Öykü

Dört Kapı

“Aşktan yaratıldı Alem; Taştan değil.

Adem aşktan yaratıldı; Et ve kandan değil!”

1

Hazer, boğazdan geçen geminin feryadı ile açtı gözlerini bir düşten uyanırcasına. Sabah serinliği saçlarını okşuyor; martıların iniltileri doğması için güneşi çağırıyordu. Derin bir nefes çekti. Denizin kokusunu almayı umdu ancak hiçbir şey hissetmedi. Artık her şey onun için hiçbir şeydi. Yanındaki adama döndü. Ne zamandır ona eşlik eden bu adamı şimdi daha iyi anladığını düşünüyordu. İnce yapılı, yanakları çökük, çenesi çıkık bir adamdı. Açık kahverengi gözleri çukurlarına saklanmış, kirli sakallı, zayıf parmaklı bu adama hayranlık ve minnet ile bakıyordu.

“Biliyor musun? Babam adımı bu kuleden esinlenerek vermiş,” dedi Hazer. Biraz ileride, Karaköy üzerinde uçuşan martılara bakarak devam etti:

“Uzun yıllar önce bir adam bu kulede bizim bulunduğumuz noktada dikilmiş. Kendi yaptığı kumaştan kanatlarla bu kuleden atlamış…” dedi elini kaldırıp parmağıyla Üsküdar yönünü göstererek, “…oraya, Üsküdar’a kadar süzülmüş gökyüzünde. Sonunda bir kuş gibi tek çizik almadan konmuş yere.”

Hazer, kulenin korkuluklarına yaklaşıp bakışlarını Üsküdar’dan ayırmadan devam etti konuşmasına:

“Bu hikayeyi duyduğu andan itibaren pilot olmayı istemiş çocukluğunda. Kuşlar gibi özgür olabilmeyi ummuş hep. Neden bilmiyorum olmamış babamın istediği. Yapamamış. Ama Hazerfen’e olan hayranlığı hep devam etmiş. Bu yüzden ben doğar doğmaz Hazer adını vermiş bana. Ben uçamadım, belki adı oğluma uğur getirir diye düşünmüş.”

Hazer durdu. Bakışlarını adama çevirdi. Adam sanki hiç orada değilmiş gibi Sultanahmet’e bakıyordu. Hazer adamın baktığı yöne çevirdi başını. Ayasofya ve Sultanahmet Camileri gecenin içinde parlayan iki koca inci gibi azametle dikiliyorlardı Sarayburnu’nun üzerinde…

SENİNKİ SENİN BENİMKİ BENİM

Loş oda üzerine sis çökmüşçesine dumanla kaplıydı. Odadakiler çalan müziğin ahengine teslim olmuşlardı. Rıfat, Cemil ve bir kaç fahişe içtikleri otla kendilerinden geçmişler, bazen kendi kendine gülüyorlar bazen bir şeyler mırıldanıyorlardı. Müzik bitince Hazer ayağa kalktı. Yavaş adımlarla masadaki telefona yöneldi. Rıfat boş gözlerle Hazer’e baktı. Ne zamandır onda bir tuhaflık olduğunu seziyordu. Tanıdığı adam değildi. Bir şeyler değişmişti ancak Hazer’in ağzını bıçak açmıyordu. Hazer telefonu eline aldı. Arama kısmına ‘Mercan Dede – Hayalname’ yazdı. Telefonu bıraktı ve odanın ortasında dikildi. Bu müziği nerede ya da ne zaman duyduğunu hatırlamıyordu. Ama biliyordu. Yüreğinde bir yerlerde bu müziği işitmişti. Parça çalmaya başladı. Hazer farkında olmadan her ritimde sallanıyor bir çeşit ayin yapıyordu. Kimse onunla ilgilenmiyor o da bunu umursamıyor, içtiği otun kafasını yaşıyordu. Müzik çalıyor, Hazer sallanıyor, oda dumanla dolmaya devam ediyordu. Neden sonra kapıda birini gördü Hazer. İnce yapılı zayıf bir adam. Ne zamandır rüyalarında bir silüet şeklinde gördüğü adam şimdi kanlı canlı karşısında duruyordu. Müzik çalıyor her def sesi Hazer’in kalbinin daha hızlı atmasına sebep oluyordu. Sanki Hazer orkestranın kendisiydi. Vücudunun her bir zerresi bir enstrümandı. Kulağında rüyasında duyduğu sözler çınlamaya başladı tekrar.

“Aşktan yaratıldı Alem; Taştan değil. Adem aşktan yaratıldı; Et ve kandan değil!”

Gözünü adamdan ayırmadan sordu Hazer:

“Kimim ben?”

“Asıl soru şu evlat. ‘Neyim ben?’”

“Anlat.”

“Neyi?”

“Her şeyi!”

“’Her şey’ dediğin nedir ki?”

“Bütün yaşanmışlıklar.”

“Bunları zaten bilmiyor musun?”

“Olsun sen yine de anlat! Belki o zaman bulurum.”

“Neyi bulursun?”

“Aradığım şeyi!”

“Aradığın ne ki?”

“Benimle oyun oynama! Bilmiyormuş gibi davranma!”

“Diyelim ki bilmiyorum?”

Hazer sustu. Adamın kendisiyle dalga geçtiğini düşünüyordu. Ancak karşısında duran adamın samimiyeti yüzünden belli oluyordu. Ne aşağılama ne de kibir vardı gözlerinde. “Ne yapacağımı bilmiyorum.” dedi Hazer çaresizce. Adam ellerini karnının üzerinde birleştirdi. “Bilmiyor musun? Yoksa korkuyor musun?” Müzik sona ermişti. Hazer düşünceli halde bakışlarını yere çevirdi.

“Ne yapacağım?” diye sordu adama. Gözlerini kapatmış kalbinin atışlarını dizginlemiş adamın vereceği cevabı bekliyordu.

“Kapıdan çık,” dedi adam Hazer’e ” ve dönüp arkana bakma sakın.” Hazer derin bir nefes çekti. Çocukluğundan beri kardeşi gibi severdi Rıfat ve Cemil’i. Bütün işlerde birliktelerdi. Hırsızlık, gasp, kapkaç, adam yaralama. Bir keresinde Cemil onun yerine altı ay yatmıştı. Şimdi hiç tanımadığı bu adam onları terk etmesini söylüyordu.

“Ben gidiyorum!” dedi bir anda Hazer bağırarak. Kendisi de şaşırmıştı bu yaptığına ancak laf ağızdan çıkmıştı bir kere, çıktı ve bir tokat gibi Rıfat ve Cemil’in suratında patladı. Rıfat hemen ayağa kalktı. Hazer’in bir sıkıntısı olduğunu fark eden ilk o olmuştu ve şimdi ne demek istediğini de ilk o anlamıştı.

“Ne demek gidiyorum?” Diye sordu, gerçekten de anladığı şeyi kast edip etmediğini merak etmişti.

“Bırakıyorum. Artık yokum. Benden bu kadar!” Dedi ve kapıya yöneldi. Tam adamın yanından geçiyordu ki Cemil bağırdı arkasından.

“Ne demek lan bırakıyorum?”

Hazer dondu kaldı olduğu yerde. Zayıf adam Hazerin kulağına eğilerek fısıldadı:

“Korkma. Çık ve arkana bile bakma.” Hazer başını yavaşça kaldırdı. Önce adama baktı sonra kapıya. Sonra da derin bir nefes alıp Cemil ve Rıfat’a son sözünü söyleyerek kapıdan çıktı:

“Seninki senin, benimki benim!”

2

Galata kulesinin tepesinde iki adam İstanbul’un sessizliği dinliyordu. Birazdan bu sessizlik, minarelerden yükselen ezan sesi ile kaybolacaktı. Hazer sessizliği bozan ilk kişi oldu.

“Sabah ezanını hep sevmişimdir biliyor musun?” Adam meraklı gözlerle Hazer’e döndü. Hazer de konuşmaya devam etti:

“Aslında ilk duyduğumda çok korkmuştum. Çocuktum daha. Ne olduğunu bilmiyordum tabi. Gecenin bir yarısı birileri bağırarak anlamadığım dilde bir şeyler söylüyordu. Korkutucu ama bir o kadar da güzeldi.”

Adam ilgiyle Hazer’e bakıyor, konuşmanın devamını dinlemek istercesine gözleriyle devam etmesini istiyordu. Hazer de davete icabet edip konuşmaya devam etti.

” Büyüdükçe ezanı ve neden okunduğunu öğrendim. Sonra korkunun yerini bir çeşit mutluluk aldı. Bizim orada, çocukluğumun geçtiği semtte bir hoca vardı. Hiç görmedim, tanımadım. Ama her gece dinledim o adamın okuduğu sabah ezanını. Bazen onu dinlemek için uyumadığım oluyordu.”

Hazer sustu. Martıların çığlıkları kulaklarında yankılandı. Boğazdan gelen serin bir rüzgar yanağına dokundu.

“Sonradan öğrendim. Her ezan başka bir makamda okunurmuş. Sabah ezanı da Saba Makamı ile okunurmuş. Şimdi fark ediyorum da şu anda yaşadığım huzur, sabah ezanını duyduğumda yaşadığımla aynı.”

Hazer adama döndü. Gülümsedi. Adam da başını hafifçe yana eğip teşekkürü kabul etti. Yakınlarında bulunan bir minarenin megafonundan bir ses çıktı. Caminin imamı mikrofona üfledi. Sesin çıktığından emin olunca sabah ezanını okumaya başladı…

SENİNKİ SENİN BENİMKİ DE SENİN

Babası öldüğünde on yaşındaydı Hazer. Birkaç yıl sonra annesi bir adamla evlendi. Cafer. Sevmedi Hazer’i. Dövdü, sövdü, işkence etti Hazer’e. Annesi sesini çıkaramadı koruyamadı oğlunu. Adam her gece eve sarhoş geliyor asabı bozulunca kadını dövüyor hıncını alamayınca Hazer’i pataklıyordu. Belinden çıkardığı kemerin iniltisine eşlik ediyordu sarhoş adam:

“Piç…piç…piç…”

On altı yaşındaydı Hazer o gece. Cafer eve yine sarhoş gelmiş, içkili nefesiyle küfürler yağdırıyordu annesinin suratına. Hazer sessizce dinliyordu adamı. Dinledikçe içindeki nefret büyüyordu. Sonunda Cafer’in annesine attığı tokat bardağı taşıran son damla oldu. Dayanamadı Hazer bu zulme. Belinden çıkardığı kelebeği sapladı adamın sırtına. Sarhoş adam biraz sendeledi. Bıçağı fark etti. Hazer’e bir bakış attı. Sonra olduğu yere yığıldı. Hazer o gece evden kaçtı. Birkaç gün sokaklarda dolanıp durdu. Polis onu arıyordu. Eve gidemiyordu. Sonunda yakalandı. Cafer ölmemişti. Hala hayattaydı. Adam yaralamaktan ıslah evine atıldı Hazer. İki yıl orada kaldı. Cemil ve Rıfat ile orada tanıştı. Bir gün annesinin öldüğü haberini getirdiler Hazer’e. Cafer gene içkili gelmişti eve. Annesi hastaydı. Çok hastaydı. Cafer onu hastaneye götürmemiş onunla ilgilenmemişti. Kadın daha fazla dayanamamış son nefesini vermişti. Hazer ant içti o gün. Çıkar çıkmaz Cafer’i bulacak ve öldürecekti. Önce Rıfat sonra Cemil çıktı hapisten. On sekiz yaşına basınca Hazer’i de saldılar dışarıya. Yana döne Cafer’i aradı her yerde. Ancak bulamadı. Rıfat ve Cemil ona kol kanat germiş kardeş saymışlardı. Hazer’in ailesi olmuşlardı. Ancak onlar da Cafer’i bulamamıştı.

* * *

Adam önde yürüyor Hazer de sessizce onu takip ediyordu. Kardeşim dediği Rıfat ve Cemil’i terk edeli bir yıl olmuştu. Şimdi tek dostu önünde yürüyen zayıf adamdı. Onu bir yere götüreceğini söylemiş ve soru sormamasını istemişti. Hazer de itiraz etmeden adamın söylediğini yapmıştı. Sirkeci’nin dar sokaklarında ilerliyorlardı. Bir süre sonra adam onu Mahmutpaşa yokuşuna, oradan da Beyazıt’a çıkardı. Pazar günüydü ve tam da pazar gününün hak ettiği gibi Beyazıt Meydanı her türlü seyyar satıcıyla dolup taşmıştı. Elbise satanlar, ayakkabı satanlar, alışveriş yapanlar, pazarlık yapanlar, çocuklar, anneler, babalar. Meydan mahşer günü gibiydi. Meydanın biraz ilerisinde, tramvay yoluna çıkan yokuşun başında güvercin yemi satan beş kişiye doğru yöneldiler. Kasketli yaşlı bir adamın tam önünde durdular. Hazer etrafına bakıyor adamın neden onu buraya kadar sürüklediğini anlamaya çalışıyordu. Adam Hazer’e döndü:

” Verdiğin sözü unutma. Nefsine yenik düşme. O senin en büyük düşmanın.” Dedi ve kalabalığın içinde kayboldu. Hazer adamın ne demek istediğini anlamaya çalışarak kasketli adama döndü. Yaşlı adam bir teneke kapağına serptiği güvercin yemini kuşlara atsın diye Hazer’e uzattı. İkili göz göze geldi. Yaşlı adam elindeki tenekeyi düşürdü. Yemler yerlere dağıldı. Hazer’in anıları yıldırım gibi yağdı. Yüreğindeki nefret gözlerinde toplandı. Yaşlı adam Hazer’i gözlerinden tanıdı.

“Cafer…” diye mırıldandı Hazer. Boğazı düğümlendi. Annesi geldi aklına. Yediği dayaklar geldi. Cafer’in küfürleri çınladı kulaklarında. Gözlerinden yaşlar süzüldü. Onca yıl aradığı adam karşısındaydı. Yaşlanmıştı. Ama yaşıyordu. Annesi mezarda, Cafer buradaydı. Gözlerini kapattı. Derin bir nefes çekti. Kesik kesik nefes almaya başladı. Yaşlı adamın karşısında dizinin üzerine çöktü. Gözlerini Cafer’in gözlerine dikti. Cafer’in yaşlı gözlerinden yaşlar akıyor, öleceğini anlayan bir adamın acısı okunuyordu. Hazer bir süre adama baktı. Kalbinin atışlarını dizginlemeye çalıştı. Verdiğin sözü unutma… diyordu içinden bir ses …o senin en büyük düşmanın. Ayağa kalkıp derin bir nefes aldı. Sonra da yaşlı adama şefkat dolu gözlerle baktı.

“Seninki senin, benimki de senin…” dedi ve kalabalığın içine daldı.

3

Galata Kulesi’nin iki sakini sabah ezanının bitmesini bekledi. Birazdan güneş doğacak şehir için gün tekrardan başlayacaktı. Adam Hazer’e döndü. Saçları omuzlarına dökülen, otuzlu yaşlarındaki bu genç adama saygıyla baktı.

“Güneş doğmak üzere.”

Hazer adama döndü. Başıyla onayladı. Sonra da bakışlarını güneşin doğacağı yöne çevirdi…

NE BENİMKİ BENİM NE SENİNKİ SENİN

Hazer boş beyaz odanın tam ortasında yerde uzanmış titriyordu. Oda soğuk değildi. Yaşadığı şokun etkisi hala geçmemişti. Adam onu bu odaya koymuş günlerce tek başına bırakmıştı. Yanına bir somun ekmek ve bir testi su dışında hiçbir şey koymamıştı.

“Kendini bil,” demişti adam. “Sen kimsin?” Diye sormuştu. “Hiç kimseyim.” demişti Hazer. Adam tekrar sordu “Sen nesin?” Hazer yine cevapladı. “Hiçbir şey.” Sonra da çıkıp gitmişti adam.

Hazer kaç gün burada kaldığını bilmiyordu. Zaman önemini yitirdi. Öyle ki bir süre sonra zamanın ya da bulunduğu mekanın hiçbir önemi kalmamıştı. Şimdi ise yaşadığı şeyin etkisi tüm bedeninin titremesine sebep olmuştu. Benliği artık çok daha başka şeyleri görüyor, ruhu başka şeyleri seziyordu. Bedeninin ne kadar zamandır titrediğinin farkında bile değildi. Kapı açıldı. Adam yavaşça Hazer’in yanına yanaştı ve doğrulmasına yardım etti. Hazer dizlerinin üzerinde titremesine devam ediyordu. Bir çeşit transta gibiydi. Adam Hazer’in gözlerine baktı ve sordu:

“Sen kimsin?”

Hazer titreyen dudaklarıyla cevap vermeye çalıştı.

“Hiç kimse.”

Adam tekrar sordu:

“Sen nesin?”

Hazer cevap verdi:

“Hiçbir şey.”

Adam Hazer’i kollarından tutup ayağa kaldırdı. Hazer adama odaklandıkça titremesi azaldı. Adam tekrar Hazer’in gözlerine sorarcasına baktı. Hazer usulca adamın sorusunu yanıtladı:

“Ne benimki benim ne seninki senin…”

NE SEN VARSIN NE BEN

Galata Kulesi’nin iki sakini, kızıla boyanan gök yüzü eşliğinde birbirlerine baktılar. Güneş doğmaya başlamış, kızıl gök İstanbul’u kucaklamıştı. Hazer ve adam karşılıklı duruyordu. Ellerini çaprazlamasına omuzlarında birleştirdiler. Karşılıklı eğilerek birbirlerini selamladılar. Hazer güneşin doğuşuna eşlik edercesine dönmeye koyuldu. Adam Hazer dönerken anlatmaya başladı:

Yıllar önce bizim durduğumuz yerde meczubun biri dikilmiş. Kanatlarıyla semada uçtuğu söylenir bu ademin. Hazerfen’i uçuran kumaştan kanatlar değil, aşkın kanatlarıdır.

Bir süre sonra Hazer dönüşünü tamamladı. Sonra da adama döndü. Adam Hazer’e bakıp gülümsedi. Dudakları aralandı:

“Hamdım, piştim, yandım Elhamdülillah.”

İkili birbirlerini tekrar eğilerek selamladı. Hazer başını kaldırdığında adam ortadan kaybolmuştu. Derin bir nefes çekti.

“Ne sen varsın ne ben.” dedi.

Yüreğinde hissettiği şey kulaklarına dolmaya başladı. Tüm şehir bu iki kelimeyi sayıklıyordu. Deniz, güneş, rüzgar, kuşlar bütün İstanbul iki kelimeden oluşan bir şiiri dile getiriyordu. Sonunda Hazer de onlara katıldı. Gözlerini kapadı. Başını göğe çevirdi.

“Ene’l Hak.”

Dört Kapı” için 16 Yorum Var

  1. Merhabalar @Umut
    Öncelikle öyküyü çok beğendiğimi belirtmeliyim. Karakterin geçmişi, aşama aşama şekillenen ruh hali, yöneldiği yol çok başarılıydı. Öyküye yedirilen detaylar sonda güzel, etkileyici bir bütün oluşturuyordu. Baştan beri gizemli bir havada ilerleyen ve samimi dille yazılan öykü sonda zirveye ulaşmış. Kısa olmasına rağmen bu kadar dolu bir öykü okuduğum için memnunum. Diğer seçkilerde görüşmek üzere. :slight_smile:

  2. Merhaba Umut güzel bir öykü olmuş. Hezarfen’den olayı Mevlevilik ile güzel bütünleştirmişsin eline sağlık. Görüşmek üzere :smile:

  3. Umut merhaba,

    Bu kez farklı bir tarz ve kurgu ile çıkmışsın sahneye. Öyküyü okumaya başladığımda, geçmiş öykülerinin de referansı ile az önce okumuş olduğum öykünün dışında bir beklentiye kapılmıştım. Yine güzel ve keyifli bir iş çıkartmışsın ortaya. Tebrik ederim. Şeriat - Hakikat döngüsünü hikaye kurgusu içerisinde sağlıklı bir şekilde bina edebilmişsin ve açıkçası dikkatimi ilk çeken başarı da buydu öyküdeki. Onun dışında iyi yaptığın her şeyi zaten yine iyi yapmışsın. Dediğim gibi, seçkide başarılı bulduğum ve ilgi ile takip ettiğim bir yazarsın.

    Eline sağlık. Yetişmeyecek galiba diyordun ama yetişmiş, iyi ki de yetişmiş.

  4. Agape dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar,

    Temayı kullanma tarzınız hoşuma gitti. Sıradan olmaktan çok uzaktı. Okurken hiç sıkılmadım ve merakım öykünün sonuna dek için için devam etti. Öykünüz üstüne düşününce aklımdan şu geçti: Acaba öykünün giriş bölümü Hazerfen’den bir kesit mi sunsaydı? Yanlış anlamayın bu haline hiçbir itirazım yok. Benimki sadece bir düşünce. Tarihi mekânlar, dokular olduğu için acaba eski Istanbul dokusu da olsaydı başta nasıl olurdu diye düşündüm. Kaleminize sağlık. İnsanı günümüz şartlarında güzel bir yolculuğa çıkarıyor.

  5. Umut dedi ki: dedi ki:

    Selam Cem :slight_smile:

    Öyküyü beğenmene sevindim. :slight_smile:

    Bu öykü tam olarak “Bunu yapabilecekmiyim acaba?” sorusu ile ortaya çıktı. Amacım tam da buydu. Şeriat-Tarikat-Mağrifet ve Hakikat kapılarını işlemek istemiştim. Doğru bir şekilde okuyana aktarabilmiş olmam beni mutlu etti gerçekten. Çok teşekkür ederim. Yüreğime bir su serpildi ki cosss dedi adeta :smiley:

    Aslında yetişmeyecekti. :smiley: Hatta vazgeçmiştim bu ay katılmaktan. Ancak düşünüce bu ay ile birlikte tam bir sene oldu seçkye katılalı. İlk senemi öykü göndermeden tamamlamak istemedim. Bir de garip bir şekilde vazgeçtiğim günün akşamı eve giderken bir de farkettim ki öyküyü ve temayı düşünüyorum :slight_smile:

    Bu öyküyü yollayarak kendimi bile şaşırttım :smiley:

    Teşekkürler tekrar. Görüşmek dileği ile :smiley: