Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Deniz

birinci kısım.

Günbatımından biraz sonra. Hava henüz kararmamış fakat ay, peşinde karanlıkla gökyüzüne tırmanıyor. Rüzgâr denizi hafifçe dalgalandırıyor, zayıf dalgalar kumda ince desenler bırakıyor. Karanlık, dağların sırtından ormana akıyor.

Gece çöküyor adanın üzerine.

Sahilde yarısı kuma gömülü büyük kemikler dizilmişti sırayla; bir balinanın göğüs kafesi. Kafesin ortasında ateş yanıyordu ve titrek ışığı kemiklerin etrafından akıp sahile doluyor, ince gölgeler doğuruyordu.

Ateşin başında beş kişi oturuyordu sessizce. Genç bir kadın dizlerini karnına çekmişti ve ateşi izliyordu. Solunda, yerde bağdaş kurmuş, sırtını kemiklerden birine dayamış iri bir adam vardı. Karşılarında ayaklarını kuma gömmüş küçük bir kız vardı; dizlerini birbirine vurarak neşeli bir bir şarkı söylüyordu. Genç kadının hemen yanında oturan zayıfça bir adam kumun içinden deniz kabukları çıkarıyordu. Hoşuna giden birkaçını cebine attı, yüzüne hoşnut bi gülümseme kondu.

Ve yaşlı bir kadın onları izliyordu büyük bir merakla.

Serin bir rüzgâr esti, ağaçların yaprakları hışırdadı.

İri adam yerden bir avuç kum aldı ve parmaklarını arasından akmasını izledi. Sonra kafasını kaldırdı. “Buraya nasıl geldik?” dedi.

Zayıf olan adam baktı.

“Burası neresi?”

“Balıklar neden uçamıyor?” diye sordu küçük kız neşeyle.

Genç kadın, “En son ne hatırlıyorsunuz?” diye sordu.

“Sen ne hatırlıyorsun?” dedi solundaki adam, sorusunu bitirirken eliyle kadını işaret etti ve başını hafifçe yana yatırdı.

“Arien,” dedi genç kadın, “Her yerin alevler içinde kaldığını hatırlıyorum.”

Birbirlerine soru soran gözlerle baktıkları sessiz birkaç dakikanın ardından yaşlı kadın konuştu.

“Buraya nerden geldiğimizi bilmiyoruz, neresi olduğunu da. Birbirimizi tanımıyoruz. Neden en son hatırladığımız şeyleri anlatmıyoruz?”

Kendisine şüpheyle bakıldığını görünce devam etti.

“Hikâyelerimizi anlatalım, belki böylece bir sonuca ulaşabiliriz.”

İri adam ayağa kalktı.

“Önce ben başlarım,” dedi.

“Denizi hatırlıyorum; çocukluğumdan beri dinlediğim hikâyeleri, gençliğimden beri taktığım şapkayı. Ellerimin altında dönen ve her daim doğru yönü bulan dümeni.

Buradan önce bir korsandım, gemim ise Fırtınakıran’dı.

Korsanlar arasında anlatılan bir efsaneye göre, Kuzey Yıldızı’nı takip eden yolda, yıldızın gölgesi altında bir ada vardır ve adanın sahilinde bir gemi durmaktadır. Geminin ismi, çok eski bir dilde, üstüne kazınmış birkaç çizgiden ibaret. Dilimizde Balina Işığı anlamına geliyor ve Balina Işığı’na kim kaptanlık ederse, bütün denizlerin efendisi olacağı söyleniyor.

Fırtınakıran ve mürettebatı ile Balina Işığı’nı bulmak için yıldızı takip ediyorduk. Hava açık ve güzeldi, yönümüzü iyi biliyorduk, ilerlemeye devam ettik.

Ada artık görüş alanımıza girdiğinde bir fırtına üzerimize çöktü.

Yıllardır kaptanlık yaptığım gemiye ben bir ad vermedim, bu adı kazandım. Hiçbir fırtına beni alt edemedi ve edemezdi de.

Bu zamana kadar karşılaştığım herhangi bir fırtınadan daha zordu, fakat beni durdurmak için yeterli değildi. Karaya ayak bastığımızda hepimizde tarif edilemez bir heyecan vardı. İlk korsanlardan beri anlatılan hikâyelerdeki insanlar en son bu adada yaşamıştı. Onları buraya getiren Balina Işığı’nı burada bırakıp, yeni gemileriyle yeni dünyalara yelken açmışlardı.

Geminin gücü ise onu yapan insanların denize olan aşkından geliyordu. Suyu seviyorlar ve ona saygı duyuyorlardı ve toprağı keşfetme istekleri onları sürekli yolda tutuyordu. Bu yüzden yaptıkları her işte muazzam bir güç vardı.

Balina Işığı’nı gördüğümüzde hepimiz bir süre hiçbir şey söyleyemedik. Koyu kahverengi gövdesinde birkaç çizgi vardı; aynı hikâyelerde anlatıldığı gibi, onu inşa eden insanların kullandığı dildi bu.

Fırtınakıran’dan daha küçüktü, pek güçlü görünmüyordu. Uzun yelken direkleri vardı. Gemiye bindik. Fırtınakıran’ı adada bıraktık ve Balina Işığı’yla denize açıldık.

Dümene dokunduğumda, ellerimin aldındaki gücü ve onunla yapabileceklerimi düşlemeye başladım. O kadar muazam düşler kuruyordum ki güvertedeki adamların birer birer suya düştüklerini görmedim. Derime mermi gibi saplanan yağmur damlalarını hissetmedim. Yelkenleri koparırcasına esen rüzgârı duymadım.

Sonra adamlardan birinin adımı haykırdığını duydum. Kendime geldiğimde gökyüzünün kapkaranlık olduğunu gördüm. Bana bağıran adam ikinci kaptandı ve güvertede kalmış son adamdı. Ben ona bakarken hırçın rüzgâr onu savurdu ve dalgalar yuttu.

Balina Işığı’nda yalnızdım ve geminin kontrolünü kaybetmiştim.

Bir dalganın sırtında yükseldiğimi hatırlıyorum. İndiğimde gözlerimin önünde, nefretle dönen ve gemiyi yutmak için bekleyen bir girdap vardı.”

Sustu ve gözlerini yere dikti.

“Beni hikâyem bu kadar. Denizle başlıyor ve denizle bitiyor.”

“Üzücü bir hikâyeniz varmış.”dedi diğer adam nazik bir ses tonuyla. “Anlattığınız gemiyi görebilmek isterdim.”

“Ben de onu herkesin görebilmesini isterdim,” dedi Kaptan.

“Arzunuzu anlayabiliyorum,”dedi diğer adam. Sesi zayıf ve yumuşaktı.

“Adım Hagma. Bir arkeolog olduğum zamanları hatırlıyorum.” Bir süre duraksadı. Sonra buruk bir gülümsemeyle anlatmaya başladı.

“Çocukluğumdan beri tarih ve coğrafyayı çok severdim. Eski insanlara dair hikâyeler dinlemek, yaşantılarına dair bir şeyler öğrenmek ilgimi çekerdi. Yaşadıkları yerleri harita üzerinde bulurdum ve o zamanlar nasıl bir yer olabileceğinin hayalini kurardım saatlerce.

Büyüdüğümde, hep hayalini kurduğum eski insanların yaşantılarını keşfetme fırsatım olduğunu öğrendim ve bir an bile tereddüt etmedim. Arkeolog olduğumda hızlıca iş buldum.

Her şey çok güzel gidiyordu aslında, biz çalışmalarımızı hızlı ama dikkatli bir şekilde ilerletiyorduk ve bulduğumuz her şey büyüleyiciydi bana göre. İşimde çok başarılıydım; hayal gücüm dizginlenemezdi ve yeni şeyler öğrenmeye hep açıktım. Beni işimde başarılı kılan özelliklerim aynı zamanda beni doyurulamaz bir insan hâline de getiriyordu.

Bulduğumuz eserleri sadece kendime saklamak istiyordum. Onları kimseye emanet edemiyordum çünkü hiç kimsenin onlara benim verdiğim kıymeti veremeyeceğini düşünüyordum, kimse onlara benim baktığım gibi bakamazdı, benim muhafaza ettiğim gibi muhafaza edemezdi, başlarına bir şey gelirdi, kırılırlardı, çizilirlerdi, hiç kimse onlara benim gib-”

Arien elini yavaşça adamın omzuna koyduğunda adam durdu. Yüzündeki gülümseme silinmişti ve endişeli bir ifade vardı. Kısa bir nefes verdi.

“Üzgünüm. Herhalde nasıl hissettiğimi anlamışsınızdır.” Kafasını kaldırdı ve her birinin yüzüne bakıp gülümsedi.

“Bu düşünceler gece gündüz peşimi bırakmıyordu ve içim içimi yiyordu. Bir gün, bulduğum şeyi sakladım. Kimse görmeden. Kimse anlayamadan. Beraber çalıştığım insanlara yalan söyledim. Hiç kimse böyle bir şey yapacağımı düşünmemişti, düşünemezdi. Çok iyi çalışıyordum ve bu zamana kadar hiç kimseye yalan söylememiştim. Böylece, kimse bir şeyden şüphelenmeden, bir sürü tarihi eseri kaçırdım.

Yanlış anlamayın, para için onları satmadım; onları sadece para olarak gören insanların eline nasıl bırakabilirdim ki? Ben hepsini kendime sakladım. Daha önce kazı yaptığımız yerlerden birinin yakınlarında, bir mezar odası kazdırdım gizlice. Ve aldığım her tarihi eseri oraya sakladım.”

Durdu. Bakışlarını yere indirdi. “Çaldığım her tarihi eseri.” diye düzeltti.

“Vaktimin hemen hemen hepsini orada geçiriyordum, evime gitmiyor, orada kalıyordum. Çalarken çok dikkatliydim yine de şüphelenmeye başlamışlardı. ‘İçimizden biri ama kim?’ Herkes böyle düşünüyordu.

Ve bir gün, çalışma arkadaşlarımdan biri beni görmüş, bir şey taşırken ve bir yere girerken.

Detay vermeye gerek yok sanırım, beni bulmaları çok uzun sürmedi. Uzaklaştırıldım. Bir daha kazı yapılan herhangi bir yerde çalışma şansım olmayacaktı.

Bana verilebilecek en büyük cezaydı.

Uzun bir süre, sadece bu zamana kadar öğrendiğim ve gördüğüm ve dokunduğum şeylerle kendimi oyalamaya çalıştım.

Ama hiçbiri yeterli olmadı. Yeniden daha fazlasını öğrenmek istedim.

Ve tek başıma yola çıktım.

Gezgin insanların eskiden yaşadıkları yeri biliyordum ve orada bulabileceğim güzel şeylerin hayali aklımı başımdan alıyordu.

Oraya gittim. Pek çok mağara ve oda vardı; içlerinden yalnızca birisi bizi ilgilendiriyor.

Bu odada eski insanların elleriyle topraktan yaptıkları eserler vardı ve hepsinin üzerine kutsal saydıkları balina figürü kazınmıştı. Hepsine teker teker dokundum ve yok olmaya başladıklarını fark ettim. Hepsini yanımda götürüp gözüm gibi bakmaya karar verdim.

Taşıyabildiğim kadarını dışarı çıkardım sonra odaya tekrar girdim ve tekrar dışarı çıkardım ve tekrar. Ta ki oda tamamen boşalıncaya kadar.”

Durdu, boğazını temizledi.

“Boş odaya son bir kez bakarken başladı. Yer sarsılıyordu; yüzyıllardır içinden söküp aldığımız şeyleri geri yutmak için kocaman ağzını açmaya hazırlanıyor gibiydi.

Depreme dair pek fazla şey hatırlamıyorum aslında, çok uzun bir süre şahitlik edemedim çünkü.”

Üzgün bir gülümsemeyle kafasını kaldırdı.

kara kuru toprak

yutmuş bütün üstündekileri” diye tekerleme okumaya başladı küçük kız.

Arien Hagma’nın sırtını sıvazlıyordu, yaşlı kadın Arien’e seslendi.

“Sizin hikâyeniz nedir?”

“Yaktığımı ve yandığımı hatırlıyorum,” dedi Arien.

Kollarını bacaklarının etrafına doladı ve çenesini dizlerine yasladı.

“Babam bir soyluydu, annemse zengin bir tüccarın kızıydı. Beş kardeştik, en küçük çocuk da bendim. Diğer kardeşlerimle aramda ciddi bir yaş farkı olduğu için varlığım çoğunlukla fark edilmezdi veya umursanmazdı. Ailemde anlaşabildiğim tek kişi büyükbabamdı; ticaret gemilerinden biriyle beni sık sık denizaşırı gezilere götürürdü. Gemideki diğer adamları da çok severdim, her zaman neşelilerdi ve benimle ilgilenirlerdi; beraber şarkı söylerdik ve oyun oynardık. Gerçek ailem onlardı ve denizdi. Büyükbabamla sık sık denize açılırdım, bu yüzden bana denizciliği öğretmeye başladılar. Eğitimimi gittiğim okullardan çok, gemideki adamlardan aldım. Bana kendimi savunmayı öğrettiler, belli bir yaşa geldiğim zaman da silah kullanmayı, kılıç tutmayı.

Çünkü yaşadığımız liman kasabası korkunç bir yerdi aslında; soylular, ihtiyacı olanlara reddedemeyecekleri miktarlarda para teklif edip, onlar adına pis işler yaptırıyorlardı. Zenginler fakirleri suç işlemeye zorluyordu.

Babam yüzünden sürekli evimizde konuklar ağırlıyorduk ya da başkalarına konuk oluyorduk. Sessiz bir çocuktum ve beni kimse fark etmezdi; kimse bana dikkat etmiyordu.

Anlatılan her şeyi duydum, duyduğum her şeyden nefret ettim.

Büyükbabamla çıktığımız gezilerden birinde, ufuk çizgisinin yakınlarında su yüzeyine çıkan bir balina görmüştük. İhtişamından çok etkilenmiştim ve ilerleyen günler boyunca sadece ondan bahsedip denizi izlemiştim.

Sonraki doğum günümde büyükbabam, bana gümüş bir balina broşu hediye etmişti.

O zamana kadar sahip olduğum en güzel şey o broştu, hemen takmıştım ve hangi kıyafeti giyersem giyeyim o broşu illa ki takardım. Bir gün büyükbabamla limanda gezerken broşumu düşürdüğümü fark ettim. Broşu aramak için geldiğimiz yolları geri yürüdük. Bir taraftan sessizce ağlıyor bir taraftan gözlerimi olabildiğince açık tutup her yeri gözlüyordum.

Broşumu bir sokağın köşesinde gördüm ve sevinçle koşmaya başladım. Broşu yerden aldım ve bir adamın bağırdığını duydum.

Küfrediyordu ve benimle yaşıt olduğunu tahmin ettiğim bir çocuğu dövüyordu. Olduğum yerde donakaldım; çocuğun yüzü kıpkırmızıydı ve hareket etmiyordu. Büyükbabam arkamdan geldi ve beni tutup köşeye çekti. Durduğumuz köşede sessizce adamı dinledik. Çocuğun kıpırtısız bedenini sarstı ve öldüğünü fark ettiğinde bir kez daha küfretti.

Çocuk, ayaklarımın dibindeki çamurlu suya düştü.

Karar vermemi sağlayan an o oldu; içimde dizginleyemeyeceğim bir öfkenin yandığını hissettim.

Hepsini avlamaya karar verdim. Gemicilerden daha fazlasını öğretmelerini istedim. Hiçbiri reddetmedi.

Her suçun izini sürüyordum, ulaştığım kişi kimse, öldürüyordum. Kapkara kıyafetler içindeydim fakat broşumu hâlâ çıkarmıyordum. Geceleri dışarı çıkıyordum, sessizce öldürüp eve geri dönüyordum.

Bir gün, büyükbabamın gemisine saldırıda bulunduklarını öğrendim; büyükbabamın bedenini bulamamışlardı.

Ailem dediğim herkes ölmüştü. Ailemi öldürmüşlerdi, öfkem daha da harlı yanıyordu artık.

İşlediğim cinayetler kentteki insanları huzursuz ediyordu. Özellikle soyluları ve zenginleri. Çünkü her bir ceset, mesajımı iletiyordu.

Bir gece ara sokaklarda gezerken,” dedi ve iç çekti.

“Bir gece ara sokaklarda gezerken yıllar önce duyduğum o sesi yeniden duydum. Küçük bir çocuğu döverek öldüren adamdı bu. Bir süre onu takip ettim ve kim olduğunu, kim için iş yaptığını öğrenmeye çalıştım.

Normalden daha uzun sürdü ve daha zor oldu fakat bu adamı tutan kişinin kim olduğunu öğrendim.

Çok geç bir saatte evime döndüm ve kapıyı sessizce kapattım. Evi dolaştım ve duvarlarda asılı duran fotoğraflara baktım; büyükbabamın fotoğrafını duvardan indirdim.

Broşumu yavaşça çıkardım ve fotoğrafın üstüne koydum. Sonra yakmaya başladım. hepsini. Bütün fotoğrafları. Bütün evi. Uyumakta olan ‘ailemi’.”

Bir kez daha iç çekti. “Büyükbabam beni ara sokaklarda sık sık gezdirirdi, bunun sebebini şimdi anlıyorum; günah çıkarmak istiyordu. Belki de beni bu yüzden eğitti, bir çocuğa kendisini koruması için denizciler tarafından öğretilenlerden çok daha fazlasıydı öğrettikleri, bilemiyorum. Fakat o çocuğun ölmesi onun suçuydu. Neyin ticaretini yaptığını ona asla sormadım. Sorsaydım, söyleyemezmiş zaten.”

Hagma cebinden bir deniz kabuğu çıkardı ve yavaşça Arien’e uzattı. Genç kadın gülümsedi.

Kısa bir sessizlik oldu.

“Şimdi benim sıram!” diye coşkuyla bağırdı küçük kız.

“Işık taneleri arasında yürüyordum ve çiçekler kanat çırpıyordu ve ayla konuşuyordum çünkü ona sormak istediğim bazı sorular vardı, aslında dört kurbağa yetiştirmek istediğimden bahsedecektim, ağaçta yetişip yetişmediklerini merak etmiştim ve gökyüzündeki kimse bu soruya cevap bulamazdı ve belki topraktakilere sorsam daha iyidi ama-”

Küçük kız durdu ve her birine göz gezdirdi. Yüzlerinde şaşkın bir ifade vardı hepsinin.

Yaşlı kadına döndü ve gülümsedi.

“Karanlıktaydım ve karanlıktım.” Küçük kızın sesi ve ifadesi değişmişti. Şimdi yüzünde kendinden emin bir gülümseme vardı.

“Çok fazla şey hatırlıyorum, hem de çok az. Doğumları, ölümleri, isimleri, çığlıkları ve haykırışları. Toprağı ve kokuları ve yağmuru ve tatları. Sesleri. Dokuları. Bir denizin tüm köpüklerini, bir bulutun şekillerini, bir dağın bağırdığı yankıları, sisin dağılımını ve mağaraların sonunu. Güneşten düşen tüm ışık damlalarını, güneşten kaçan tüm gölgeleri hatırlıyorum. Peşinizden gelen zamanı, önünüze geçen zamanı, içinizde akan zamanı duyabiliyorum. Derinizin üstünden akıp geçen müziği biliyorum.

O müziği hatırlıyorum.

Boşluğun içinde ve boşlukken, tüm evrenlerin içinden yüzüp gelen biriyle karşılaşmıştım. Bir fikirdi, bir hayaldi, bir dilekti. Sürekli değişti gözlerimin önünde ama hiçbir karara varamadı, hiçbir formda durmadı.

Ona bir ses verdim, bir isim verdim.

Kendi sesiyle kendi adını söyledi ve var olmaya başladı böylece.

“Kendi formu içinde yeni sesler söyledi, şarkısı başka şarkılarla bir oldu ve yaşam başladı böylece. Ve yol gösterdi çocuklarına; ışığı onların önüne düşürdü, göğü onlara gösterdi, toprağı sevdirdi. Ve suyun içinde yetiştirdi hepsini önce.”

Hagma’nın gözleri heyecanla açılmıştı ve kısık bir sesle fısıldadı,

“Eski insanlardan bahsediyor.”

Küçük kız başını salladı. “Eski insanlardan bahsediyordum. Fakat artık sizden bahsetmenin zamanı geliyor. Yanlışlarınız oldu ve doğrularınız. Şimdi, bir karar verilmeli. Yargılanmalısınız.”

“Yaşayan onca insan varken, neden sadece üçümüz yargılanıyoruz?” dedi Kaptan küçük kıza.

“Yalnızca siz olduğunuzu nereden çıkardın?” dedi küçük kız ve yüzünde tatminkâr bir gülümseme, elini kaldırdı ve arkalarında bir yeri işaret etti.

Üçü birden dönüp baktılar ve adanın sonsuza kadar uzandığını gördüler.

Ve sonsuza kadar giden bu adada, kendilerininkine benzeyen sonsuz ateşler vardı; hepsinin kemik dizilimi aynıydı ve ateş tam ortalarında yanmaktaydı.

Her ateşin başındaki kişi sayısı farklıydı, her ateşin başında farklı kişiler vardı. Küçük kız ve yaşlı kadın dışında her yüz farklıydı.

Şaşkınlıkla küçük kıza tekrar döndüler.

“Bitmek üzere,” dedi küçük kız onlara bakarak. “Geriye anlatılacak tek bir hikâye kaldı. Balina kendi hikâyesini anlatacak; her şeyi bitirecek olan bir hikâye ya da her şeyi kurtaracak olan bir hikâye,” Duraksayıp yaşlı kadına baktı. “ya da her şeyi en baştan yaratacak olan hikâye.”

“Senin anlatman daha doğru olmaz mıydı?” dedi yaşlı kadın küçük kıza.

“Ben sana sesini verdim,” dedi, “Onu nasıl kullanacağını sen seçeceksin.”

Hagma küçük kıza bakıp, “Tanrı” diye fısıldadı.

Küçük kız gülümsedi ve başıyla onayladı.

Sonra yaşlı kadına döndü.

“Senin sıran, bize kendi hikâyeni anlat.”