Öykü

Çınla Sonsuz Kere

“Tavana bak! Her yer balon kaynıyor,” dedi yirmili yaşlarını yaşamaya başlamış kadın. Bir yandan da arkadaşının kolunu sarsarak şaşkınlığını fiziksel olarak da paylaşma derdindeydi. Hayır hayır sadece ne yapacağını şaşırmıştı. Arkadaşı balonları görmüştü görmesine ama sayıları bir elin parmakları kadar dahi etmezdi. Yanındakinin neden bunca abarttığını bilemeden “Mübalağa sanatına da pek düşkünsün. Çok bir şey yok ki yahu çocuklar kaçırmış işte,” diyerek tatlı tatlı azarladı onu.

Afallamış kadın, iri dalgalı olacak şekilde özenle maşaladığı kahverengi saçlarını savurarak ve fark etmeden üzerindeki elbisenin boncuklarını sökerek tedirginliğini yaşamaya devam etti. Aynı üniversitenin aynı bölümünde okumakta olan ve bunla beraber aynı yurdun bir odasını paylaşan bu iki kadının benzer birçok özelliği daha vardı. Dışarıdan onları karşılaştıran herhangi biri için bu böyle olurdu en azından. Ta ki gördüklerinin yanı sıra duyduklarının da değiştiği o ana kadar…

Nişana katılan her yaştan insanın bulunduğu bu davet salonunun kilitli kapılarının ardında birkaç saat evvel; şu an yankılanan kaygılı cümlelerden başka şeyler konuşulmaktaydı. Önce çiftimizin mutluluğuna dair yapılan nice övgüler çalınmıştı kulaklara. Birlikteliklerin ve yarınların umut dolmasından falan da bahsedilmişti elbet. Her zaman bahsi geçen beylik lafların tamamlanmasının ardından; Ankara’nın Bağları olsun, Konyalım olsun çeşitli Anadolu ezgileri eşliğinde gerdanlar kırılmış, damat halaylarında alkışlar atılmış, ayaklar zikzaklanmış ve gençlerin geleceği nişana katılanlarca kutsanmıştı.

Akabinde gelişen ipe sapa gelmez olaylar içinse üç şüpheli vardı. Davet salonunun çalışanlarına göre bu kişiler Tostçu, Baloncu ve Temizlik Görevlisiydi. Bu ölümcül güce sahip üçlü, salonun daimi sahipleriydi. Aralarındaki uyumu ve anlaşma halini kırk yıllık dostlar kıskanırdı. Sözsüz anlaşabilen ekip üyeleri, rotaları birbirlerine çizilmiş uyduları andırmaktaydılar. Tedirginlik veren durum da tam olarak bu bakışlarla iletişim kurma haliydi. Kurulmuş bebek misali daima birlikte hareket ederlerdi.

Tostçu yaşlı bir adamcağız; salonun sahiplerinin bir ahbabıdır kendileri. Salon defalarca şekil değiştirirken hep sabit kalan kişi Tostçu’dan başkası değildi elbet. Temizlik Görevlisi orta yaşlarında bir kadın, gündüz temizliğini yapar akşam tuvaletin kapısında oturur. Önünde bir kâse vardır; gelen geçen bir şey bırakmak isterse onun bahşişi olur. Düşünceli biridir; karşılığında kokusu birkaç gün geçmeyen tütün kolonyasını ıslak avuçlara boca edivermeyi ihmal etmez. Baloncuysa bir garip, nereden geldi bilinmez ama düşük çeneli bir komiye göre her şeyi değiştiren kişi olduğu ortadadır. O geldiğinden beridir bu tarz olaylar peydahlana gelmiştir.

Kadının kınalı saçları ve giymekten bıkmadığı vatkalı döpiyesleriyle salonda arzı endam edişi komik bir mizansen gibidir. Baloncu’yu tanıyan tanımayan herkes elindeki balonların tamamının içinin helyum dolu olduğunu sanır. Baloncu tıpkı o akşam olduğu gibi alkollü davetlere sızdırmayı pek sevdiği Çınlatan Gerçekler adlı şamata ekibini de yanında getirmeye bayılır; işte bazı balonların elastik yapısını genişlemeye zorlayan uçucu bir gazdan fazlasıdır.

Kadının Kulak Arkası Saltanatından hususi getirdiği ve cümle âleme yaygaracılık yapmakla yükümlü cinleri, bir ritme kapılarak kimi zihinlere seslenmeyi pek severdi. Aradıkları kişileri kandırmasını iyi bilirlerdi. Şen şakrak şarkıları mırıldanır gibi fısıldarlardı büyülü sözlerini. Kandırması ne kolaydı ben merkezli fikirleri. Herkes ayrı, herkes özel; benzemezdi kimseler kimselere… Hainlik bunun neresinde bitip gitsin gece birilerinin kafesinde. Veledizinalar alkolün ortamda olmasını da pek severlerdi. Bunun yek sebebi sarhoşluğun, hayli anlamsızca, suçlanabilecek bir etmen oluşturabilmesindendi.

Cinlerin fısıltıları, işitebilen kulakların iç çeperlerinde minik vuruşlar yaratır çekiç-örs-üzengi üçlüsünde tıngıldayarak zihinlere doğru titremeye başlardı. Yorgunluktan ve daima kendilerini haklı bulmaktan bitap düşmüş usa sahip olanlar, ona seslenenin iyi ya da kötü olduğunu algılamaya çalışmazdı. Direkt verilen aşı kabullenir yüreğe doğru toplardı bahsedilenleri. İşin özü doğası gereği kanmaya da pek meyilli olan bu kavram karmaşası çarpık gerçekleri olması gerekenlerden ayırt edemezdi:

Düş çığırtkanları, umutla dolup taşanlar, göğe serpilmiş bulutlardan kurmacalar yaratanlar ve sevgili hayal arsızları toplaşın! Ateşin başında; ritimli davulları kıskandıracak güzellikte atan kalplerinizle çılgın danslara eşlik edin! Burası bizlerin memleketi; göğe bakarak yaşayanların, sokaktaki rutinin her tıngırtısına kulakları tıkayarak akışa kapılanların, durmaksızın ileri varmaya çalışanların keyif alacağı bir yolculuk çıkacağımız. Başınızı kaldırıp etrafınıza bakın hele. Mutlak göreceksiniz geçmişinizi, bugününüzü ve yarınlarınızı süsleyen başarmak adlı şanlı zaferin izlerini.

Kulak Arkası Saltanatının gizi tam da buradadır! Her kim ki emek sarf eder ve pes etmez, düşleri dışında hiçbir şeyi görmez hatta işitmez işte varacağı yer burasıdır… Sağır Sultan’ın kem gözlerden korunmak ve yolundan asla sapmamak niyetiyle yaptığı duymazdan gelme düsturu burada yoka karışır… Haykırma zamanıdır artık. Çalın davulları; mezarı kazacak birileri bulunacaktır!

Bunlar ne ki; bıraksanız günler ve gecelerce konuşur da konuşurlardı. Lakırdıları bitmek bilmezken bu cinlere avlanacak olanlar hızlıdan kanıverirlerdi. Yaşamı kendilerinden yana yontmaktan vazgeçemediklerinden olsa gerek üstüne bir de keyifle gerinirlerdi. İşlerine gelmeyen çoğu şeyi görmezden gelmeye devam etmek kolaydı. Lakin balonların büyüsüne bir kere kapılmaya görsün kişi; geçmişler ola ruhuna…

Sağır Sultan’ın uyduruk kem göz ritüellerinin ötesinde bir gayesi olduğunu azıcık düşünebilen herkes bilirdi. En büyük gizi, duymamayı duyurmak olan bu haşmetli kişi birçok iş başarmıştı. Saltanatını yaşatmasını kolaylaştıran tüm tiranları kendine düşman bellemek âdeti de olmasa akıllı bile sayılırdı bizim ki. Lakin düpedüz deliydi işte; nitekim ona kulluk edenler de farksız değildi. Ne var ne yoksa yok sayılan, duyurmak peşindeydiler. Tezadın her cinsini barındıran bir efsundu yüreklerinde yanıp tutuşan. Evvela yok edip; ardından bağır bağır bağırırlardı.

Nişanda her şey uydurulan tüm örf ve adetlere göre devam ededursun; balon satıcısı olmaya nasıl karar verdiği bu evrende bilinmeyen bu yaşsız-başsız çelimsiz kadın, o gecenin başında kapıda sinsi bir gülüşle beklemekteydi. Bulunduğu yer, büfe ile tuvaletin tam ortasındaydı. Bu sayede büfeden yükselen margarinli tost kokusuna da tuvaletten seyreden lağıma da maruz kalmamaktaydı. Elbette bunlara ek olarak en aktif noktayı da kendine mesken edinmişti.

Minik çocuklar balonlarını işaret ederken çarpık dudaklarında kahverengi bir gülüş belirdi. Az vakit sonra o kadını duyacağını bilmekteydi. Temizlik Görevlisinin yanına vardığında kadın her zamanki gibi çamaşır suyu kokmaktaydı. Klorak kokusunu içine çekip derin soluklar aldı. Kâsenin içine atılan paraları gördüğünde güldü yeniden.

İnsanların garip bir vicdan anlayışları vardı. Tuvaletin ücretsiz olduğunu Temizlik Görevlisi dâhil herkes bilirdi. Bu oyunu Tostçu başlatmıştı. Bir gece önüne bir kâse koyup buraya oturmasını tembihlemişti. İşte her şey böyle değişmişti. Baloncu’nun da eklenmesiyle oyun şekil değiştirmişti. O gece boyunca cinlerini ortaya salan kadının kapanışa doğru keyfi hepten artmıştı. Üçlü vicdani rahatsızlıklardan pek keyif almıştı.

Bu geceyse Çınlatan Gerçekler bando takımı yine evvela yalanları yankılamıştı. Masum suçlu aramaksızın kancaya bir balık takmışlardı. Artık vakit gelmişti. Duymazdan gelinenlerin, üzerine düşünülmeksizin dışlananların, birilerinin düşlerini hunharca parçalayanların, ötekileştirenlerin azmettirdiği oyun başlamıştı. Tavanda balonlar vardı. Renkten renge uzanan kimisinin üzerinde birtakım suretler bulunan, hızla çoğalan balonlar…

Genç kadın ağlamaklı sesiyle arkadaşına göstermeye devam ettiği sırada bir baba da tavana bakmaktaydı. Gördüğü beş balondan biri kızına aitti. Büyük oğluna kızarak neden balonun ipini kardeşinin bileğine bağlamadığını sordu. O da biraz çekinerek bunu teklif ettiğini ama kardeşinin inatla onu uçurmak istediğini söyledi. Baba homurdanarak tuvalete gitti. Çıktığında bir bozukluk atmaya yeltendi lakin balona verdikleri on lira içine oturduğundan vazgeçti.

Baloncu tavana birkaç balon daha salıverdi. Adam tuvaletin kapısını araladı. Temizlik Görevlisi sigarasını tüttürmeye balkona kaçtı. Tostçu Baloncu’nun hemen dibinde dikilmekteydi. Kadının şaheserini izler gibi erguvanlara boyanmış tavana baktılar. Yaklaşık beş dakika boyunca herkesin gördüğü, işittiği ortak olacaktı. Bunu bilen üçlü artık görev yerlerindeydi. Tostçu insanları galeyana getirmekte, Temizlik Görevlisi de ona eşlik etmekteydi.

Kadının çığlıkları tükenene kadar nişandaki tüm çocuklar Baloncu’nun onları götürdüğü oyun odasında konuşmaktaydı. Kendilerine ait yeni bir oyunla dalıp giderlerken kulaklarının arkasında ezan vaktinde eve girilmesi, dişlerin fırçalanması ve ellerin yıkanması gerektiğini söyleyen birkaç tümce vardı. Safça ve çocukça bir yaşamdı. Baloncu şimdilik onları koruma gayretiyle dürüstlüklerine sığınmakta ve duyulan görülen geçmiş zamana hilaf karıştırmamaktaydı.

Her ne hikmetse Çınlatan Gerçekler o gece tek bir kişiyi hedef olarak belirlemişlerdi. Bu yüzden Baloncu şovu uzatmadı; genç kadının daha evvel kulak arkası yaptığı üç güç yaşam birkaç kelime öbeğine sığarak taşmaya başladı. Acı çeken birini gördüğünüzde bu kişi yakınlarınızdaysa veyahut yakınınızsa ona ortak olursunuz. Empati değildir bu; uzaktan yakından alakası yoktur bu duyguyla. Birilerinin canının yanması veyahut çığlıklar atması normal değildir. Siz de olağan bir şekilde istemsizce panikler ve endişelenirsiniz.

İşte Baloncu’nun yayın kaynağı da acıyla çarpılmış ağzı ve saçlarındaki maşaları sarsarak oyun oynuyormuş gibi kıvranan o kadındı. Haykırışları bir kimsenin düşünmekten korktuğu ya da uğraşmak istemediği detayları dile getirmekteydi. Balonların ipleri çözülmüş; düğümlerine üflenen efsunlar bozulmuştu. Ayyuka çıkmaları ve rahatsızlık vermeleriyle pek meşhur olan gerçekler sahiplerini aramakta; sahipse mırıl mırıl hepsini tek ağızdan yankılamaktaydı.

“Siz nasıl işitmez/görmezsiniz?” …çöpten soğan… “Yardım edin bana” …dilenci değilim… “Durun!” …çizmeleri çıkarayım… “Duymak istemiyorum…” …çöpten soğan… “Yeter artık!” …dilenci değilim… “Boğuluyorum!” …çizmeleri çıkarayım… “Neden ben?” …çöpten soğan…“Yoruldum ölmekten…” …dilenci değilim… “Kaçamıyorum…” …çizmeleri çıkarayım… “Kesin şunu!” …çöpten soğan… “Bitsin bu işkence!” …dilenci değilim… “Çığlıkları unutamıyorum…” …çizmeleri çıkarayım…

Ezgi Özbek

1992 Bursa doğumluyum, çocukluğum Samsun’da geçti. 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldum. Bir ilaç firmasında çalışıyorum. Konuşmaya başladığım andan itibaren bitmek bilmez hikâyelerimle etrafımdakileri yormayı, yazmayı öğrendiğim vakit bıraktım. Daha az konuşmadım elbet lakin her daim yazdım. Uzun soluklu kurguların yanı sıra öykü yazmaktan ve yayınlamaktan da keyif almaktayım. Yazmaktan öte vurgun olduğum eylemse okumak. Bambaşka dünyaların kapılarında dolanıp durmaktan bıkacağımı zannetmiyorum. Araştırma ve öğrenme temelli yaklaşımımın yazdıklarıma ve okuduklarıma tesir ettiğini ummaktayım.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for pcd pcd says:

    Merhaba,

    Dürüst olmak gerekirse ben hikâyenizi takip etmekte biraz zorlandım. Eski ya da çoğunlukla kullanılmayan kelimeler (akıl yerine us, önce yerine evvela, ya da yerine veyahut gibi) bana fazla geldi. Elbette bu tarzı çok seven okurlar da var, siz de bunlardan biri olmalısınız.

    Ama benim açımdan akıcılığı sekteye uğratan ikinci şey; Tostçu, Baloncu ve Temizlik Görevlisi’nin anlatılmasından sonraki kısımdı.

    diye başlayan paragraf öykünün genelinden, özellikle cümle yapısı olarak çok farklıydı. Bundan sonra gelen, italikle yazılan yer çok daha farklı bir boyuta taşıdı öyküyü benim gözümde. Sonra birden tekrar nişana döndük, ki ben nişan olduğunu tamamen unutmuştum. Bağlantıyı kuramadım, sanki öyküye ara verilip başka bir konuda yazılmış gibi geldi bana.

    Belki ben şu an çok yorgunum, belki tarzınıza hiç alışık değilim. Ama öykünün tam olarak ne anlatmak istediğini maalesef anlayamadım. Bu sizden değil, benden kaynaklanıyor olabilir.

    Ama dile çok hâkim olduğunuz belli. Ben eski sözcüklerden hoşlanmasam da onlarla yazmanın zor olduğunu biliyorum ve saygı duyuyorum.

    Elinize sağlık.

  2. Merhabalar @pcd

    Öncelikle yorumunuz için çok teşekkür ederim . Epey hızlı bir değerlendirme oldu benim için :slight_smile:

    Öykünün tam olarak anlatmak istediklerine gelirsek; bu her okur için değişececektir. Mevzu biraz daha yaşam boyu kulak arkasına attıklarımızla alakalıydı. Araya giren bölüm de bir miktar bunlarla ilgiliydi.

    İşin büyülü kısmında Sağır Sultan ve evreni gizliydi diyebiliriz. Baloncu’nun ana hedefi kendince yöntemlerle birilerinin önemsemediği olayları, kişileri vb. anımsatmaktı. Konu geçişleri sert gelmiş olabilir elbette bilemiyorum. Bunun dışında eski sözcükler kısmına gelirsek ben yaşlandım sanırım :grimacing: Günlük dilde sıkça kullandığım kelimelerdi verdiğiniz örnekler. Şimdilik bir tık uzak kalmışız gibi hissetsem de umuyorum gelecek seçkilerde tekrar görüşürüz.

    İlhamla kalın!

  3. Ezgiciğim merhaba,
    Öykünün diline, anlatım tarzına ve uslübuna diyecek yeni bir şeyim yok. Gerçekten oldukça iyi, fark edilir ve ivmeleri yüksek.
    Ancak benim algılayamadığım bölümler oldu. Son birkaç paragrafı birkaç kez okudum, ama tam kavrayamadım kadına ne olduğunu. Oldukça da merak ettim🤔
    Belki biraz aydınlatabilirsin beni bu noktada.
    Seni okumak ayrı zevk, ayrı bir tırmanış.
    Daim olsun kalemin canım Ezgi💕

  4. Avatar for B_Hotan B_Hotan says:

    Kalemini her daim ilgi ve hayranlıkla okuduğum, çok değerli arkadaşım. Yine bence kurgu olarak çok orijinal bir nokta yakalamışsın. Biliyorsun kurduklarını çok seviyorum. Eski kelimeler konusunda yapılan yorumlara katılmasam da (sanırım ben hayli hayli bir yaş sınırını aşmış olabilirim :smile: ) son kısmın anlaşılmasında bir tık güçlük yaşadığımı itiraf ediyorum. Zihninin kıvrımlarına sağlık. Tekrar görüşmek üzere :blush:

  5. Merhabalar Gaye!

    Öncelikle pek kıymetli değerlendirmen için teşekkür ederim. Öyküye gelen genel yorumlardan sonra bir daha baktım bazı kısımlara. Aslında öykünün ilk iki paragrafı son kısımları tamamlayan bölümler olarak karşımıza çıkıyor. Ki öyküyü kurgularken arka planı geliştirmeye devam ettiğim için bu durum böyle oldu sanırım. Yani öykünün arkasında birçok detay daha vardı kafamın içinde kalmalarını yeğledim :smiley:

    Kadına ne oldu dersek; tavanı dolduran ve sayıları sadece kadına çok fazlaymış gibi görünen bu balonların içinde, cinler sebebiyle yinelenen bazı cümleler vardı. Ki bu cümleler de kadının zamanında kulak arkası ettiği üç farklı yaşama aitti. Sanırım orada tüm bunlar biraz girift bir yapı oluşturdu. Kadın da en sonunda kendi kaygı dolu cümleleriyle beraber; Baloncu’nun onu işitmek mecburiyetinde bıraktığı cümleleri haykırmaya başladı. Bir nevi sesli bir yayın aracına çevirerek herkese duyurmuş oldu.

    Bunun dışında nişana dair tüm detaylar; bu ara kendi nişanım dahil katıldığım etkinliklerle alakalı bir patlama oldu galiba :smiley: Kurgunun akışı için kullandığım arka planda hazırdı bu sebeple Baloncu Kadın imajı içime sindi aslında hayli. Öyleyken böyle yanı Gayeciğim :smiley: Fazlaca konuştum sanırım ama meğersem ben bu öyküyü biraz kendime yazmışım. Buradan bunu anlıyoruz :smiley:

    Şimdilik ilhamla kalman dileğiyle; öykünde görüşmek üzere :slight_smile:

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

8 cevap daha var.

Yorum Yapanlar