Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Dirilenler

Tırıs giden at yol ayrımına gelince durdu. Hakan atı sola çevirdi ve hızlandı. Alaköy’den çıkalı çok olmamıştı. Az ilerde han belli belirsiz seçilebiliyordu. Gecenin ıssız karanlığını ay ışığı ve hanın pencerelerinden gelen aydınlık bölüyordu. Hanı görünce atın ve hakanın iştahı arttı. Bu hana daha öncede gelmişti ama hiç bu kadar aç yolculuk ettiğini hatırlamıyordu. Üstelik ustası İrfan onu bu saatte hiç yollamazdı. Ne olduğunu sorduğunda yeni hazırladığı miğferi hanın nazırı Yusuf Hocaya götürmesini söylemişti.

İrfan Usta Alaköy’ün emektar demircisi ustasıdır. Hakanı bulup büyüten, yaşını başını almış bir adamdı. Başında yamalı bir bere üzerinde eski bir tunik ve birden fazla kez ateş görmüş bir yeleği eksik olmazdı. Hakana sürekli seni yanıma çırak olarak yetiştiriyorum, ilerde ocağın başına sen geçeceksin derdi. Hakan ateşi körüklemeyi, demiri eritip şekil vermeyi 10 yaşında öğrenmişti. İlk kılıcını 10 yaşında üretmişti. Daha o zamanlar çok ağır kaldıramadığından hançerden farksız bir imalat yapmıştı. Ancak şimdi yanında gürbüzü vardı ve onunla her şeye kalkışabilecek bir yüreğe sahipti.

Hakan geniş omuzlu ve açık alınlı bir delikanlıydı. İrfan Ustanın onu kapısının önünde bulmasının üzerinden yaklaşık on sekiz sene geçmişti. Ustası onun her türlü ihtiyacını karşılamış, bir baba gibi büyütmüştü. Hiç evlenmediğinden kendi çocukları olmamıştı, Hakanı kabullenişi bu yüzden daha kolay gerçekleşmişti.

Hakan alnını kapatan koyu renk saçlara ve yeni terleyen kızıla çalan sakallara sahipti. Cüsseli bir gövdesi, uzunca bir boyu vardı. Kılıç kuşandığı 12 yaşından beri iyi bir savaşçı olarak yetişmişti. İrfan Usta “Kılıcı bu kadar iyi dövüp bu kadar iyi kullanan bir demirci ustası daha önce tanımadım ben. “ derdi. Kahverengi gözlerinin altındaki uzun burnu iki kez onun altındaki çenesi bir kez kırılmıştı. Burun neyse de çenesi iyileşmek bilmemişti. Köyün çocukları öksüz ve yetim olduğundan ve iyi kılıç kullanmasından dolayı onu hiç sevmezdi. Bu üç kırıkta onlarla olan kavganın hatırasıydı.

Hanın avlusu görününce at tekrar tırısa geçti. Han üç katlı, geniş bir alana kurulmuş bir konaklama merkeziydi. Arsa avlusuyla beraber düşünüldüğünde köyün üçte birine denk geliyordu. Hanın bitişiğinde çalışanların kaldığı bir müştemilat onun arkasında ağırlar yer alıyordu. Avlunun en ucunda ise tuvalet ve banyolar inşa edilmişti. Hanın girişinde geniş bir salon, salonun gerisinde aşhane, üst katlarda ise misafirlerin konakladığı odalar bulunmaktaydı. Hakan’ın bildiği kadarıyla Alahan Karluk devletinin en büyük üç dört hanından biriydi. Bu nedenle her gece en az on, on beş tüccar aynı anda konaklardı.

Hakanı avlunun girişinde pürüzsüz yüzeyli bir taşın üstüne oturmuş kâhya karşıladı. Selam verip atı ona emanet etti. Sağ eliyle gürbüzü sıvazladı sol eli ise çıkına gitti. Çıkının içindeki miğferi hissedince saçını düzeltti. Geniş alnı gün yüzüne çıktı. Üzerinde ustasının hediyesi deri yeleği, başında bir saç bandı vardı. Çok hızlı yolculuk ettiğinden bant görevini yerine getirememiş, saçlarının dağılmasına neden olmuştu. Saç bandını düzeltip hanın salonuna yöneldi. Salonda dört beş tane tüccar yemek yiyordu. Selam verip hancının tezgâhına yanaştı.

“Selam hancı”

“Selam, kime baktın delikanlı.” dedi hancı. Hancının başında eski renksiz bir sarık vardı. Mintanına haşlanmış et kokusu sinmişti. Aç olmasa bu koku tiksindirebilirdi ama şu an onu cezbediyordu. Ancak yapması gereken bir iş varken onu yarım bırakamazdı.

“Hanın nazırı Yusuf Hocaya, ona İrfan Ustamın salamını ve hediyesini getirdim.

“Seni şimdi tanıdım. Sen Alaköy’ün demircisi İrfanın çırağısın. Yusuf Hoca aşağıda, misafirleriyle mahzenlere indiler. Geleceğinden haberdardı. Delikanlı gelirse aşağı yolla dediydi. İn bak aşağıdadır”

Hancı çok içten birine benziyordu. Hakan daha önce buraya gelmişti ama gündüzleri başka biri buraya bakıyor olmalıydı çünkü adamı hiç görmemişti. Tezgâhın sağında kalan kıvrımlı merdivenlerden aşağıya inmeye başladı. Merdivenler bir açıklığa çıkıyordu. Burada ise beş tahta kapı vardı. Kapılardan dördü sürgülü vaziyetteydi. Merdivenlerin karşısındaki kapı ise aralıktı. Hakan bu kapıdan içeri girdi. İçeride üç adam altın rengi bir lahidin etrafına sıralanmış mırıldanmaktaydı. Bu oda girişte gördüğü salonun hemen altında bulunuyordu. Salonda oluşan her hareket odada tıkırtı olarak duyuluyordu. Yer altında kaldığından hava ve ışık alma şansı yoktu. Odanın dört köşesinde bulunun kandiller içeri aydınlatıyor ve çıkan is kokusu odanın nem kokusuna karışıyordu. Üç adam Hakanı görünce birden sohbeti kestiler ve yüzlerini kapıya çevirdiler.

“Selam Yusuf Hocam, beni hatırladınız mı?”

“hatırlamam mı Hakan, hoş geldin. Yanıma gel hele.”

“Hoş bulduk” Hakan adamın yanına kadar gitti elini öpüp alnına götürdü. Adamında kafasında eski bir sarık vardı ama üstü hancı gibi yemek kokmuyordu. Adeta gül bahçelerini andıran temiz kokusu mahzenin rutubetli havasını dağıtıyordu. Üzerinde yeşil bir kaftan, ayaklarında deri çizmeler vardı. Hakanın bildiği kadarıyla Yusuf Hoca bu hanın ve kendi köylerinin en sorumlu şahsiyetiydi. Adamın yaşını ele veren kırışıklıklar ve gözaltı torbaları olmasa ellisinde denebilirdi. Sesi de en az yetmiş koca sene devirdiğini ele veriyordu.

“Hocam ustamın selamı var ayrıca bu miğferi sizin için yaptı.” dedi ve sol yanındaki çıkının içinden tamamı çelikten dövülmüş, değerli taşlarla süslenmiş miğferi ihtiyara uzattı. Ustasını bu miğferle uğraştığı kadar hiçbir şeyle uğraşırken görmemişti. Yol ne kadar kısa olsa da başına bir şey gelir mi diye tedirgin olmuştu. Bir an önce teslim etmiş olduğu için içinden dua etti.

“Çok güzel, çok beğendim. Senin emeğin geçti mi?”

“Ustamın gözünün göremediği ayrıntılarda bir parça yardım ettim.”

“Hakan buraya seni sadece miğferi getiresin diye çağırtmadım. Nasıl söylesem, bundan sonra benim gözümün göremediği ayrıntılarda bana yardım edeceksin.”

Hocanın teklifi çok ani olmuştu. Eğer hakan kendi yüz ifadesini görse bu benim tepkim değildi derdi. Bir süre öylece kaldı ve durumu muhakeme etti.

“Ben mi efendim? Köyde o kadar iyi eğitim almış genç varken benimi seçtiniz? “ Aile terbiyesi gören onca çocuğun arasından hakanı seçmiş olması hakikaten şaşılacak şeydi.

“sen yetenekli bir gençsin. Yarın İrfan Ustaya gider artık handa benim yanımda yaşayacağını söylersin. Eşyalarını alıp hana yerleşirsin.”

Şaşkınlığı üstünden atan Hakan “tabi, yarın giderim. Yarın mı? Bu gece burada mı kalacağım?

“Evet, sanırım bu gece daha çok şaşkınlığa uğrayacaksın? Burada gördüklerini dışarı çıkınca unutacak, kimseyle paylaşmayacaksın.”

“Kimseye söylemem hocam. “

“Bu Hamza Hoca, Kömürhan’ın nazırı; buda Tekin komutan, orduda önemli bir konumda.” dedi odadaki adamları Hakana takdim eden Yusuf hoca.

Hamza Hoca en az Yusuf Hoca kadar yaşlıydı. Üzerinde kırmızı bir kaftan vardı ve kahverengi deri çizmeleri çamur içindeydi. Kömürhan Karluk devletinin kuzeyinde, Alahan’ın ise kuzeydoğusunda yer alıyordu. Alahan’a göre daha az tehlike altındaydı. Gerçi Hakanın yaşamı boyunca hiç Temin seferi yaşanmamıştı. Teminlerin önceki seferlerde amacı, Ombor dinini Karluk topraklarında yaymak ve kutsal saydıkları Tulumus şehrini ele geçirmekti. Alahan Karluk devletinin batısında yer aldığından seferlerin en fazla yıprattığı noktaydı.

Tekin komutan çelikten bir zırh kuşanmıştı. Kahverengi ve siyahın çeşitli tonlarını zırhında görmek mümkündü. Sert bir surat ifadesi, delici bakışlara sahip mavi gözleri vardı. İki ihtiyarın yanında en fazla otuzlu yaşlarında denebilirdi. Hakanı görünce beceriksiz bir gülümsemeyle selamladı. Gülümsemek bile o sert imajı yumuşatamadı. Hakanın gözleri adamın belindeki kılıca takıldı. Daha önce hiç bu kadar süslü bir kılıf görmemişti.

“Evlat şimdi sana nasıl anlatsam bilemiyorum. Bizler Karluk için çok önemli bir sırrın son bekçileriyiz. Sen han işlerinde göstermelik olarak yardımcım olacaksın. Asıl işini birazdan öğreneceksin. Senden bizim bu vazifemizi bundan sonra sürdürmeni, sırrımıza ortak olmanı istiyoruz. Buraya kadar anladın mı?

“Evet anladım. Burada gördüklerim burada kalacak.”

“Bizim sırdaşımız olabilirsin yâda şimdi güven içinde köye gitmeni sağlayabilirim. Seçim senin.

Hakan duraksadı. Sıradan bir yaşama sahip, sıradan bir demirci çırağıydı. Bu teklif ona yapılınca şaşırması ve duraksaması normaldi. Biraz düşününce Yusuf Hoca ona güvenmiş ve Karlukları ilgilendiren çok önemli bir sırrı ona açmış, ondan varisi olmasını istemişti.

“Kabul ediyorum, sırrınızı ömrüm yettiğince saklayacağıma ve vazifenize ortak olacağıma söz veriyorum.”

“Hamza Hocam kitabı çıkarabilirsiniz.” Dedi Yusuf Hoca.

Hamza hoca duvarda asılı olan ve Hakanın başından beri fark etmediği altın varaklı kitabı lahidin üzerine indirdi. “Bu kitap Kömürhandan geliyor. Kitabın ve tarikatımızın geçmişini anlatacağım bolca vakit olacak. Komutanım isterseniz artık kitabı açında başlayalım.

“Tabi hocam.” dedi gür sesliyle, gülmeyi beceremeyen komutan.

Elini boynundan aşağı saldı ve boynunda asılı duran ipin ucundaki anahtara uzandı. Anahtar Hakanın daha önce gördüğü anahtarlara göre epey ufaktı. Kitabın sırtı hariç üç yüzünde üç anahtar boşluğu vardı. Hocalarda kaftanlarının iç cebinden kendi anahtarlarını çıkardı. Önce tekin komutan kitabın yanındaki kilidi açtı. Ardından Yusuf Hoca üsttekini, Hamza Hoca ise alt kilidi açtı ve kitap okunabilir vaziyete geldi. Bu kadar korunaklı oluşu Hakanı ürküttü.

Yusuf hoca altın varaklı kapağı usulca kaldırdı ve istediği sayfayı aramaya başladı. “işte bu sayfa, evlat şu duvarda yaslı duran rahleyi ve minderimi getirir misin? dedi.

Hakanın uzattığı mindere kurulup kitabı önüne aldı. Lahidin tam karşısında yer alıyordu artık. “Lahidi açabilirsiniz.” dedi. Hakan iki adama yardım etti. Lahit çelikten yapılmış, üzeri altın tozuyla bezenmiş güçlü bir yapıya sahipti. Kapağını kildi Hakan gelmeden önce açılmış olmalıydı. Kapak göründüğünden ağır duruyordu ama nihayetinde üç adam kapağı açmayı başardı. Kapağın açılmasıyla beraber bir ufunet kokusu geniş odayı doldurdu. Koku lahidin içindeki iskeletten geliyordu. Ceset tamamen çürümüş görünüyordu. Ona rağmen koku lahidin ve odanın her yerine sinmeyi başarmıştı.

“Şehit düşeli bir yıldan fazla oldu. Öldüğünde diriltilmek üzere ben seçtim.” dedi Tekin komutan.

Kafatasının iki yanında birer kavanoz duruyordu. Kavanozlardan biri ağzına kadar kan doluydu. Diğerinde ise sarı renkte bir sıvı ve içinde yüzer konumda bir şey vardı. Hakan onun ne olduğunu tam anlayamadı.

“Yeni ölmüş bir bebek kadavrası. O kavanozda duran, yeni ölen bir bebeğin kadavrası. Çürümemesi için o sıvıda yüzüyor. “ dedi Hamza Hoca sivri sakalı ovuşturarak.

“Tekin söyledi aslında. Bizim amacımız şehidimizi yaşama döndürmek. Kavanozlardakiler ve kitap ayinimize hizmet ediyor. Sen yaptıklarımızı iyi izle. Bundan sonra ben olmadığımda bu ayini sen yürüteceksiniz. Kitabı sen okuyacaksın. Çok gecikmeden başlayalım.” dedi ve iki adama buyurun başlayın manasında bir el işareti yaptı.

Adamlar birer kavanoz kaptı ve dikkatlice işlerine koyuldu. Yusuf hoca ise sesiz bir şekilde kitabı okuyordu. Tekin komutan kavanozdaki kanı iskeletin kuru kemiklerine yavaşça serpmeye başladı. Kan lahidin zeminini örtüp kızıla boyayana kadar bu işlem sürdü. Hamza hoca ise bebek kadavrasını sularını damlatarak kafatasının üzerine bıraktı. Hakan bundan tiksinmişti ama ihtiyar çok soğukkanlı görünüyordu.

İşleri biten iki adam geri çekildi. Hakan ise adeta olduğu yerde çakılı kalmış olan bitenin idrakiyle uğraşıyordu. Yusuf hoca kitabın sayfasını çevirdi. Okumaya devam etti. Hakan iskelete baktı. Kan bedenin etrafında toplanmaya başlamıştı. Lahidin kenarlarında siyah zemini tekrar görünür hal almıştı. Üstelik bebek kadavrası da kafatasıyla açıklanamaz bir biçimde bütünleşmeye başlamıştı. Tüm bunların üstüne bazı hayatı organlar olmaları gereken yerlerde ilk oluşumlarını gerçekleştirmişti. Kalbi ve ciğerleri belirmeye başlamıştı.

“Başlangıçta oluşum çok hızlı gerçekleşir ama okuma bitince normal seyrine döner. Sabaha dek ayaklanmış olacak.” dedi başını kitaptan kaldırıp doğrulan Yusuf Hoca.

“Anahtarlar bizde duracak. Gerektiğinde ben benimkini sana veririm. Kitabı ise Hamza Hoca Kömürhan’a götürecek. Bundan sonraki oluşum mahreme girer. Burayı terk edelim. Sabah ben gelip üstünü örterim. Sabah kalbi atmaya başlar, öğlene doğru ise ayılmış olacak. Kitabın gerekli sayfasına bak ve kilitle. Bir dahaki sefer işine yarayacak.”

Hakan gerekli sayfayı belleğine kazıdı ve Yusuf hocanın anahtarıyla üstteki kilidi kilitledi. Tekin komutan ve Hamza Hocada anahtarlarını kullandı ve gerekli yerleri kilitledi. Kitabı Hamza hoca götürmek üzere yanına aldı. Artık tüm organlar belirmeye başlamıştı. Hakanın odada gördüğü son görüntü bu oldu.

“hadi acıkmış olmalısın, yukarıda yemek hazırlattım.” dedi Yusuf Hoca. Tüm olanlardan sonra midem nasıl kaldıracak diye düşündü Hakan. O bunu düşünürken Yusuf Hoca odanın kapısını sürgüledi.

Dirilenler” için 5 Yorum Var

  1. Karakterlerin isminin bizden olduğu fantastik öyküleri oldum olası sevmişimdir. Doğal olarak öykünüzü oldukça beğendim, insanı içine çeken bir konuya sahip. Benim fikrim öykünüzün akışını bozan betimlemeleri biraz azaltmanız. Tabi dediğim gibi bu benim düşüncem bir başkası böylesini sevebilir. Uzun lafın kısası kaleminize sağlık. 🙂

    1. Değer verip okumanıza sevindim. Uzun betimler bazen beni de boğuyor ama kalemimin güçlenmesi için uzun tutmaya çalıştım. Daha güçlü betimlemelerle daha engin denizlere hep beraber açılmak dileğiyle.

  2. Merhaba, konu bence oldukça başarılı ve ilgi çekici. Üstelik bir Demirciyi anlatmaya başlamışsın ki buna çok sevindim. Ayrı bir hevesle okudum. Üzerinde çalışılırsa bence gelişme potansiyeli taşıyor.
    Örneğin, belli bir dönemde geçen hikaye yazılırken o dönemin günlük kullanım dili olduğunu düşündüğümüz kelimeler, yerel ağızlar kullanılır. Ancak bunlar bazen kafa karıştırıcı olabilir. Veyahut, Yazının içine seçimlik dağıldığında, genel yazı karakterinin verdiği hissiyat fazla modern kaçabilir. Kişisel bir okur düşüncesi olarak söylüyorum bunları mesela bana göre bir dönemden bahsederken konuşma dilinin yerel ağızdan olmasına aramam. Aksine olduğunda genel yazı kalitesini bazen bozabileceğini düşünürüm. Üstelik yazar, çevreyi, o dönemin siyasi, coğrafi ya da günlük hayata dair bilgileri güzelce vermişse, kendimi o dönemde hissetmek için dile bakmam. Tabi bu benim düşüncem. Bir diğer konu ise olayların zamanlamaları. Örneğin

    Öykünün sonunda “….Sabaha dek ayaklanmış olacak.” dedi başını kitaptan kaldırıp doğrulan Yusuf Hoca.” derken, hemen altında “…Sabah ben gelip üstünü örterim. Sabah kalbi atmaya başlar, öğlene doğru ise ayılmış olacak. ” diyorsun. Bunun yerine, “gece kontrole gelse ve sabah kıyafet getirse zamanlamada bütünlük hissi daha kuvvetli olabilirdi.” bunun dışında şu kitap mevzuu… başarılı. meraklandırıcı… heyecan uyandırıcı… 🙂

    Geçen ay yazdığın bir şey vardı. Üstüste okumalarla, hikayenin büyüsünü kaybettiğinden sıradanlaştığını düşündüğünden bahsetmiştin… Ne demek istediğini çok iyi anlıyorum. İlk yazdığında nasılda güzel geliyor, büyülü ve tam… ama sonra okumalarda daha önce fark etmediklerine takılmaya başlayıp bu sefer bir büyücüden ziyade matbaacıya/editöre dönüp detaylara girmek zorunda kalıyorsun. Öyle oluyor. Böyle zamanlarda bırak öyle olsun. Seni okumak isteyen en az bir kişi tanıyorum _ben_ daha detaylara girip daha kolay okumamı ve seni daha iyi anlamamı sağlarsan çok mutlu olurum.

    Sevgiler, Dipsiz.

    1. Yorumlarını anlamlı ve değerli bulduğumu belirterek başlayım. Yine bir hatamı yakalamışsın. Hikâyeyi gönderdikten sonra fark ettim. Son birkaç paragrafı sonradan ekledim. O nedenle zaman karmaşası ortaya çıktı. Bunlar yolun acemisi olmanın sonucu. İlerleyen hikâyelerde daha anlaşılır, daha bütün hikâyeler ortaya koymak istiyorum. Yorumun için teşekkürler.

      1. Merhaba Erhan, bunlar bütün içinde çok ufak noktalar. İlave olarak bu yolun pek de acemisi gibi durmuyorsun. Bana göre kurgu konusunda oldukça başarılısın. Yeni maceralarda görüşmek üzere
        Sevgiler
        Dipsiz

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *