Öykü

Dinle Evlat

Her insanın göremeyeceği güzel bir bahçede yaşlı bir adam ve genç bir delikanlı yanan ateşin önünde oturuyorlardı. Gökyüzü aydınlanmak üzereydi.

“Sıkıldığını biliyorum.” dedi yaşlı adam ateşin ışığı vuran gencin pürüzsüz yüzüne bakarak.

“Sen zaten neyi bilmezsin ki?” dedi genç. Çıplak, tüysüz bedenini ateşe biraz daha yaklaştırdı. Güneşin ilk ışıklarının belirdiği gökyüzünün altında üşümüyordu, sadece vücuduna vuran ateşin sıcaklığını seviyordu.

Yaşlı adam beyaz paçavra giysisine değen uzun, bembeyaz sakalını çekiştirerek çıtırdayan odunların közlerine baktı. “Bazen ben de sıkılıyorum evlat.” dedi. Gözleri oynaşan alevlere daldı. Kısa bir süre baktıktan sonra “O zaman sana bir masal anlatayım evlat?” dedi ve kafasını delikanlıya çevirdi.

“Hiç anlatacağı masalı bitmiyor.” diye düşündü delikanlı. İhtiyarın anlattığı her şey hoşuna gidiyordu. Alevlerin yansıdığı gözlere baktı ve gülümseyerek “Dinliyorum.” dedi.

Güneş doğudan yavaşça kendisini gösterirken ihtiyar anlatmaya koyuldu.

“Senin gibi olan ve olmayan sayısız insan düşünmeye çalış. Onlar buradan çok farklı bir diyarda yaşarlarmış. Senin gibi değil ama evlat. Öyle bir diyarmış ki, senin yaşına gelene kadar oradan gidenler olurmuş. Bazı şanslı veya şanslı olmayanlar benim gibi görünene kadar yaşarlarmış.” dedi ve uzun, beyaz saçlarını ve kırışık suratındaki sakalları okşadı. “Şanslı olmayanlar da dedim çünkü o yerde türlü kötülükler varmış. Aklın almaz bu dediğimi, buradan çok farklı demiştim. Ara sıra senin canın sıkılıyor zira senin parçan eksik. Canının her zaman çok fazla sıkıldığını düşün evlat. İşte, içinde tahmin edebileceğinden daha büyük bir sıkkınlıkla yaşlanıp o diyardan gidenler varmış. Öyle insanlar varmış ki sıkıntılarının ne olduğunu bile bilemeden, kendilerini mutlu edecek şeyin arayışındayken oradan ayrılıyorlarmış. Çoğu kötülüklere sebep olan ise ateşten yaratılan bir varlıkmış.”

İhtiyar sustu ve yanı başında duran ince, uzun bir dalı eline aldı. Ucunu ateşin içine soktu. Delikanlı da ekşi suratıyla alevlerin içindeki yanan dala baktı. İhtiyarın anlattığı bazı şeyleri kafasında canlandıramıyordu. Fakat bilmediği şeyler onun ilgisini çekiyordu. Bu sırada olağanüstü güzellikteki bahçedeki kuşlar güneşin iyice beliren ışıklarıyla yuvalarında uyandılar ve cıvıldamaya başladılar. İhtiyar anlatmasına devam etti.

“Bu varlığın adı şeytanmış ve şeytan, insanları bir şekilde kandırıp birbirlerinin aralarını bozuyor, onları kötü yola sokuyormuş. Şeytanın dışında, şeytanın tam tersi olan nurdan yaratılan varlıklar varmış. Bu varlıkların adı melekmiş ve insanlara yardım ediyorlarmış, onları iyi olan yollara çekmeye çalışıyorlarmış. Bu iki varlık insanların her zaman yanındaymış ama insanlar onları göremiyormuş. Fakat o diyarın ilk zamanlarında tüm insanlar bu varlıklara inanıyormuş. Zaman geçtikçe o insanlar birbirlerinden ayrılmış ve bazı insanlar bu varlıklara inanmamaya başlamış. Hatta kendi gerçek olmayan varlıklarını kafalarında yaratmışlar. Onlara inanmaya başlamışlar. Diyarda düzen bozulmaya başlamış. Düzeni tekrar sağlamak için, insanları iyiliğe yöneltmek için oraya seçilmiş insanlar gönderilmiş. Bu insanlar da yetmemiş, senin anlayamayacağın şey gönderilmiş; üzerine baktıklarında doğruyu yanlışı ayırt edebilecekleri ağaçtan yapılmış bir şey. Bir tane yetmemiş, farklı zamanlarda bu şeyden üç tane daha gönderilmiş. O diyarda yaşayan sayısız insanların kimi bu gönderilen şeylere inanıp doğru yolu bulmuş ve bunları fazlalaştırmış. Kimi ise bu gönderilen şeyleri değiştirmiş, kendi uydurduğu şeyleri ekleyip fazlalaştırmış. Bazıları bunların hiçbirine inanmamış, bazı insanlar ise diğer insanlardan o kadar ayrı düşmüş ki bu ağaçtan yapılmış şeyleri diyardan gidene kadar hiç görmemiş…”

Delikanlı, ihtiyarın ağzından çıkan her kelimeyi can kulağıyla dinliyordu ve anlattıklarını kafasında canlandırmaya çalışıyordu. Birçok şeyi anlamlandıramıyordu. Kendisiyle o insanları karşılaştırıyordu ve şu sonuca varıyordu; Kesinlikle o insanların arasında bulunmak istemezdi.

“… Zamanla düzensizlik hâkim olmuş. Çoğu insan daha fazla düzensizlikten başka bir şey getireceğini bilmediği kendi düzenlerini oluşturuyorlarmış. Şeytanın kendilerini kandırdığını fark etmiyorlarmış. Öyle zamanlar olmuş ki insanların kötülük yapması için şeytana bile gerek kalmamış. Eğer bir insan o diyarda vakitleri dolana kadar yaptığı iyilikler, kötülüklerinden daha fazlaysa senin yaşadığın yer gibi bir yere gönderilip zamanın sonsuzluğunda istediklerini yaparlarmış. Ama eğer tam tersiyse, o zaman her tarafı alevlerle kaplı bir diyara gönderilir ve bitmek bilmeyen zamanın içinde cayır cayır yanarlarmış.” dedi ve önlerindeki yanan ateşe baktı. Buruşmuş sağ elini kaldırıp ateşin içine uzattı. Birkaç saniye tutup geri çekti. Hiçbir şey hissetmemiş gibi görünüyordu.

Delikanlı ateşin sıcaklığını sevse de o anda kendini ateşten uzaklaştırdı, geriye doğru verdi kendisini ve ihtiyarın eline baktı. Elinde hiçbir değişiklik yoktu. Delikanlının tüysüz bedenine ateş değdiğinde ise canı çok yanıyor, kızarıyordu ve sonra kızarıklık kısa süre içinde geçiyordu.

“Bu masalın bir sonu yok, sonsuzluğu var evlat.” dedi ihtiyar adam ve gökyüzündeki bulutların ardındaki yükselen güneşe baktı. Elini giymiş olduğu beyaz paçavrasının içine soktu ve kırmızı bir elma çıkardı. Yanındaki delikanlıya uzattı. “Sabahın ilk yiyeceği.”

Delikanlı kafasını iki yana salladı. İhtiyar adam bir şey söylemeden elmadan koca bir ısırık aldı. Isırığını çiğnerken “Anlattığım masalda,” diye söze başladı, “Bazı insanlar, onların gözlerinde değersiz olup çok kötü sonuçları olan birtakım davranışlar yaptıklarından habersizlermiş.” diyerek ısırığını yuttu ve elindeki yarım elmayı ateşin içine attı.

Delikanlı alevlerin arasındaki elmaya baktı. Bakarken nedense içi daha önce hiç yaşamadığı bir hisle kaplandı. “Bazen, sahip olduğunda seni çok mutlu edecek şeyleri elde etmek için bir şeyleri vermen gerek, çok değerli olsalar bile.” deyip delikanlının yanına geldi ve üzerine eğildi. Bir eliyle delikanlının çıplak sırtını, diğer eliyle göğsünü tuttu. Göğsü tutan eli iyice sıkılaştı ve aniden büyük bir güç uyguladı. İhtiyarın eli tüysüz, yumuşak tenin içine girdi! Derisinin arasından sıcak kanlar süzülürken delikanlı acı bir çığlık koyverdi. İhtiyar adam delikanlının bir kaburga kemiğini kavrayıp kırdı ve kopardı. Sadece kemiğini koparmakla kalmadı, kanlı parmakları bir şekilde delikanlının zihnine ulaşıp zihninden de istediği şeyleri kopardı. Kopardığı kaburga kemiğiyle birlikte elini delikanlının göğsünden dışarı çıkardı ve kemiğe şekil vermeye başladı. O esnada, bulutların arkasına gizlenmiş olan güneş kendisini gösterdi ve bulundukları yere güneş ışınları düştü. Işınların düştüğü yerde değişik renkte çiçekler baş göstermeye başladı. Çiçeklerden muhteşem kokular yayılıyordu ve çiçeklerin etrafına bahçede bulunan kuşlar süzülerek bir bir konuyordu. Konan kuşlar güzel melodilerle ötüyor, delikanlının çığlıklarını bastırıyordu. Yerde acı içinde göğsüne tutarak yatan delikanlı daha önce hiç böylesine bir duygu hissetmemişti. Fakat saniyeler geçtikçe yarılmış göğsü kapanıyor, acısı diniyordu. Tasarımcı verdiği şekle son dokunuşlarını yaparken yanlarındaki yanan ateş harlanıp büyüdü. Büyüyen alevlerin içindeki yarım elma küllerine ayrıldı.

Ve Tanrı kadını yarattı.

Dinle Evlat” için 3 Yorum Var

  1. Aremas dedi ki: dedi ki:

    Yazacaklarımdan önce şunu belirtmeliyim. Hata bulucu bir dedektör gibi değil, naçizane, düşündüklerini aktaran biri olarak davranmaya çalıştım. Öncelikle, virgülleri daha sık kullanmanız gerektiğini düşünüyorum. İlk cümleyi ele alalım.

    “Her insanın göremeyeceği, güzel bir bahçede, yaşlı bir adam ve genç bir delikanlı, yanan ateşin önünde oturuyorlardı.”

    Uzun cümlelerde bu ayrımları yapmak anlam kaymalarının da önüne geçer. Elbette hepimiz, birçok yerde virgül unutabiliyoruz. Ne kadar doğru yerlere iliştirirsek anlatım o kadar iyi hale geliyor. Metninizde, bu bağlamda ciddi miktarda virgül eksikliği olduğunu söylemeliyim.

    “Sıkıldığını biliyorum.” dedi yaşlı adam ateşin ışığı vuran gencin pürüzsüz yüzüne bakarak.

    Yaşlı adam ifadesinden sonraki cümledeki bölüm “ateşin ışığının vurduğu” şeklinde ifade edilmeli. Bu şekilde anlatım bozukluğu var. Nesneleri değiştirelim, daha anlaşılır olacaktır. “Adamın kolu çarpan kadın…”

    “Hiç anlatacağı masalı bitmiyor.” diye düşündü delikanlı.

    Burada da devriklikten ötürü bozulan bir anlam var. Sanırım, gencin sıkılgan bir tavırla “Amma da masal biliyormuş.” şeklinde bir cümle sarf ettiğini söylemek istemişsiniz. Orijinal diyaloğa sadık kalarak doğru olanın bu olduğunu düşünüyorum. <<Bildiği masalların haddi hesabı yok.>> Ya da neyi kastetti iseniz cümlenizi yeniden düzenleyebilirsiniz.

    İhtiyarın anlattığı her şey hoşuna gidiyordu.

    Bunun gibi, karakterin zihnine sirayet ettiğimiz cümleler anlatımın kestirme yolu olsa da, karakterin hissettiklerini metne yedirip o şekilde ifade ederseniz,bize zengin bir içerik sunmuş olursunuz.

    Güneş doğudan yavaşça kendisini gösterirken ihtiyar anlatmaya koyuldu.

    Eğer hikaye ayrı bir gezegende geçmiyor ise, bizim dünyamızda güneşin doğudan yükseldiği bilindiğine göre kullandığınız “doğudan” kelimesi gereksiz bir ilave olur. Cümleden uzaklaştırılması, hatta kazma ve kürek ile kovalanması lazım. :slight_smile:

    Metnin geri kalanında da fazlalık kelimeler, ifade noksanlıkları, anlatım bozuklukları ve anlam kaymaları var. Özne, tümleç ve yükleme ayrı ayrı dikkat ederek, titizlikle, cümleleri yeniden kurgulamanız metninizi iyi bir noktaya taşıyabilir.

    Karakterlerinizin, diyalog ve davranışları için gerekli motivasyon kaynaklarına, hikayenin içinde yer yer değinmeniz iyi olur.

    Mümkün olduğu kadar çok kitap okumalı ve edebi kalitesi yüksek eserlerle haşır neşir olmalısınız diye düşünüyorum. Gelecek seçkilerde görüşmek üzere.

  2. Seçkiye yetiştirmeye çabalarken çoğu cümlem bozuk olmuş ama bunun bahanesi olamaz. Daha iyi yazmalıydım. Eleştirinizi dikkate alıyorum ve bu bana daha iyi öyküler yazdıracak. Eleştiriniz ve ayırdığınız vakit için teşekkürler!

  3. Merhaba,
    Öyküde bakış açısını beğendiğimi söylemeliyim.
    Üstteki yorumu okudum. İnce ince düşünülerek yazılmış bir yorum. ( @aremas ) Metin yeniden yazıldığında cümleler daha ahenkli olacaktır. Gösterime biraz daha dikkat ederek yeniden yazmak, yorumlardan kaşınmak da işe yarayabilir. Mesela başlık neden “Dinle Evlat” Metinde başlık odak noktası diye düşünülürse…
    Yeniden kaleminize ve emeğinize sağlık…
    Selamlar, sevgiler…
    Turgay

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!