Öykü

İstifra

Yazı mı tura mı?

Para hâlâ havada süzülmekte; bir yüzünde arzı endam eden beybaba taklalar atıyor.

Yazı mı yoksa tura mı?

Baştan kaybedilmiş bir iddiaya tutuştuğumu biliyorum. Kendime karşı ne kadar şansım olabilir ki. Kayalığın kıyısında ayaklarımı sallamak bir harika! Ah gökyüzü bu gece nasıl aydınlık… Yıldızları bu kadar çok, bu kadar parlak ve yanı başımda görmeyeli çokça vakit geçti.

Kalbim, akıntıya kendini bırakmış uysal bir taka misali atmakta.

O nasıl olur ki sahi?

Yavaş kere yavaş ve korkutucu derecede sessiz…

Uykum var delicesine; öte yandan yıldızlar sel olup akıyor gökten.

Göğün fermuarı patlamış! Lömbür lömbür karanlık fışkırıyor üzerime. Gök taşları; kıyıda bir yerde raksa başlamış. Evet ya onlar taş olmalılar; göğü süsleyen yeri delip geçen. Biraz, çok azıcık uzaklaşmak; epeyce de kaçmak lazım. Gitmek istiyorum. Nefes alamıyorum!

Nefes almam lazım.

Yıldızlar, karanlıklar, göğün kendisi zamanın sarkacı akrebi yelkovanı tepeme iniyor sanki.

Kayayı görüyorum. Varmak istediğim yeri biliyorum.

 Yazı mı?

İ NA NIL MAZ DE RE CE DE SI CAK.

Tura mı?

YIL DIZ LA RIN KUY RU ĞU KOP TU!

Serinlemek istiyorum. Dilekleri yutan canavarların kıllı ve parlak kuyrukları tepeme düşecek biliyorum. Ayağa kalkmak yorucu; bedenim taşımak için fazla ağır. Neden bu kadar zor? Durduk yere oturup kalmışken kilo mu alır insan? Üzerime çöken bir karabasan misali yorgunluk; fakat henüz uykum yok.

Vakitsiz bir uyku değil istediğim; hak ettiğim.

Her adımımda bölünen kareler halinde görüntü bir sağa ve bir sola kaçışıyor. Dengesiz bir kameran tarafından ele geçirilmiş görüşüm sanki. Kadrajı –başımı– sabitliyorum; şimdi görmekte olduğum ağır akan bir yaşam. O kadar durağan ki sıcaklık yükseliyor.

Serinlemek istiyorum. Kayalığın başındayım. Aşağıda uzanan biri var. Bir kadın mı o? Yosun yapmış olmalı; belli ki adıyla buluşturmak istedi beni. Ne hoş bir düşünce! Ne yapacağımı biliyorum. Yıldızın kuyruğunu, az evvel suya düşeni, bulup çalacağım. Kıllı değildir sadece saf ışıktan bir örüktür.

Ardından ona armağan edeceğim. Yaldızını takmak hoşuna gider. Nefeslenişini duyuyorum ve yükselip alçalan çıplak göğüslerini görüyorum. Dehşet içinde bir hali var. Aşağıda bana göz kırpıyor. Dehşeti içinde olan ben miyim? Hışırtılı ve tedirginlik verici nefes benim mi?

Pullarla kaplı metrelerce uzayıp giden kuyruğuna bakmaya doyamıyorum.

Ne de yakışacak o kuyruğa yıldız tozu.

Kayanın dibine kaçıyor. Yosunları topladığımız kayanın altına. Yosun çiğnemeyi bana kim öğretti?

Cankurtaranlar!

Neden yosun çiğneriz?

Kurtarılacak canların ruhlarını duymak için.

Suya atlamak istiyorum! Hemen şimdi. Daha evvel kurtardığım tüm yaşamları selamlamak için atlamak şart. Ritmi duyuyorum kulaklarım uğulduyor. Atlayacağımı en başından tüm yıldızlar biliyor.

Peki ya rüzgârı ağzımın içinde saklarsam denizin altında bir tufan başlatabilir miyim?

Kuvvetle üfürürsem olur mu ki?

AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA! H…

Lan!

Düştüm!

Su soğumuş. Nefes almam lazım. Tufan yok; kayanın üstü boş. Kaçtı bir anda uzaklaşıp gitti. Yalnız kaldım. Dostlarımın bazıları diplere çok diplere dalabiliyorlar. Çoğunun babası bir sünger avcısı, benimki memur… Onlar vurgun yemekten korkmayan insanlar; bense en fazla kayadan atlarım.

Dibe dalabilsem daha çok yosun toplardım. Yıldızların kuyrukları da dibe batmıştır çoktan.

Yarın şu an çok uzak; dün bugünden yakın.

Bir batıkta, yarım kalan bir iş var. Akvaryum var; ben varım. Hapsolduklarım içimde derinlerimde. Kimileri sade bir kaygı olarak doğdu. Onlar beni temizleyecekler, biliyorum. Babam; iyi yüzemediği, dibe dalamadığı için kin dolduğum, memur babam, çok üzülecek.

Beni neden öldürecekler?

Deniz kızlarını onlardan daha güzel görebiliyorum diye. Oysa yosunun adı o; ne görmek istersen onu bulursun. Bunu bilmiyorlar eh çünkü aptallar. Gördükleri kötü düşleri benden biliyorlar.

Asıl hatam sadece can kurtarmak derdine düşmek oldu.

Geliyorlar! Geliyorlar! Geliyorlar!

Atlılar, kanatlılar, hayır hayır puldan kuyruklular!

Arkadaşlarım, yoldaşlarım, baş düşmanlarım!

Yaşasın cankurtaranlar!

*

  • Bedeninin sahile vurduğunu söylediler, duydunuz mu? Gördünüz bir de… Nasıldı lan anlattıkları gibi miydi sahiden? Ha ben mi, şey bizimkiler izin vermedi gidemedim. Dediler ki asla ama asla böyle bir şeyi görmemem gerekirmiş. Ne alakası var be! Ben bir sürü korku filmi izlerim ki hep. Korkmadım ulan hıyarto! Çarpıtmasana oğlum laflarımı! Tamam kes! Sus ulan it köpek…
  • Duymak ne demek lan pehey… Gördük bile! Fena kere fena; yemin olsun her yeri şişmişti. Birkaç kişi kustu bile o kadar korkunçtu. Sahi sen neden gelmedin? Yeme bizi, korktun değil mi? Ödleksin oğlum işte kabul et. Gözlerini balıklar yemişti oyuklar vardı. Göğsü yamulmuştu sanki tüm kemikleri kırılıvermiş gibi. Kesmezsem ne yapacaksın lan? Tüm sahil leş kokuyordu, kumları taşımadılar orada bak kan. Korktun mu lan yoksa? Bir koşu gelemedin, korkundan vallah billah gelemedin. Kaçın lan; kustu manyak.

*

Tedirgin, buruk ve yorgun bir uykuydu. Tüm gece defalarca aynı kâbusla uyanmaktan yorgun düşen bedenini yeni başlayan güne adapte etmek adamı zorladı. Orta yaşlarında olmasına rağmen genç bir çehreye sahipti. Son birkaç haftaya kadar onu tanıyan herkes bunu onaylardı. Şimdiyse elli beş yaşını ikiye katlayabilecek bir yükün altında ezilmekteydi. Yüzündeki yaşam çizgilerinin her zerresine acı ve utanç doluşmuştu. Suçluluk duyduğu birçok unsur olsa da en çok kendine kızmaktaydı. Eksik bir şeyler yapmış olmalıydı. Yaşanan faciaya başka türlü bir açıklama getirmesi mümkün değildi.

On gün evvel; yirmi üç yaşındaki oğlunun bedeni, çocukluğundan beri atlamaya bayıldığı kayalıkların dibinde bulunmuştu. Barış’ın korkunç ölümü tüm kasabayı eleme boğmuştu… Dalgalar genç bedenini kıyıya sürükledikleri gibi kasaba halkının matemini de uzaklara taşımıştı. Bir sene önce ünlü bir aktrisin kızını boğulmaktan kurtarmasıyla ünlenen Barış’ın hikâyesi dünyada nam salmıştı. Bu sebeple bu koca yürekli genç adamın esrarengiz ölümünün detaylarını tüm dünya merak etmekteydi.

Yapılan otopside kanında tanımlanamayan uyuşturucu bir maddenin tespiti ve çocuğun düşüş açısı intihar şüphesini destekler nitelikteydi. Bu hazin kayıp, babası Hüseyin Bey’i derinden yaralamıştı. Adamcağız bir başına büyüttüğü evladının, biricik yavrucağının, nasıl biri olduğunu bilmekteydi. Ona göre ne olursa olsun intihar edecek tipte bir insan değildi. “Bir kaza olmuş olmalı,” diye tekrarlayıp durmaktaydı.

O gün, hava pek bir karanlıktı. Aylardan nisan olmasına rağmen yağmurlar sonbahardan çalıntıydı. Yüzgeç olarak anılan cankurtaran grubunun üyeleri, oğlu için bir anma töreni düzenlemekteydi. Kasabanın turist çeken doğal güzelliklerine rağmen denizdeki taşıma kum ve haşin dalgalar sebebiyle yaklaşık otuz yıldır gençler tarafından her yaz kurulan bu ekip, birçok insanı kurtarmış, tamamen iyi niyet esasına dayanan bir gruptu. Hüseyin Bey ne de sevinmişti Barış’ın onlara dâhil olmasına. Annesini kaybettikten hemen sonra ona arkadaşlıklarını sunan bu gençlere çok şey borçluydu. Aslını astarını sorgulama gereksinimi duymaksızın bir çırpıda güvenmişti onlara…

Anma töreni, Barış’ın nasıl düştüğü/atladığı çözülemeyen kayanın tepesinde yapılacaktı. Herkes ama herkes parçalanmış bir haldeydi. Basına ait mikrofonlar bir haftadır tüm kasaba halkının ciğerlerini söküp ipe dizmişti. Barış’ın ölümündeki gizem, onun saf iyiliği simgelemesiyle birleşip olayları farklı boyutlara taşımıştı. Cankurtaran ekipleri de bu ilgiyi perçinleyen başka bir unsurdu. Yaklaşık otuz yıldır sürdürdükleri bu oluşum da medyanın ilgisini çekmişti. Ki bu durumdan rahatsız olmalarıyla ilk kez dikkatleri çektiler, en azından Hüseyin Bey’in menziline girdiler.

Tören, yerli halkın ağlayışları ve hüzün bakışlarının televizyon ekranlarına yansımasıyla tamamlanmıştı. Birkaç hafta daha devam eden ilgi alakanın ardından her şey, geri kalanlar için ne kadar anlatılsa da eskimeyecek bir hikâyeye dönüşmüştü. Cankurtaran kulübesinde Barış adına bir can simidi duvara çakılmıştı. Babası da ilkokuldaki bir fen dersliğine oğlunun adını vermişti. Hüseyin Bey dışında herkes için devam eden beş yıl alabildiğine stabil geçmişti.

Değişimin acı tadına varan tek insan, tüm yaşamı boyunca sorgulamaktan çok kabullenmeyi tercih eden bir adam olan Hüseyin Bey’di… Eşini kalp krizinden genç yaşta kaybetmesine rağmen kimselere yakarmamış, kabul etmişti. Neticede ailesini de henüz çocukken yitirmiş biri olarak ölümü kabullere sığdırmaya alışkındı. Lakin sağlığın dışında olağanüstü bir ölüm, sebepsiz, genç ve şüpheli bir ölüm onun yıllardır geliştirdiği bu düsturu sonlandırmıştı.

Gazetecilerin ona yönelttiği sorulara cevaplar ararken bu işin nasıl yapılacağını keşfetmiş oldu. Tekinsiz bir hissiyatı vardı. Barış’ın ölümüyle alakalı yapılan birçok yorum ve değerlendirme vardı. Bir zaman sonra Hüseyin Bey yazılıp çizilen her detayı araştırıp kayıt altına almaya başladı. Oğlunun ölümünün ardından geçen beş yılın sonunda geniş bir arşivi vardı.

Dünya’nın geri kalanına göre bütün kanıtlar Barış’ın intihar ettiği yönündeydi. Polis de insanlar da bir noktadan sonra Barış’ın bunu neden yapmış olabileceğini sorgulamayı bırakmıştı. Hüseyin Bey tüm bunlardan kaçmak bir yana dursun oğlunun intiharına inanmakta hala güçlük çekmekteydi. Kasabadaki insanlar adamcağızın haline üzülerek onu yaşama dönmesi için ikna etmeye çalışsalar da işe yaramadı.

Hüseyin Bey her gün yeni komplo teorileriyle karşılarına çıkmaktaydı. Son gelişinde, meydanda haykırdıklarıyla başına iş açacağı belliydi. Hedef gösterdiği insanlar cankurtaranlardan başkası değildi. Nitekim korkulan sona giderek yaklaştığını fark etmeden, onların kirli çamaşırlarını ortaya dökmeye başladığında kasabadaki değişim herkesi saracak ve ölümüyle bildikleri tüm gerçekler sarsılacaktı.

*

Yere boylu boyunca yüzüstü kapaklanan adamı gören çocuk koşarak yanına yaklaştı. Adamın nefes aldığını fark ettiğinde rahatlasa da endişeyle etrafında yardım isteyebileceği birine bakındı. Kimseyi bulamadı. Adamcağız kıyafetleriyle denize girmeyecek kadar yaşlıydı. Yüzünü hafifçe çevirdiğinde güçlükle nefes almaya çalışan kişinin çocukken Çatlak Hüseyin diye ad taktıkları adam olduğunu fark etti.

Yüzü gözü yara bere içindeydi. Darp edilip sahile bırakılmış olmalıydı. Yıllar evvel adamın oğlu Barış’ın sahile vuran bedenini göremediği için arkadaşları tarafından hor görülen Tanju, yaşamın garip bir cilvesinden ötürü müdür bilinmez Hüseyin Bey’i ölmeden evvel bulan kişi oldu. Bu çarpık anı, aklına çok sonraları düşecek ve domino taşı etkisini yaratacaktı.

Hüseyin Bey’in gözlerini açmasıyla bir nebze olsun rahatladı. Yaşlı adam duyulamayacak bir fısıltıyla konuştu. Dalgaların sesinden işitilmesi imkansızdı. Zorladı şansını, kulağını dudaklarının kıyısına yaklaştırdı. Karşısındakinin yüzünde beliren haklı olduğunu bilen insanlara özgü tebessüm, Tanju’yu ürküttü.

“Öldüğümde inanacaklar evlat. Onların can kurtarmadıklarını anlayacaklar. Bankadaki kasamda, her şey orada. Bulmalarını sağla…” Kurduğu tüm cümlelerin sonunda kendini tamamen ölüme teslim etmeden evvel son bir kelime söyledi. “İnanacaklar!” İçine oturan herifçioğlunun hırıltılı son dileğiydi. Yeşilçam filmlerinden fırlama bu ölüm sahnesi karşısında ne yapacağını şaşıran Tanju ayağa kalkmadan evvel adamın nabzını kontrol etti. Sahiden ölüp gitmişti.

Genç adam ambulansı ve polisi aramadan evvel sahilin bir kıyısına kusmayı ihmal etmedi. Bu da ilerde her şeyi tetikleyecek ikinci adım olacaktı. Garip tesadüfleri sorgulamaksızın işine bakmaya devam etti. Kasadan çıkartılan arşiv tüm kasabayı çalkalamıştı. Hüseyin Bey Yüzgeç’in yıllardır tarihi eser kaçakçılığı yapan bir grup olduğunu ortaya dökmüştü, bunun yanı sıra uyuşturucu kaçakçılığı yaptıklarını da ifşa etmekteydi. Hiç sorgulama gereksinimi duymayan bir adamın araştırmaları Tanju’yu doğru alana yönlendirdi.

Gerçeklerin gün yüzüne vurması hoş bir tını bıraktı kimisinde. Misal Barış’ın ölümünün intihar olmadığı ortaya çıkmıştı. Cankurtaran arkadaşlarından ikisi kasti bir yaralama amacıyla onu korkutarak kayalıktan düşmesine sebep olmuştu. Tüm kirleri pasları dökülürken ve birbirlerini suçlarlarken ortaya çıkan gerçeklerdi bunlar. Yıllardır birkaç ailenin tekelinde dönen bu gönüllü faaliyetin kisvesine sığınarak yapmadıkları iş, bulaşmadıkları suç kalmamıştı.

İçlerinden biri yapılan eylemlerin çoğunun halkın gözünün önünde geliştiğini fakat kimsenin onları sorgulama ya da eleştirme gereksinimini duymadığını belirterek kendini aklamaya çalışsa da nafile. Orta yaşlarında bir kadın olan bu itirafçı içerideki sistemin yosundan üretilen uyuşturucunun yetiştirilmesiyle tamamen alaşağı edildiğini Barış’ın ölümünün ve kendilerinin bu şekilde ortaya çıktığını söyleyerek uyuşturucu maddenin kaynağını da aktarma gafletine düşmüştür.

İtiraflar her geçen gün artarken yerli halkın aklında birçok soru vardır. Kimse bu kadarını tahmin edememişken; bunca şey yaşanırken uyuşturulan kimdir? Yosunu çiğneyen kimdir? İyi ile kötü arasındaki bahsi keskin çizgi, var mıdır?

Masumiyet, suçsuzluk, delilik, görmezden gelinenler, asla kondurulamayanlar ve daha niceleri gözümüzü bağlayıp, kulağımızı tıkarken ses çıkarmadan oturmak ve alkışlamak ne kadar makuldür? Birilerinin iştahı kabarırken başkaları sonsuz kusmalara doyamamaktadır.

Yıllar sonra İstifra adlı belgeselinin çekiminde Tanju, Barış’ın ölümü ve geri kalan her detayı sunabilmek adına çırpınmıştır. Çünkü o sahiden inanmıştır ve bir kişinin inancıyla tüm dünya değişebilir. Defalarca tekrarlanmasına rağmen sıkça kendini doğrulayan bir savdır bu; nitekim hala umudu var kılması da ondandır.

Ezgi Özbek

1992 Bursa doğumluyum, çocukluğum Samsun’da geçti. 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldum. Bir ilaç firmasında çalışıyorum. Konuşmaya başladığım andan itibaren bitmek bilmez hikâyelerimle etrafımdakileri yormayı, yazmayı öğrendiğim vakit bıraktım. Daha az konuşmadım elbet lakin her daim yazdım. Uzun soluklu kurguların yanı sıra öykü yazmaktan ve yayınlamaktan da keyif almaktayım. Yazmaktan öte vurgun olduğum eylemse okumak. Bambaşka dünyaların kapılarında dolanıp durmaktan bıkacağımı zannetmiyorum. Araştırma ve öğrenme temelli yaklaşımımın yazdıklarıma ve okuduklarıma tesir ettiğini ummaktayım.

İstifra” için 25 Yorum Var

  1. Merhaba,

    Çok klasik bir yorum olacak ama öykünüzü çok beğendim. İlk baştaki şiirsel tempoyu bozduğunuz an bence cuk oturmuş, başkalarını bilmem ama ben gülümsedim.

    AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA! H…
    Lan!
    Düştüm!

    Konuyu anlatırken, farklı bölümlerde uyguladığınız farklı anlatımlar da öykünüze çok uymuş.

    Yukarıda **MuratBarisSari’nın yaptığı bu yoruma da katılıyorum.

    Fiil kipleri de öyküde başka, belgesel kısmında farklı olmuş sanırım. Bilerek yaptıysanız olağanüstü diyebilirim. Değilse de akışı bomamış.

    Bir kaç harf eksikliğine rastladım, ama çok önemli şeyler değil.

    Tek bir önerim olacak: Barış öykünüzün başındaki anlatımında, bize iç dünyasıyla, o an hissettikleriyle ilgili bir akış okuturken korktuğuyla ilgili bir bilgiye rastlamıyoruz. Ve düştükten sonra Tufan’ın kaçtığını söylüyor. Öykünün ilerleyen bölümünde, aşağıdaki cümleye rastlıyoruz.

    Cankurtaran arkadaşlarından ikisi kasti bir yaralama amacıyla onu korkutarak kayalıktan düşmesine sebep olmuştu.

    Bu bölümü kafamda oturtamadım. bağlamak için, belki, ya korkmasıyla ilgili bir kaç duygu eklemeyi düşünebilirsiniz ya da bu cümleyi doğrudan kasten ölümüne sebebiyet vermiş ve itmiş olarak düzenleyebilirsiniz.

    Dediğim gibi bu sadece küçük bir öneri.

    Tekrar tebrikler ve elinize sağlık
    Müge

  2. Dipsiz dedi ki: dedi ki:

    Sevgili @zencefilos

    Hikayelerde kullandığımız metaforlar hem karakterlerin arasındaki iletişim ve karakterlerin birbirlerinin hikayelerine bağlanmasına hem de okuyucunun hikaye akışı ile empati kurmasına yardımcı olur. Ben de çoğu zaman metaforlarımın ya çok açık yaptığım için yazımı basite indirgediğine çok kapalı yaptığımda anlaşılmadığıma dair endişelerim olur. Hatta metaforların kendi içindeki mantıksal bağlantısını kurgulamaya yeterli özeni verdiğimi göstermezsem, okuyucunun benim aklıma geleni yazmış olduğumu ve kontrolsüzlüğüm bir yana amaçsız olarak algılanabileceğiminden korkarım. Şuan sana bütün kabuslarımı da yazmış oldum :slight_smile:

    Bu sebeple kendimde bu konuya hassas olduğumdan seçkideki öyküleri okurken de bu hususa dikkat ederim. Metaforların her türlüsünü senin ve @Elif 'in hikayelerinde sıklıkla gördüğümden kendi gelişimim içinde dikkatle okuduğumu ikinizin de bilmesini isterim.

    Bu bağlamda bazı notlarımı aktarmak isterim:

    Bu ifadeyi aşağıdaki ile bağlamışsın:

    Ancak aralarındaki bağlantının biraz daha netleştirilmeye ihtiyacı var gibi geldi bana. Yıldızın bir kuyruğu var. Deniz kızına o kuyruğu vereceğin için altını çizdiğini düşünmüştüm oysa bir şekilde o kuyruktaki ("yıldız tozuna sahip olduğu"na dair bir bilgi verilmeden) yıldız tozunun deniz kızının kuyruğuna yakışacağını okuyoruz.

    Bunun dışında geçen ayki hikayen de oldukça kontrollüydün ancak bu ay daha netsin. Akıcı ve olay-karakter-hissiyat üçgeninin kendine bir yaşam alanı kurmasına izin verecek kadar güvenle kaleme almışsın.

    Nasıl güzel bir yazarlık katmanı kaldırdın…
    Seçkiyi neden bu kadar çok sevdiğimini bir kanıtı da sen oldun.

    Eline ve düşgücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz.

  3. Merhaba

    Bugün okuduğum haberlerinde birinde Yaşar Nabi Gençlik Ödülleri’nin sahiplerini bulduğu yazıyordu. Öykü dalında ön elemeyi geçenler arasında sizin isminizi de gördüm. Eğer o sizseniz tebrik ederim :slight_smile:

  4. Merhabalar,

    Evet benim, bir öykü dosyası iletmiştim :slight_smile: Çokça teşekkür ederim :slight_smile:

  5. Merhabalar @Dipsiz

    Söz konusu yarışma sonuçlandı. Ödüle layık görülen ve Dikkate Değer olarak nitelendiren dosyalar da belirlendi; dosyam onların arasında değil. Fakat Varlık Dergisi ve Varlık Yayınları’nın şeffaf yaklaşımları sayesinde dosyanın ön elemeyi geçtiğini biliyor olmak da beni hayli mutlu etti. Dosyadaki öykülerin yoğunluğu fantastik kurgu alanındaydı burada yayınlanan öykülerimden de vardı hatta. En çok da buna sevindim. İlerleyen günlerde farklı yerlerde bir şansı olur belki kim bilir :slight_smile:

    Desteğin için çokça teşekkür ederim!

    İlhamla kal :slight_smile: