Öykü

Djemilia

Genç balıkçı Onukad, o sabah sahile yanaşırken hayatının değişeceğini bilmiyordu. Geceden yola çıkmıştı. Serpme ağını gecenin rengi siyahtan laciverde döndüğü saatlerde atmaya başlamıştı. Kendilerine ve Tüccar Fratoln’a yetecek kadar balık tuttuğuna inandığında sandalının burnunu sahile Angina köyüne doğru çevirmişti.

Son küreği çekip sandalın bakır çakılı burnu dalgalarla sürekli ıslanan kumlara değdiğinde suya atladı. Tüm gücünü kullanarak küçük sandalını ıslak kumlarının üzerinde sürükledi. İrili ufaklı balıkların doldurduğu sepetini koluna takıp köyün altındaki kulübesine yöneldi. Birkaç adım atmamıştı ki yorgun bakışları sağında biraz ötede duran iri nesneye takıldı. Önce karaya vuran bir balık zannetti. Bir saniye durdu, kolundaki sepeti yere bıraktı. BüyükSu’yun getirdiği nesnenin yanına vardığında bir balık belki de bir yunus sandığı şeyin bir insan hatta bir kız olduğunu anlamıştı. Bu koca denizin kuytusunda bulunan köyü için sık rastlanan bir durum değildi. Şaşkınlığı geçer geçmez eğildi, kızın sırtına parmaklarının ucuyla dokundu. Sıcaklık hissettiğinde pek sevinmişti. Belli ki kazazede uzaklardan geliyordu ve halsizlikten yığılıp kalmıştı.

Sırt üstü çevirmeye çalıştı. Derinden, acı dolu bir inilti geldi. Hassas bir bebeği taşır gibi özenerek kızı kucakladı. Anasıyla yaşadığı fakir kulübesinin yolunu tuttu. Birkaç adım attıktan sonra sepetinin yanından geçerken gece boyunca tuttuğu balıklar çılgınca oynaşmaya başlamıştı. Emeğinin karşılığını orada bırakmaya niyeti yoktu, daha sonra geri dönüp alacaktı.

İki gün geçmişti olayın üzerinden. Kazazede, yattığı yoksul kulübede kendine geldi. Yaşlı kadın fısıltıyla gelen sesi duyduğunda yaptığı işi bırakıp geri döndü. Odadaki tek yatağa yaklaştı. Alçak sedirin üzerinde yatan konuklarının yüzünü defalarca izlemişti. Genç kızın oval bir yüzü vardı. Elmacık kemikleri hafifçe çıkıktı. Kısa sarı saçları tuz yüzünden karmakarışıktı ama ince tellerini yavrusunu seven bir anne gibi okşamak istiyordu. Minik bir burnu ve ince dudakları vardı. Kendisine bakan gözlere gülümsedi ve “Hoş geldin kızım” dedi. İki gün boyunca sayısız kere sormuştu tek oğluna bu kızı nereden bulduğunu. Yanık tenli esmer delikanlı hep aynı cevabı vermişti. “BüyükSu’yu yaratan Tanrıların bir armağanı” demişti. Kazazede kendisine gülümseyen gözlere anlamsızca bakmıştı uzun bir süre. Yaşlı kadın aniden aklına gelmiş gibi kapıya koşmuş ve kulübenin dışında ağları onarmaya çalışan oğluna müjdeyi vermişti.

Delikanlı, kuru yosunlardan oluşan yatağa yaklaştı ürkek adımlarla. Kazazede hâlâ bir şey demiyor hiç kıpırdamayan yüz hatlarıyla bakmaya devam ediyordu. Genç adam, neler olduğunu, kendisini nerede bulduğunu, bulundukları yerin adını anlattı bir çırpıda. Ve hâlâ kızın bakışlarında bir değişiklik yoktu. Bu durum anaya da oğluna da garip gelmeye başlamıştı. Yine de yaşlı kadın tek gözlü kulübesinin bir köşesindeki ocakta hazırladığı çorbadan bir tabak getirdi kıza içmesi için…

O geceden sonra güneş sayısız kere doğmuş ve batmıştı. Kazazede kızımız kendisini toparlamış, hatta ayaklanmış zaman zaman kapının önüne bile çıkar olmuştu. Delikanlı ise düzenli olarak balığa çıkmaya devam ediyordu. Öyle ya eğer o çalışmazsa ve tuttuğu balıkları köyün tüccarına satmazsa açlıktan ölürlerdi. Üstelik sofralarına bir tabak daha konmaya başlamıştı. İşin güzel tarafı seferleri daha bereketli olmaya başlamıştı. Üzüldükleri tek nokta kızın bir kelime dahi olsa konuştuğu görülmemesi ve duyulmamasıydı. Yaşlı kadının konukları için koyduğu “Armağan” adı köyün tüm hanelerinde konuşuluyordu. Tabii daha önce güzelliği köyün genç delikanlıları arasında yayılmıştı.

Adına zaman denilen Tanrı değirmeni, günleri öğütmeye devam ediyordu. Yaşlılara Beyaz saçlar, titreyen dizler verse de gençlerin gelişmesini ve güzelleşmesini de sağlıyordu. Özellikle bulunduğundan beridir hiç konuşmayan kızın güzelliği artıyordu. Bu yüzden yaşlı kadının kulübesinin çevresinde dolananlar da çoğalıyordu. Yabancı kız, vaktinin çoğunu barakanın dışında kapının hemen yanındaki taşa oturup denize bakarak geçiriyordu. Güzel havalarda sahile kadar iniyor üzerindeki elbiselere aldırmadan suya dalıyor yüzüyor yüzüyordu. O kulaç atmaya başladığında dalgalar duruluyor, sanki su ona yer açıyordu. Köyün gençleri onun etrafında suya giriyor ama hiçbiri onunla yarışamıyordu. En hızlıları bile yetişemiyordu kendisine. Bazen suya dalıyor dakikalarca dışarı çıkmıyordu. En kötüsüyse kızın ağzından hâlâ ne bir ses ne de bir söz çıkmamış olmasıydı.

Konuşamıyordu ama kendisine bakarak söylenen her sözü dikkatle dinliyor ve sanki anlıyormuş gibi bakıyordu. Kendisine her türlü kolaylığı sağlayan yaşlı kadının bir dediğini iki etmiyordu. Üstelik kendisini kurtaran sahilden evine taşıyıp konuk eden delikanlı Onukad’a karşı da bakışları değişmişti. Hisleri karşılıksızda değildi hani. Delikanlı, garip bir şekilde yanından uzaklaşmaya çalışıyordu. Ne zaman konuk kız yanına gelse kalbi daha hızlı çarpıyor dizleri titremeye başlıyordu. Doğduğundan beri kendisine güçlük çıkarmayan soluğu tutuluyordu. Her zaman az konuşan biriydi ama Kızın yanında dudaklarından bir kelime dahi dökülmüyordu.

Eğer BüyükSu’nun batısındaki bu unutulmuş koyun sahilinde durursanız ve sırtınızı serin mavi sulara verirseniz karşınızda Angina köyünü görürdünüz. Kumsalın bittiği yerde başlayan yoksul kulübeler karşılardı sizi. Yavaş yavaş yukarı çıkarınca bakışlarınızı kulübelerin evlere dönüştüğünü görürdünüz. Yukarılarda evlerin bitip ağaçların başladığı yerde de geniş bahçenin içerisinde iki katlı bir ev görürdünüz. Bu ev köyün hatta civarın en zengini olan tüccar Fratoln evidir burası. Çevresinin çok geniş olduğu ve çevre köylerdeki tüm balıkçıların tuttuğu avın tek alıcısıdır. Bir akşamüzeri Bay Fratoln evinden çıktı ve aşağıda köyün altındaki evlerden birine doğru yola koyuldu. Yanında kıymetli eşi uzak kentlerden birinden köye gelin gelen eşi vardı. On dakikalık rahat bir yürüyüşten sonra bir zamandır köyün hatta tüm çevre köylerin en meşhuru olmuş konuk kızın yaşadığı kulübeye gelmişlerdi. İçeride çok kalmadılar. Zaten öyle soylu bir hanımefendinin basit bir kulübeye şeref vermesi bile başlı başına bir onur sayılmalıydı. Konuklarını uğurlayan yaşlı kadının önlüğünün cebinde koca bir kese altın vardı ve oğlunun tüccara olan tüm borçları silinmişti. Birde yalnızca iki kişi girdikleri haneden üç kişi çıkmışlardı. Sessiz genç kız günlerdir kendisini ağırlayan yaşlı kadının sözlerine itaat etmiş isteklerini kabul etmişti.

Asıl kıyamet Onukad eve geldiğinde kopmuştu. Anlatılanlara göre önce haykırmış, acı dolu çığlıklar atmış tüm öfkesini dışarıya vuran. Ardından da hüngür hüngür ağlamaya başlamıştı. Ne yapacağının bilemeyecek durumda uzun süre kızın uyuduğu yatağa oturup kaldıktan sonra kararlı bir şekilde evden çıkmış doğru tüccarın evine yollanmıştı. Olan biteni öğrenen komşuların engel olma çabalarına aldırmadan yaşlı tüccarın kapısını çaldı. Kapıyı açan tüccarın büyük oğlu olmuştu. Böyle bir hareketi bekliyor olduklarından oğlanı ittirdiler, kaktırdılar. Tüm hırpalamalara rağmen delikanlı isteğinden vazgeçmiyordu. En son köşkün tüm çalışanları dışarı çıkıp kendisini iyice dövmüşlerdi. Yediği dayağın yeterli olduğuna kanaat ettiklerinde de evin biraz ötesindeki bir çukura atmışlardı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde iki katlı evin üst pencerelerinden biri sessizce açıldı. Önce uzun bir nesne sarktı karanlıkta ve ardından bir gölge süzüldü aşağıya. Biraz arandıktan sonra yolun kenarında yatan delikanlının yanına vardı. Bir omuz verdi yerden kalkmasına yardımcı oldu. Adam o kadar dayak yemişti ki kıpırdayamıyordu bile. Ama yanına gelen kızı görünce canına can gelmişti. Yerinden doğruldu. Kız ileriyi karanlıklar içerisinde bir yerleri işaret etti. Ne olduğunu anlamamıştı ama tüm gücünü harcayarak yola koyuldular. Birlikte omuz omuza vererek uzaklaşmaya başladılar karanlıkların içinde. Önceleri tamamen kıza yük oluyorduysa da zamanla açıldı ve daha hızlı hareket etmeye başladılar.

Güneş ışıkları köye değdiğinde Tüccarın evinde bağırışlar sesler duyuldu önce. Ardından bir telaş başladı. Koca kapı açıldığında Oğullar başta olmak üzere kalabalık bir gurup dışarı çıktı. Kiminin elinde kazma kürek vardı kiminin belinde kılıçlar sallanıyordu. Kısa bir arayıştan sonra izleri buldular ve heyecanla takip etmeye başladılar.

Hava aydınlandığında iyice anlamıştı geldikleri yeri. Tam bir çıkmaza yürüyorlardı. Patika doğrudan dalgaların sürekli dövdüğü kayalara gidiyordu. Köyünün kuzeyinde sapa bir yerdi burası. Sivri kayalıklar denize dik olarak uzuyorlardı. Hele bir tanesi vardı ki ismini hak ediyordu; Kılıç Kayası. Dar uzun bir kaya dalgalar tarafından sürekli dövülmesine rağmen yıllardır belki de yüzyıllardır öylece duruyordu denize uzanan keskin bir kılıç gibi. Genç adam yolun çıkmaz olduğunu biliyordu ama kendisini sürüklemeye çalışan kızın isteğine de karşı duramıyordu. Yürüdüler aksaya aksaya.

Tepeden, aradıkları iki kaçağı gören kalabalık sevinç çığlıkları atmaya başladılar. Kaçakları kıstırmışlardı. Tüccarın ve Oğlu’nun elinden kız almak ne demek göstereceklerdi. Avlarının kapana kısıldığını gördüklerinden olsa gerek hareketlerini ağırlaştırdılar. Avların kaçacak yerleri kalmamıştı, o halde kediler fareleriyle oynamaya başlayabilirdi. Geniş bir yay şeklini alarak denize, kayalıklara yürüyorlardı.

Delikanlı ne yapacağını bilemeyecek durumdaydı. BüyükSu’nun güçlü tanrısı Julve’ye el açmak, yalvarmak istiyordu ama ya Tanrı kendi dileklerini kabul etmezlerse. Ya “Ey kulum sana kol verdik pazu verdik neden kullanmıyorsun” derlerse diye aklından geçiriyordu. Adamlar yaklaştı, onlar adım adım gerilediler. Adamlar yaklaştı onlar geri çekildiler ama öyle bir noktaya geldiler ki geri çekilecek yerleri kalmamıştı. Tüccarın iri yarı oğlu öne çıktı. Kıza yöneldi. Fakir balıkçı, sahilde hareketsiz gördüğü o sabahtan beri vurgun olduğu kızın önüne geçti kızı korumak için. Yorgundu, her yeri ağrıyordu ama yine de yapabileceği bir şeyler olmalıydı. Gözleri kıyıyı tepelere kadar taradı. Kimseler yoktu kendilerine yardıma gelecek.

Kalabalığın önünde duran Tüccar oğlu, yumruğunu savurduğunda zorlukla kendini geri çekti ardından gelen ikinci yumruktan kaçamadı. Sendeledi. Diğerleri, kraldan çok kralcı olanlar üzerine çullandılar. Gece yediği dayaktan daha şiddetlisi üzerine yağmaya başladı. Yumruklar, tekmeler dirsek darbeleri korunamıyordu, geri çekilemiyordu bile. Güçsüz kollarını savuruyordu ama bir sineğe bile etki edemeyecek bu yumruklar karşısındakilerin kahkahalarına neden oluyordu. İşte o zaman yıllarca efsane gibi anlatılacak anlatılacak şeyler oldu.

Genç kız, iri bir kayanın üzerine çıktı yüzünü denize döndü ve sessiz bir çığlık atmaya başladı. Çapulcular yerde kıvranan balıkçıyı bırakmış kıza bakıyorlardı. Zafer kazanmışlardı sanki. Tüccar oğlu bir adım attı ama kızın ağzı biraz daha açılmıştı. İşte o zaman durumun garipliğine şaşıran adamlar gülmeye başladılar. Kız kafasını denizden yana çevirmiş sürekli bağırıyordu. Bağırıyordu ama hiç sesi çıkmıyordu. Tüccarın oğlu tam kıza uzanıp sırtlayacaktı ki havada esen rüzgar birden durdu. Rüzgar durdu ama denizin dalgaları daha da hırçınlaştı. Çevre kayalıklarda ne kadar martı, deniz kırlangıcı hatta albatros varsa tepelerinde dönmeye başladılar. Saldırgan kalabalık neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı ama yürekleri korku ile dolmuştu bile. Birkaç saniye sonrasında da denizin içinde sayısız adam belirdi. Uzun boylulardı ve ıslaklardı. Islak adımlarla kayalara tırmandılar. Keskin kayaları adımlarlarken hiçbiri sendelememişti bile. Orada olanların kimine göre derileri pulluydu kimine göre de yüzgeçleri vardı. Ama adamlar şaşkınlıklarında kımıldayamıyorlardı bile. İşte o sabahın ardından ne Delikanlıyı gören oldu ne de genç kızı. Diğerleri yaptıklarının bedelini daha ucuz ödediler ama tüccarın oğlu kötürüm kaldı. Hatta tüccarın tüm bu olanlardan sonra uzaklara BüyükSu’dan çok uzaklara taşındığını bile söyleyenler var…

 

“Şaman, tüm bu anlattıklarına inanmamı beklemiyorsun değil mi?” Uzun saçlı genç bir adam oturduğu masada hemen karşısında duran yaşlı arkadaşına soruyordu bunu.

“İnanıp inanmamak senin bileceğin bir şeydir. Ben sana yıllar önce yaşandığı söylenen bir hikayeyi anlattım.”

“Bence bu hikayeden çok bir masalı andırıyor. Bunu Rıhtım’daki Kraliyet duvarına asarsak okuyanlar bize gülerler.”

“Gülsün varsın amaç biraz keyifli vakit geçirmek değil mi zaten” Birkaç saniyelik suskunluktan sonra delikanlı tekrar sordu.

“Peki, bu genç kız, yani deniz kızı ve genç balıkçıya ne olmuş olabilir?”

“Belki de köyünden uzaklara gitmişler kentin birinde belki de Başkentte bir taverna açmışlardır ne dersiniz” Genç adam kafasını çevirip sesin geldiği yöne baktı. Onlar konuşmaya dalmışken yanlarına yaklaşan tavernanın sahiplerini duymamışlardı bile. Genç delikanlının şaşkın bakışlarını görünce içten bir kahkaha attı.

“Gidin ki ortalığı toparlayalım. Üstelik eşim denize girip günlük banyosunu yapacak” Tavernanın loş köşesinde duran iki adamdan yaşlıca olanı gülmeye devam ediyordu. Tatlı bir kızgınlıkla sözlerine devam etti.

“Şaman Kıdara ve onun çömez arkadaşı Hiçkimse, benim cimri müşterilerim, hesabı ödeyin, ve çekin gidin. Çevrenize bakmak aklınıza gelmiyor mu? Kapatıyoruz artık.” Masada oturan iki adam daldıkları sohbetten ayılmışlardı. Çevrelerine bakınca Tavernanın tüm kandillerinin sönmüş, yalnızca kapının yanında duran biri yandığını fark etmişlerdi. Kalktılar, yaşlı adam cebinden çıkardığı birkaç gümüş ve bakır parayı masanın üzerine bıraktı.

Dışarı çıktıklarında, serin deniz havasın kendilerine gelmelerini sağlamıştı. Yürümeye başladılar. Hiçkimse, başını çevirdi. Az önce çıktıkları yerin kapısının üzerindeki tabelaya baktı. Bir deniz kızı figüründe kesilmişti karanlıkta sallanan tabela ve üzerinde silik harflerle “Djamilia” yazıyordu. Yaşlı arkadaşının yüzüne baktı.

“Tavernacı ve karısı… Bunlar onlar mı yoksa” Yaşlı adam gülümsedi sadece.

“Hadi köye kadar daha çok uzun yolumuz var…”

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Djemilia” için 5 Yorum Var

  1. Merhaba, öykünüzü okudum. Güzel yazılmış, başarılı bir öykü olduğunu düşünüyorum. Sadece birkaç noktada kurguda ve yazımda ufak sıkıntılar gördüm. İzninizle paylaşayım.

    Bu tarz başlangıçları çok severim. Bir bakıma yazarın kendisini taahhüt altına aldığını kabul eder ve öykünün devamında, karakterin hayatının nasıl değiştiğini bana layıkıyla anlatmasını beklerim. Bu yüzden öykünüzü de böyle bir beklentiyle okumaya başladım.

    Burada anlatmak istediğiniz ile ifadeler arasında karışıklık var. Lacivertten siyaha doğru bir değişim daha doğru olmaz mı?

    Bu cümle, öncesi ve sonrası düşünüldüğünde, hatta öyküyü tekrar okuduktan sonra fark edileceği üzere öykünün tamamı açısından da havada kalıyor. Kızın nereden geldiği ve neden karaya vurduğuna dair bir giriş yapıyorsunuz ancak devamı gelmiyor. Kurgu açısından böyle bir girişe ihtiyaç yok. Çünkü öykünün devamında kızın kökeninden daha önce merak ettiğimiz olaylar gelişiyor.

    Paragraf başlangıcı için çok zayıf bir cümle. Zamanın geçtiğini anlatmak için fazladan bir cümle kurmanıza gerek yok. Paragraftan, bu sonuca varmamızı sağlayabilirsiniz.

    Kıza yönelik betimleme, annenin isteği ile sonlanıyor. Bu da karışıklığa sebep oluyor. Saçları okşamak isteyen, belli ki anne. Ancak cümle daha açık olabilir.

    Şu cümledeki detay, ‘‘kızımız’’ kelimesinin tercihinin öykünün sonunda anlam kazanıyor olması çok başarılı bulduğum bir nokta oldu. Tebrik etmek istedim.

    Paragraftan bağımsız bir bitiriş. Anlatımınız sırasında buna benzer ufak kopukluklar yaşadığınızı fark ettim. Belki bu konunun üzerinde durmalısınız.

    Okurun aklına sorular düşüren bir kelime tercihi: Kız konuşmuyor mu, yoksa konuşamıyor mu? Devamında bu soruya dair bir cevap bulamıyoruz.

    Öykünün ilk cümlesi olmaya aday bir anlatım var burada. Devamı da fantastik anlatılardan aşina olduğumuz şekilde, başlangıç paragrafı olmaya doğru hızla yol alıyor. Belki öykünüzü bölümler halinde düşündünüz, belki de yazarken araya zaman girdi. Ancak burada karşılaştığımız anlatım genel akış içerisinde biraz göze batıyor. Kötü değil elbette. Yine akıcı bir anlatım ama zaten bulunduğumuz köyle bir anda bu şekilde tanışıyor olmak okuru biraz afallatabilir.

    Onukad’ın annesine dair yukarıda anlatılanlardan sonra böylesi bir davranışta bulunmasını nasıl yorumlamak gerektiğinden emin olamadım. Yukarıda kıza karşı sevecen davranırken bu hareket bana oldukça soğuk, taş kalpli birinin yapabileceği bir hareket geldi. Öyle olunca da karakterizasyon konusunda biraz daha düşündüm. Annenin bu hareketi, hazırlıksız yakalandığımız bir hareket. Ancak yazar mı bizi hazırlıksız yakalıyor, yoksa yazar da mı hazırlıksız yakalanıyor? İşte bundan emin olamadım.

    Öykünün devamında, Onukad’ın tüccarın evine gittiği kısımda, kimi cümlelerin zamanlarında sıkıntılar var. Daha da uzatmamak için buraya alıntı yapmayacağım. Zaten okuduğunuzda fark edeceksiniz. Onları değiştirmek isteyebilirsiniz, okurken paragrafın ritminde aksaklığa sebep oluyorlar.

    Devam edip bitireyim.

    Bu, çok hoş bir gönderme. Keşke son cümle olsaydı ya da bu cümleden sonra ucu açık bir sona yönelseydiniz. Ne yazık ki öykünün sonunu pek beğenemedim. Klişe bir sona yönelmişsiniz. Öykünün sonuna dair akla gelebilecek tercihlerin başında gelen bir son bu, Şaman ile Hiçkimse arasındaki konuşma başladığında benim de aklıma geldi. Ancak yukarıda alıntıladığım cümlenizden sonra böyle bir yolu tercih etmeyeceğinizi düşündüm. Tekrar o sona yönelmenize de şaşırdım. Güzel başlayıp kademe kademe artan bir öykü için öngörülebilir bir son olmuş ki öyküye biraz zarar veriyor. Yine de güzel bir öykü, birkaç ufak imla hatası dışında üzerinde çalışılmış bir anlatım.

    Tebrik ederim.

  2. İyi Geceler.
    Gecenin lacivertten siyaha dönmeye başladığı saatlerde oturdu adam bilgisayarının başına. Akşam geceye dönmeye başlamıştı ama balıkçı Onukad sabaha karşı balığa çıktığı için çevresinin saran karanlığının ton ve ton açıldığını hissedebiliyordu. Pek bi mesuttu yazdıklarının okunmasından ve böyle satır satır eleştirilmesinden. Temel nedenin uzun çok uzun bir bütünün yapboz gibi parçalarının yazıldığını sadece kendisi biliyordu ve karşısındakilerden bütünü görmesini bekliyordu. Belki de en temel hata buydu. Bu arada kızımızın hikayesinin devamı var olduğunu belirtmek istemişti ama yeni konunun “sağır sultan” olmasının sıkıntısını nasıl aşacağını bilemiyordu.
    Uzun zamandır benzer eksende yazılar yazmasına rağmen hata böyle hatalar yapmasını bir türlü affedemiyordu. Her ne kadar imla veya noktalama işaretlerinden kaynaklanan hataların sıklıkla göze batmasına alışsa da ilerleme kaydedememesine içerliyordu.

    Adam, yanlış bir tuşa basmasının ardından bitiremediği yazının yayınlanmasına şaşırdı önce. Allahtan ki küçük bir kalem butonu vardı. O figüre bastı ve yazıya geri döndü. Madem ki ilgilenilmişti ve madem ki açıklamalar bekleniyordu o zaman yazmaya devam etmeliydi. Ama temelde biliyordu ki “Eğer bir yazı kendini açıklama gereği duyuyorsa o yazı olgun bir yazı değildi” Açıklamalarına devam etti…
    Kız Konuşamıyordu. Konuşamıyordu çünkü başka bir dünyadan geliyordu. Yine aynı nedenden sık sık denize giriyor bir balık gibi yüzüyordu. Konuşamıyordu çünkü hikayenin konusu olan kaçış nedenlerini şimdi anlatamayacaktı adam.
    Yaşlı Kadının kişiliği hakkında okuyucunun haklı olduğunu düşündü. Noktalama hatalarından daha çok bu tür hatalardan korkuyordu ve yakalanmıştı. Yaşlı kadının iyi biri olduğu ve evine gelen konuğu sevdiği belliydi. Ama oğlunu daha çok sevdiği ve onun sıkıntılarından bir an önce kurtulmasının istediği bu yüzden Tüccarla anlaşma yaptığı belirtilmeliydi.
    “Bunu Rıhtım’daki Kraliyet duvarına asarsak okuyanlar bize gülerler” Evet daha önce de bu tür hoşluklar yapmaya çalışmıştı. Mademki bir rıhtım vardı kayıp olan o zaman Soka kentinin rıhtımının kraliyet duvarı neden o duvar olmasındı. Ama asıl görülmesi gereken nokta Taverna sahibinin ve kadının olayda adı geçen kişiler olduğunun anlaşılmayışına üzüldü.
    Adam yazdığı satırları bir kere daha okudu. Son bir teşekkürün bıktırıcı olup olmayacağına karar veremiyordu ama minnetini de belirtmesi gerektiğine inanıyordu. Uzun zaman okkalı bir bitiş cümlesi arandı yorgun zihninde. Bulamayınca çaresiz açık yeşil “Değişikliği Kaydet” yazısının üzerine tıklattı faresinin okunu…

  3. Bu anlaşılıyor, sadece böyle bir sonun klişe olduğunu dile getirmek istedim.

  4. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @azizhayri

    Hikayen Kraliyetin topraklarında, Alka Krallığında, yeni dağıtıldı. Soka’ya varmadan önce Yıldız’dan nasıl kılıç yapılacağını öğrenmek ve Yıldızlar hakkında daha çok bilgi almak için Karpa’yı ziyaret etmiştim.Bu yüzden biraz gecikme ile de olsa yazıyorum.

    Önce Hikayen için okumayla eş zamanlı notlarım:

    Bu ifadeyi senin yazılarında daha öncede görmüştüm. Bu şekilde ifade etmeyi sevdiğini düşünüyorum.

    *“Minik bir burnu ve ince dudakları vardı” ifadesi durağan ancak onu takip eden cümle kahraman bir harekette bulunduğundan aktif bir cümle. Bu tarz durağandan aktife geçerken en azından paragraf başı yapar ya da ikisi arasında bir geçiş cümlesi, kelimesi koyarsan akışın hızlanır.
    Aşağıdaki cümleye kadar gramer yapıları birbirini destekler nitelikte sonrasında ise sanki zamansal bir düzenleme gerekiyor.

    4 kelimelik muhteşem bir betimleme:

    @DentArthurDent 'a katılıyorum aşağıdaki betimlemen çok güzel bir giriş olabilir. Senin, hikayelerin geçtiği mekanları yaratıp bize aktarmak konusunda bence özel bir düşünsel yeteneğin var.

    Genel Notlarım:

    Hikayen üç bölümden oluşuyor. Girişin: hikayenin devamında karakterlerin söyleyecekleri/hissedecekleri/yapacaklarına bir alt yapı oluşturmak, temel taşları dizmek ve zamansal/yazınsal kurgunun kurallarını koymak.
    Gelişmen: Hikayede bir sorun yaratmak, bu sorunu temellendirmek (temellendirirken girişteki karakter altyapılarıyla uyumlu olmak) bu sorunu okuyucunun da çözmek istemesini sağlamak ve son bölüm olan souç kısmına vurgu yapacak çaresizlik duygusunu vermek.
    Sonucun: Ana merak unsurunu (Armağan’ı - ki bu ismi de çok beğendim-) sonuçla ilişkilendirip denizden nasıl-neden geldiğinin sorularını çözmek.

    Sonuç kısmı şimdilik onun deniz ahalisinden olduğunu çözüyor. Sanırım ilerleyen zamanda belki başka şeylerde öğreniriz.

    Hiçkimse’nin tekrar geri dönmesine çok sevinidim. O dünyayı okumak hem keyifli hem de bir kahramanın kendini - geliştirerek-bulduğu yol öyküleri her zaman yazarı da geliştirmiştir.

    Bir ekleme: Hikayelerde noktalama yanlışları, yazım hataları düzelir. Cümleler arasındaki zaman kipleri ve akışsal bağlantılar düzelir. Ancak bir yazar için bunlarında dışında ayrıca tüm gücüyle yoğunlaşmasının faydalı olduğu yerler “anlatımsal ve kurgusal akışların” gücüdür. Bu zorlu bir yazarlık katmanıdır ve o katmanı tamamen kaldıran bir yazar çok çok ileri seviyedir. Bunu sağlayabilmek için:
    *Hikayedeki olayların her birinin kendi zaman çizelgesini
    *Her bir olayın münferiden ve diğer olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkisini hem lineer hem matriksel yapıda boşluk kalmayana kadar irdelenmesi (yani olayın her birinin kendi iç nedenselliğinin ve her bir olayın diğer olaylar ile olan ilişkisinin nedenselliğini kast ediyorum.)
    *Nedensellik bağlarının kurulması ile öykü içinde, öyküyle ilgili olmayan hiç bir faktörün bulunmaması (duvarda bir silah varsa öykünün bir yerinde patlamalı :))
    *Tüm bu algoritmanın karakterlerin duygusal alt yapıları ile desteklenmesi

    Böyle yazınca denkleme dönmüş gibi görünebilir. Ancak sen bunları - bir yazar olarak - otomatikman yapıyorsun. Yazdıkça da güçleniyor.

    Çok uzun yazdım.
    Şimdilik burada bırakıyorum ancak tekrar görüşeceğiz. Önümüzdeki ay gördüğünde anlayacaksın.

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  5. Sevgili Dipsiz;
    Bir kere daha okuduğunuz ve eleştirdiğiniz için teşekkür ederim. Önce notlarınızı bir kaç defa okuyorum. “Umarım yazdıklarım Eşortmanlı Şevket Hocanın müritlerinin sözlerine benzemez.” Yazdığınız noktalara dikkat ettiğimi belirtmeliyim.
    Örneğin “Bir ekleme: Hikayelerde noktalama yanlışları, yazım hataları düzelir. Cümleler arasındaki zaman kipleri ve akışsal bağlantılar düzelir. Ancak bir yazar için bunlarında dışında ayrıca tüm gücüyle yoğunlaşmasının faydalı olduğu yerler “anlatımsal ve kurgusal akışların” gücüdür. Bu zorlu bir yazarlık katmanıdır ve o katmanı tamamen kaldıran bir yazar çok çok ileri seviyedir. Bunu sağlayabilmek için:
    *Hikayedeki olayların her birinin kendi zaman çizelgesini
    *Her bir olayın münferiden ve diğer olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkisini hem lineer hem matriksel yapıda boşluk kalmayana kadar irdelenmesi (yani olayın her birinin kendi iç nedenselliğinin ve her bir olayın diğer olaylar ile olan ilişkisinin nedenselliğini kast ediyorum.)
    *Nedensellik bağlarının kurulması ile öykü içinde, öyküyle ilgili olmayan hiç bir faktörün bulunmaması (duvarda bir silah varsa öykünün bir yerinde patlamalı :))” Okuduğum zaman “İşte anlatmak istediğim tam olarak bu” demiştim. Cevap vermekte geç kalıyorum ama sebebi biraz -hatta çokça- günlük işlerin yoğunluğu ve yazdıklarınızın keyfine varmak istemem.
    Tekrar teşekkür ederim. Ama son cümlelerden birinden "Şimdilik burada bırakıyorum ancak tekrar görüşeceğiz. Önümüzdeki ay gördüğünde anlayacaksın." cümlesinden korktuğumu belirtmeliyim.
    İyi Akşamlar

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!