Öykü

Çöl Gülü

Kırılacak gibi duran parmaklarıyla, kumun derinine gömülmüş tahta parçasını avuç içine batan kıymıklara aldırmadan kavrayıp var gücüyle çekti. Kulaklarına yavaştan esmeye başlamış rüzgârın uğultusundan başka ses gelmiyordu. Geniş alnından akan tuzlu ter damlası yanağına kadar süzüldü. Başına bağladığı kirli beyaz bez parçasını, siyah saçları önüne düşmesin diye iyice sıktı. Vakit daralıyordu.

Bütün gücüyle tekrar tahta parçasına asıldı. Sırt üstü yere yığıldığında yüzü gülüyordu. Uzaktan gelen tiz kadın çığlığını duyduğunda kendini toparladı, keçeden yapılma çadırını kucakladığı gibi, kavurucu sıcağın altında kumlu tepelere doğru koşmaya başladı. İnsan kalabalığı, onu koşarken nefes nefese bırakacak kadar uzaklaşmıştı. “Bu kadar yavaş olursan felaketten kaçamazsın Adenium” dedi, Adenium’un soluğu yanında aldığı uzun saçlı oğlan. Tükürür gibi konuşurken beyaz kıyafetinin etekleri uçuşmuştu. “Annemi de kum fırtınasında yavaşlığı yüzünden kaybettim.”

Her yılın iki yüz yedinci gününde, kırk beş gün süren kum fırtınaları başlar, beraberinde ölüm soğuğu getirir, geçtiği yerleri dalga yutmuşçasına yıkardı. Bu, Adenium’un tanık olduğu dördüncü hicretti. “Bunun kum fırtınası olmadığını hepimiz biliyoruz” dedi, suratı sırtındaki ağırlığın ve sıcağın etkisiyle kıpkırmızı kesilmiş oğlana. Bebek yüzlü çocuk, bu ne idüğü bilinmez topluluğunun içine, babası, onu ve annesini köle pazarında satar satmaz atıldıkları tehlikelerden sağ salim çıktıktan sonra düşmüştü. Çektiği onca acıya rağmen hâlâ anlatılan her masal gözünü korkutuyor, her kaçış onu soğuk sularda boğulmuşçasına ürpertiyordu. “Bunlar senin uydurmaların. Kimse seninle aynı fikirde değil.”

Cılız kız, koyu renk dudaklarını büzüp kısık sesle, “Elbette değil. Ancak hiçbir kum fırtınasından önce bitkiler ayaklanmamıştı” dedi, kökleri taze sökülmüş, esintinin tersine ilerleyen Garberaları işaret ederek. Teni hâlâ sütten hallice olan çocuk yüzünü Garberalara döndüğünde ifadesinde, annesini ve yiyeceklerini su kuyusunun dibine çekilirken izlediği günkü çaresizlik vardı.

Çadırlarını, her yılın bu zamanlarında uğradıkları kaktüs topluluğunun yanına kurdular. Karanlık beklenilenden erken çökmüştü. Adını kimselere söylemeyen beyaz tenli çocuk, kumun içinden çıkardığı böcekleri ezip ağzına atarken, Adenium kum tepelerinin ardına, yükselmekte olan toz bulutuna bakıyordu. Kafasındaki bez parçası çıkıp gitmek ister gibi uçuşuyordu. “Hepimiz öleceğiz!” diye bağırdı Adenium, gözlerini gölge gibi duran kum tepelerinden ayırmadan. Kabile üyeleri göz ucuyla ona baktıktan sonra çadırlarına girdiler. Hepsinin yüzü güneşin etkisiyle kararmış, alınlarının ortasında kaşlarını çatmalarından kaynaklanan gamzemsi çukurlar oluşmuştu.

Oğlan çocuğu avucundaki böcekleri attığı gibi Adenium’un koluna yapıştı. Korkudan ellerinin titremesine engel olamıyordu. Onu bu kabileye kabul ettiren, çöl bitkilerinin suyunu emmeyi öğreten, korktuğu gecelerde başında bekleyen kızı tanıyamıyordu şimdi. Göç etmeye başladıklarından beri, Adenium değişmişti. “Kimsenin öldüğü yok, her zaman yürüdüğünüz yollar bunlar bana sen söyledin. İnsanları korkutma.” Dedi alt dudağı titreyerek. Göz yaşları terine karıştı, tuzlu su yanaklarından sızarak ince dudaklarının arasında birikti. Adenium etrafa yayılan ter ve sidik kokusunu göz ardı ederek elini onun uzun saçlarına uzatıp başını okşadı.

Beyaz çocuk, o gece Adenium’un çadırında kaldı. Kızın sakin soluğu, çöl tilkilerinin ulumasına karıştı. Yüksek bir yerden düşer gibi hızlı ve çaresizce aşık olduğu bu kızın içindeki, hem güven veren hem de göz korkutan gücü bastırmak istedi. Ancak sığınma ihtiyacı hissederek ona sarıldı ve bir kez olsun Adenium’un yanılıyor olmasını diledi.

Ölümden kaçarcasına koşan atların ayak seslerine benzetti önce bu sesi. Çadır delinecek gibi sarsılıyordu. Yüzü korkudan kıpkırmızı kesilen çocuk nefes nefese uyandı. Gözleri hemen karanlığa alıştı, el yordamıyla Adenium’u sarstı ama kız uyanmadı. Çadırı açıp dışarı çıktığında, kabile üyelerinin de çadırlarından çıkmış olduklarını gördü. Daha ne olduğunu kavrayamadan sırılsıklam ıslandı. Yağmur dokunduğu her şeyi delip geçmek ister gibi yağıyordu, oğlanın saçlarını kısa sürede suratına yapıştırdı. Herkes çadırını toplarken o, Adenium’u uyandırmaya çalışıyordu. Geç kaldığını fark edince, baygın kızı kucaklayıp çadırdan çıktı.

Ağzını açıp susuzluğunu gidermeye çalışanlara, yere çöküp boğularak ölmeyi bekleyenlere, bağrını tırnaklayarak bağıra bağıra dua edenlere çarpmadan, kucağındaki kızı sımsıkı tutarak, çamura bata çıka kum tepesini bir çırpıda aştı genç çocuk. Nereye ulaşmaya çalıştığını bilmiyor, sırtlarında çadırla koşan grubu takip ediyordu. İçinde korkudan çok çoşku ve endişe vardı. İlk kez bu kadar yakın olabildiği kızın uyanmasını endişe içinde bekliyor, uyanınca ayaklanıp gideceğini bildiğinden içini bir hüzün kaplıyordu. Korkusu, artık koşamayıp kumun içine çekildiğini fark edince nüksetti.

“Fırtına beklenenden erken geldi!” diye bağırdığını duydu bir erkek sesinin. “Her fırtınada böyle yağmur mu yağar?” diye karşılık verdi ancak cevap alamadı. Umudu tükenmek üzereyken Adenium ayıldı, batmakta olan çocuğu orada bırakarak bir çırpıda çamurun üstüne çıktı. Kara gözlerinin rengi, uykuya daldığı ilk andan farklı görünüyordu. “Beni parçaladınız!” diye bağırdı Adenium, boynundan aşağısı çamura saplanmış insanlara. “ Beni o kadar kesip böldünüz ki, özüme ulaştınız.”

Çaumurun üzerinde yürüyerek endişeli kafaların arasında dolandı. “ Size hizmet ettiğim her gün bana güvendiniz ancak her kelimemde bana sırt çevirdiniz.” Göğün bağrından bir gürültü koptu. Gök, güneşli bir gün gibi net görüşe izin veriyordu. Yakınlarına düşen yıldırım, kaktüs topluluğunu ateşe verdi. Boğazlarından içeri akan çamur, görünmez bir el gibi kafalarından bastırıp insanları içine çekmişti. Adenium, çırpınmakta olan uzun saçlı arkadaşının yanına yaklaştı. Başındaki beyaz bezi sakince çözdü, siyah saçlarını salık bıraktı. Oğlan, Adenium’un onu yalnız bırakmayacağını en başından beri biliyordu. Beze tutunup kendini dışarı çekmek için elini çamurdan kurtarmaya çalıştı.

Beyaz bir bayrak gibi havada uçuşan bez parçası, kızın narin parmakları tarafından sıkıca büzüldü, çaresiz çocuğun çamur üstünde kalan tek uzvundan, boynundan yakaladı. “Kum fırtınası değil,” diye tekrarladı Adenium. “Ben geliyorum.”

Aylin Arifoğulları

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Öykünüzü beğendim. Açıkçası hikayenin geçtiği evreni merak ediyorum. Kaleminize sağlık.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar