Öykü

Araf

Mum alevindeki gölgesizliğine hayıflanarak “yapmamalıydım,” dedi iniltili bir sesle. Eriyen mumların arasında gezinirken sürünen kaftanının varlığı kadar var oldu. Zamansız bir mekânda yapayalnız, kaybolan bir ruh. Köşke hapis olan bir ecdat. Altınları saçarak, köşkün balkonuna çıktı. Boğazın soğuk esintisi, büzüştürdü dağılmışlığını. Kaftanı düştü. Artık ölümün ona değdiği alenen görünüyordu. Görünmezliğin hiçliğinde. Ama gidememişti işte vaat edilen şarap akan ırmaklara, zümrütten yapılmış köşklere, bağlara bahçelere. Son ile başlangıç arası bir yerde nefes almadan dolaşıyordu. Işıklardan ötesine baktı. Galata Kulesi uzakta mağrur bir şekilde ezeli varlığını sürdürüyordu. Günahının şahidine bakarken, utancı titretti olmayan varlığını.

Kitabı kapattı. Nemli bankın içinde yarattığı ürpermeyi, büzüşmüşlüğünün sıcaklığıyla bastırmaya çalıştı, soğuk bir sonbahar gecesi parkta ıssızlık içinde kalan adam. Babası bıyıkları terlerken okumuştu bu hikâyeyi ona. Yanan evinden kalan tek hatırayla yan yana oturdu. Elinin sıcaklığından geçen ısı kitabın kapağından hemen kaçtı. Yangın belli ki onu da korkutmuştu. Bu soğukluk iyi geliyordu ikisine de.

Üniversite yıllarını anımsadı. Ekşi peynir kokusu yaktı birden genzini. Yurtta kaldığı zamanlarda sırf eğlence olsun diye dolapların görünmeyecek yerlerine koydukları koyun peynirleri, nasıl da ekşi kokardı sıcak vurdukça, aranıp bulunamayan ekşilik. Ondan sonrada hep hayatı aynı tat da geçti. Okulu bitirip bir iş kurdu kendine. Sonra kazandığı paralarla işini büyüttü yatırımlar yaptı. Ertelediği tüm hayalleri böyle avuttu. Kısa yoldan hayatını kazandı. Oysa onun hayalleri çok uzundu. Babasının okuduğu bu hikâyedeki özgürlüğü ve cesareti hiçbir zaman gösteremedi. Babası da yapamamıştı zaten. Sekiz beş çalışan bir memurdu. Dar zamanlara dar mekânlara sıkışmış bir adam. O da kendini genişletti, aldığı kilolarla. Bedenini büyüttükçe içi genişleyemedi. Önce gömleğinin üstten iki düğmesini açtı, sonra kravatını gevşetti. Gözleri aralık durdu kalbi saat on altı kırk beşte. Mesaiyi tamamlamamak, tek özgürlüğü olmuştu. On beş dakikalık özgürlük. Üniversite son sınıfı öksüz okumuştu adam. Öksüz! Hayatta aldığı en geçerli unvandı. Çalıştı çok çalıştı. Küçülen ailesine baş oldu. Şimdi başlara taç edilen baş kesilesi mi oldu?

Hayallerini yaşayamamış bir insan yaşamış sayılır mı? O yaşamamışlığının içinde kazanmıştı tüm bu serveti… Bu paralar aç kalan ruhunun diyetiydi. Onun içinde hiçbir gölge onu çalamazdı. Şirkete aldığı kardeşinin kocası hırsız çıktı. Polislerle giderken hırsız, kardeşi ve annesi nefretle ona baktı. Kardeşinin bozulan yuvasının vebali de ekşi ekşi koktu teninde. Gitti duş aldı. Artık kararlıydı. Sırt çantasını hazırladı. Az eşya hafifletecekti yaşamını. Hafiflik özgürlüğün birinci kuralıydı. Tüm dünyayı gezecek müzikallerle coşacaktı. Genişletecekti alanını. Okyanuslar geçecekti. Kürek kemiklerinin altı tatlı tatlı kaşındı. Hezarfen Ahmet Çelebi’yi aldı kitaplıktan. Babasının eli gibi sıcaktı. Babası “Sakın özgürlünü kimsenin almasına izin verme. Bu kişiler en sevdiklerin bile olsa,” demişti delikanlılığının başlarında. Çıktı evden, çantayı bagaja, kitabı torpidoya koydu. Evdeki kuşu geldi aklına, döndü. Açtı kafesi uçtu kuş. Lodos dosttu. Dolandı tutulmuş kanatların arasında. Yükseltti yükseltti kuşu. Bir meleğin kanadına değecek kadar yakındı. Uzaklardaki Galata Kulesine baktı adam. Ceneviz’in, Roma’nın, Osmanlı’nın öksüz çocuğu. Daha bakalım kaç kez öksüz kalacak diye düşündü. O öyle heybetli yerinde dururken aydınlandı birden her yer, turuncu alevlerle. Gölge elinde çakmak öylece duruyordu sokak lambasının altında. Ateşlerin arasından bir görünüp bir kayboldu. Hemen koştu kapıya adam. Dilsiz, sağır cellatlar gibi alevler tüm evi kısa sürede sardı. Can havliyle sokağa attı kendini.

İşte burada bu ayazda bir bankta sabahın ilk ışıklarına bakıyordu. Güneş yanan yüzünü aydınlattıkça özgürlüğü kaçtı. Acaba babam vaat edilen yerlerde mutlu mu, diye düşündü. Bir kuş geldi kondu yanına. ”Özgürlük kuşun kanadında,” diye mırıldandı. Arabasına bindi kitap bankta kaldı. Cılız güneş soğukla baş edemiyordu. Üşüdü… Üşüdü.. ıssızlık içinde kalan kitap. Lodos dosttu gezindi kitabın sayfalarında. Açtı yaprak yaprak. Gölgeler kaçtı. Galata Kulesinden kanat sesi yükseldi.

Araf” için 2 Yorum Var

  1. Umut dedi ki: dedi ki:

    Merhaba Ayşegül. :slight_smile:

    Öykünü ve öykünün çıkış noktasını beğendim. Bu öyküde özellikle nereyi beğendin diye soracak olursan sana ilk paragrafı beğendiğimi söyleyebilirim. Çünkü ilk paragrafta öyle güzel bir anlatım var ki, “Evet bunun arkasından iyi bir şey çıkacak.” dedirtti bana. Ama ilk paragraftaki cümlelerdeki özeni diğer kısımlarda göremediğim için üzüldüm. :slight_smile: Aynı tadı almayı isterdim. Adamımızla ilgili bilgi vermişsin.Tamam ama çok fazla bilgi vermişsin. Bu kadar bilgi odaklı yazılınca adamın ruh hali gözden kaçıyor. Keşke bu öyküyü biraz daha uzun tutsaydın. Beni rahatsız eden kısımları öykünün kısalığına veriyorum. Bir de çok keskin geçişler var yer yer cümleler arasında. Bi bakıver derim. :slight_smile:

    Son olarak kendine has bir tarzın var gibi duruyor. Kullandığın kelimeler, cümleler bunun sinyalini verdi bana. Bir dahaki sefere anlatacağını doya doya anlatmanı kısa tutmamanı tavsiye ederim :slight_smile: Eline sağlık. Görüşmek üzere :slight_smile:

  2. Merhaba Umut Bey,
    Evet ilk paragrafta zamansızlık ve ayrı bir dil vardı.Karekterim hakkın da bilgi verme kısmına gelince, biraz fazla olmuş galiba daha dikkat edeceğim​:blush:Kısa ve yoğun şeyleri hep sevdim ama sizin tavsiyenize dinleyeceğim bir tık daha seyreltip uzatacağım öykülerimi.Güzel yorumlarınız için de çok teşekkür ederim görüşmek üzere :dizzy:

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!