Öykü

Pisboğaz

İrade konusunda pek başarılı değildim. Yetmiş üçüncü defa başladığım diyet denememin üzerinden iki gün geçmişti. “İlk gün en zoru, ilk günü atlatırsan gerisi gelir,” cümlesinin palavra olduğunu defalarca deneyerek görmüş biri olarak en zorunun bugün olacağını biliyordum. İşe gitmeden önce önünden geçtiğim pastahaneden gelen poğaça kokusunu aldıktan sonra mağlubiyeti kabullendim. Reflümü azdırmasının bir önemi yokmuş gibi aldığım sade poğaçayı bir de meyve suyuyla taçlandırdım. Vapurun gelmesine daha vakit olduğunu görünce sahildeki banklardan birisine oturdum. Kulağımda kullandığım müzik uygulamasının özel üyeliğini pazarlayan dublaj sanatçısı adamın sesi vardı. Çok uygun bir fiyata bu sesi bir daha duymamamı sağlayabileceğini ve beni sevdiğim şarkıcılarla baş başa bırakabileceğini söylüyordu. Ağzımla pipetin jelatinini çıkarmaya çalışırken dişlerimden beynime vuran o cırtlak ses, rüzgârla birleşip içimi ürpertti. Yetmiş üçüncü karşılaşmadan da yenik ayrılmanın verdiği umutsuzlukla yarım saat sonra gelecek vapuru beklemeye başladım. Denizi hipnoz olmuş gibi izlediğim o andan beni, “doğru mu duydum?” hissiyatıyla çıkardığım kulaklığımın ardından kulağıma dolan birtakım insan sesleri çıkardı. Sağ tarafa baktığımda on beş yirmi metre ötemde, benim yaşlarımda birkaç kişi gördüm. Gülüyor ve denizde bir şeyin fotoğrafını çekiyorlardı. Merakıma yenik düşerek bakmak için ayağa kalktım. Yanlarına vardığımda daha önce hiç görmediğim ve burada ne aradığını merak ettiğim bir canlı ile karşılaştım. Koyu bordoya yakın bir renge sahip ancak güneşin vurduğu bölgelerinde hafif tunç rengine çalan renklerde bir balina gördüm. Tabii ki bu yaratığın balina olduğuna o an ben kanaat getirmedim. Bu gördüğümüz canlının hayatımızı meşgul edecek seviyede bir ehemmiyet kazanmasından sonra balina olduğu açıklaması yapılmıştı.

İnsanların fotoğraf çekerek gösterdikleri ilgi, atılan bisküvi ve simit parçaları balinanın pek de umurunda gözükmüyordu. O sadece kıyı şeridinde oluşan pislik deryasında volta atıyordu. Kıyıya atılan dünyaca ünlü içecek markalarının teneke kutuları, birtakım yosunumsu oluşumlar ve aralarında yüzen yağ bidonları, plastik şişeler ve daha birçok şey vapurlardan akan motor yağlarıyla birleşerek, güneş vurduğunda pislikten bir çöp kuşağı oluşturarak balinanın etrafını çevrelemişti. Tüm meraklı bakışlar altında volta atan balinaya olan ilgimiz beklenen vapurun gelmesi ile son bulmak zorunda kaldı. Ben ise merakıma yenik düşüp, işe geç gitmeyi göze alarak bir sonraki vapura kadar balinanın ne yapacağını izlemeye devam etmek istedim. Çünkü bana o pisliğin içinden çıkıp gitmemesi normal gelmemişti. İlgisini kaybeden ve balina için rutinini aksatmaya gönüllü olmayan insanların da gitmesiyle bir elin parmağını geçmeyecek kadar kişi balina ile baş başa kaldık. Kıyıya oturup ayaklarımı boşluğa sarkıttım. Bir süre önce yediğim poğaçanın verdiği hafif yanma hissi boğazımdan yukarı çıkarken balinanın suyun altına doğru ilerlediğini gördüm. Bu ani gidişi beni biraz üzdü ve buluşma programı yaptığım bir arkadaşımın buluşmayı son anda iptal ettiği anda içime oturan ekilme hissine benzer bir his yaşattı. Onu görmek için vapuru kaçırmayı göze almıştım ancak o sanki bu yaptığım fedakârlığın farkında değilmişçesine suyun altına girip beni sıkıcı bir yarım saatle baş başa bırakmıştı. Aramızdaki duygusal bağa inanmıştım. Belli ki o daha buna hazır değildi. Güldüm. Yeni vapuru beklemeye koyuldum.

Ertesi gün, günlük sosyal medya taramalarımı yaparken sahile vuran balina haberiyle karşılaşmadım. Halbuki tam bizim haber kanallarımızı meşgul edecek cinsten bir haber olduğunu düşünmüştüm. Yanılmışım. Sıradaki şarkıya geçerken, son dört şarkıdır kulaklıklarımdan çok iç sesimi dinlediğimi fark ettim. Sahile vardığımda artık kulak içlerimi ağrıtan kulaklıklarımı, cebime koyduktan otuz saniye sonra düğüm olacaklarını bile bile düzleştirdim ve cebime koydum. Bunu yaparken her zaman kendimi bi’ havalı hissederim, neden bilmiyorum. Gözlük çıkarmaktan daha havalı gelir kulaklık çıkarmak. Çünkü müziği durdurmak güneşi engellemekten daha büyük bir şeydir bence, tam bir dikkat halinin verileceğini gösterir. Kendi havalı dört saniyemi yaşadıktan sonra dün sahilde içinde olduğum kalabalığa benzer ancak daha büyük bir kalabalık dikkatimi çekti. Dün beni eken balinanın yine ortaya çıktığı tahmini ile kıyıya doğru ilerledim. Kalabalığın tek tük boşluklarından birine girerek denize baktım. Oradaydı ancak bugün farklı gibiydi. Biraz daha büyüktü. Doğru algılayıp algılayamadığımdan emin olamadım. Yan tarafta, dün de benimle balina gözlemciliği için bir saatini ayıran pos bıyıklı ve pipolu bir adamla göz göze gelerek, bir günlük mazimizin verdiği samimiyetle direkt lafa girdim:

“Daha büyük, değil mi?”
“Ben de sana aynısını soracaktım.” diyerek beni onayladı ve başını tekrar hayvanın volta attığı tarafa çevirdi. Dün işe geç kalmış olmanın verdiği diken üstünde olma haliyle, bugün daha da büyüyen bu canlıyı gözlemleme aktivitemi yarıda kesip vapura bindim. Gün içerisinde farklı sosyal medya mecralarında, insanların kayıt altına aldıkları videolar ve çektikleri fotoğraflar karşıma çıkmaya başlamıştı. Şu an için haberler, sıradan bir hayvanın yolunu kaybetme hikayesi olarak paylaşılıyordu. Daha fazla yanılamazdık.

Uyumaya muhtaç olmaktan hiç hoşlanmıyorum. Çünkü uyumayı ne kadar sevmesem de, gece kafamı yastığa koyduğumun sabahında kalkamıyorum. Bugün bunu ender olarak değiştiren motivasyonlardan birisiyle uyandım. Her zaman vardığım saatten 2 saat önce sahile ulaştım. Ne umduğumu bilmiyorum ama galiba balinanın orada olma ihtimaline karşılık bu defa baş başa bir görüşme arzu etmiştim. Sahile ulaştığımda, kırk yılda bir erken kalkmamı sağlayan motivasyonumun orada olmadığını görmek; karşımda sadece eski dostum denizin pusla karışık koyu rengiyle karşılaşmak beni hayal kırıklığına uğrattı. Bir banka oturdum. Kulağımdaki müziğin ruh halime uygun olmadığına karar verdim. Ruh halime uygun şarkıyı ararken, uzaktan bir balıkçı teknesinin kıyıya doğru yanaşmakta olduğunu gördüm. Tekne hafif hafif yaklaşırken, kıyıya bir 20-30 metre kala durdu. Teknenin durduğunu ben algılamıştım ama sanki teknedekiler algılayamamıştı. Tekneden sarkıp, durmalarına sebep olan şeye baktılar. Ellerine aldıkları küreklerle kendilerini geriye itip sonrasında bana el sallamaya başladılar. Samimi bir günaydın el sallamasından ziyade “Buraya gel!” tadında bir el sallama olduğunu fark ettim. Eğer bir sıkıntıdalarsa nasıl yardım edebileceğimi düşündüm. Böyle zamanlarda sorunun kendi kendisine çözülmesi hep işime gelir. Bu sefer de öyle olmasını umdum ama içimdeki insan sevgisine engel olamayarak kıyıya doğru yürümeye başladım. Teknedeki adamlar onlara engel olan şeyin yanından geçmek yerine daha da açılmaya başladılar. Riske girmek istemediklerini düşündüm. Benim kıyıya geldiğimi gördükten sonra elleriyle bir yeri göstermeye başladılar. Gösterdikleri şeyin oturdukları kara parçası olduğunu düşünüp o yöne baktım ancak orada bir şey yoktu. Ellerimi yana açarak ve kafamı hafifçe sağa sola sallayarak gösterdikleri şeyi göremediğimi anlatmaya çalıştım. Kıyıya paralel bir şekilde tekneyi sürerken farklı bir yeri bu defa birbirlerine göstermeye başladılar. Bu çocuk oyunu o an yapacak daha iyi bir işim olmadığı için ilgimi çekti ve gösterdikleri diğer yöne baktım. Adamlardan kısa olan bu defa benim olduğum tarafı göstermeye başladı. Git gide uzaklaşmalarının etkisiyle onlara olan ilgimi kaybettim ve denize bakmaya geri döndüm. Havanın aydınlanışı etrafımdaki renkleri biraz daha ortaya çıkarmaya başlamıştı. Ancak işin ilginç yanı denizin bana yakın olan kısmında beklediğim gibi bir renk açılması olmadı. Deniz sanki dün gece içine petrol dökülmüş gibi koyu bir renge sahipti ve bu, başka bir şeyi fark etmemi sağladı. Rengi dışında deniz tertemizdi. Ne bir plastik poşet, ne bir teneke kutu, ne bir bidon, hiçbir şey! Uzun zamandır kıyıda görmeye alışık olmadığım bir manzara vardı. Sadece deniz. Bir süre sonra mesai saatinin yaklaşmasıyla birlikte başlayacak keşmekeşten önce bu duruluğun sebebini anlamaya çalıştım. Bunları düşünürken yavaş adımlarla yürümeye başladım. Kıyıdaki kirliliğin açıklara sürüklendiğini düşünmek en akla yakın açıklamamdı ancak açıkta da herhangi bir yansıma veya kirlilik belirtisi göremedim. Kıyı boyunca yürüdüğüm ve güneş ışıklarının kendisini daha çok hissettirdiği bir anda denizin renginde bir değişim fark ettim. Geldiğim andan beri görmeyi beklediğim renk yaklaşık 100 metre sonunda kendisini belli etmeye başladı. Hafifçe çömeldim ve denize daha yakından bakmaya çalıştım. Yer yer o karanlığın dalgalandığını gördüm. O an bunun bir ışık oyunu değil denizin içindeki bir karaltıdan kaynaklandığını fark ettim. Kendi kendime sadece “hadi canım!” diyebildim. Gözlerimi kırpmadan diğer tarafa doğru, bu defa daha hızlı bir şekilde yürümeye başladım. Bu yürüme aklıma gelen ilk şeyin teyidini sağlama hevesiyle daha seri bir şekilde gerçekleşti. Diğer tarafta rengin değiştiği yere vardım. Mesafe tahminlerinde hiçbir zaman iyi olmadım ama 100 metreye yakın bu yürüyüşüm bana iki gün önce tanıştığım balinanın bugün niyetlendiğim buluşmayı kaçırmadığını göstermiş oldu. Sadece üç gün önce insanların kraker attığı 3-4 metrelik şey, filmlerde milyon dolarlar harcanan dev yaratıklardan birisine dönüşmüştü. Hareket etmediği düşüncesi nedense beni endişelendirdi. Ama ne yapacaktım? Seslenecek miydim? Ne diye seslenecektim? Pisi pisi mi? İsmail mi? Eski dikkat çekme usullerinden en çok kullanılan yöntem olan taş atmayı seçtim. Kıyıda bulduğum ve balinanın dikkatini çekeceğine inandığım büyüklükte bir taşı denize savurdum. “Flop!” sesinden sonra herhangi bir şey olmadı. Dikkatini çekmek için başka ne yapabileceğimi düşündüm. Düşüncelerimi yanıma gelen çingene çocuk böldü. Ben ona yapışkan düdük diyordum. Her sabah birilerini gözüne kestirir; özellikle pastahane sırasında olanları darlar, onu reddedenlere de -o günlük moduna göre- ya bağırır ya da tükürür kaçardı. Acıma ve tahammül edememe duygularını aynı anda hissettirebilmesi çocuğun başarısıydı galiba. Kendi çapımda yaşadığım şok anında yanımda görmeyi en son istediğim insan olabilirdi. Ama zaten ben onu değil, o beni seçmişti. Ona almamı istediği şeyleri sıralarken benden önce ağına düşürdüğü iyi niyetli birinin aldığı meyve suyu kutusunu şapır şupur sesler eşliğinde kafasına dikiyordu. Ona çikolata almamı söylediğinde geçen gün aldığımı şu an paramın olmadığını, olduğu zaman alacağımın sözünü vererek çocuğu bir an önce salmaya çalıştım. Ancak yapışkan düdük blöfümü gördü ve yükseltmeyi seçti.

“Geçen gün de aynısını dedin abiee yalan süleme.”

Daha iyi yalanlar bulmam gerektiğini not ettim. Bu defa daha az kibar şekilde almayacağımı söyleyerek gitmesini söyledim. O ise günün ilk kurbanından elde ettiği ganimeti kafasına dikip Vikingvari bir kol silme hareketiyle meyve suyunu bitirdi. Sonra boş kutuyu bana doğru atmak için kolunu kaldırdı, elinden çıkan şeyin hızından değil ama yapışkan düdüğün tükürüğünün herhangi bir yerime temas etmesi düşüncesiyle kendimi yana kaçırdım. Kutu doğruca denize düştü. Çok sinirlendim. Kutuyu tutmadığım için oluşan suçluluk duygusu maalesef iğrenme içgüdüm altında ezilmişti. Bazen böyle bencillikler yapabiliyorum. Çocuk yanımdan kaçtıktan sonra denizde süzülen kutuyu izleme başladım. Belki de ilk defa bu kadar temiz bir deniz gördüğüm için o kutu gözüme inanılmaz eğreti gözüküyordu. Halbuki düne kadar bundan katbekat fazla pislik gözümün önündeyken alışılmış bir çaresizlikle yanından geçip gidiyordum. Bu gelgitlerim arasında dikkatimi denizdeki bir hareketlilik çekti. Kıyıya hafif hafif dalgalar çarpmaya başlamış, karaltı bir hareketlilik kazanmıştı. İstediğim dikkat çekmenin bu kutuya kısmet olması biraz canımı sıksa da, beklediğim balina bir ümit su yüzüne çıkar umuduyla pür dikkat denizi izlemeye koyuldum. Denizin yüzeyinde iki tane karaltı ortaya çıktı. Her geçen saniye daha da yükselerek yanlara doğru genişlemeye başladı. Ortaya çıkan ağzı, havada duran güneşi yutmak için yükselmişçesine kapandı ve güneş yerine teneke kutuyu yutarak heybetiyle bir anlığına tüm kıyıyı alacakaranlığa soktu. Bu anlık değişimin nedenini anlamak isteyen insanların çıkardığı korku ve şaşkınlık dolu sesler umurumda olmadı. Yaratığın sudan dik bir şekilde çıkmasının ardından kendisini yana doğru saldığını görünce kendi düşüncelerimi bile duyamaz olmuştum. Filmlerde izlediğim insanların, böyle felaket anlarında kaçmayıp doğruca felaketin içinde kalmalarının sebebini hep merak ederdim. Sesli olarak “Kaçsana, ne duruyorsun!” diye film karakterlerine direktif vermişliğim bile var. Ancak o an, böyle felaket anlarında, insanın kontrolünün kendisinde değil, karşısındaki şok etkisini oluşturan şeyde olduğunu yaşayarak öğrenecektim. Yaratığın suya çarptığında çıkardığı gürültü ve birkaç saniye sonra üzerime doğru gelen dalga beni bir-iki adım geriletmiş ancak bu gerileme, suyun benimle temas etmesini engelleyecek seviyede olmamıştı. Dalga çarptığı an hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmedi. Tek düşündüğüm arkadaki banklara sürüklenirsem nasıl zarar göreceğim oldu. Bir şeylerin hareket edebilmeme izin vermesini bekledim ve saniyeler sonra kendimi kıyıdan metrelerce savrulmuş halde buldum. Dalga şiddetli bir şekilde çarpmış ancak etkisi kısa sürmüştü. Etrafımda sağa sola dağılmış, birbirini kaldırmaya çalışan insanları gördüm. Evden çıkarlarken başlarına gelebileceğini katiyen düşünmedikleri bir şokla karşılaşmış ve tek parça olduklarından emin olmaya çalışıyorlardı.
Tek parça olduğunuzu anladıktan sonra, diğer şeylerinizi kontrol edersiniz. Maalesef bu kısımda canımı sıkan şey telefonumun ve cüzdanımın dalganın şiddetine yenik düşmesi oldu. İki dakika önce bir şeye çarpmamayı uman ben, şimdi hayatta olmanın rehaveti ile eşyalarımın yasını tutmaya başladım. Kendimi çarpmayı korktuğum banklardan birisine attım. Kıyıya benim kadar yakın olan kimse olmadığı için fiziksel olarak zarar gören kimseyi göremedim. Bu şok anından sonra kalktım ve kıyıya yürüdüm. Yaratık orada değildi ve deniz yine tertemizdi.

İşe gitmedim. Bunun yerine eve döndüm, ıslak giysilerimden kurtuldum ve telefonumu pirince yatırdım. İnternette gördüğüm hayat kolaylaştıran ipuçlarının bu defa işime yaramasını umdum ve sim kartı eski telefonuma taktım, iş yerime ulaşıp soğuk aldığımı bir-iki gündür hissettiğim kırıklığın iyiden iyiye hastalığa dönüştüğünü söyleyerek evde kalacağımı ilettim. Sonra, gördüğüm şeyleri aklımda tekrar tekrar oynattığım uzun bir duş seansı geçirdim. Konudan konuya geçerken düşüncelerim denizin temizliğine ve yaratığın metal kutuyu yemesine odaklandı. Kendi içimde bir açıklama bulamadım. Akla gelen ilk seçenek doğru muydu yani, bütün pisliği o yaratık mı yemişti? Bunun akla yakın bir açıklama olup olmadığıyla ilgili çelişkiler içindeyken o gün yaşadığım olayın hiçbir kısmının akla yakın olmadığın fark ettim. Balinalar, insan atıkları yemez ve bir iki gün içinde devasa boyutlara gelmezler, değil mi? Gördüklerimin hayal olmadığına kendimi ikna etmek için somut bilgilere ihtiyaç duyarak bilgisayarımı açtım ve dünyanın farklı yerlerinde benzer canlıların görülüp görülmediğiyle ilgili haberlere bakmaya başladım. Haber sitelerinde pek bir şey bulamadım ancak bunu da yadırgamadım; eve geleli yarım saat olmuştu ve şehrin sakinleri yeni yeni işlerine varıyordu. Bugün gördüğüm olaya benzer bir olay bulma umuduyla internetin kıyısından köşesinden bir bilgi kırıntısına ulaşmaya çalıştım. Bir yığın bilgi kirliliği arasından ilgimi çeken bir video gördüm. Bir hafta önce Hindistan‘ın batı eyaleti Guajarat‘ta, şehrin atık deposunun yakınlarında denizin üstündeki silme pisliğin içinden çıkan ve tekrar suya dalan bir şey görülüyor ancak ne olduğu tam seçilemiyordu. Video Hintli bir çocuk tarafından paylaşılmış ve çocuk gördüğü şeyi canavar olarak nitelemişti. Ancak daha sonra bu çocuğun herhangi bir paylaşımı olmamış, bu video da internetin uydurma diye yaftalanan videoları arasında unutulup gitmişti. Gözlerimin kapandığını fark ettiğim an kendimi yatağa attım. Erken kalkarak kaybettiğim uyku süresini geri almak için gözlerimi kapadım.

Telefonum çaldı. Arayan annemdi. Uyku sersemi bir şekilde beş saniye kadar hayatımı sorguladım ve telefonu açar açmaz nerede olduğum sorusuyla karşılaştım. Evde olduğumu duyunca rahatladı ve kendisiyle birlikte paniğe sürüklediği babama evde olduğum bilgisini verdi. Neden bu kadar telaş ettiğini sorunca televizyonunu açmamı ve evdeysem dışarı çıkmamamı tembihledi. Annemin bana herhangi bir şeyi yap veya yapma demediği herhangi bir diyalog geçirdiğimizi hatırlamıyorum. Eskiden iletişimimizdeki bu üslup bana çok batardı, çok kavga ederdim ancak büyüdükçe bu bakış açım köreldi. Şimdi ise sadece tamam demekle yetiniyorum. Telefonu kapattıktan sonra ellerimi dizlerimin üstüne koyup birkaç saniye kendime ayılma payı verdim. Televizyonu açtım. Son dakika haberi olarak tüm kanallar aynı drone çekimini veriyordu.

“DEV BALİNA GÖRENLERİ ŞAŞKINA ÇEVİRDİ”

Sabah saatlerinde ortaya çıktığı söylenen balinanın, kıyı şeridine yakın bir mesafede yüzerek insanları paniğe sürüklediğinden bahsediliyordu. Yüksekten yapılan çekim, balinanın bronzdan pas rengine dönen, rengi koyulaşmış sırtını yüzen bir ada, birkaç metre uzağından onu takip eden beyaz botları da adanın etrafında uçuşan martılar gibi gösteriyordu. Kuyruğunu ilk kez televizyondan görebilmiştim. Kırlangıç kuyruğunu andıran, belgesellerde gördüğüm kuyruklardan ziyade, üç başlı mızrağı andıran geniş bir kuyruğa sahipti. Haberlerde balinanın çok hızlı hareket ettiği ve yarattığı dalgaların küçük ve orta boydaki teknelerin dengelerini kaybettirebilecek seviyede olduğundan bahsedildi. Daha büyük deniz taşıtları ise rotalarını değiştirmiş ancak oluşan aksaklıklar nedeniyle bazı seferler iptal edilmek zorunda kalmıştı. İkinci bir uyarı yapılana kadar bireysel deniz ulaşımı durdurma kararı alındı.

“Yetkililerin yaptığı açıklama,” diye sunulan haberin yetkilisinin kim olduğunu merak ettim. Dev bir deniz yaratığı ortaya çıktığında konuya kim müdahale ediyordu? Sahil güvenlik mi? Deniz kuvvetleri mi? Sabah yaşadığım olayın bir faydası olacağını umarak ve denemekten zarar gelmez diyerek sahil güvenliği aradım. Uzun çalışlar sonucunda telefona genç birisi çıktı, ona kısaca kim olduğumu ve neden aradığımı izah ettim. Bir saniye bekleyin diyerek hemen beklemeye aldı, telefon kulağımda mutfağa gittim ve uzun bir bekleyiş olacağını düşünerek kendime kahve yapmak için malzemeleri çıkarmaya başladım. Bu defa daha yaşlı ve tok bir ses kendisinin yüzbaşı olduğunu ve bu mühim bilgiyi paylaşma nezaketinde bulunmamı rica etti. Üç gün önceden başlayarak, balinanın her gün aynı kıyı şeridinde ortaya çıkması ve aşırı hızlı büyümesinden bahsettim ve en son ortaya çıktığı kıyı şeridindeki tüm pisliğin kaybolduğundan ve gözlerimle gördüğümü özellikle ekleyerek onun alüminyum bir kutu yediğini anlattım. Anlattıklarım için teşekkür eden yüzbaşı, eklemek istediğim bir şey olursa kendisini dahili numarasından aramamı söyleyerek telefonu acele bir şekilde kapattı. Ona söylediğim şeylerin faydası olup olmadığını anlayamadım. En azından kendi açımdan yapabileceğim şeyi yapmış, içimi rahatlatmıştım. Balina, güneşin batışına kadar kanallarda canlı yayınlanmaya devam etti, her kanal farklı kurumlardan katılan biyologlar ile durum değerlendirmesi yaptı ve yaratığın nasıl bir doğaya sahip olduğuyla ilgili tahminlerini paylaştı. Ben ise gün boyu başımdan geçenleri aklımdan geçirdim ve gülümsedim. Başıma gelenlerden dolayı mutluydum. Tanık olduğum şey inanılmazdı. Dalganın ilk vurduğu anda aklıma gelen banklara çarpma düşüncesi bile şu an beni güldürüyordu. Sanırım beni öldürmeyen şey güldürüyor.

Balinanın ülkenin gündemine düşmesinin üzerinden on gün geçti. Bu süre içerisinde ortaya çıktığı küçük şehrimizin boğazında neredeyse hiç pislik kalmadı. Suyun üzerinde yüzen bütün atıklar balinanın devasa ağzının içine girerek cüssesini daha da arttırmasına sebep oldu. Şu ana kadar dünyada ortaya çıkan 9 tane daha balina vakası konuşulmaya başlandı. Bir iki gün içerisinde denizlerdeki insan atıklarıyla beslenerek büyüyen ve bir teoriye göre bu ürünlerden ortaya çıkan metan gazından dolayı şişerek bu devasa boyutlara ulaşan balinalar, ortaya çıktıkları tüm denizlerde ve boğazlarda ulaşımı ve ticareti aksattılar. Bu aksamalarla zaman ve para kaybeden büyük şirketler ve denizden geçimini sağlayan fakir halk, hükûmet üzerinde baskılarını arttırdı ve toplum, balinanın akıbeti ile ilgili ikiye bölündü. Balinanın gitmesini isteyenler ve doğanın bize gösterdiği en büyük canlıyı kabul edip, hayatımızı onunla birlikte devam ettirmemiz gerektiğine inanıp kalmasından yana olanlar. Tüm bu yaptığımız tartışmaların sadece birkaç gün içerisinde beyhude olduğu ortaya çıktı. Balinanın yok edilmesi için kullanılacak silahın sebep olacağı patlama etkisinin, balinadan çıkacak metan gazı ile birleşerek şehrin kıyı kesimini yok edecek seviyede bir etkide bulunacağı anlaşıldı. Balinanın varlığı bile kıyıya yakın yerleşimler için sıkıntı yaratırken benim başıma gelen olay gibi onlarca balina tusunamisi irili ufaklı zararlar vermeye devam etti. Ne büyük tankerlerin ürkütebildiği ne de herhangi bir dikkat dağıtmanın uygulanabildiği balina, sadece yüzdü ve boğazı kendi oyun alanına çevirdi. Devlet balinanın büyümesini kontrol altına almak için atıklar ve geri dönüşüm ile ilgili 3 yeni yasa çıkardı. Yasalar denize atılan atıkları minimuma indirdi. Tek bir boğazın kapanmasından ortaya çıkan zincirleme reaksiyonlar birçok insanın zaman ve para kaybetmesine neden oldu. Balinanın büyümesinin durdurulmasından bu yana 3 gün geçti ancak o zamana kadar beslendiği tüm pisliği artık iyice paslaşan derisinin altında depolayan balinanın boyu şu an 600 metreyi, eni 100 metreyi, kuyruğunun genişliği ise 300 metreyi geçmiş durumda. Ağırlığının 10.000 ton olduğu düşünülüyor. Gözlerimle görmesem büyüklüğünü hayal dahi edemeyeceğim, insanın hayal gücünün sınırlarını aşan boyutta bir canlı. İnsan daha önce de hayal gücünün sınırlarını aşan şeylerle karşılaşmıştı ancak bu kadar “büyük” bir problemi daha önce görmemişti. En büyük özelliği çevresini kendisine göre şekillendirerek adaptasyonunu kolaylaştırmak olan insan, bu defa doğanın en büyük canlısı karşısında yenik duruma düşmüş ve kendi iç dünyasında hissettiği çaresizlikle baş başa kalmıştı. İşin trajikomik tarafıysa balinanın sahip olduğu cüssenin tamamen bizim ürettiğimiz şeyler sayesinde bu seviyeye gelmiş olmasıydı.

Balinanın nasıl ortaya çıktığı ve nereden geldiği ile ilgili hâlâ en ufak bir fikrimiz yok. Başka dünyalardan geldiğini iddia edenler, dış güçlerin bize karşı kullandığı bir silah olduğunu savunanlar, doğanın bizi cezalandırma şekli olduğunu söyleyenler, kıyamet vaktinin yakın olduğunu iddia edip bu balinanın Deccal‘in ta kendisi olduğuna inananlar bile var. Ben ise dünyanın en büyük canlısını gördüğü için kendisini şanslı hissedenlerdenim. İşe artık metro ile gidiyorum ve dün yetmiş dördüncü defa diyete başladım.

Pisboğaz” için 2 Yorum Var

  1. jasmine dedi ki: dedi ki:

    Merhaba. Öncelikle emeğinize sağlık. Öykünüzü çok sevdim. Temayı işleyiş tarzınız ve kullandığınız dil öyküyü akıcı kılmış. Hiç sıkılmadan keyifle okudum diyebilirim. Balinanın toplum üzerinde yarattığı etkiler ve toplumun tepkisi gerçekçi bir şekilde ele alınmış. Ana karakterin konuşmaları da öyküye canlılık ve renk katmış. Bu ayın en beğendiğim öykülerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Tekrar emeğinize sağlık.

  2. Tanolas dedi ki: dedi ki:

    Çok teşekkür ederim. Ayırdığınız vakte değer bulduysanız ne mutlu bana.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!