Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Diğerleri

Matbu bir tarih yoktu. Olmasının mümkünatı da yoktu. Soğuğun bedenleri yakmaya başladığı bir kıştı. Ne oldu nasıl başladı bilen yoktu. Atalarımızın atalarının anlattıklarından kalan başka hiç bir şey de yoktu. Ne bir anı ne de bir hayal.

Derlerdi sıcak yakar soğuk üşütürmüş. Artık sıcak ne yakar olmuştu ne de soğuk üşütür.

Bilinmeyen bir yerde bilinmeyen gelecek bir zamanda…

Yerinde doğruldu günbegün 123 yaşına giren kamburlaşmış, yüzünde kırışık üstüne kırışıklar belirmiş, solgun yüzlü ve her halinde yaşama umudu kalmamış Aysor Nine. Dudakları kımıldadı.  Bir şeyler söyledi. Ama hemen yanında oturan soyunun tek fidesi en küçük torunu Merzal bile anlamadı.

“Ne oldu nine? Bir şey mi istedin?”

“Ne isterim sizden kızım. Siz kendinize bakın.”

Merzal sustu, artık onunda dayanacak takati kalmamıştı. Oturduğu yerden doğruldu ve evin içinde gezinmeye başladı. Kitaplıkta belki de bin defa okuduğu Kant’ın Evrensel Doğa Tarihi ve Gökler Kuramı kitabını eline aldı. Göz ucuyla sayfaları hızlıca çevirdi. Sanki her sayfada kelimeler tekrar tekrar canlanıyordu. Birden sıkıntı bastı ve aldığı kitabı sert bir şekilde kitaplığa yerleştirdi. İçinde küfürler savurmak istedi belki de. Ninesine baktı ve sustu. Damarlarında dolaşan kan sanki fokurduyordu. Kendi kendine;

“Bu nasıl olur? Kaç yüzyıl geçti hala anlamıyorum.”

“Anlamayacak ne var. Bir anda oldu ve bitti,” dedi Ninesi.

“Peki, tekrar neden başlanmadı, başlanabilirdi…”

“Evet başlanabilirdi. Senin gibi düşünüp buna girişenler, yapmaya kalkanlar da oldu. Ama en ağır şekilde cezalandırıldılar.”

Merzal sustu. Evin duvarlarına atalarının yazmış olduğu yazıları okudu, resimleri dikkatli dikkatli inceledi. Birden ağzından ağır bir küfür çıktı. Ninesi kendisine döndü ve göz göze geldiler. Merzal utanmıştı. Ama ikisi de sustu. Asırlar boyunca atalarının sustukları gibi.

Suskunluğun dünü bugünü yoktu, yarını olmayacağı gibi. Ortamdaki bu vahşet tüm sesi yutmuştu. Var olan sadece bir sessizlik, yok oluş…

…….

Orta boylu, esmer kilolarını yeni montunun içinde saklayan Arcin, her zaman yaptığı gibi yine boş bir sokakta boş gözlerle, boş bir zihinle soğuğa inat aylak aylak dolaşıyordu. Duvarlarda atalarından kalma yazılar ve resimler… Aslında oda boştu ama zaten okuyamazdı. Bilmiyordu  ve bilemezdi de… En son babasının babası az çok bilirmiş harfleri ve birleştirmeyi, o da zaten o zamanmış diye düşündü.

“Cahil işi işte ne olacak. Hep aynı değil mi? Ne anlamı var. Bak şu ters çatıya benzeyen harf ne kadarda çok kullanılmış. Çok saçma,” dedi Arcin.

“Evet, bence de saçma,” dedi Arcin’in can yoldaşı, en küçük sıkıntıda ortadan toz olan ve gerekirse çıkarı için arkadaşını tanımadan satan Osyan.

“Yaşam ne güzel. Hayat ne güzel.”

“Evet, öyle ama birazda araklama işine mi girsek?”

Arcin arkadan kendilerine doğru koşar adımlarla gelen ve ağzından küfürler savuran polisi görünce irkildi.

“Gelin lan ucubeler buraya. Sizi tanıdım dünkü kavgada siz de vardınız.”

“Osyan kaçalım. Tanıdı bizi. Osyan! Osyan!”

Osyan’a sinkaflı bir küfür edip, koşmaya başladı. Ne kadar koştu, ne zaman buraya geldi kendisi de anlayamadı. Polisin o küfürleri ve Osyan’ın topuklaması şehrin diğer ucuna kadar getirmişti onu. Boşluğun ve kasvetin hüküm sürdüğü bir çöldü şehrin diğer ucu. İçinde tek tük harabeye dönmüş evler ve barakalar vardı. Daha dikkatli bakınca şehre yakın bir binada duman yükseldiğini gördü.

“Bu da ne böyle? Şu evden yükselen de ne ki? Lanet! Onlar mı yoksa? Polis beni kovalayacağına onları yakalasa ya! Bak şehrin girişine kadar gelmişler.”

Geri dönmek istedi. Ama yapamadı. Polisi ve nezarethanede yaşadığı o iğrenç olayları düşündü, korktu. Dışarıdaki soğuk ise bedenini yaktıkça binadan çıkan duman sanki onu çağırıyordu.

“Ne olacak gidip şunların inini bir göreyim. Sonra da ihbar eder, kendi suçlarımdan kurtulurum. Bekli de kahraman olurum, niye olmasın. Gelsin ziyafetler, eğlenceler.”

Tüm bunlar Arcin’i daha fazla heveslendiriyor ve gitmeye teşvik ediyordu. Koşmaya başladı, yüzündeki o şeytanca gülümseme ile… Yaklaştıkça dumanın eski metrup bir binadan geldiğini gördü. Binan camları yoktu. İçini rahatça görebiliyordu. İçeriye bakındı, kimse olmayınca açık kapıdan içeri girdi. Kendi kendine;

“Bende ki de ne cesaret. Beni böyle yakalasalar buracıkta öldürürler. Dur biraz onlara benzeyeyim.”

Üzerindeki mavi montunun kollarını yırtmaya ve yerden aldığı çamuru her yanına sürmeye başladı. Yüzündeki şeytanca gülümseme ile sessizce kendi kendine konuşuyordu.

“Daha yeniydi. Her neyse Osyan ile yine araklarız bir yerlerden. Hem kahraman olunca daha iyisini verirler. Hem anlatırım, yeni aldığım (arakladığım) montumu nasıl parçaladığımı.”

Bina sanki yıkılacak gibi duruyordu. Çatısındaki son birkaç tahta dışında her şey binanın içine dökülmüştü. Binada sadece duvarlar ve pastan halden hale girmiş büyük bir demir kapı vardı. Arcin dumanın geldiği yöne döndü. Duman binanın en köşesindeki tahtadan ve pılı pırtı ile kaplanmış barakadan geliyordu. Barakanın içinde ise belli belirsiz insan siluetleri dolaşıyordu. Arcin korkmaya başlamıştı. Soğuğun etkisi ile kendini bu açık açık gösteriyordu. Elleri titriyordu. Bedeni titriyordu. Ses tellerini kontrol etti, o da titriyordu. Yavaş adımlar ile barakaya yanaştı. Üç kişinin silueti bir ateş etrafında toplanmıştı.

“Ya başkaları da varsa?” dedi Arcin. İçerdeki sesleri dinlemeye başladı.

“Evet, Musrin. Bu iş dediğin gibi olması daha iyidir.”

“Ama bizi yakalamaları an meselesi, çok hızlı olmalıyız Kata.”

“Evet haklısın.”

“Merzal, sen ne düşünüyorsun?”

“Hiç… Bugün ninemin yanında okkalı bir küfür savurdum, ona kafam takıldı.”

“Ya merak etme. Aysor Nine unutur, takmaz böyle şeyleri. Geçen ben de…” dedi Kata. Musrin ona baktığını görünce cümlesini tamamlamadan sustu.

“Evet, arkadaşlar. Planımızı açıklıyorum,” dedi Musrin.

“Bildiğiniz gibi asırlardır bizi susturan, hayallerimize engel koyan bu anlayışı değiştirmeliyiz. Atalarımızın önünde devletler, hükümetler durmuştu. Şimdi ise bu yok. Çünkü ne devletler ne de hükümetler kaldı. Ancak daha büyük düşmanlarımız var. İnsanların bu duruma alışmış olmaları.”

“Biz de öyle değil miydik? Ta ki Aysor Ninenin bize öğrettiği harflere kadar,” dedi Kata.

“Evet öyleydi.”

“Peki ne yapacağız? Silahlanıp adam mı vuracağız?” dedi Merzal.

Yüzündeki sert ifadeye gülümser bir ifade takarak Musrin;

“Gerekirse evet, onu da yaparız.”

Bunları duyunca Arcin ‘in kanı dondu. Korkudan ne yapacağını bilmeden kala kaldı. Birden “Şimdi dışarı çıkıp beni yakalarsa ne olacak, buracıkta öldürür beni deyuslar,” dedi. Sesi o kadar gür çıkmıştı ki binanın içinde ses her yeri kaplamıştı. Kata kendini barakadan dışarı attı. Arcin kaçmak için adım bile atmadan Kata onu ensesinden yakaladı. İçeri getirdi ve barakanın sağ köşesindeki direğe arkadan ellerini bağladı.

“Bak hele kim varmış burada. Bir şehir züppesi.”

“Hayır, ben şehirden gelmiyorum. Sizden biriyim.”

“Biz kimiz peki?”

Arcin dışarıda duyduklarını aklına geldi. İsimlerin hepsini de çok net bir şekilde hatırlıyordu. Şeytanca bir gülümseme takınarak;

“Sen Merzal, siz de Musrin ve Kata değil misiniz?”

Musrin bir kahkaha patlattı. Merzal ve Kata’da gülmeye başladı. Musrin;

“Sen bizi buradakileri tanımayacak kadar salak mı sandın? “

“Hayır efendim. Bende burada iki kilometre doğudaki barakalarda yaşıyorum.”

“Bak hele “efendimler” başladı.”

“…”

“İsimlerimizi de bildiğine göre bizim tün anlattıklarımızı duymuş olmalısın?”

“Hayır, hiçbir şey duymadım,” dedi korkak bir tavırla Arcin.

“Öyle ise sıkıntı yok.”

“Evet, sıkıntı yok,” dedi Arcin.

Arcin’in sararmış benzine bu sözler birazda olsa kan gelmesini sağlamıştı. Ama bu da uzun sürmedi.

“Şimdi ne yapacağız?” dedi Kata.

“Ne mi yapacağız, tabii ki bırakacağız,” dedi Merzal.

“Bence öldürelim,” dedi Musrin.

Benzi iyice sararan Arcin ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilmeden donup kaldı.

“Ölmek mi? Hiç düşünmemiştim bunu. Kahraman olacaktım ben,” dedi içinden Arcin.

Merzal atıldı birden.

“Öldürmek mi? Ne saçmalıyorsunuz. Biz katil olamayız.”

Arcin “katil” kelimesini ilk defa duymuştu. Ona göre katil olunmaz, birini öldürünce cesur olunurdu.

“Demek birini öldürdüğünde katil oluyorsun. Cesur olmuyorsun,” dedi içinden Arcin.

Kendilerine düşünceli düşünceli bakan Arcin’in suratına bir yumruk geçirdi Kata ve bağırdı.

“Bu polis. Öldürelim. Yoksa onlar bizim canımıza okur, bekli de öldürür.”

Kata yere tükürdü ve bir küfür savurdu. İyice sinirlenmişti.

“Hayır, ben polis değilim. Aylak aylak dolaşır, bazen serserilik yaparım. Bazen de araklama.”

“Hayır, polis değil bu pislik, polisler bu kadar ödlek olmaz,” dedi Musrin.

“Peki, ne yapacağız?” dedi Kata.

“Bilmiyorum ne yapacağız Merzal.”

“Ben de bilmiyorum. Gidelim Aysor Nineye soralım. O bize bir çıkış yolu bulur.”

“Peki, bunu ne yapacağız?” dedi Kata.

Yumruğunu iyice sıktı ve ovuşturmaya başladı Kata. Yumruk atmaya hazırlanıyordu ki Musrin elinden tuttu.

“Kata, git arkadan eski arabayı getir.”

Kata gidip barakanın arkasındaki eskimiş, sadece tekerlek ve üst tablası olan seyyar satıcı arabasını getirdi. Musrin Arcin’i ellerini çözdü ve Kata ile birlikte arabanın üzerine bindirdiler. Çevrelerindeki paçavralar ile Arcin’in üzerini sıkıca kapattılar. Kata paçavraları kaldırıp Arcin’e;

“Bana bak ses çıkarma yoksa boğazını keserim,” dedi.

Arcin, ses çıkarmadan sadece kafasını oynatabildi. Musrin ve Kata arabayı itekleyerek binanın dışına çıkardılar ve şehrin doğusunda yer alan Külfü Mahallesine doğru yol aldılar. Merzal paçavradan yapılma sırt çantasını alıp arabanın arkasında onları takip etmeye başladı. Yol boyunca kimse tek kelime bile etmedi. Bir ara Merzal’ın aklına bu adam öldü mü yoksa bir baksak mı demek geçti ama içinden bir şey yapmakta geçmedi. Arabanın soğuktan donmuş kül kaplı yolda çıkardığı ses Kata’yı öyle bunalttı ki bir küfür savurdu. Küfürü savurması ile birlikte ensesine tokat yemesi bir oldu. Mursin;

“Ne yapıyorsun?! Şehre yaklaştık, şimdi yakalatacaksın bizi!”

“Ne yapayım çok bunaldım. Soğuk bir yanda, bir yanda bu. Ne planlamıştık bak ne oldu.”

“Tamam, sonra bunları konuşuruz. Planımızda değişme yok zaten.”

Araba ile birlikte şehrin girişine geldiler. Kulübede yarı uyur vaziyetteki görevliye Musrin eliyle selam verdikten sonra eski yıkık fabrikayı geçip sağa döndüler. Yol direk Külfü Mahallesine çıkıyordu. Yol boyunca yarı yıkık evlerde sefalet içinde yaşam mücadelesi veren insanlar evlerinin bir köşesine yaktıkları ateşin etrafına sinmiş ısınmaya çalışıyorlardı. Bir evin balkonunda birden orta yaşlarda, saçları ağarmış ve birbirine karışmış, kemikleri sayılan, yarı çıplak vaziyette bir adam çıktı ve bağırdı.

“Musrin ne o yiyecek ya da yakacak bir şey yok mu? Hem açlık hem soğuk bizi bitirdi.”

Paçavralar altında hareket etmeye başlayan Arcin’e bir yumruk atıp;

“Bizde de bir şey yok,” dedi Musrin.

“O ne paçavra değil mi? Ver de onları yakalım.”

“Yok, paçavra değil onlar.”

Musrin Kata’ya daha hızlı sürmesini işaret edip oradan hızla uzaklaştılar. Aysor Ninenin evine vardıklarında baya yorulmuşlardı. Kapının önündeki basamaklara Musrin ve Kata kendilerini bıraktı. Merzal ise basamaklardan çıkıp kapıyı çaldı.

“Kim o?”

“Benim nine, Merzal.”

Kapı içerden gelen sürgü seslerinden sonra gıcırtı ile açıldı. Aysor Nine;

“Bak hele Musrin ve Kata da buradaymış. Ne oldu? Bir şey olmuş ki bu iki haylaz buraya gelmiş. Gelin bakalım içeri.”

Kata kafası öne eğik bir şekilde;

“Ama nine daha dün geldik ya!”

“Biliyorum oğlum şaka yapıyorum. Arabadakiler ne öyle?”

Musrin;

“Arabayı arkaya çekelim. Her şeyi anlatırız sana Aysor Nine.”

“Peki, öyle olsun.”

Aysor Nine önde Merzal arkada içeri girdiler. Kapı arkadan sürgüleyip, Merzal sırtındaki çantayı girişteki tahta sandalyenin üstüne bıraktı ve arka kapıya koştu, sürgüleri açtı. Musrin ve Kata arabayı arka kapıya getirmişlerdi bile. Arcin’in kollarından tutup evin içine taşıdılar. Aysor Ninenin ayaklarının dibine getirip yere bıraktılar. Kata;

“Sorun bu nine,” dedi.

“Bu kim?”

“Bu gün bizi barakada dinleyen züppe,” dedi Musrin.

Son yumruktan sonra ağzı yüzü kan içinde kalan Arcin ses çıkarmadan yere bakıyordu.

“Sen kimsin oğlum?” dedi Aysor Nine.

“Ben sıradan bir aylağım. Lütfen beni öldürmeyin.”

“Ne öldürmesi?”

“Bunlar beni öldürecek,” dedi Arcin ve Musrin’i kafası ile gösterdi.

Mursil yumruk savurmak için elini kaldırdı ama Aysor Nine ona bakınca geri çekildi. Aysor Nine;

“Bunu aşağıdaki depoya kapatalım. Ben ilgilenirim bununla. Ne zamandır böylesini görmemiştik.” dedi.

Mursil ve Kata Arcin’i merdivenlerden aşağıya indirip, depoyu sıkıca dışarıdan kitlediler.

“Ne yapacaksın nine?” dedi Merzal.

“Siz düşünmeyin bunu. Size sıkıntı çıkaramaz.”

Mursil sandalyenin üzerindeki paçavradan yapılmış sırt çantasını aldı. Kata ve Merzal ile birlikte kapıdan çıktılar. Arkadan Aysor Ninenin sesini duydular. Aysor Nine;

“Diğer mahallede oturan Mıtko ve Salma’ya söyleyin buraya gelsinler.”

“Tamam, nine.” dedi Merzal.

Kata gülmeye başladı onu Mursıl de gülmeye başladı.

“Ne oldu?” dedi Merzal

“Yarın ziyafet var.”

Merzal birden kaskatı kesildi. Midesi bulanmaya, başı dönmeye başladı. Sapsarı olmuştu. Kendi kendine;

“Her zamanki gibi.” dedi.

“İnsan eti yüksek şeker oranından dolayı oldukça lezzetlidir diyorlarmış. Hem de bizim ve bizim gibi sefillerin buna çok ihtiyacı var,” dedi gülerek Mursıl.

Kül rengi bir sokakta, harabeye dönmüş evlerde sefalet içinde yaşayan ruhlara ateşe bürünmeyi vaat eden Simurg kuşu gibi kurşuni bulutlar arasında bir kaybolup bir görünen güneşe ve yakan soğuğa inat şarkı söyleyip dans ederek, sokak sonunda heybet ve ihtişamı ile her şeyi kaplayan Yönetim ve Eğitim Binasına doğru yol aldılar.

Bizler yaşamın bekçileri.

Bir ölür, bir diriliriz.

Kim demiş! Kim demiş!

Bu topraklar lanetlidir diye.

Diğerleri” için 2 Yorum Var

  1. Hikaye güzeldi, sonundaki yamyam bağı da oldukça hoştu. Lakin garip olan kısım üç kahramanın yamyamlığı bilmelerine rağmen Ninenin bu seçeneği sunana kadar lafının bile geçmemesi garip olmuş. Tamam insan etini en iyi nine ve çağırdıkları işliyor olabilir ama diğer kahramanlarımız bu durumdan bi haber değil. Ki katil olmayı hor gören bir anlayışın yamyamlığı hoşgörmesi ayrı bir tezatlık. Diğer taraftan başka bir eksik yada yanlış yoktu. Tadında ve güzeldi.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *