Öykü

Ekilem

Tarih Ekim’in 11’i, saatin 16.58’iydi. Gözüme ilişen eski anılar dışında bir şey görmüyordum o günlerde. Sarı lekelerle dolu bir film. Bedbahtlıktan öteye geçiş yoktu. Yeni kitabımı elimde tutan o kızı görüyordum pekala. Ancak alelade biriydi o günlerde benim için. Çektirdiğim fotoğrafta kameraya bakmaya değer bulmayışımdan belliydi. Kaplumbağaların kabuğunu taşıdığı gibi taşıdığım yorgun bir kalbim vardı. Bakmaya halim yoktu. Dinlenmeye muhtaç biriydim. Dilenmeye muhtaç bir çocuktum. Kimse beni dinlemiyordu o zamanlar. Eski defterden satırlarla dolduruyordum yazdığım kitapları. Tıpkı şu anda bu satırları dizdiğim gibi. Derin mavilerde dört yıl kürek mahkumluğu yapmıştım Ekim’in 11’ine gelene kadar. Batma konusunda tecrübeli, çıkma konusundaysa acemiydim. O dört yıllık esaretten sonra, en ufak bir su birikintisinden bile korkmaya başlar olmuştum. Sonra onu tanıdım. Yüzmeyi bilmeyen bir kürek mahkumuna, suda nasıl durması gerektiğini öğretecekti. Bu zat’a hoşça bakacak, zübde-i alem olduğunu her seferinde ifade edecekti. Adem, kendini hiç olmadığı kadar değerli hissedecekti böylelikle. Ve sonrasında, ufak bir su birikintisinde bile onun yansımasını arar olacaktım.

Kasım’ın 29’uydu. Süleymaniye soğuktu, yağmurluydu. Hoşlanmaya çalıştığım kızı takip ediyordum uzaktan. Yalnızlığım da bu takipte bana arkadaşlık etmeyi kendi kendine görev edinmişti. Önlü arkalı yürüyorduk. Hangimizin önde yürüyeceğini kararlaştırmaya çalışırken, kızı bir an gözden kaybettim. Adımlarımı sıklaştırdım ama kıza dair hiçbir iz yoktu. Pes etmiştim. Tüm yolu boşu boşuna yürümüştüm. Arkamı döndüğümde onu ve iri gözlerini gördüm. Suçlayan bakışlarını üzerimde gezdiriyordu. Ağzından tek bir söz çıkmıyor, iri gözleriyle konuşuyordu. Konuşan gözleriyle üzerime doğru gelmeye başlamıştı. Utancımdan bir şey diyemiyor, geriye doğru ağır adımlar atıyordum. O gözler her adımda daha da büyüyordu.  Atacak adımım kalmamıştı. Ondan kaçamıyordum! Durdum. Daha da yaklaştı. Ellerimle dokunabileceğim bir mesafedeydi artık. O dev gözlerin üzerime dikildiğini hissediyordum. Kendi yansımamı görür, bu yansımadan utanır olmuştum. Yeterince utandığımı görünce gözlerini kırptı. Beni de içine katan ufak bir kasırga kopuverdi kirpiklerinden. Birkaç metre sürüklendikten sonra, yağmur birikintisinin yoğunlukta olduğu bir yere fırlatılıp atıldım. Zemin sert ama bağışlayıcıydı. Kaşlarımdan akan su, burnuma düşüyor; oradan da kayıp, diğer sıvı arkadaşlarıyla zeminde buluşuyordu. Vücudumdaki soğuk ter damlalarıysa, dışarı çıkmak için gömleğime adeta hücum ediyor, rüzgâra karşı bedenimi daha da hassas kılmak için çaba harcıyordu. Tam bu sırada sırtıma yapışan gömleğin, beni arkamdan tutup çekmeye başladığını hissettim. Ona karşı koymak için ellerimi kaygan zemine dayamaya çalıştım. Ancak bu sefer de yapıştığım yerden aşağı doğru kayıyordum. Küçük bir su çemberinin içinde alabora oluyordum sanki. Birikintiden ne kadar çok çıkmaya çalışsam o kadar çok batıyordum. Kollarım gövdemi taşıyamaz olmuştu artık. Daha sonra zemin elimden kaydı. Ayaklarımın altında hiçbir şey yoktu şimdi. Düşüyoruz yalnızlığım, sakın bana sıkı tutunma.

Gözümü açtığımda, derya ile doldurulmuş bir alemle karşılaştım. Düştüğüm yerden kalkıp yürümeye, bir çıkış yolu aramaya başladım. Derin bir tereddüt içinde ilerliyordum. Etrafımdaki balıklar bana aldırış etmeden sallana sallana geçip gidiyordu. İlerlediğim yolda, silik ayak izleriyle karşılaştım bir süre sonra. Benim ayak izlerime benzeyen bir büyüklükteydiler. İzleri takip etmeye başladım. Bir yokuşun tepesinde bitiyordu izler. Yokuşun aşağısında sırtı dönük bir kız vardı. İzlerin sahibi olmadığı çok belliydi. Yanına yaklaşmaya çalıştım. Ancak o hareket etmediği halde takip mesafemiz korunmaktaydı. Seslendim. Duymadı. Bir daha seslendim. Yine duymadı. Tam yanına yaklaşmayı tekrar deneyecekken, ayaklarımı hissetmediğimi fark ettim. Ardından olduğum yere yığıldım. Hiçbir şey göremiyor, nefes alamıyordum. Öksürmek istiyordum ama nefesim ona bile yetmiyordu. Gözlerim ağır ağır kapanırken, yanağımda sıcak bir dokunuş hissettim. Gözlerimi açmaya çabalarken, camların ardında saklanan, benzersiz güzellikteki gözlerle karşılaştım. Bu gözlerin narinliği, camların ardında saklanmasından belliydi. Renginin tarifi olmayacak kadar güzel olan saçları, yüzünün bir kısmını kapatıyordu. Burnu ahenkli bir karakteristikliğe sahipti. Güzelliğini tamamlayan bir başyapıttı adeta. Sanat ne toplum, ne sanat, ne de kedi içindi. Sanat kesinlikle bu kız için olmalıydı. Düştüğüm yerden kaldırırken beni, üzerime Yasemin kokusu sindi. Ve ben o düşten her uyandığımda, bu kokuyu tekrar tekrar koklamak için tekrar tekrar düşmek istedim.

Zaman geçti, mevsim değişti. Ancak ben gördüğüm her su birikintisinde onu aramaya devam ettim. Kara parçalarına dolan sularda aradığım için de Kara-denizin kızı olarak tarif etmeye başladım onu. Diğer denizlerin, diğer kızların ve diğer deniz kızlarının kıskanacağı türden bir gizeme ve güzelliğe sahipti. İsmi Ekilem’di. İsmi tersten okununca kulakta, tıpkı sesi gibi daha hoş ve ahenkli bir tını bırakıyordu. Bir süre sonra edebi dünyamın tek ve gerçek sahibi oluverdi. Yazdığım her cümle onunla daha da güzelleşiyor, derin anlamlara kavuşuyordu. Mütemadiyen onu görmek, onunla olmak istiyordum. Onunla olduğum zamanlarda, yaşadıklarımın sahi mi yoksa hayali mi olduklarını kendime sorup duruyordum. Bana ayrılan sürenin sonuna gelindiğindeyse, kendi kendimle muhasebe ediyordum. Böyle efsungeri vakitlerin bir bedeli olmalıydı mutlaka. Çünkü kalbi mutsuzluklarla doldurulup taşırılmış olan bir insan, bu kadar mutlu olmayı gerçekten de hak ediyor muydu?

Günler birbirini izledi. İstenilen her anda görüşememenin verdiği huzursuzluk, günden güne beni kıskanç bir münzevi haline getirdi. O Yasemin kokusunun başka birinin üzerine sindiğini düşünüp, kendi kendimi cezalandırıyor, görüştüğümüz zamanlarda da Ekilem’in canını, istemeden takıldığım avam takıntılar yüzünden sıkıyordum. Ekilem’e benden başka biri ulaşacak diye ömrümden ömür gidiyordu. Süleymaniye’den Çemberlitaş’a kadar olan her su birikintisinin başına bekçiler tutmayı bile düşünür hale gelmiştim. Bu evhamlı tavırlarım yüzünden, bir gün o aşk deryasından kovuldum. Geri dönmeye çalıştıysam da başaramadım. O günden beri ne zaman başımı bir su birikintisine soksam nefes alamaz olur, boğulurum. Tıpkı kara parçasındaki her anım gibi.

Onu en son beş ay önce 21 Kasım’da saat 15.37’de gördüm. Onu aramadığım bir su birikintisi kalmadı. Onunla geçirilen bir yıl ve onsuz geçmeyen beş ay… Ekilem’i son göreceğim anın, o an olduğunu söyleselerdi; ona sıkı sıkı sarılır ve gelecekte yapacak olduğum tüm hatalar için özür dilerdim. Ona, tekrar karşılaşacakmışız gibi veda etmek, benim bu hikayedeki en büyük pişmanlığım olarak kalacaktı. Nereden bilebilirdim ki?

Ekilem” için 1 Yorum Var

  1. Üzerine İstanbul sinmiş naif, nazik bir öykü. Kısa ama kısalığı konuyu bölmüyor ya da eksik bırakmıyor. Duygu olarak da sanki içten içe yaşanmış bir hikaye gibi geldi bana. Kaleminiz daim olsun.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!