendeki bir kum tanesi olan hayatına çok güzel diyorsun. Ötekin olmazsa parçalanacağını biliyorsun. İşte bu benim gözümde, büyük bir tevazu… Sence de öyle değil mi?”

Prens, Hasna’yı koltuktan kaldırdı ve tekrar ona sımsıkı sarıldı. Hasna bu sefer prensin sıcaklığını hissedemedi. Prens gittikçe soğuyor, gözündeki mavilik grileşiyordu. “Canın yanmayacak ama üşüyeceksin,” diye mırıldandı. Hasna’nın yüzü düştü, gözleri doldu. Prens hala gülümsüyordu. “Sadece bir süreliğine üşüyeceksin,” diye ekledi. Hasna yorgun bedenini yere bıraktı. İçini çekerken başını hafifçe yukarı kaldırdı, prensin yüzüne bakarak “Yorgunum,” diye mırıldandı. “Artık ebediyen susmalıyım. Çocukluğuma geri dönmek ve dinlediğim o masalın içinde kaybolmak istiyorum. Daha fazlasını istemiyorum. Söz veriyorum, şikayet etmeyeceğim.”

“Şikayet etmeyeceğini biliyorum.”

“O zaman sustur beni. Susmak ve gitmek istiyorum. Hadi artık, hadi gidelim.”

“Son bir isteğin yok mu?”

“Hiçbir şey istemiyorum. Bu işi uzatmayalım.”

“Öldüğünde geriye derin bir sessizliğin kalacağını biliyorsun, değil mi?”

“Biliyorum, zaten sözden önce de sessizlik yok muydu? Sözden sonra da sessizlik olacak. Hep var olan tek şey, sessizlik, değil mi? Her şeye razıyım. Artık ne olacağının bir önemi yok. Demek ki o masalda neler olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim.”

Prens kaşlarını çattı. “Hayır,” dedi. “Hayır, istersen öğrenebilirsin. Sadece istemen gerek. Uzun zaman seni izledim. Doğduğundan beri o kadar az şey istedin ki, istemeye çekindiklerini gördükçe ben kahroldum. Sonunda dayanamadım. Anlıyor musun Hasna? Dayanamadım. Hayır, hemen canını almayacağım. Sana göstermek istediğim son bir şey daha var. Bunu hak ettiğini düşünüyorum. Bana elini uzat ve karşı gelme. İste!” Hansa tereddüt etmeksizin elini prense uzattı. Prens ona uzatılan zarif eli tuttu ve beraber yürümeye başladılar. Babasının sesi Hansa’nın kulaklarında dans etti. Eski günlerden geriye kalan tatlı hatıralar canlandı. Bu canlanma vücuduna yeni bir tazeliği taşıdı. Bacaklarının ağrısı geçti. Kendini daha canlı, daha genç hissetti. Ellerini kulaklarına götürdü. “Geceleri bir rüzgâr esse, bir tıkırtı duysam babama sarılırdım. Babamın yüreğinin sesini benden iyi bilen yoktur,” diye mırıldandı. “Keşke beni koruduğu kadar bana inansaydı. Bir kere olsa her şeyi yapabileceğimi söyleseydi.” Prensin tebessümünü, gözlerinde bir plak gibi dönen derin maviliği seyretti. Sinesine sığdırdığı tüm hayatı dökmeye hazırdı. Gecenin tanıdığı ishak kuşları gibi gözlerini açtı ve gökyüzündeki yıldızlara baktı. Semadan yere düşen mehtap yüzünü aydınlattı. Karanlık havuzda açan güllerden damlayan ayın şaşırtıcı büyüsü ruhunu arındırdı. Prensin asude bakışlarından saçılan huzur gönlünü titretti. Prens Hasna’nın yanağını okşayarak Ahmet Haşim’in “Birlikte” şiirinin ilk bölümü okudu:

“Vahdet yıldızlarının nakışlarıyla işlenen bir tül gibi üstünde titreyen bu gök bütünüyle bizim içindir, gecenin dallarında şimdi açan bu ay, bu altın gül bizim içindir.”

Hasna’nın yüzündeki çizgiler, kırışıklar yok olmaya başladı. Ak saçları kumrala döndü. Tüm bedeni gençliğin tazeliğine kavuştu. Hasna, şaşkınlıklarla ellerine baktı, ellerini vücudunda gezdirdi. Prense sımsıkı sarıldı. Yeşil bir filiz gibi canlanan vücudunun damarlarında akan kanı hissediyor, göklere yükselmek istiyordu. Büsbütün başka ufuklara taşınan dudaklarıyla inci gibi parlayan dişlerini göstererek gülümsedi. “Bu bir mucize,” diye mırıldandı. Hasna’nın gözler dolmuştu. Sanki cennetten gelen bir sesle büyük sükûtun mermer duvarı çatladı. Dudaklarından kanayan ilahi notalar dökülmeye başladı. Ufkun çıplak aynası parçalandı. Prens, “Müziğin ördüğü masalı dinle,” dedi. Hasna’nın ay altındaki yüzü parladı. İçindeki kuş uçmaya hazırdı. Bir mabude edasıyla yürüdü. Sesten ve hayalden yapılmış gökyüzü gittikçe büyüyor gibiydi. Eğildi, yansımasına baktı. Tatlı sarhoşluğu sessizlikle birleşti. Yükselen mehtaba taparmışçasına teşekkür etti. Karanlığın derinleştiği yerlere bakarken yanına gelen prensin farkın bile varmadı. Prensin ellerini omuzlarına koymasıyla irkildi. Prens, “Korkma,” dedi. Gülümseyerek karanlığın derinleştiği yere baktı. “Evrenin bu kadar büyük olması gözünü korkutmasın.” Hasna artık evrenin büyüklüğü karşısında korkmuyordu. Bu büyüklük içine kâinatın huzurunu akıtıyor, ruhunun yaralarını sarıyordu. Korku ruhunu terk etmişti. Bu gece kendini tam bir vahdet-i vücut içinde hissediyordu. Gittikçe kuvvetini arttıran musiki dünyanın plasentası atmosferi parçalıyor, buğulu şeffaf bir mavilikle etrafı egemenliği altına alıyordu. Hasna gecenin gittikçe serinlediğini hissetti. “Üşüyorum,” diye mırıldandı. Prens, ona sımsıkı sarıldı ve iki kalp arasındaki en kısa yolu bulmuşçasına dişlerinden saçtığı ışıkla gülümsedi ve “Zaman her şeyin icabına bakar,” dedi. Sesi su gibi aktı. Hasna, su gibi akan sesi ölümü kucaklarmışçasına kucakladı. Mavi bir sızı dört bir yanını sardı. Prensin tövbe kadar beyaz ellerini tuttu. Gençleşen, hayatla dolan kalbinin üstüne koydu. Prens kadının ateş almak üzere olan kalbinin sıcaklığıyla beslendi. “Üzgünüm,” dedi. “Bu sıcaklığı bir süreliğine almak zorundayım.” Hasna, üzgün değildi. Sigara külü kadar yalnız hissettiği dünyasına bir anda giren mavi atlı kadifeden prens, hayatını değiştiriyordu. “Peki,” dedi prense. Bir kurşunu göğsünde saklarmış gibi sakladığı hayatı iade eder gibiydi. Kalbinin içindeki ateşin söndürüldüğünü hissetti. Dünyanın bütün yalnızlığını unutan gözlerini göğe çevirdi. Ay ışığı sürüklendi. Prens, cebinden çıkardığı saatte baktı. “Tam vaktinde,” diye mırıldandı, Hasna’yı durdurdu. Hasna bir daha dans edip edemeyeceği bilmemesine rağmen prense karşı koymadı. Kendini prensin kollarına bıraktı. Prens, Hasna’nın gözlerinin içindeki tutkuya bakarak “Çocukluğuna dönmek ister misin?” diye sordu. Hasna’nın cevabı belliydi:

“İsterim, bu mümkün mü?”

“Hasna, bu evrende her şey mümkündür. Sadece nasıl yapacağını bilmelisin. Sana basit bir şekilde anlatayım. Bu evrendeki her varlık, evrenin özündeki kudreti içinde bir meyvenin çekirdeğini taşıdığı gibi taşır. İstediğini mümkün kılmak için önce kesini şüpheye çevirmelisin. Şüphe olmadan varlık olmaz. Şüphe bunun ana maddesidir. Sonra dengeyi sağlamalısın. Var olacak şey kendini güvende hissetmelidir. Ardından çapalar atmalısın. Bu çapalar duraklar gibidir. Geri dönmeni, ileri gitmeni, durmanı, devam etmeni sağlar. Şimdiye, geçmişe ve geleceğe atılı çapalar vardır. Bu çapaları sık sık kullanmak zorunda kalırız. Şimdi geçmişe attığın çapaları kullanmak zorundasın. Bu çapalarla kaybolmazsın. Eğer çapaların olmazsa bu okyanusta dalgaların savurduğu kağıt gemilerden farkın kalmaz. Tamam mı? Bunu aklının bir köşesine kazı. Sonra tüm gücü elinde topla. Gücü paylaşırsan, ahenk bozulur, unutma. Son olarak bu zeminde hareket etmek için paten kırmak zorundasın. Paten kırmadan yönünü değiştiremezsin. Şimdi, geçmişe attığın en sağlam çapayı hatırlıyorsun, değil mi?”

“Evet hatırlıyorum.”

“Tamam şimdi o gözlerini kapatıp o çapayı hayal etmeni istiyorum.”

Hasna gözlerini kapatarak geçmişe attığı en sağlam çapayı hayal etti. Hayal ederken sanki tüm evrenin vücuduyla sarsıldığını hissetti. Telaşlanarak gözlerini açtığında ayaklarının altında, gökten yere uzanan bir çapanın durduğunu fark etti. Şaşkınlık içinde prensin gözlerine bakarak “Ama nasıl?” diye sordu. Prens gülümseyerek “Şimdi o çapanın indiği yere ineceğiz,” dedi. Hasna, sorusunu tekrarladı:

“Ama nasıl? Çapaya tutunarak kendimizi aşağıya mı bırakacağız?”

“Hayır, hayallerden oluşmuş şeyler çok narin ve kırılganlardır. O yüzden paraşütle kendimizi oraya bir tüy gibi salmalıyız.”

“Bir tüy gibi mi?”

“Evet, bir tüy gibi.”

“Ama nasıl? Anlamıyorum.”

Prens gülümseyerek, “Sadece kendini hafifçe bırakmalısın,” dedi ve Hasna’yı hafifçe itti. Hasna çapa boyunca düşmeye başladığı an sırtında bir paraşüt açıldı ve onu yavaşlattı. Yüzündeki dehşet yerini sakinliğe bıraktı. Yaklaştığı dünyaya baktı. Uzun bir düşüşün ardından gördüğü evi hatırladı. Bu çocukluğunu geçirdiği evdi ve hala hatırladığı gibiydi. Ayağı yerle buluştuğu an paraşüt birden kayboldu ve kendini evinin önünde buldu. Evine doğru bakarken duraksadı. Kendini bir garip hissetti ve evinin kapısı açıldığında arkasına bile bakmadan yürümeye başladı. Yüzünde peyda olan gülümseme ile “Öldüğümü biliyorum. Fakat cennetime bir paraşütle, aşağıya inerek gideceğimi hiç düşünmezdim,” dedi.

Çapalar ve Paraşütler” için 3 Yorum Var

  1. Çok etkileyiciydi. Okurken duygusal biri olduğunuzu düşündüm. Baştan sona ahenkli ve akıcıydı hikayeniz. Garip hislerle doldum, ne desem bilemiyorum tam olarak. Sanki kendimden bazı parçalar buldum. Başta masalla başlayan ve karakterin iç dünyasıyla sürüp giden bu hikayeyi sevdim. İçinde çokça mavi kelimesinin geçmesi dikkatimi çekti. Bir de bir Çerkes olarak parçada geçen o cümle benim istemsizce gülümsememe neden oldu. 🙂 Güçlü anlatımınızla harmanladığınız bu hikaye için teşekkürler.

  2. Ben okumaya başladığımda hiç yorum yoktu ve ilk yorum yapmanın ağırlığını düşünerek daha da dikkatli okudum 🙂 Ama birisi beni bundan kurtarmış.

    Son söyleyeceğimi en baştan yazayım. Güzeldi…

    Masalların bu coğrafyada doğanlar için yeri bambaşkadır. Masal gibi yazılan hikayeler de bu sorumluluğun altından kalkmak gibi zor bir görevi sırtlanırlar.
    Masal olarak başlayıp, gerçeğe dönen ve yine masala kavuşan metindeki bu geçiş çok hoşuma gitti.
    Okuduğum metinlerde konudan ziyade anlatım ve söz kullanma biçimine önem verdiğim için bu tarafı es geçiyorum.
    Metin içinde kullanılan eski ağdalı sözcükler bir önce okunan cümlenin güzelliğini unutturup metni aşağı çekiyor.
    Kutsal, tasavvufi, edebi metinlere göndermeler ise asıl metin içerisine ustaca gizlenmek yerine oldukça sık ve kör gözüm parmağına şeklinde kullanıldığı için yine metnin güzelliğine gölge düşürüyor.
    Sadelik iyidir.
    Eflatun Cem Güney’in derlediği masal kitabından bir sözle de kendimi korumaya alayım 🙂
    Gerçeğin karası yoktur, kayası vardır.

  3. Güzel bir öyküydü. Daha sık paragraf başı yapmanı tercih ederdim ama, akıcı yazdığın için okumakta pek zorlanmadım.
    Bir dünyadan başka bir dünyaya güzel atlamışsın, heyecan sürüyor.
    Güzel de bir son eklemişsin.
    Dediğim gibi, güzel bir öykü. Eline sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *