Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Cemile

Yaşıyor muyum, ölü müyüm, bilmiyorum, benim için zaman durmuş sanki. Zihnime takılmış hayalin, nereye baksam hiç gitmiyor, bir fotoğraf karesi gibi donuk, her an kımıldayacakmışsın gibi canlı, bir o kadar da solgun. Dudaklarında gülücükler var ama gözlerin ağlamaklı. Işıklarsa sönük, zaman sabah mı, akşam mı, çıkartamadım. Hafiften sis kaplamış her yanı, hani incecik bir tülün gerisinden bakarsın ya, işte öyle! Çalkantılı denizde bir balıkçı sandalı, habire batıp çıkıyor. Suyun üzerinde yarışa koşmuş iki serseri martı, çığlık çığlığalar, seslerini duyuyorum, ortalıkta başka bir velvele yok, onlar da olmasa rıhtım sessiz ve yalnız, sadece senin hayalin, senin gülüşün ama gözlerin ağlamaklı. Neden?

* * *

Bir sonbahar akşamı mıydı, yoksa kışa yeni mi girmiştik, cevabı yok, havanın serin olduğunu hatırlıyorum.

Zaman, iş çıkış saati, şehrin ışıkları bir bir denize düşmeye başlamış…

Sel gibi bir insan kalabalığı var Galata Köprüsü’nde, adımlar telaşlı, kafalar eğik, yüzler bulutlu, manzaraysa kanıksanmış, kimse dönüp bakmıyor, herkesin derdi eve dönmek.

Rüzgâr kulaklarımı ısırıyor, uçuşan tozlar yüzüme vuruyor, gözlerim kısık, arada bir kafamı kaldırıp Karaköy rıhtımına doğru bakıyorum. İskele hem yakın, hem uzak. Altı on beş vapuru yolcu almaya başlamış, yetişmem lazım, aksi halde bir sonraki Haydarpaşa bağlantılı vapur yedide, yetişemezsem, annem başıma ne geldi diye endişeye kapılacak. Kolay değil, her gün cinayet, her gün patlama, her gün isyan.

Sene 1979. Gergin bir yıl. Herkes huzursuz, herkes tehlikede. Gece yirmi dörtten sonra sokağa çıkma yasağı var. Merkezi yerlerde askerler devriye geziyor. Gençlik sağ ve sol diye ikiye bölünmüş. Sokaklar, mahalleler, semtler farklı siyasi fraksiyonların adına kurtarılmış bölge dedikleri egemenlik sahaları haline gelmiş.

İstanbul Üniversitesi’nde doktoraya başlayalı bir yıl oluyor. Öğrenci olmanın en zor olduğu zamanlar. Bostancı’da oturuyoruz o günler. Okul Beyazıt’ta. Trafik berbat olduğu için Karaköy’den okula gidiş ve gelişleri yaya yapıyorum. Bu şekilde otobüs ve troleybüslerden daha hızlı olduğumu söyleyebilirim. Ancak bu akşam daha da hızlı olmam gerekiyor. Üniversitede çıkan bir olay nedeniyle okul boşaltılırken polis can emniyeti nedeniyle öğretim görevlilerini bir süre daha içeride tuttu. O yüzden biraz geciktim ve bu gecikme bana altı on beş vapurunu kaçırmaya mal oldu. Rıhtıma ayağımı basmıştım ki, kapılar kapandı. Turnikenin gerisinden çımacıların palamar çözdüğünü görebiliyordum. Hareket memuru düdüğünü öttürdü, köprü rıhtıma çekildi, geminin kıç motorları çalıştı. Yapacak bir şey yoktu. Kırk beş dakika sonraki vapura kadar burada kalmıştım.

Rıhtımın isli ve kirli lambalarının ışıkları benim gibi vapuru kaçıran insanların telaştan terlemiş suratlarında parlıyordu. Bazı yüzler aşina, bazılarıysa hatırda kalmayacak kadar silik. Canım yolcu salonuna geçmek istemedi. Orada tıkış tıkış dikeleceğime vapur saatine kadar rıhtımda dolanır, gelen geçene bakar, denizi seyreder, martıları dinler, rıhtıma yanaşmış bir sandalda pişirilen balık ekmeğin baştan çıkarıcı kokusunu içime çekerim diye düşündüm. İskeleden çıkıp deniz kenarında amaçsız dolaşmaya başladım.

Karşıdan bakıldığında göğün gittikçe kararan maviliğinin eski yarımadanın silüetini bir yorgan gibi kucakladığı görülüyordu. Akşamın bu saati sadece karada değil, denizdeki yolcu trafiğinin de en yoğun olduğu zamandı. İrili ufaklı çok sayıda yük teknesi, şehir hatları yolcu ve araba vapurları, çeşit çeşit sandallar, kurtarma ve kılavuz botlarıyla, Karaköy rıhtımı, Galata Köprüsü ve Eminönü-Sirkeci hattı arasındaki deniz âdeta bir panayır yerini andırıyordu.

Gözlerim, rıhtıma savruldukça köpükler saçan dalgalara öyle dalmıştı ki, büyük bir dalga gelip paçalarıma kadar ayaklarımı ıslatmasaydı ayılamayacaktım. Neye daldığımı, neyi düşündüğümü hatırlamıyorum, ancak buz gibi soğuk su ayakkabılarımdan içeri dolunca neye uğradığımı şaşırdım. Dalgadan kaçacağım derken öyle bir yalpalamıştım ki, az kalsın dengemi kaybedip denizi boylayacaktım. Ayakkabılarım su içinde, çoraplarım ve paçalarım ıslanmış olarak iskeleye geri döndüm. Saatime baktım, Haydarpaşa vapurunun yanaşmasına daha yirmi dakika vardı. Birden bütün kuvvetim tükenmiş gibi hissettim. Vapura yetişme telaşıyla sırılsıklam terlemiş, rıhtımda soğuk havada gezinmiş, üstüne üstelik ayakkabılarımı da ıslatmıştım. Vücudum titremeye, soğuk soğuk terlemeye başladım. Ateşim yükseliyordu.

Yolcu salonu şimdiden tıklım tıklım dolmuş, kalabalık gişelere kadar yayılmıştı. Jeton kuyruklarıysa iskelenin dışına kadar uzuyordu. Jetonunu alanlar ya doğrudan tıka basa dolmuş gibi görünen yolcu salonuna geçiyor, ya da nispeten daha az kalabalık olan arka tarafta birikiyorlardı. Bir süre turnikelere doğru ağır ağır ilerleyen insanları seyrettim. Arkadan gelenler önlerdekileri itip kaktıkça kalabalık da akordiyon misali dalgalanıyor ve bu sayede aradaki boşluklar da doluyordu. İçimden kalabalığa uymak gelmedi. Vapur yanaşıp kapılar açıldığında nasıl olsa izdiham da sona erecekti. Birden gözlerim karardı, yere yığılacak gibi oldum. Vücudum alev alev yanıyordu.

İşte seni o sırada fark ettim. Başında çene altından bağladığın bir eşarp vardı.

İskelenin giriş kapısında belirdiğinde önündeki alamancı kılıklı orta yaşlı adam elindeki transistörlü radyoyu kulağına götürdü. Sağır olsa gerek diye düşündüm, çünkü radyonun sesini öyle açmıştı ki, müzik ta benim kulağıma kadar geliyordu.

Etrafa bakındın, birini arıyor gibiydin.

Gözlerim sende, kulağım alamancının radyosundan gelen kanun taksimindeydi. Kanunun yaydığı nağmeler o kadar hoş ve tatlıydı ki, eminim belli etmeseler bile iskele girişindeki herkes bu taksimin büyüsüyle âdeta mest olmuştu.

Taksim sona erip şarkı başlarken sen de beni fark ettin.

Gözlerim gözlerinle buluştu, içime tatlı bir sıcaklık doldu. Sen miydin o? Şarkı mıydı yoksa?

“Madem küstün dargındın, neden geldin ağladın?

Birden bana doğru yürümeye başladın. Aramızda beş ya da altı adım mesafe vardı, ne var ki gelişin bir ömür alacak kadar yavaştı.

Büyülenmiştim sanki.

Ancak…

Bakışmamız bir göz aldanmasıydı belki de…

Yanıma geldiğinde yüzüme bakmadan geçtin. Hemen omzumun dibinde duran iyi giyimli, melek yüzlü, pos bıyıklı adama, o kadar yakından konuştun ki, ne dediğini duydum, titrek bir ses tonuyla, “Bir jeton parası verebilir misiniz?” diye sordun.

Göz ucuyla baktığımda adamın pis pis sırıttığını gördüm ve cevap olarak kulağına ne fısıldadığını duydum.

“Güzelim, karşılığını verirsen, lafı bile olmaz!”

Burnundan saldığın hiddeti de fark ettim. O zaman iffetli bir kız olduğuna hükmettim. Yollu birisi olsaydın en azından neyin peşinde olduğunu belli ederdin. Cevap vermeden ayrıldın adamdan. Sonra az ileride iyi giyimli, olgun ve insancıl olduğu izlenimi veren bir başka adama yöneldin. Ne dediğini duymadım ama adamın suratının aldığı şekilden seni terslediğini anladım. Hâlbuki bir jeton parasından ne çıkardı ki! Aylık abonman kartım olmasına rağmen, cüzdanımın bozuk para cebinde her zaman birkaç yedek jeton bulundururdum. Cüzdanımı çıkararak içinden bir adet jeton aldım. Jetonu parmaklarımın ucunda tutarak yanına geldim.

Başını önüne eğmiş, üzgün bir halin vardı. Usulca jetonu uzattım.

“Afedersiniz!” dedim.

Kafanı kaldırdın, parmak uçlarımın arasında sana uzattığım jetona baktın, sonra gözlerini yüzüme çevirdin. Şaşırmıştın.

“Jetona ihtiyacınız olduğunu fark ettim. Buyurun, ben de bir tane fazla var.”

Ne diyeceğini bilemedin. O an öyle bir halin vardı ki, sanki meleklere dua etmişsin de, dileğin aynı anda kabul edilmiş gibi bir sevinçle parladı yüzün ama hemen toparladın, ciddileştin. Utanmıştın.

“Alın lütfen.”

Israrım üzerine elini uzattın.

Parmaklarımın ucundaki jetonu alırken ürkek bir güvercinin çekingenliği vardı üzerinde.

Kafanı kaldırdın, gözlerimin içine baktın, dudakların kımıldadı, ne dediğini duymadım, herhalde teşekkür ettin, sonra yüzünü yolcu salonuna çevirip kalabalığa uydun ve turnikelere doğru ilerlemeye başladın. Arkandan bakadururken alamancının radyosunun sesi kulaklarımı doldurmaya devam ediyordu.

“Rıhtımda boynun büküp bana mendil salladın.”

Haydarpaşa vapurunun kıç güvertesinde denizi ve gemiyle yarışan martıları seyrederken seni düşündüm. Ne kadar da çaresiz bir halin vardı!

* * *

O akşam vapurdan itiş kakış fırla, Haydarpaşa garının merdivenlerini koşarak tırman, kalabalığa uyup insanlar sıra sıra dizilmiş trenlerden hangisine koşuyorsa ona doğru koş, üstelik ortalığı telaşa veren düdük seslerleriyle daha da bir paniğe kapılıp kapağı ilk vagona at derken Karaköy rıhtımında rastladığım kız aklımdan çıkıp gitmişti. Ancak nedense, o kadar hengâmeye rağmen, alamancının radyosundaki şarkı kulaklarımdan hiç silinmemiş, hatta âdeta dilime yapışmıştı.

“Bu halinle beni bil şifasız yaraladın,

Rıhtımda boynun büküp bana mendil salladın.”

* * *

Ertesi gün.

Herşey kendi sakinliğinde ve olağanlığında sıradan bir gün.

Olağan olmayan bendim.

Okuldan çıkıp Mercan Yokuşu’ndan Eminönü’ne inerken ve Galata Köprüsü’nden geçip Karaköy rıhtımına doğru yürürken herşey gibi ben de sakindim. Olağan olan bütün bu mesafeyi koşarcasına kat ediyor olmaktı. Hâlbuki ben, bilerek ve isteyerek, altı on beş vapurunu kaçırmıştım. İşte olağan olmayan buydu!

O gün, okul kütüphanesinde, kuytu bir masada, sessiz sessiz çalışırken, neden bilmiyorum, birden dün akşam Karaköy rıhtımında kendisine jeton verdiğim kızın çaresizliği düştü aklıma ve bir daha da çıkmadı. Gün boyu yüzünü hatırlamaya çalıştım. Zihnimde beliren hayali pek berrak değildi. Elimden jetonu alırken gösterdiği ürkeklik gibi şimdi de bir sis perdesinin arkasında saklanıyordu. Yüzüme bakarken gözlerini kaçırdığını hatırlıyorum, belli ki utanmıştı. Gözleri ne renkti, çıkarmak zor, rıhtımın ruhsuz ışıkları altında her renk birdi. İnce dudakları minnetle kıpırdamıştı. Eşarbının kenarından fırlamış bir tutam perçem, tomurcuğu henüz pırtlamış saf bir gül goncasını andırıyordu. Kılık kıyafetindeyse taşralı bir hal vardı. Onda beni etkileyen neydi, gerçekten bilmiyordum. Bunu öğrenmenin tek yolu onunla tekrar karşılaşmaktı.

Altı on beş vapuru sirenini öttürürken hiç bu kadar rahat olmamıştım. Vapur kıçı sıra denizi köpürdedip iskeleden ayrılırken dudaklarımın gevşediğini, yanaklarımdaki gamzelerin iyice çukurlaştığını, gözlerimin bir maceraya merhaba der gibi ışıldadığını hissediyordum. İskeleye varınca turnikelerin gerisinden önce yolcu salonuna, sonra da girişteki geniş alana göz gezdirdim. Kızdan henüz eser yoktu. Bu akşam onu görebileceğimden emin değildim ama şansımı denemeye değerdi. Hiç olmazsa içimde ukde kalmazdı.

Dün iskele girişinde nerede durduysam orada, yüzüm dışarı dönük, beklemeye koyuldum. Etraf dün olduğu gibi bu akşam da kalabalıklaşmaya, gişe önünde kuyruklar oluşmaya, kimileri yolcu salonuna girip vapura geçiş kapısı önünde birikmeye, kimileri de iskele girişinde öbekleşmeye başlamıştı. Bense bütün dikkatimi iskeleye giren çıkan insan trafiğine vermiş, gözlerimi bir an bile kaynaşan kalabalığın üzerinden çekmemiştim. Ancak kız ortalıkta yoktu ve Haydarpaşa vapurunun yanaşma saati de yaklaşıyordu. İçimin burkulduğunu hissettim. Ya gelmezse diye kuruntulanırken zihnime birden dün akşam elindeki küçük transistörlü radyoyu kulağına dayamış alamancı adam düştü. Hoş ve tatlı bir şarkı yükselmişti radyosundan.

“Madem küstün dargındın, neden geldin ağladın?”

Şarkıyı içimden tam mırıldanacaktım ki, O göründü. O kız! Dünkü kız!

Aniden peydahlanmıştı iskele girişinde. Eşarbı yine başındaydı. Dün akşamki halinin aksine telaşsız ve sakin bir hali vardı. Gözleri kimseyi aramadı, birilerinin yanına gidip jeton parası istemedi. Doğruca gişeye doğru yürüdü ve kuyruğa girdi. Gözlerimle takip ediyordum. Elini pardesüsünün cebine soktu ve para çıkardı. Sıra kendisine gelince parayı ödedi ve jetonu aldı. Farkında olmadan ayaklarım beni ona kadar götürmüştü. Kız turnikeden geçerken ben de arkasında bitmiştim. Vapura geçiş kapısının önü hıncahınç doluydu. Kalabalığın arasına karışmadı, gidip daha sakin bir yerde durdu.

Saatime baktım, vapur her an yanaşabilirdi. İnsanlar birbirini ite kaka vapura geçiş kapısının önündeki son boşlukları dolduruyorlardı. Kızsa görüş alanımın içerisinde, birkaç metre uzağımdaydı ama gelen geçenler yüzünden bir görünüp bir kayboluyordu. Görebildiğim kadarıyla durgun ve düşünceli bir hali vardı. Başına geçirdiği eşarp yüzünü gölgeliyordu, buna rağmen teninin beyazlığı ve pürüzsüzlüğü dikkatimden kaçmadı.

Vapurun iskelede görünmesi üzerine çıkış kapısına doğru bir hareket oldu. Kız bir iki adım ilerledi. Araya insanlar girdi. Şimdiki pozisyonumdan baktığımda sadece eşarp geçirilmiş bir kafa görüyordum. Vapur yanaştı, köprü çekildi, inen yolcular beklendi. İnsanlar sanki bir yarışa hazırlanıyormuş gibi tetikteydi. Kıza baktım, arkadan itenler yüzünden arada sıkışmış gibi görünüyordu. Bir düdük sesi duyuldu ve kapılar açıldı. İnsanlar vapura hücum ettiler. Telaşın sebebi vapurda iyi bir yer tutmaktı. İzdiham yüzünden kızı kaybetmiştim. Üst kata çıkmıştır diye düşünerek merdivenlere yöneldim. İnsanlar karınca sürüsü gibi bir anda geminin her yanını sarmıştı. Her yere dikkatle baktım ama kıza rastlayamadım. Belki alt kat salonlarındadır diye aşağı indim, etrafı iyice taradım. Gemi kalkmış, Haydarpaşa istikametine doğru yol almaya başlamıştı. Gerilmiş ve sıkılmıştım. Kendime kızı nasıl gözümden kaçırdım diye kızıyordum. Boğulacak gibiydim. Soğuğa ve rüzgâra rağmen kendimi dışarı attım ve çıkış alanında nispeten sakin bir yerde ayakta durup dalgın gözlerle denize baktım.

Bugün bütün gün zihnimi o kızın hayaliyle meşgul etmiştim. Tanışmak için olmasa bile en azından dün akşamki jestimin karşılığı olarak kendisinden belki kaçamak bir tebessüm alabilirim diye düşünmüştüm. Ama olmadı. Bu geminin içinde bir yerde olduğunu biliyordum. Ona bakınmıştım ancak tekrar rastlayamamıştım. Tek avuntum, ki hiç olmazsa diyeceğim, kısa bir süreliğine de olsa onu görmeyi başarmıştım ve bundan da gizli bir haz almıştım. Daha da tuhafı, dün akşamki alamancının transistörlü radyosundan yükselen şarkı o kadar hoşuma gitmişti ki, gerçi hiç alakası olmamasına rağmen, kızın hayalini şarkının sözlerinin ifade ettiği hikâyeye yapıştırmıştım.

“Rıhtımda boynun büküp bana mendil salladın.”

Birden omzumun gerisinden gelen bir kadın sesiyle sarsıldım. Nağmenin dilimin ucuna düşmesiyle kaybolması bir oldu.

“Beyefendi!”

Kafamı yavaşça arkaya çevirdim. Zihnimi dün akşamdan beri meşgul eden kız hemen arkamda durmuş bana sesleniyordu.

“Beyefendi!”

Gözlerime inanamıyordum. İşte o kız!

“Dün akşam bana jeton vermiştiniz. Hatırladınız mı?”

Hatırladım tabii ki! Ama hayretten ağzımı açıp konuşamıyordum ki! Bir hayalete bakar gibi bakıyordum kıza. Bu gerçek olamazdı.

“Öncelikle çok teşekkür ederim. Herkes dilenci olduğumu zannetti. Kimse yardımcı olmadı ama siz…”

“Be-be-ben…”

Konuşma yeteneğimi yitirmiştim. Kekeliyordum.

“Ö-önemli değil, ri-rica ederim.”

Kız, dudaklarında minnet dolu bir tebessümle gözlerimin içine bakarak parmaklarının ucundaki vapur jetonunu bana uzattı.

“Buyurun, size bir jeton borcum vardı.”

Şaşkınlığım sürerken vapur Haydarpaşa iskelesine yanaşmaya başlamış, çımacı palamarı eline almış, karşı tarafa atmaya hazırlanıyordu.

“Rica ederim, ne önemi var. Sizde kalsın. Yine böyle bir durumda kullanmak üzere yedeğiniz olur.”

Kız itiraz edecekti ama çıkış alanına yığılmaya başlamış Haydarpaşa yolcuları konuşmasına fırsat vermedi. Arkadan gelen baskıyla kız dengesini kaybedecek gibi oldu. Düşmesine fırsat vermeden dirseğinden yakaladım.

“Düşeceksiniz.”

Kız kolunu çekerek, “Ben kenara geçeyim,” dedi. “Tekrar teşekkürler.”

“Siz Haydarpaşa’da inmiyor musunuz?” diye sordum merakla.

“Hayır!” diye cevap verdi kendine yana doğru yol açarken. “Ben Kadıköy’de ineceğim.”

Eve varana kadar kızı düşündüm durdum. Şimdi zihnimdeki hayali pekiştirecek epey malzemem olmuştu. Hatırladığım kadarıyla sade, makyajsız bir yüzü vardı. Burnu küçücük, dudakları ipinceydi. Uzun kirpiklere ve yay gibi kaşlara sahipti. Gözleriyse simsiyahtı. Eşarbının altından alnına dökülmüş ve rüzgârda uçuşan kestane rengi saçları ona büyüleyici bir hava vermişti. Sesinde kendine has perdeli bir tını vardı ve bu onu daha da çekici kılıyordu. Dalgın ve düşünceli halim annemin gözümden kaçmamış olacak ki, bana, “Sende aşık bir hal var,” diye takılmıştı. Aşık değildim ama bir şekilde ona yakınlık duymuştum. Bu daha önce hissetmediğim bir duyguydu.

Ertesi gün vapuru yine kaçırdım.

Uzun süre ortalıkta görünmedi. Haydarpaşa vapuru iskeleye yanaşmak için manevra yapmaya başlamıştı. Gözlerim çaresiz ve umutsuz bir şekilde iskele girişinde onu arıyordu. Sıkıntıdan ölecektim. Köprünün çekildiğini duydum. Hayal kırıklığı içindeydim. Ruh halim alamancının radyosundan duyduğum o şarkıya ne kadar da uyuyordu.

“Rıhtımda boynun büküp bana mendil salladın.”

Şarkının nağmeleri daha zihnimde belirmeden bir mucize daha oldu.

Beklediğim kız telaş içinde iskeleye daldı ve doğruca gişe önündeki uzun kuyruğa girdi. Bu kuyrukta sıranın kendisine gelip vapura yetişmesi imkânsız görünüyordu. Aklıma hemen cüzdanımın bozuk para cebinde bulundurduğum yedek jetonlar geldi. Bir tane çıkararak kızın yanına geldim.

“Merhaba,” dedim.

Beni görünce pek de mutlu oldu. Gözleri ışıldadı.

Parmaklarımın ucundaki jetonu kendisine uzatarak, “Vapuru kaçıracaksınız,” dedim. “Alın bunu, kuyruk uzun, boşuna beklemeyin.”

Kız önce çekingen davrandı, bir elimdeki jetona, bir de bana baktı ve sonra, “Çok teşekkür ederim,” diyerek jetonu kabul etti. Arkasından yüzünde mesafeli bir tebessümle, “Borç alıyorum ama,” diye eklemeyi de ihmal etmedi. Birlikte turnikelere koştuk. Hareket memuru kalkış düdüğünü öttürdüğü sırada kapanmak üzere olan kapıdan geçip vapura bindik. Deli gibi koşmamıştık ama vapura yetişme telaşından nefes nefese kalmıştık.

“Az daha kaçıracaktık,” diye espri yaptım.

“Ya öyle!” diye karşılık verdi kız, yüzüme bakmadan. Sonra gözleri daldı, yerde bir noktaya kitlendi. ‘Acaba yanyana duruyor olmamızdan rahatsızlık mı hissetti,’ diye geçirdim içimden. Etrafımız o kadar kalabalık ve herkes hem o kadar dip dibe duruyor, hem de birbirini süzüyor gibi görünüyordu ki, kız ister istemez konuşmaya çekinmiş olabilirdi.

“Kadıköy’de mi oturuyorsunuz?” diye laf attım ortaya.

“Evet,” diye yanıt verdi. “Moda’da oturuyoruz.”

Moda semti Kadıköy’ün en zengin semtlerinden biriydi. Bu kılık kıyafetiyle kızı Moda’ya pek yakıştıramamıştım ama neden olmasın diye düşündüm sonra. Pekâlâ zengin ama mazbut bir aileden geliyor olabilirdi.

“Güzel semt,” diye karşılık verdim. “Ben de Bostancı’da oturuyorum. Annemle birlikte. Babam geçen sene vefat etti.”

Birisi vaktiyle, ‘Bir kızın ilgisini çekmek istiyorsan ailenden bahset önce,’ dediğini hatırlıyorum. Bu şekilde karşı tarafa hem güven verir, hem de her kızda mevcut olan annelik duygusunu kışkırtır, ilgiyi arttırırmışsın. Ben de öyle yaptım.

“Şimdi pencerede oturmuş beni bekliyordur anneciğim. Gecikince çok evham yapar.”

Kız etkilenmiş olacak ki, “Anneler öyledir,” diye doğruladı. Sonra gözleri yine daldı, başı önüne eğildi. Camdan göründüğü kadarıyla Haydarpaşa mendireğine girmek üzereydik ve insanlar yavaş yavaş çıkış kapısı önünde birikmeye başlamıştı. Bu konuşmayı bir adım ileri götürmek gerekiyordu. Ama nasıl?

Cesaretimi toplayarak, “Benim adım, Cem,” dedim.

Gözlerini yüzüme çevirdi ve gülerek, “Cem mi?” diye sordu.

“Evet!” diye yanıt verdim. “Cem!”

“Benimki de Cemile,” diye ekledi.

Gülme sırası bendeydi.

“Hadi ya!” dedim şaşırmış bir şekilde. “İşe bak! Ben Cem, sen Cemile!”

Kız gülmeye devam ederek, “Evet, çok ilginç!” dedi.

Yüzümdeki tebessümü koruyarak, “Tanıştığımıza memnun oldum, Cemile,” dedim.

Kızın yüzü birden al al oldu. Utanmıştı. Yüzüme bakmadan, zor duyulur bir sesle, “Ben de,” diye karşılık verdi. Daha fazla üzerine gitmemeye karar verdim. En azından adını öğrenmeyi başarmıştım: Cemile!

Cemile giderek zihnimde bir tutkuya dönüşmeye başlamıştı. Onu düşünmekten, onu hayal etmekten anlatılmaz bir haz alıyordum. Kısa süre içerisinde akşam yedi vapurunun da gediklilerinden biri olup çıkmıştım. Kimi zaman son dakikada, kimi zaman daha erken ortaya çıksa da, hafta içi her akşam birbirimizle karşılaşmak neredeyse bir adet haline gelmişti. Birbirimize alışmış, gözle de olsa birbirimizi arar hale gelmiştik. Ben aslında altı on beş vapuru yolcusu olduğum için rıhtıma hep ondan önce varıyordum. Rıhtıma bir varmaya göreyim, damarlarımdaki kan ergen delikanlılar gibi coşuyor, kalbim heyecandan deli gibi çarpıyor, çektiğim nefes yetmiyor, elim ayağıma dolaşıyordu. Neden böyle hissediyordum, bu kızdan ne beklentim vardı, onu başka kızlardan daha çekici yapan neydi, bilmiyordum, ama gerçek olan bir şey vardı ki, onu o şarkıdaki, ‘Rıhtımda boynun büküp bana mendil salladın,’ şeklinde ifade edilen kızla öyle bir özdeşleştirmiştim ki, şarkı ne zaman zihnime düşecek olsa sis dağılıyor ve o ortaya çıkıyordu.

Ay gibi doğardın içime, Cemile. Gözlerin mahcup, bedenin ürkekti. Yüzüme bakamazdın doğru dürüst. Elimi tuttuğun hiç olmadı. Yanyana dursak da değmezdi bedenlerimiz birbirine. Suskun, sessiz ve hüzünlü bir halin vardı. Ne de yakışırdın mendil sallayan kızın hayaline.

Sohbetlerimiz kısa, kesik kesik, bölük pörçük ve havadan sudan olmasına rağmen ve bahsetmekten hiç hoşlanıyor gibi görünmese de, lafı ağzından kerpetenle alarak ailesinin Urfalı olduğunu, İstanbul’da yaşlı amcasının evinde kaldığını, boş durmamak için İMÇ[1]’deki bir plak şirketinde sekreter olarak çalışmaya başladığını öğrendim. Ailesi, erkek kardeşleri, amcasından bahsederken sesinin tonunun değişmesi dikkatimden kaçmadı. Ancak dikkatimden kaçmayan bir başka şeyse, İMÇ’deki işi sırasında plak ve kaset doldurmak için çalıştığı firmaya gelen giden, çarşı içinde ortalıkta dolaşan bir sürü şöhretle her gün nasıl karşılaştığını gözlerini büyüterek ve heyecanla anlatmasıydı.

“Kafamı bir kaldırdım, karşımda Emel Sayın var. Küçük dilimi yutacağım.”

“Bir imza alsaydın veya birlikte fotoğraf çektirseydin. Urfa’ya döndüğünde annene babana gösterirdin.”

“Olmaz o dediğin. Bizimkiler anlamaz öyle şeylerden!”

Bir akşam şiddetli lodos çıkmıştı. Deniz çok çalkantılıydı. Üstelik yağmur da vardı. İskeleye kapağı zor atmıştım. Cemile’yse epey gecikmişti. Bereket Haydarpaşa vapuru henüz açıkta görünmemişti. Gözlerim iskele girişinde âdeta sabitlenmişti. Saate baktım, yediye on vardı ve ne Cemile’den, ne de bu dakikalarda yanaşması beklenen vapurdan eser yoktu. Vapuru boş vermiştim ama benim boynu bükük, elinde mendil sallayan arkadaşım acaba nerdeydi? Aklıma şarkıyı getirmemle Cemile’yi yağmurdan korunmak için iskelenin karşı sırasında bir muhallebicinin saçağına sığınmaya çalışırken görmem bir oldu. Aynı anda iskeleden de bir anons yükseldi.

“Dikkat! Dikkat! Sayın yolcular. Lodos fırtınası nedeniyle Haydarpaşa, Kadıköy yönüne saat yedide yapılacak sefer iptal olmuştur. Bir sonraki sefer saati sekizdir.”

Buna sevinmeli miydim, üzülmeli miydim, emin değildim, ancak lodosa bir teşekkür borçlu olduğumu biliyordum. Lodos fırtınası Cemile’yle birlikte olabilmem için bana fazladan bir saat hediye etmişti.

Hiç düşünmeden kendimi sağanak yağmura attım ve muhallebecinin saçağının altında bir eliyle rüzgârın uçuşturduğu eşarbını, diğeriyle de pardesüsünün eteklerini tutmaya çalışan Cemile’ye doğru koştum. Sert rüzgârın savurduğu yağmur taneleri gözlerini tam açmasına izin vermiyordu, ancak kısık gözlerinin arasından beni gördü ve gülümsedi.

“Gel benle,” diye seslendim Cemile’ye, muhallebicinin kapısını işaret ederek.

Yağmur oluk gibi başımdan aşağı boşalıyordu. Dükkânın kapısının önünde birikmiş insanlardan müsaade isteyerek kapıyı açtım ve Cemile’yi içeri aldım. Muhallebici tıklım tıklım doluydu.

“Yedi vapuru iptal oldu,” dedim Cemile’ye, bir felaket haberi veriyormuş gibi. Yüzü birden dehşetle kasıldı. “Mecburen sekize kadar bekleyeceğiz.”

“Olamaz!” diye haykırdı, fısıltılı bir sesle. “Benim eve gitmem gerek. Amcam merak eder sonra.”

“Benim de annem merak eder ama yapacak bir şey yok. Sekize kadar kaldık burada,” diye karşılık verdim.

Kafasını kaldırdı ve ilk defa gözlerimin içine baktı. Birden kendimi suçlu gibi hissettim. Yüzü allak bullaktı. Belli ki yedi vapurunun iptal olması kendisi için kötü bir sürpriz olmuştu. Havayı rahatlatmak için, “Hazır muhallebicideyken bir şeyler yiyelim, ne dersin?” diye sordum. Gözlerini kaçırdı, yutkundu ama ‘olur’ diyemedi.

“Tamam, keşkül mü seversin, sütlaç mı? Yoksa sakızlı muhallebi mi?”

Bir iki saniye düşündü, kararsız kaldı ve sonra cevap verdi.

“Keşkül olsun. Sana zahmet olacak.”

“Ne zahmeti canım. Hem benim de canım çekti.”

“Hangisini?” diye sordu tebessüm ederek.

“Keşkül tabii ki!” diye karşılık verdim. O ara gözlerimiz birbirimizin gözlerine gitti geldi.

Etrafta oturacak masa veya sandalye yoktu. Mecburen ayakta yiyecektik.

“Sen burada dur, ben iki keşkül alıp geleyim.”

Keşkülleri büyük bir afiyetle yedik. Nefis olmuştu. Tadı âdeta damağımda kalmıştı. Cemile de çok beğenmiş olacak ki, kâseyi çabucak bitirdi. Elindeki boşu alırken, “Bu beni hiç kesmedi,” dedim arsız bir çocuk gibi. “Birer tane daha yiyelim mi?”

Yüz ifadesi yine değişti, gözlerini kaçırdı ve boynunu büktü. Bu hareketin ne anlama geldiğini çözmüştüm. Gülümseyerek, “Tamam!” dedim. “İki tane daha alıp geliyorum. Aynısından mı?”

Kirpiklerini kırparak kafasını salladı. Gidip boşları bıraktım ve iki keşkül daha alıp geri döndüm. Dışarıda yağmur bütün kuvvetiyle yağmaya, rüzgârsa deli gibi esmeye devam ediyordu. Küçük muhallebici dükkânı sığınacak yer arayanlarla dolup taşmıştı.

“Böyle giderse,” diye dışarıdaki fırtınayı kastederek, “korkarım sekiz vapuru bile iptal edilebilir.”

Birden gözleri büyüdü ve kafasını uzatarak buğulu camların gerisinden iskeleyi görmeye çalıştı. Geç kalmak onu çok korkutuyordu. Bu hali bana da endişe vermişti. Cemile bizim dünyamıza ait değildi ve onun gerçekleriyle bizim gerçeklerimiz farklıydı. O daha geleneksel ve töresel bir dünyadan geliyordu ve o dünyanın, bildiğim kadar, bizim dünyamızla alakası yoktu.

“Yok, yok!” dedim sonra, içindeki endişeyi yatıştırmak için. “Sekiz dedilerse sekizde kalkar vapur. Merak etme.”

Beni duyduğunu sanmıyordum. Boynunu kısmış, huzursuz gözlerle bir noktaya bakıp duruyordu. Aklından bu bir saat gecikmeyi eve nasıl izah edeceğini geçirdiğinden emindim. Öyle sıkıntılı bir hali vardı ki, kafesteki küçük bir kuş misali kapı aralandığında hemen pır diye uçup kaçacak gibiydi.

İçerisinin kalabalıklığı, üstüne üstlük içilen sigaraların dumanı yüzünden muhallebicinin oksijeni tükenmiş olmalıydı ki, benim dahi içim bunalmıştı.

“İstersen bir koşu iskeleye geçelim. Gerçi orası da buradan farksızdır ama. Ne dersin?”

Olur der gibi başını salladı.

“Peki o zaman. Hazır mısın? Dışarı çıkar çıkmaz iskeleye koşuyoruz.”

Belli belirsiz bir tonda, “Tamam!” diye mırıldandı. Keyfi tamamen kaçmıştı. Muhtemelen eve vardığında alacağı tepkiyi biliyordu ve bu içine korku salıyordu.

Muhallebiciden dışarı adımımızı atar atmaz yüzümüzün ortasına tokat yemiş gibi sarsıldık. Rüzgâr o kadar şiddetliydi ki, böğrümüze tekme atılsa bundan daha sert olamazdı. Buna rağmen, topu topu yirmi adım ya var, ya yok, iskeleye kadar çılgınlar gibi koştuk. İskelenin sundurması altına girdiğimizde iliklerimize kadar ıslanmıştık.

“İnşallah hastalanmayız. Sucuk gibi olduk.”

Cemile’nin yüzü birden gevşedi, gözleri canlandı ve güldü. Sucuk benzetmem hoşuna gitmişti. Ama bu neşeli hali uzun sürmedi. Yüzü tekrar huzursuz bir kasvetle karardı, dudakları şişti, gözleri dondu. O an içim eridi sanki. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Hiçbir sözün onu teselli etmeyeceğini, yüreğini saran endişeyi ve korkuyu yatıştırmaya yetmeyeceğini biliyordum. Buna rağmen, haddimi aşarak, biraz da tanrıya sığınarak, “Merak etme,” dedim Cemile’ye. “Vapur sekizde kalkacak.”

Kafasını kaldırdı ve umutsuz gözlerle yüzüme baktı.

“Nereden biliyorsun?” diye sordu.

“İçime doğdu,” diye karşılık verdim. O an hiçbir şey bu kızın bir an önce evine varmasından daha değerli olamazdı. Saate baktım, yedi buçuktu. Cemile’ye söz vermiştim ve tanrıdan beni utandırmamasını dilemiştim. Lodosa rağmen bu vapur kalkmalıydı.

İskele ağzına kadar dolmuştu. Herkesin gözü rıhtımda, kulağı yürekleri ferahlatacak bir anonstaydı. Kimsenin yüzü gülmüyordu, kimse burada olmaktan memnun görünmüyordu. İçeride iskeleye tıkılıp kalmışlığın yarattığı bir bunalım havası hakimdi. Birden birisi, ‘Vapur göründü,” diye seslendi. Kafalar hemen o yöne çevrildi. Açıkta bir şehir hatları vapuru burnunu rıhtıma çevirmiş, dalgalara bata çıka hızla bize doğru geliyordu. Yolcu salonunda aniden neşeli bir uğultu yükseldi. Ümitsizlik ve çaresizliğin astığı suratlar, şimdi sevinçle parlıyordu. Sevinenlerden biri de Cemile’ydi. Evhamdan kararmış yüzü aniden renklenmiş, donuk gözleri canlanmıştı. Çok geçmeden hoparlörlerden bir kadın sesi yükseldi.

“Dikkat! Dikkat! Haydarpaşa, Kadıköy vapuru saat sekizde kalkmak üzere iskelemize yanaşmak üzeredir. Hava muhalefeti nedeniyle bir sonraki sefer saati dokuz buçuktur.”

Yürekleri ferahlatan bundan daha iyi bir haber olamazdı. Anons coşkuyla karşılanmıştı. Kendime pay çıkarmadan edemedim.

Cemile’nin gözlerinin içine gülerek, “Sana vapurun saat sekizde kalkacağını söylemiştim,” dedim. “Rahatla artık.”

İyi habere rağmen Cemile’nin kendini pek rahat hissettiğini söyleyemezdim. Sevinmiş olmasına sevinmişti ancak içinde duyduğu huzursuzluk henüz dinmemişti. Burada geçen her dakika onun için sıkıntı üstüne sıkıntı demekti. Bir taraftan tırnaklarını ısırırken, diğer taraftan kafasını yükseltip yükseltip önünde duvar gibi dizilmiş insanların omuzlarının üstünden yanaşmakta olan vapuru görmeye çalışıyordu. Tek bir şeye kitlenmişti; o da bir an önce eve varmaktı. Bir saatlik gecikme onun için neden bu kadar vahimdi? Ya vapurlar süresiz iptal olsaydı. O zaman ne yapacaktı? İntihar mı edecekti? Bu kadarını düşünmek istemiyordum. Ancak evde kendisini ne gibi bir muamele beklediğini de merak etmiyor değildim.

Vapur yanaştı, yolcusunu boşalttı ve kapılar açıldı. İnsanlar yer kapma telaşıyla birbirlerini ite kaka vapura akın ettiler. Bizse acele etmedik. Herkes yerini aldıktan sonra vapura geçtik, üst kattaki çay ocağının civarında sırtımızı duvara yaslayacak bir boşluk bulduk ve orada kaldık. Vapur beklemedi ve tam sekizde düdüğünü ötürdü. Cemile’ye baktım, içi içini yiyor gibi bir hali vardı.

“Artık rahat ol, Cemile,” dedim yumuşak bir tonda. “Vapur kalktı işte. Gerisi Allah kerim.”

Dudaklarında zoraki bir gülümseme peydahlandı ama hemen kayboldu. İçinde, eminim, lodostan daha şiddetli bir fırtına esiyordu.

Sarayburnu açıklarına vardığımızda lodosun etkisi de ortaya çıktı. Dalgalar koca gemiyi bir sağa bir sola yatırdıkça yolcular sanki lunaparkta eğleniyormuş gibi gülüşüyorlardı. Vapur burnunu yükseltip aniden dalgalara gömülürken herkesin içi bir tuhaf oluyor, bazıları çığlık atarken, bazıları da kahkahalara boğuluyordu. O ara elindeki çay tepsisini zorlukla dengede tutmaya çalışan görevliden iki çay alıp soğuktan büzüşmüş bedenlerimizi ısıttık.

Yol boyunca Cemile o kadar durgundu ki, komiklik olsun diye yaptığım esprilere tepkisiz kalınca ben de daha fazla üzerine gitmemek için kızı kendi haline bıraktım. Zaman hızla aktı. Çaylarımızı bitirmiştik ki, Haydarpaşa yolcuları ayaklandı. Çıkışa doğru yürümem gerekiyordu.

“Eh!” dedim tebessüm ederek. Veda zamanı gelmişti.

“Bana müsaade. Sen de canını sıkma pek. Hava malum. Vapurun iptal olmasında senin bir suçun yok ki. Geç kaldığın için ailenin bir şey diyeceğini sanmam. Hadi iyi akşamlar.”

Cevap vermedi. Dudakları kıpraştı ama sesi çıkmadı. Onun yerine boş gözlerle yüzüme baktı. O bakış canımı acıttı. Kendimi o kadar tuhaf hissettim ki, gözlerinde sanki son anın hüznünü yakalamıştım. Birden içimde bir daha onu göremeyeceğim hissi uyandı. Gözlerime gönderdiği o son bakış vapurdan inene kadar zihnimde kanserli bir ura dönüştü. Vapurdan inmiş iskele çıkışına kadar ilerlemiş olmama rağmen, aniden geri döndüm ve köprü çekilmek üzereyken vapura tekrar bindim. Kafamı epeydir kurcalayan bir soru vardı: Kimdi bu kız? Bu soruya yanıt bulmak için bu akşam onu takip edip yaşadığı yeri öğrenmeye karar verdim.

Vapur Haydarpaşa iskelesini terk edip burnunu Kadıköy’e doğru çevirdiğinde ben de çıkış alanına hakim sota bir yer buldum. Az sonra vapur yavaşladı ve Kadıköy iskelesine yanaşmaya başladı. Çımacı yerini almış elindeki palamarı iskeleye fırlatmaya hazır bekliyordu. Yolcular ise bir anda çıkış alanını doldurmuştu. Aralarında henüz Cemile yoktu. Gemi gıcırtılı sesler çıkartarak iskeleye yanaştı, palamar bağlandı, köprü çekildi, insanlar oluk gibi iskeleye boşaldı. Cemile’nin görünmesi pek uzun sürmedi. Üst kat merdivenlerinden koşarcasına indi, hızlı adımlarla iskeleyi aştı. Aramızda makul bir mesafe koruyarak arkasından takibe başladım.

Yağmur hızını kesmiş görünüyordu ama fırtına şiddetinden bir şey kaybetmiş değildi. Cemile bir eliyle uçuşan eşarbını, diğeriyle de pardesüsünün eteğini tutarak başı önde iskeleden çıktı. Ancak sağa, Moda yönüne sapacağına dosdoğru iskelenin hemen karşısındaki minibüs duraklarına doğru yürüdü ve o kadar durağın arasından gidip İstanbul’un en tehlikeli semtlerinden biri olan Fikirtepe’nin kuyruğuna girdi. Çok şaşırmıştım. Bu kızın o mahallede ne işi olabilirdi? Bana Moda’da amcamın evinde oturuyorum dememiş miydi? Cemile’de yanlış giden bir şeyler vardı ve ben bunu hissetmiştim. Takibe devam etmeye karar verdim.

Şansıma önümde bir taksi durdu ve iskeleye müşteri bıraktı. Müşterisi iner inmez taksiye bindim ve aynı anda kafamı bir yalan makinası gibi çalıştırarak bir senaryo ürettim. Şoföre kız kardeşimin hemen az ilerideki Fikirtepe minibüs kuyruğuna girdiğini ve bu saatte nereye gittiğini öğrenmek istediğimi söyledim. Arkasından bunun bir namus meselesi olduğunu da eklemeyi ihmal etmedim. Şoför yaşlı ve anlayışlı bir adamdı. Önce düşündü, itiraz edecek sandım, sonra babacan bir tavırla yüzüme bakıp, “Delikanlı,” diye konuştu.

“Seni bu saatte Fikirtepe’ye götürecek babayiğit taksici zor bulursun, hatta bahse girerim bulamazsın. Ancak konu namus meselesiyse durum değişir. Ben de Fikirtepe’de oturuyorum. Seni oraya götürürüm ama karşılığını da alırım.”

“Parayı düşünmeyin,” diye atıldım heyecanla. “Para sorun olmayacak.”

“E, peki o zaman,” diye karşılık verdi şoför. “Ne yapacağız, söyle!”

Fikirtepe durağında yolcu almakta olan minibüsü işaret ederek, “Minibüsü takip edin, yeter!” dedim. “Kız kardeşim minibüsten inince ben de ineceğim.”

Minibüsün iç aydınlatmasından Cemile’nin minibüse bindiğini ve şoförün arkasındaki sıranın cam kenarına oturduğunu gördüm. Duraktaki son yolcu da binince minibüs kalktı ve takip başladı.

Fikirtepe, Kadıköy’ün hemen üstünde bir gecekondu yerleşmesiydi. Semtin sokakları değişik sol örgütler arasında paylaşılmıştı. Hava karardıktan ve el ayak ortalıktan çekildikten sonra meydan anarşist gençlere kalıyordu.

Minibüs Fikirtepe yönüne saptığında heyecanlanmaktan kendimi alamadım. Cılız sokak lambalarının aydınlattığı yola girer girmez uygarlık birden bitmiş, evler çamurdan yapılmış ilkel kulübeler gibi görünür olmuştu. Duvarlar kırmızı boyayla yazılmış sloganlarla doluydu. Karanlık köşelerde hareket eden gölgelerse burasının hiç de tekin olmadığına işaret ediyordu. Ancak Fikirtepe veya başka kurtarılmış bölgeler için anlatılanların abartılı şehir efsaneleri olduğunu düşünüyordum. İçinde gerçek payı olsa bile yoldan geçmekte olan bir yabancıya durup dururken neden düşmanlık göstersinlerdi ki!

Minibüs taşlı, topraklı yolda içi su dolu çukurlara gire çıka dolambaçlı yollarda ilerliyor, sık sık durup yolcu indiriyordu. Bir süre sonra, arkadan gördüğüm kadarıyla, minibüsün içinde Cemile’yle birlikte iki yolcu kalmıştı. Taksi şoförü, “Burası son durak,” diye mırıldanırken minibüs durdu ve yolcular aşağı indi. Bir yolcu yolun karşısına geçerken, Cemile kafası önüne eğik dosdoğru yan sokağa daldı. Cebimden aceleyle yüzlük bir banknot çıkardım ve teşekkür ederek parayı şoföre uzattım. Şoför memnun bir yüzle parayı alırken Cemile’nin girdiği sokaktan çıkan karnı burnunda bir kadınla bir erkek taksiye el ettiler. Şoförden beni on, on beş dakika beklemesini rica edecektim ki, hamile kadın fikrimi değiştirmeme neden oldu. Ben Cemile’nin peşinden sokağa dalarken taksi yeni müşterilerini alıp çoktan gözden kaybolmuştu.

Sokağın köşesini döndüğümde Cemile’yi göremedim. Hâlâ yürüyor olsa bile bulunduğum yerden sokağın derinliklerini görmem mümkün değildi. Karanlık sokakta görüş mesafesi neredeyse birkaç metreden fazla değildi. Üstelik her yer balçıktı ve ayağımı nereye atsam bileklerime kadar çamura dalıyordum. Kör karanlığın içinde nasıl bir yerde bulunduğum ise anlaşılmıyordu. İlerlemek korku tünelinde yürümekten farksızdı. Ancak sokağa adımımı atmıştım bir kere. En azından yolun sonuna kadar ilerleyip sonra geri dönerim diye düşündüm. Aslında göreceğimi görmüş, Cemile’nin Moda’da değil, bir gecekondu semti olan Fikirtepe’de oturduğunu öğrenmiştim. Cemile’nin oturduğu semt konusunda bana yalan söylemesinin sebebi ne olabilirdi? Acaba Fikirtepe’de oturuyor olmak ona utanç mı veriyordu?

Karanlık bir dehliz gibi uzayan sokakta Cemile’den eser yoktu. Sanki yer yarılmış içine girmişti. Sokak artık bana korku vermeye başlamıştı. Ait olmadığım bir yerdeydim ve tutkuma yenik düşüp çok ileri gitmiştim. Birden evhamlandım. Bu kadar gördüğüm yeterdi. Geri dönüp bu uğursuz semtten kurtulmaya karar verdim. Tam arkama dönecektim ki sokağın başında üç karanlık silüet belirdi. İçlerinden birisinin, “İşte orada!” diye bağırdığını duydum. Benden mi bahsediyorlardı? Kaçıp kaçmamak arasında gidip gelirken silüetler çamurlu suları sıçrata sıçrata üzerime doğru koşmaya başladılar. Ne yapacağımı bilemiyordum. Çok kötü kısılmıştım ve korkuyordum.

Silüetler bir anda karşımda bittiler.

“Kimsin sen?” diye sordu ortadaki. Onu diğerleri takip etti.

“Ne arıyorsun burada?”

“Kimle birliktesin?”

Donup kalmıştım âdeta. Kendimi küçücük hissetttim. “Be-be-ben,” diye kekelediğimi hatırlıyorum. İçlerinden biri iki eliyle yakalarıma asılarak beni çekiştirirken suratıma tükürükler saça saça, “Konuşsana lan!” diye bağırdı. Bir diğeriyse, “Ben bunu tanıyorum,” dedi. “Kadıköy Ülkü Ocağı’ndan çıkarken görmüştüm.” Ben o değilim bile diyemedim. Yakamdan çekiştiren, “Faşo seni!” deyip suratıma öyle bir kafa attı ki, neye uğradığımı şaşırdım. Kafa darbesini yumruklar ve tekmeler takip etti. Yere yuvarlanmıştım. Gerisi biraz muğlak. Üzerime tekmeler yağarken karanlığın içinden birinin çıkıp, “Allah belanızı versin. Bırakın adamı, öldüreceksiniz!” diye bağırdığını duydum. Saldırganlar hemen toz oldu. Gözlerimi zorlukla açıyordum. Ak sakallı yaşlı bir adam üzerime eğilerek, “Vah, vah, vah!” diye mırıldandı. Sonra omuzlarıma asılıp beni kendine çekti ve biraz doğrultunca kollarını belime dolayarak beni ayağa kaldırdı. Ayakta güçlükle duruyordum.

“Hay, allah!” diye söylendi yaşlı adam. “Ne yapsak acaba? Burada böyle bırakılmaz ki!”

Patlak dudaklarımla, “Bana bir taksi çağırın lütfen,” diye fısıldadım.

Yaşlı adam, “Taksi ne gezer bu saatte burada, evladım,” diye cevap verdi. “Gel seni içeri alayım biraz. Sonra ne yapacağımızı düşünürüz.”

Yaşlı adam belimden sıkı sıkı tutarak beni birkaç adım ileride kapısından ışık sızan gecekonduya doğru yürütmeye başladı. Adım atacak bile halim kalmamıştı. Her an yaşlı adamın kollarından sıyrılıp yere yığılabilirdim. Kendimde miydim, değil miydim, emin değildim, ama bu bataklıktan bir an önce nasıl kurtulacağımı düşünmem gerekirken, ben hiç uslanmayacaktım, aklım hâlâ birkaç gün önce o alamancının transistörlü radyosundan duyduğum şarkının zihnimde yarattığı hayaldeydi.

“Rıhtımda boynun büküp bana mendil salladın.

Bu halinle beni bil şifasız yaraladın.”

Aklımı başımdan alıp bana olmadık şeyler yaptıran bu tutkunun kaynağı acaba şarkıda sözü geçen kız mıydı, yoksa Cemile şarkıdaki kızın kendisi miydi? Yaşlı adamın yardımıyla kapısından ışık sızan gecekonduya doğru yürürken, zihnimde hâkim tek düşünce işte buydu.

Gecekondunun kapısına geldiğimizde bizi eşarbını kulak arkasından bağlamış şalvarlı genç bir kız karşıladı. İşte o an dizlerimin bağı çözüldü ve yaşlı adamın kollarının arasından sıyrılarak yere yığıldım. Bayılmışım. Ayıldığımda kendimi küçük bir odanın içinde, bir kilimin üzerinde uzanmış buldum. Kafamın altında küçük bir şilte vardı. Gözlerimi açtığımda yaşlı adamın hemen yanımdaki bir şiltenin üzerinde bağdaş kurmuş oturduğunu gördüm. Ayıldığımı görünce, “Sonunda kendine geldin,” diye konuştu. “Beyin kanaması geçirdiğini sandık.”

Önce nerede olduğumu kavrayamadım. Ama bana neler olduğunu hatırlamam uzun sürmedi. Üç anarşistin saldırısına uğramıştım. Beni ellerinden yanı başımda oturan bu yaşlı adam kurtarmıştı. Tam evinin kapısından içeri girecektik ki, gözlerim karardı. Kapıda bizi peşinde olduğum kız karşılamıştı: Cemile.

Hayal mi görmüştüm acaba?

“Saat kaç?” diye sordum yaşlı adama.

“Bir oldu,” diye cevap verdi. “Üç saattir baygın yatıyorsun.”

“Üç saat mi?” diye sordum.

“Evet!” diye doğruladı yaşlı adam. “Bıraksam öldüreceklerdi seni döve döve namussuzlar.”

Birden yaşadığım herşey film şeridi gibi akmaya başladı zihnimde.

“Önemli bir şeyin yok çok şükür,” diye devam etti yaşlı adam. “Sabah olunca gidersin. Gecenin bu saatinde bir yere kımıldayamazsın. Hem çok tehlikeli, hem de sokağa çıkma yasağı var.”

Kendimi iyi hissediyordum. Üç saat uyumak beni kendimi getirmişti. Kafamı kaldırıp doğrulmak istedim.

“Oturabilecek misin?” diye sordu yaşlı adam omzuma elini atarak.

Sanırım oturabilirdim. Sağıma soluma yediğim tekme darbelerinin acısı hâlâ tazeydi. Üstelik bir gözüm de şişmiş olacak ki, o gözümü tam açamıyordum.

“Oldu, tamam, biraz geriye kaykıl, koy sırtını şu şilteye, tamam, işte böyle!”

Yaşlı adamın yardımıyla sırtımı duvara yasladım. Gördüğüm kadarıyla çok fakir olmalıydılar. Penceresiz odanın zemini yıpranmış eski kilimlerle kaplıydı. Bir köşede üst üste konmuş yatak, yorgan ve yastık denkleri, diğer bir köşedeyse basit bir saç soba göze çarpıyordu. Yanıp yanmadığı belli olmayan sobanın üzerinde isten kararmış bir tencere vardı. Duvarlardan birinde arap harfleriyle yazılı bir dua kartpostalı ve hemen altındaysa işlemeli bir Kur’an torbası asılıydı. Bütün bunların dışında odada göze çarpar başka bir eşya da yoktu. Yaşlı adam odayı incelediğimi fark etmiş olacak ki, “Karnın açtır senin,” dedi. Burnuyla sobanın üzerindeki tencereyi işaret ederek, “Tarhana çorbamız var,” diye konuştu. Sonra kafasını kaldırıp odanın kapısına doğru seslendi.

“Cemile! Tabak, kaşık, ekmek getir.”

Gördüğüm demek hayal değilmiş. Burası Cemile’nin eviymiş. Tanrım! Bu nasıl bir rastlantıdır böyle!

Ne diyeceğimi bilemiyordum. Şişik dudaklarımı oynatamıyordum bile. Zorlukla, “Zahmet olacak,” diyebildim.

“Zahmet nedir ki!” diye karşılık verdi yaşlı adam. O sırada yüzünü eşarbıyla kapamış genç bir kız girdi içeri. Gözlerinden tanıdım. Bu Cemile’ydi. Hiç konuşmadan önümüze bir bez serdi ve üzerine iki tabak, kaşık ve ekmek bıraktı. Sonra sobanın üzerinden tencereyi alıp ortaya koydu.

Yaşlı adam soğuk bir tonda, “Kepçe nerede?” diye sordu. Arkasından, “Su da getir,” diye ekledi. Tencereyi ortamıza bırakırken göz ucuyla Cemile’ye bakma fırsatı buldum. Gözünde koyu bir morluk vardı. Yoksa geç kaldığı için yaşlı adam kızı tokatlamış mıydı?

Cemile bezin üstüne iki su bardağı ile içi suyla dolu bir sürahi bıraktı. Sonra tencerenin kapağını açıp kepçeyi içine daldırmıştı ki, yaşlı adam, “Sen bırak,” diye konuştu. “Ben dökerim.”

Cemile, kepçeyi tencerenin içinde bırakıp başı önünde sessizce odadan çıkıp gitti. Yaşlı adam tabakları tarhana çorbasıyla doldururken besmele çekti ve ardından, “Hadi, çekinme, ye!” diyerek kaşığını önündeki tabağa daldırdı.

Çorba açlıktan kazınan mideme çok iyi gelmişti. Bu çorbayı Cemile pişirmiş olmalıydı. Onun elinden hazırlanmış bir çorba içeceğim aklımın ucundan dahi geçmezdi. Ancak hayat sürprizlerle doluydu ve Cemile son zamanlarda yaşadığım sürprizlerin en ilginç olanıydı.

Yemeğimiz bitince yaşlı adam tekrar içeri seslendi.

“Cemile, topla şunları. Çay getir.”

Hemen itiraz ettim.

“Çok zahmet oluyor vallaha. Ne gereği var. Hem sizlerde uykusuz kaldınız.”

İtirazıma yaşlı adamın cevabı hazırdı.

“Sevaptır evladım. Ne zahmeti!” dedi. “Bıraksaydım da öldürseler miydi seni!”

“Allah razı olsun sizden,” diyebildim mırıldanarak. Konuşurken çok acıdığı için parmak uçlarımla dudaklarıma dokunarak konuşuyordum.

“Zorlama kendini,” dedi yaşlı adam. “Birkaç gün sürer bu şişlikler.”

Cemile tekrar içeri girdi. Elindeki demliği sobanın üzerine bıraktı. Boşları topladı, sonra küçük bir tepsiyle geri döndü. Tepsinin üzerinde iki çay bardağı, çay kaşığı ve toz şeker kâsesi vardı. Bütün bunları yaparken dönüp bir kere bile yüzüme bakmadı. Ben de bakmadım, ancak baksaydı hissedeceğimden emindim.

Ben doğru dürüst konuşamadığım için genelde yaşlı adam konuştu. Gençliğinden, askerliğinden bahsetti. Memleketi Diyarbakır’mış. Askerlikten sonra köyde duramamış, Diyarbakır’a gitmiş, orada inşaat ameleliği yapmış. Sonra işsizlik nedeniyle İstanbul’a göçmüş. İstanbul’da hiçbir işte tutunamamış. Hırsızlık, uyuşturucu satıcılığı ve adam yaralama suçlarından ömrü hapislerde geçmiş ama sonra imana gelmiş, herşeye tövbe etmiş, memlekete dönen bir hemşerisinden bu gecekonduyu emanet alıp yerleşmiş. O gün bugündür mezarlıklarda cenazelere dua okurmuş. Sevabına verilen sadakalarla geçinip gidiyorlarmış.

Yaşlı adamın hayat hikâyesini dinlerken öyle sarsılmıştım ki, birden doğuştan sahip olduğum refah bana kendimi suçlu hissetmeme neden oldu. Ancak evrensel bir gerçeklik de vardı ki, hayat hiçbir zaman kimseye adil değildi. Bazıları diğerlerinden daha şanslı doğuyordu. Hayat işte buydu.

Yaşlı adam konuştukça konuştu, anlattıkça anlattı. Sonra gün ışıdı ve güneş çıktı. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık ama odanın aralık kapısınından sızan gün ışığı zamanın hayli ilerlediğini belli ediyordu.

Yaşlı adam sonunda saatine baktı ve gülümseyerek, “Eh!” dedi, “sabahı da ettik. Artık dışarı çıkabilirsin. İyisin değil mi?”

İyiydim tabiki. Tek düşüncem vardı, eve gitmek. Annemin geceyi nasıl geçirdiğini düşünmek bile istemiyordum.

Yaşlı adama minnet dolu gözlerle bakıp başımı salladım. Artık çıkabilirdim.

Oturduğum yerde doğrulmaya çalışırken vücudum öyle uyuşmuş olacak ki, yaşlı adam hemen üzerime atılıp koltuk altımdan kavradı.

“Seni durağa kadar götüreyim.

Kendim gidebilirdim. Ayağa kalkınca buzu çözülen et gibi gevşemeye başladım. Dudaklarımın hâlâ acıyor olmasına rağmen konuşabiliyordum da.

“Size çok zahmet verdim. Tekrar Allah razı olsun sizden. Bu iyiliğinizi hiç unutmayacağım.”

“Lafı olmaz evladım,” diye karşılık verdi yaşlı adam.

Cebimde bir yüzlük daha vardı. Elimi cebime soktum ve parayı çıkardım. Yaşlı adam elimdeki parayı görünce yüzü asıldı ve kaşları çatıldı.

“Paraya gerek yok, evladım,” dedi. “Allah sevabıma yazsın.”

Aynen karşılık verdim.

“Lütfen kabul edin. Bu da benim sevabıma yazılsın.”

Yaşlı adam babacan bir kıkırdamayla, “E, peki, öyle olsun!” diyerek parayı kabul etti.

Gözlerim Cemile’yi aradı ama ondan eser yoktu. Herhalde işe gitmiştir diye düşündüm. Ayakkabılarımı giyip evden çıkarken yaşlı adamın elini avuçlarımın arasına aldım ve minnet dolu bir sesle, “Herşey için teşekkürler,” dedim.

Yaşlı adam karşılık olarak gözlerini kırptı ve olgun bir tebessümle başını sallayarak, “Allaha emanet ol, evladım!” dedi.

Tam ayrılacakken kafamı çevirip yaşlı adama tekrar konuştum.

“Kızınıza da çok teşekkür ederim.”

Yaşlı adamın yüzü birden ciddileşti.

“O benim kızım değil,” diye karşılık verdi ifadesiz bir tonda. “Cemile benim karım olur!

Bir minibüse binerek Fikirtepe’den ayrılıp uygarlığa geri döndüm. Eve vardığımda annemin ne kadar sevindiğini ve dün gece eve gelmediğim için de ne kadar üzüldüğünü anlatmama gerek yok. Kapıyı açar açmaz deliye döndü, kucakladı, bağrına bastı ve hüngür hüngür ağlayarak defalarca öptü. Başıma bir şey geldiği âşikardı ancak anlatacak mecalim yoktu. İzin isteyerek banyoya geçtim, küveti sıcak suyla doldurarak içine girdim.

Sıcak su bir dost gibi kucakladı beni. Kaskatı olmuş bedenim yavaş yavaş çözüldü, sertleşmiş damarlarım gevşedi, üzerime bir hafiflik çöktü. Gözlerimi kapadım ve kendimi bir yaprak gibi suya bıraktım. Uzun süre suyun içinde kalmış olmalıydım ki, su soğumuş, içim ürpermişti. Banyodan çıkıp odama geçtim ve kapıyı kapayarak yatağa girdim. Dün geceden hiçbir şey hatırlamamaya çalışarak kafamı yastığa koydum ve derin bir uykuya daldım.

Uyandığımda önce nerede olduğumu kavrayamadım. Eşyalar, duvardaki resimler hep tanıdık geliyordu. Tanıdık olmayan dün gece yaşadıklarımdı. Bu bir kâbus muydu, yoksa bir delilik nöbeti miydi? Canıma mı susamıştım, yoksa intihara mı kalkışmıştım? Dün gece olanlar gerçek olamazdı, yoksa zihnimden mi uydurmuştum? Suratıma inen kafa darbeleri, ardı arkası kesilmeyen yumruklar ve yediğim tekmeler gerçek miydi? Yerde bir solucan gibi kıvranırken bana elini uzatan yaşlı adam gerçek miydi? Bunlardan daha da belirsiz olanı o endişe ve korku dolu bir çift göz gerçek miydi? Cemile gerçek miydi? Cemile’nin yaşlı adamın karısı olduğu gerçek miydi?

Birden bir sarsılmayla kendime geldim. Gözlerimi açtığımda annemi görünce çok şaşırdım. İki eliyle omuzlarıma asılmış, “Uyan, Cem, kâbus görüyorsun!” diye bağırıyordu. Ter içinde kalmıştım. Şaşkın şaşkın annemin yüzüne bakarken, “Saat kaç?” diye sordum. “Saat altıyı geçiyor, oğlum,” diye karşılık verdi annem, ağlamaklı bir tonda. “Saatlerdir uyuyorsun, bir bakayım dedim, seni çırpınırken görünce korktum, uyandırayım dedim. Karabasandı herhalde.”

Hayretle, “Saat altıyı geçiyor mu dedin?” diye sordum.

“Evet, altıyı yirmi geçiyor,” diye yanıt verdi annem. “Kalk hadi, acıkmışsındır, bir şeyler hazırlayayım.”

O an zihnimde şimşekler çaktı ve Cemile’nin ümitsizlik, çaresizlik, korku ve endişe dolu gözleri bir göründü, bir kayboldu. Birden yetişecek bir randevum varmış gibi telaşla yataktan fırladım ve hızlı hızlı giyinmeye başladım.

“Sonra yeriz anne. Bir işim var. Halledip geleceğim hemen.”

Annemin bütün itirazına rağmen yanağına hızlı bir öpücük kondurarak evden fırladım. Yetişebilirsem Cemile’yi Kadıköy rıhtımında Fikirtepe minibüs kuyruğuna girmeden yakalayabilirdim. Hadi Moda’da oturuyorum yalanını anlayışla karşılamıştım ama dedesi yaşında bir adamla evli olmuş olduğuna inanamıyordum. Onu son bir kez daha görecektim ve yaşlı adamın dediği doğruysa Cemile’yi bir daha rahatsız etmeyecektim. Bunu doğrulamak için Cemile’yle konuşmam gerekiyordu.

Bostancı’dan Kadıköy’e inmenin en kestirme yolu banliyö treniydi. Saat altı buçuktu ve Cemile’nin bindiği vapur Kadıköy’e yedi buçukta yanaşıyordu. Şansım varsa Cemile’yi minibüse binmeden yaklayabilir ve gerçeği bir de onun ağzından duyabilirdim.

Koşarak Bostancı tren istasyonuna vardığımda banliyö treni de perona girmek üzereydi. İçimi yine tarifsiz bir heyecan dalgası sarmıştı. Dün gece de böyle olmuştu ve sonunda başıma neler gelmişti. Ancak bu sefer farklıydı. Onunla konuşacağım yer uğursuz ve karanlık bir sokak içi değil, aydınlık ve kalabalık bir cadde üzeriydi.

Söğülüçeşme istasyonunda trenden indim ve koşa koşa Kadıköy rıhtımına geldim. İskeleye vardığımda vapur yanaşmış ve yolcu indirmeye başlamıştı. Kenarda durup inen yolculara bakındım. Koşmaktan dolayı nefes nefese kalmıştım ve sırılsıklam terlemiştim. Hava serindi. Denizden esen rüzgâr yüzüme çarptıkça içimi ürpertiyordu. Garip bir şekilde uzaktan, derinlerden ve hatta gaipten o şarkının nağmeleri çalınıyordu kulağıma. Rüzgâr mı taşımıştı o şarkıyı kulağıma, yoksa aniden mi düşmüştü zihnime? Emin değildim, ancak emin olduğum bir şey vardı ki, o da çok geçmeden Cemile’nin iskele çıkış kapısında göründüğüydü. Her zamanki gibi başı önüne eğik, bir eliyle uçuşan eşarbını, diğer eliyle de pardesüsünün eteğini tutarak bana doğru ilerliyordu. Yaklaşana kadar beni fark etmedi. Seslenmesem önümden geçip gidecekti.

“Cemile!”

Birden durdu, kafasını çevirdi ve önce boş bulunup eski bir dostu görmüş gibi sevindi, sonra suratı karardı, soran gözlerle yüzüme baktı.

“Cemile, nasılsın?”

İyi olmadığı her halinden belliydi. Tek gözü mosmor ve elmacık kemiği kıpkırmızıydı. Yakın zaman içinde yüzüne bir veya birkaç darbe aldığı açıkça belli oluyordu. O yakın zaman, dün geceydi.

“Biraz konuşabilir miyiz?”

Birden yaralı bir panter gibi üzerime yürüdü.

“Ne var? Ne istiyorsun benden? Neden takip ettin beni evime kadar?”

“Dur! Bağırma lütfen,” diyerek sakinleşmeye davet ettim. “İzah edeceğim.”

Sustu. Ne diyeceğimi duymak ister gibi yüzüme baktı.

“Dün eve geç kalacağın için çok endişeliydin. Üstelik fırtına da vardı. Başına bir şey gelmesin diye evine çıkana kadar seni uzaktan takip edecektim ama sen Moda’ya doğru yoluna devam edeceğine gidip Fikirtepe minibüs kuyruğuna girdin. İşte o zaman merakıma yenildim ve evine kadar takip ettim seni.”

“Ama,” diye atıldı, “buna hakkın yoktu!”

“Biliyorum,” diye kendimi savundum. “Eğer o anarşist gençler bana saldırmasalardı seni takip ettiğimi asla öğrenemeyecektin.”

“Yabancı birinin elini kolunu sallaya sallaya oralarda dolaşmasına izin verirler mi sanıyordun sen?”

“Hayır ama….”

“O zaman başına gelenleri hak etmişsin.”

“Öyle mi düşünüyorsun?”

Bunu sorarken sesim titremişti. Ona âşık mı olmuştum acaba? Ağzı aralandı, cevap verecek gibi oldu ama sesi çıkmadı. Onun yerine gözleri doldu ve sessiz sessiz ağlamaya başladı. Kendisini nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum.

“Cemile, yapma, ağlama lütfen!”

Cebinden beyaz bir mendil çıkararak gözyaşlarını sildi ve kafasını büküp boş gözlerle bir noktaya baktı.

“Böyle olmasını istememiştim. Senden özür dilerim.”

Cemile sert bir şekilde kafasını kaldırdı ve gözlerimin içine âdeta öfkeyle kükredi.

“Özür dilemenin ne faydası olacak! Sen biliyor musun benim neler çektiğimi? O yaşlı adamı babam sanmışsındır sen. Nereden bileceksin onun kocam olduğunu! Nereden bileceksin başkalarına karşı melek, bana gelince zebani kesildiğini. Her fırsatta beni dövdüğünü, her fırsatta aşağıladığını nereden bileceksin?”

Kulaklarıma inanamıyordum. Neler işitiyordum!

“Zavallı Cemile,” diye mırıldandım. “Çok, çok özür dilerim. Bunları hiç bilmiyordum.”

“Tabi bilemezsin,” diye çıkışmaya devam etti, Cemile. “Sen de diğerleri gibisin. Benden yararlanmak isteyen pis adamlardan ne farkın var? Öyle olmasan peşime neden düşesin ki?”

Cemile’nin kendisine olan ilgimi bu şekilde yorumlaması beni yaralamıştı.

“Cemile, çok üzgünüm, hiç bir zaman öyle bir niyetim olmadı. Lütfen o şekilde düşünme.”

Cemile mendilini elinde huzursuz bir şekilde evirip çevirirek kafasını kaldırdı, yüzüme bakmaksızın derin bir iç çekti ve ağlamaklı bir sesle tekrar konuştu.

“Bilmediğin başka şeyler de var. Örneğin benim evden kaçtığımı bilemezdin. Nereden bileceksin ki? Artist olma sevdasıyla yanıp tutuştuğumu, herşeyi göze alarak İstanbul’a geldiğimi de bilemezdin. Ne kadar badireler atlattığımı tahmin bile edemezsin. Başıma öyle kötü işler geldi ki, Hüso beni sahiplenmeseydi, şimdi Cemile diye biri olmayacaktı. Canıma kıymama an kalmıştı ki, Hüso çıktı ortaya. Bütün kötü huylarına rağmen tek göz de olsa bir dam altı verdi bana. Etrafın ağzına sakız olmamak için bir de imam nikâhı yaptı. Yerim yurdum yok diye katlanıyorum ona. İmkânım olsa bir dakika kalır mıydım yanında.”

Cemile konuştukça konuşuyordu. İçinde birikmiş bütün dertlerini kusar ve hayata isyan eder bir hali vardı. Anlattıkları gerçekten çok dokunaklıydı. Derinden sarsılmıştım.

“Siirt’in köyünde otururdum daha düne kadar. Anamın, babamın sultanıydım. İki ağabeyimin nazlı gülüydüm. Şimdi gelsinler de görsünler halimi. Ne olacağım derken, bir kapatma oldum çıktım. Bu nasıl bir dünya böyle, Cem, nasıl bir dünya!”

Ve sonunda olan oldu, Cemile hıçkırıklara boğuldu.

Zavallı Cemile, diye geçirdim içimden. Onu bu şekilde ağlarken görmek beni gerçekten yıkmıştı. Ne kadar hatalı olduğumu şimdi daha iyi farkediyordum. Ben zihnimde yarattığım Cemile’yi bir şarkının nağmelerinde yaşatıp ona platonik bir tutku beslerken, onun gerçekte İstanbul cangılında çaresizlik içerisinde yaşam mücadelesi veren talihsiz bir kızcağız olduğunu nereden bilebilirdim?

Cemile elindeki mendile gözyaşlarını sildi, ağır ağır kafasını kaldırdı ve gözlerimin içine küskün bir bakış atarak hızla arkasını döndü ve yoluna devam etti. Bana mı küskündü, yoksa hayata mı, anlayamadım.

Arkasından öyle bakakalmıştım. Başı önüne eğik, omuzları çökük yürüdü ve kalabalığın arasına karışıp gözden kayboldu. Âdeta bir hayalle konuşmuştum! Yanımdan ayrılalı saniyeler mi olmuştu, yoksa yıllar mı? Farkında değilim. Oysa sesi hâlâ kulaklarımda, mahzun ve küskün bakışları hâlâ aklımda.

Yıkılmış bir ruh haliyle eve döndüm. Annem akşam sofrasını hazır etmiş beni bekliyordu. İçimden değil yemek yemek, kimseyle konuşmak gelmiyordu. Kendisinden özür dileyerek doğruca odama geçtim ve sabaha kadar da dışarı çıkmadım. Gece boyunca Cemile’yi düşündüm. Bilmeden genç kızın çaresizliğine ortak olmuştum. Keşke hayat onun için bu kadar zor olmasaydı. Keşke onun için yapabileceğim bir şey olsaydı. Ancak kader onun yolunu çoktan çizmişti ve bu yolda onun için mutluluk diye bir şey yoktu.

Ertesi gün ve takip eden diğer günlerde akşam eve dönerken eskisi gibi altı on beş vapurunu kullanmaya başladım. İskeleye varınca yolcu salonuna girmek yerine vapur yolcu almaya başlayana kadar genelde rıhtımda dolaşıyordum. Aklımda hep Cemile ve onun hüzün dolu bakışları vardı. Bir sonraki vapuru düşünmekse bana acı veriyordu. O vapurda Cemile’nin olduğunu biliyordum. Ancak onun neşesiz yüzüyle karşılaşmaya cesaretim yoktu. Biz artık aynı rıhtımdan geçen iki yabancıydık. Belki böylesi daha iyiydi. O, hep alamancının radyosundan duyduğum nağmelerin zihnimde yarattığı bir hayal olarak kalmalıydı.

“Merhaba, Cem!”

Dalgın dalgın yürüyerek iskeleden içeri adımımı atmıştım ki, arkamdan gelen tanıdık bir sesle sarsıldım. Bu Cemile’nin sesiydi. Şaşırmış bir şekilde hemen arkama döndüm.

“Cem!”

Tanrım! Gözlerim doğru mu görüyordu, yoksa yine bir hayale mi bakıyordum. Cemile karşımda durmuş bana tebessüm ediyordu.

“Merhaba, Cemile! Bu ne hoş sürpriz! Nasılsın?”

Kalbimin nasıl çarptığını söylememe gerek yok. Tuhaf bir şekilde, ve bu çok sık tekrarlanır olmaya başlamıştı, o şarkı ne zaman zihnimden geçip dilimin ucuna düşecek olsa şişedeki cin misali Cemile’yi karşımda görmem bir oluyordu.

Gözündeki morluk kaybolmuş, onu ilk gördüğüm günkü haline dönmüştü.

“İyiyim, sağ ol. Sana bu vapurda rastlayabileceğimi ummuştum.”

“Evet!” dedim, tebessüm ederek. “Kaçırmadıkça genelde bu vapura biniyorum.”

Gülerek, “Son zamanlarda hiç kaçırmadın o halde,” diye karşılık verdi. “Kaçırsaydın her zamanki gibi bir sonraki vapurda karşılaşabilirdik.”

Yüzümdeki tebessüm soldu, gözlerim dolu dolu oldu. Gırtlağımda düğümlenmiş bir sesle, “O kadar sıkıntının içinde sana bir de ben üzüntü vermek istemedim, Cemile,” dedim. Arkasından, “Ama seni tekrar gördüğüme çok sevindim,” diye ekledim.

“Ben de,” diye karşılık verdi. “Ben de sevindim. Aslında sana vedaya gelmiştim.”

Birden kanım buz kesti.

“Veda mı?”

“Evet!” diye cevap verdi, Cemile. Sonra ağlamaklı bir sesle devam etti:

“Köye dönmeye karar verdim. Burasının bana göre olmadığını anlamam kolay olmadı. Bedelini fazlasıyla ödedim. Şimdi eve dönüp annemin, babamın ayaklarına kapanarak onlardan af dilemek istiyorum.”

Ne diyeceğimi bilemiyordum. Cemile kaderiyle tehlikeli bir kumar oynuyordu. Geldiği yerde töre denen bir illet vardı ve bu illet Cemile’nin canını çok kötü yakabilirdi.

“İyi düşündün mü, Cemile?” diye sordum genç kıza. “Sonra başına bir şey gelmesin.”

Cemile’nin yüzü mahzunlaştı ve boynu büküldü. Fısıltılı bir sesle, “Dayanamıyorum artık,” diyerek ağlamaya başladı. Bu hali bana da acı vermişti. Cemile’yi nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. Bu onun kaderiydi ve kaderiyle eninde sonunda yüzleşecekti.

Ellerimi uzattım ve Cemile’yi omuzlarından kendime çekerek başını göğsüme yasladım. İtiraz etmedi. Aradığı bir tutam şefkatti. Onu da bende bulmuştu.

Cemile hıçkırıklara boğulmuş bir şekilde göğsümde ağlarken aniden arkamdan bir el omzuma asıldı ve suratımda bir tokat patladı. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Tokatın şiddetiyle yere kapaklanırken bir tokat da Cemile’nin suratında patladı. Kafamı kaldırıp baktığımda tokatların Cemile’nin imam nikahlı kocasından geldiğini gördüm. Yaşlı adam ağzından tükürükler saça saça bir taraftan, “Köpekler!” diye bağırıyor, diğer taraftan Cemile’yi tokatlamaya devam ediyordu. Yerden ok gibi fırladım ve yaşlı adamı tutmaya çalıştım.

“Durun, anladığınız gibi değil, sakin olun, izah edeyim.”

Etrafımız yolcular tarafından çembere alınmıştı, ancak kimse cesaret edip bizi ayırmaya yanaşamıyordu.

Yaşlı adamı zapt etmek imkansızdı. Ağzından binbir küfürler yağdırıyor, Cemile’yi saçından çekiştirerek tokatlıyor ve araya girdikçe de bana yumruklar çakıp, tekmeler savuruyordu. Bu cinnet anı pek uzun sürmedi. Çemberin içine aniden elleri tabancalı iki genç daldı. Biri silahını yaşlı adamın kafasına dayadı ve tetiği çekti. Yaşlı adam kanlar içinde yere yuvarlanırken Cemile son kez konuştu:

“Cemo ağam. Apo ağam!”

Herşey o kadar ani ve hızlı cereyan etmişti ki, son hatırladığım iki delikanlının silahlarını Cemile’nin üzerine boşalttığıydı. Sonrası karanlık. Gözümü bir hastane odasında açtım. Annem baş ucumda oturmuş elindeki danteli işliyordu. Kendime geldiğimi fark edince yüzü güldü. Dantelini komodinin üzerine bırakıp üzerime eğildi, elini alnıma dokundurarak, “Nasılsın oğlum?” diye sordu.

Nasıl olduğum konusunda hiçbir fikrim yoktu. Aslında neler olduğu konusunda da emin değildim.

“Çok şükür allahıma,” dedi annem, rahatlamış bir ses tonuyla. “Ateşin düşmüş.”

Sonra kafasını kapıya doğru çevirip, “Hemşiranım! Hemşiranım!” diye seslendi ama kimse gelmedi. Ağlamaklı gözlerinde sevgi ve şefkat görüyordum.

“Sonunda kendine geldin, oğlum benim.”

Kendimde olduğumu söyleyemezdim. Sersem gibiydim. Gözlerimi bile zor açıyordum. Annemse, “Hemşiranım!” diye seslenmeye devam ediyordu.

“Ölümlerden döndün, oğlum benim. Allah bağışladı seni bana! Hemşiranım! Nerede bu kadın yahu?”

Annem bir hışım yerinden kalktı ve “Ben hemşireye bakıp geleyim,” diyerek kapıdan çıkıp gitti. Koridordan gelen sesini duyuyordum.

“Hemşiranım! Hemşiranım!”

Birden bir kadın çığlığı bıçak gibi daldı beynime. Arkasından mayınlar patladı sanki. Sonra sessizlik oldu. Derinlerden, çok derinlerden bir melodi aktı zihnime ve kapı açıldı, içeri tombul ve yaşlı bir hemşire girdi. Yanıma gelip ateşimi ölçtü, nabzımı saydı, serum şişesinin ayarını kontrol etti. Yüzünde zoraki bir gülümsemeyle çıkarken içeri annem daldı.

“Neredesiniz siz allah aşkına?” diye çıkıştı hemşireye. “Yarım saattir sesleniyorum, kimse gelmedi.”

Hemşire olgun bir tavırla, “Keşke hemşire ziline bassaydınız hanım efendi,” diye karşılık verdi. “Ben pansumandaydım, sesinizi duydum geldim ama zili çalsaydınız bu hastaya bakan hemşire çağrınıza mutlaka cevap verirdi.”

Annem sesini çıkarmadı ve ayak ucuma geçip yaşlı gözlerini bana çevirdi.

“Çok korkuttun beni, Cem. Havale geçiriyorsun sandım. Ateşin öyle yükseldi ki, allah korusun, seni kaybedeceğim sandım.”

Neler duyuyordum? Annem konuşurken ağzım bir karış açık kalmıştı.

“Ne havalesi anne? Ne ateşi? Beni Karaköy rıhtımında vurdular.”

Annem söylediklerimi duymamış gibi gözlerini kırpıp başını salladı.

“Sürekli sayıkladın zaten. Bir damla uyumadan bekledim baş ucunda.”

“Ne sayıkladım anne?

Annem hatırlamaya çalışır gibi gözlerini kıstı ve mırıltılı bir sesle, “Bir rıhtımdan bahsediyordun,” dedi. “Bir kızla konuşuyor gibiydin. Ona sorular soruyordun. Arada da eski bir şarkının sözlerini tekrar edip duruyordun.”

Beynimden vurulmuşa döndüm. Evet, zihnimde gezinen bir şarkı vardı ama birkaç haftadır yaşadığım sıradışı olaylar da vardı.”

Üzerimdeki örtüyü sıyırarak sağımı solumu yokladım. Hiçbir yerimde, sol koluma takılı serumdan başka bir yara veya bere yoktu.

“Anne, ben vurulmadım mı?”

Annem gözlerini fal taşı gibi açarak, “Ne vurulması oğlum?” diye itiraz etti. “Zatürren nüksetti yine. İki gecedir yüksek ateşle yatıp duruyorsun hastanede.”

“İki gecedir mi?”

“Evet, iki gecedir kendinde değildin. Daha bu sabah düştü ateşin. Şimdi iyisin maaşallah. Birkaç gün daha yatar, sonra çıkarsın hastaneden. Bir daha anne sözü dinlemeyip göğsün bağrın açık, soğuk havada dolaşmazsın.”

O zaman yaşadıklarım ne oluyordu? O kız, imam nikâhlı kocası? Ya o törenin gereğini yerine getiren iki delikanlı? Hepsi hayal miydi yani?

Annemin gözlerinin içine bakarak kekemeli bir sesle, “Anne,” dedim, “ya iki gece önce neredeydim ben?”

Annem, “Hatırlamıyor musun?” diye sordu. Sonra konuşmaya devam etti.

“Okuldan dönerken Karaköy rıhtımında fenalaşmışsın. Sınava gitmiştin o gün. Vapuru kaçırmamak için koşup terleyince, rüzgâr da var tabi, çarpmış seni.”

Annemin anlattıkları o kadar yabancı geliyordu ki.

“Peki, anne, hastaneye nasıl gelmişim?”

“Sen fenalaşınca sana yolcu salonundan genç bir kız yardımcı olmuş. Bereket kız hemşireymiş. Sen rıhtımda düşüp kalınca ilk müdahaleyi o yapmış. Allah razı olsun hemen ambulans çağırıp hastaneye götürmüş.”

“Hemşire mi?”

“Evet, ne şans değil mi?”

Vapura yetişmek için koştuğumu ve sırılsıklam ter içinde kaldığımı çok iyi hatırlıyordum. Hatta biraz soluklanmak için rıhtımda, deniz kenarında dolaştığımı da çok iyi hatırlıyordum. Ama sonrası ile ilgili olarak annemin anlattıklarıyla benim hatırladıklarım uyuşmuyordu. Hem annem iki gün öncesinden bahsediyordu, oysa benim hatırladığım sıradışı hikâye birkaç haftalıktı.

“Anne, hemşirenin adı neydi peki?”

Annem hiç düşünmeden cevabı yapıştırdı.

“Cemile!”

Beynimden vurulmuşa döndüm. Birden dilimin ucunda o şarkının nağmeleri belirdi. Aynı anda kapı açıldı ve içeri Cemile girdi.

“Hastamız nasıllar bakalım!”

 


[1] İMÇ (İstanbul Manifaturacılar Çarşısı): Bir zamanlar müzik endüstrisisinin merkeziydi.

Cemile” için 2 Yorum Var

  1. Mustafa bey kaleminizle daim olun inşallah… Türk edebiyatının özlediği bir kalemsiniz. Nasıl güzel bir anlatı, nasıl güzel bir akıcılıktır bu… İnşallah hak ettiğiniz değeri bulursunuz günün birinde. İyi ki varsınız diyorum, başka bir şey demiyorum. Cemile de roman olsun bence 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *