Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Deniz

Gözlerini araladı hafif esintili bir gecede, açık pencereden gelen rüzgârın esintisine kulak verip sessizce bekledi. Beklemekte hissedişi güçlendiren ve tebessüme izin veren büyünün tuhaf bir güzelliği vardı. Üzerindeki yorganın serinliğinin tenine dokunuşunda ürperdi vücudu. Yavaşça çekti üzerinden yorganı ve uzattı ayaklarını yataktan aşağı. Pencereye yaklaştı, esen sert bir rüzgârda kollarını vücuduna sardı. Gökyüzüne baktı önce, ışıktan kaybolmuş yıldızların peşine düştü gözleriyle; tek tük parlıyorlardı. Kaynağı olan ışık, kendisini görmemizi engelliyordu. Ne kadar da acıydı; ondan olan onu tüketiyordu. İç çekti.

Yavaşça indirdi gözlerini denize, baktı karanlığa. Gece gökyüzünün karanlığı denizin karanlığıyla yarışamıyordu bile. Baktıkça içine çeken ve odaklanıp başka şeyler hayal ettiren bir karanlıktı bu. Dalgaların sesi dibini kazıyordu gökyüzünün, ben daha korkuncum demek ister gibi dövüyordu kıyıyı. Dokunuyorum diyordu, gerçekliğe dokunuyorum.

“Gerçeklik neydi,” diye düşündü bir müddet. Dokunabildiğim gördüğü bir şey miydi yoksa daha gerçekleşmemiş miydi?

Bir parıltı fark etti gökyüzünde ve tüm düşünceler dağıldı. Denizle buluşana kadar takip etti. İçinde bir düşünce filiziyle baş etmek zorunda kaldığında ne yapacağını bilemedi.

Oraya gitmek istiyordu.

Nasıl ve ne zaman bilmiyordu ama gitmek istiyordu. Kapıdan adımını atsa yeterliydi zaten, bazen cesaretmizin olmayışından değil de gidemediğimiz için gitmezdik. Şimdi içindeki bu merak onu gittikçe bunaltıyordu.

Uzun süre hiçbir şey yapmamıştı. Uzun bir süre sadece nefes alıp düşünmüştü. Harekete geçmek isteyen bilinci bu kadar tembellik yeter mi demek istiyordu bilmiyordu. Emin olduğu bir şey vardı. Durmak ve beklemek istemiyordu. Heyecandaki huzursuzluğu hissetmek istiyordu.

Çıplak ayaklarıyla fırladı kapıdan. Üzerindeki elbisenin beyazlığı gecenin karanlığında uçuşuyordu, koştu kıyı şeridi boyunca koştu. Ayakları acıyana kadar koştu.

Işığın olduğu yere baktı tekrar. Gördüğü şey onu daha da heyecanlandırmıştı. Gökyüzüne doğru bir ışık huzmesi belirli aralıklarla atılımlar yapıyordu. Bulutları delip geçen bir ışın.

Teknelerin olduğu küçük bir limana indi. Bir tanesinin ipini çözmeye çalıştı. Küçük elleri yara bere içinde almıştı. Bir süre oturdu teknenin üzerinde. Çünkü büyük bir problem vardı; daha önce hiç tekne kullanmamıştı. “Ne kadar zor olabilir ki,” diye düşündü. Motorun ipini çekti yavaşça, çalışır gibi olup sessizliğini korudu tekrar. Daha güçlü çektiğinde, çalışan motorun sesiyle birlikte elinden gelse zafer dansı yapacak kadar mutlu olmuştu.

Motorun yan tarafından uzantı şeklinde çıkmış olan odun parçasının yön vermeye yaradığını düşündüğü için sağ elini üzerine götürdü ve yavaşça ilerlemeye başladı. İçinde tarif edilemez, neredeyse elle tutulacak kadar canlı bir heyecan vardı. Bilinmeze gitmenin güzelliğiydi bu, o kararsızlığın.

Gittikçe yaklaştığını düşünüyordu aslında ama o ışığın nereden çıktığını bir türlü kestiremedi. İyice yaklaştı ve ışığın daha aydınlık olduğu kısma geldiğinde motoru durdurdu. Etrafı incelemek için ayağa kalktı ve teknenin el verdiği ölçüde çevresine göz attı. Sonra fark etti.

O ışığın arkasında siyah bir siluet bulunuyordu. Uzun gövdesi ve geniş cüssesiyle denizde dik duruyordu. Daha da eğildi tekneden görebilmek için ve kulağında yankılanan bir ses duydu.

“Gelmelisin çocuğum. Hakikati bilmelisin.”

Korkup geri atılarak dengesini sağlayamadı ve geriye doğru suya düştü. Gözlerini sımsıkı kapatıp nefesini tuttu. Biraz bekleyip yavaşça gözlerini aralarken nerede olduğunu inceledi. “Bu bir balina,” diye düşündü. Bu kadar büyük olduklarını tahmin edememişti. Yavaşça yukarı doğru yüzdü göz kısmına gelene kadar yükseldi ve incelemeye başladı. “Ne kadar çok kırışıklık var,” diye düşündü. O kadar küçüktü ki, büyüklüğü bile korkutmaya yetmişti kendisini. İyice yaklaştı göze. Birden gözleri açıldı balinanın ve bilincinin başka bir yerde olduğu hissetti.

Nerede olduklarını bilmediği bir karanlığın içindeydi. Aynı ses tekrardan konuşmaya başladı.

“Evren çok yaşlı küçüğüm. O hep var olmuştu. O kadar yalnızdı ki kendi karanlığında, her madde parçasından kendisini anlamasını istedi. Zaman ilerledikçe, bizim sesimizi duydu. Suyun içinde amansızca duymak için çabaladığımız o ses dalgaları Evren’e ulaştı. Biz insanoğluna çok büyük bir lütufta bulunduk. Onlara her şeyin sırrını açıkladık. Her şeyin çok küçük bir noktaya odaklandığını söyledik ama umursamadılar. Sen gibiler küçüğüm bazen Evren’le konuşmamıza şahit olurlar çünkü içlerindeki anlama işteğine karşı koyamazlar. Evren böyle insanlar arar. Kendisiyle konuşacak insanları. Sıra sende, bugün son görevimi gerçekleştirip Evren’e dönüyorum. Kabul edersen yeni varis sen olmalısın. Kararını ver küçüğüm.”

Kendi içine çekilip bir müddet düşünmek isterken o ses tekrardan başladı.

“Unutma aslında içinde hep böyle bir isteğin olduğunu. Çünkü Evren varlığını bu yüzden kabul etti.”

Gerçekten ne istiyordu? Gündelik normal hayatına dönebilirdi. Her gün farklı ama aynı günü kovalar günler boyu sadece düşünerek yaşardı. Ya da gerçekten düşündüğü zaman dilimine adım atardı. Tüm bilginin varlığını kabul ederek, sonsuz kadimliğe yoldaş olurdu. Varlığının daha değerli olma olasılığı var mıydı?

Seçenek bile değildi.

“Kabul ediyorum. Sonsuzu kabul ediyorum.”

“Tamam küçüğüm. Sıra senin artık,” dedi.

Soğuk sulara dönüş yaptı. Bilinci üşüdüğünü kulağına fısıldarken suyun içine çekildiğini hissetti. Artık o kadar da üşümüyordu.

Aydınlığın içine doğru yüzdü. İçeri girmeden önce, tuhaf ve eski bir ses konuştu.

“Hoş geldin. Sonsuzluğu vadettiğimi söylemiş miydim?”