Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Duvarın Öte Yanı Buradan Daha İyi Değil

Ben herkes gibi biriyim. Herkes gibi kendimi sayfalarca anlatabilirim. Yaşadığım hayatın yegane başrol oyuncusu olmama ve esas oğlanın başına gelen en ufak detayın bile kulağa eserin bütününe büyük etki edebilirmişçesine önemli gelmesine rağmen, yaşadığım gerçekten önemli olayları oturup yazmaya karar versem eminim birkaç sayfadan uzun tutmaz.

Ne şehir sayılabilecek kadar medeni, ne de köy sayılabilecek kadar kırsal bir yerde annemin de doğduğu evde doğdum. Ev hayatımın her döneminde normal dışı bir kalabalığı barındırıyordu. Anneannem ben doğmadan birkaç sene önce ölmüştü, annemle yattığımız odada duvarda asılı çerçeveli fotoğrafı dahil olmak üzere dört odalı evde toplamda sekiz kişiydik. Evin nefes alıp veren nüfusunu annem, dedem, iki dayım ve büyük dayımın eşi, çocukken kim olduğunu hiç anlamadığım Dilber adlı biri ve son olarak ben oluşturuyorduk.

Doğar doğmaz gözlerimi açtığımda çoğu şey net değildi. Zamanla yerine gelen görme kabiliyetim anne karnında görmeme lüzum kalmadan içime sindirdiğim bir takım gerçeklerin güvenilirliğini aldı götürdü. Hayatın bana verdiği ilk ders buydu. Ne yazık ki gerçek gerçekler bilincinde olduklarımız değil, bilincine vardıklarımızdı. Onlar önceden bilinmezdi, fark edilirdi. Annemin karnındayken var zannediyordum ancak benim bir babam yoktu mesela.

Bir yaşına girmeme bir ay falan vardı. Henüz konuşmayı sökememiştim. Duyduğum kelimelerden ayıkladığım sesleri taklit ediyordum. Annem bana günde en az elli sefer “anne” dedirtmeye çalışıyordu. Bir gün nihayet an hecesini ne hecesiyle birleştirmeyi başardım, evde bir bayram havası esti. Dilber’in işi daha kolaydı, o benden bir sene kadar önce ba hecesini iki kere söyleyip iki dayımı da sevindirmişti

“Baba” kavramına yabancı değildim. Dünyaya gelen yolu anne karnından geçen herkes anlar insan biyolojisinden. Benim anlamadığım alan sosyolojiydi. Annelik kurumunu annemle öğrenmiştim ama Dilber’in dillendirdiği bu babalık kurumu bana çok yabancıydı. Dört sene kadar soru işareti olarak kalacaktı bu bana. Sonra öğrenecektim.

İki yaşındaydım. Annemin başına haftada birkaç kez gelen olayı daha derinlemesine tahlil edebilecek kapasiteye ulaşır ulaşmaz konuyu neden-sonuç ilişkisiyle netleştirmek adına lavaboya eğilmiş avucuna doldurduğu suyu burnuna çeken anneme doğru yürüyüp eteğinden iki kez çektim.

“Anne, hasta mısın?”

Annem burun deliklerinden başlayıp yanağının kenarından çenesine erişen kırmızılığı eliyle çabucak silip gülümsedi. O yaşta oldukça olumlu algılanabilecek bu jestin altında yatan gerçek bana yeni yeni dank ediyor.

“Sana hayır diyecek cesaretim yok.”

İki sene daha geçti. Şu baba meselesini çözüme ulaştırmalıydım. Anneme gittim yine. Evin arkasında, alçak bir duvarla dört köşe çevrelenmiş küçük bostanda çalışıyordu. Ağzımdan ilk kez baba kelimesini duydu o gün. Şaşırdı ama belli etmedi. Sırtı bana dönüktü. Yavaşça doğruldu. Söyleyecek bir şeyler arıyordu belli ki. “Senin bir baban yok,” dedi sonunda. Evet yoktu, farkındaydım. Benim sorduğum o değildi. Annem bana babama ne olduğunu söylemiyordu. Sadece o da değil, dayılarım, yengem, dedem… Hiçbiri.

Ben de konuyu Dilber’e açtım. Onun da annesi yoktu sonuçta. Onun yerine iki babası vardı, iki babasının kardeş olmasına ek olarak babalarından birinin eşi de annesi değildi. Anne ve babalar birlikte olmalıydı. O yıllarda televizyon ve oyunlarımızdan ibaret olan hayat bize onu öğretmişti. Esas sorun, Dilber annesinin olmamasını hiç dert etmiyordu. Onun sıkıntısı başkaydı. Dedem Dilber’den nefret ediyordu. Dilber’in merak ettiği şey bunun nedeniydi.

Dilber’in merakına ortak olarak bunu da dedemden öğrenmeye karar verdim. Dedemin verdiği cevap benim hiçbir sorumun cevabı değildi. “O orospunun piçi işte, nesini seveceğim?”

Orospu ne demek? Piç ne demek? İnsanın nesi sevilir? Ben insanların nesini seviyordum ki? Gidip büyük dayıma sordum. Bir kahkaha attı. Bunları nereden öğrendiğimi sordu. Cevap vermedim.

Birkaç ay sonra dedem öldü. Çocuklar nedense hep uzak tutulur cenazelerden. Sorularımın yanıtları vardı bu kez. Yengem, küçük dayım ve Dilber’e göre dedem öteki taraftaydı. Annem ve büyük dayıma göreyse mezarlıktaydı. Mezarlık “öteki taraf” olarak adlandırılabilecek kadar uzaktı evimize, dolayısıyla bu iki cevaptan bir uzaklık tahmini yapabiliyordum. Dedem uzaktaydı. Geri gelmeyecekti.

Birkaç gün sonra annemle yengem Dilber’le beni dedemin mezarına götürdü. Dört buçuk yaşındayken insan etrafında hayattan başka bir şey bulduğunda kavrayamıyor. Yeni doğan bebeğin dünyayı annesinden ibaret zannettiği, bir-iki yaşına geldiğindeyse dünyayı sevgiden ibaret zannettiği gibi… Ölüm o noktada çok grotesk gelmişti bana. Grotesk kelimesini daha sonra öğrendim elbette. İnsan ölüyor, bedeni çürüyor, yok olup gidiyor. Gömülme durumu sadece bir cesetten kurtulma ritüeli. Normal şartlar altında kimse kimsenin cesedini çöpe atamaz sonuçta.

Mezarlık ve ölüm hüznünün birazdan çocukluğumda bırakacağı derin izlere mezarlığın sonbahar peyzajının şimdiden tuz biber ekiyor olması, şimdi geriye bakınca ortalama bulduğum bu hayatta bile başarılı bir prodüksiyon örneğiydi. Mezarlığın tam ortasında yaprakları dökülmüş bir ağaç ile gece bekçisine ait kulübe vardı. Mezarlar ise ağaçla kulübenin her yanına kendi içinde düzenli pek çok küme halinde dağılmıştı. Mezarlığın etrafı uzun ve sade bir duvarla çevrelenmişti.

Dedemin uyuyor olduğunu düşünmüştüm. Seslendiğimde beni duyup üstündeki toprağı yatay duran bir kapı gibi açacaktı sanki. Mezarın kenarında toprağın içinde benim göremediğim menteşeler olabilirdi. Dedeme seslendim. Kapı açılacak, dedem beyaz çarşaflı yatağından esneyerek kalkacaktı. Cevap alamadım. Bir daha seslenmedim.

İçim almamıştı ölümü. Dedemin o toprağın altında oluşunu kabullenemiyordum. Çok uzaktı bana. Ben ona çok uzaktım. O anda anladım zaten dedemle aramdaki bağın aslında ne kadar güçlü olduğunu. Elinden tutup evimizin çevresinde dolaşırken sağa sola bağıran, kötü bir adam olarak bildiğim bu ihtiyarı şimdi çok özlemiştim.

Ağlamaya başladım. Yengemle annem dedemin ölümümden çok benim ağlamama üzülmüştü sanki. Dilber buz gibiydi. Hiçbir duygu belirtisi yoktu yüzünde. Annem eğilip başımı okşadı, parmağını mezarlığın girişine uzatıp orada beklememi söyledi. Kapıya doğru hızlı hızlı yürüdüm. Kafamın içinde hala ölümü konduracak bir yer arıyordum. Mezarlığın girişine geldiğimde anneme baktım, yerden kalkmamıştı. Bir elini dedemin mezarının ayak ucuna koymuş, toprağını okşuyordu. Yengem mezarın yerini belirleyen kaba tahta parçasına dikmişti gözlerini. Dilber bana bakıyordu. Dilber’in bana bakması garibime gitti önce, sonra anladım. Öfkeli bir bakıştı bu. Kendisini hiç sevmeyen birinin ardından ağlıyordum.

Yüzümü Dilber’den saklamak için mezarlık duvarının dış kısmına doğru birkaç adım attım. Dilber’den saklanabilmiş olmanın getirdiği o suçlu rahatlamayla belki, içim bir anda dedemle doldu. Bir elimi duvara koydum. Şimdi daha yakındım sanki ona. Elimi duvardan çekmeden, ağır ağır geldiğimiz yöne doğru yürüdüm.

O gece hep dedemi düşündüm. Özlemin verdiği o duygusal evreyi atlatmış gibiydim. Artık dedem iyi biri miydi, kötü biri miydi onun ayrımını yapmaya uğraşıyordum. Düşüncelerim hep Dilber üstüne yoğunlaşıyordu. Ne öfkeyle bakmıştı bana… Bir anda dedemin sözleri çınladı kulağımda.

“Dilber ne ulan! Dilber diye isim mi olur? Büyüdüğünde kendi gibi orospu olsun diye orospu ismi koymuş anası olacak karı!”

Bir sene kadar sonra bir kış günü hastalanmıştım. Erkenden uyumuştum. Derinden gelen insan sesleriyle uyandım. Odanın açıldığı dar koridorda ışık yanıyordu. Annemin ağlama seslerini duydum. Olanca gücümle kalkıp kapıyı açtım. Dayılarım, yengem ve Dilber de kalkmışlardı. Dilber vaziyeti anlamaya çalışıyordu ama diğerlerinin yüzünde buruk bir gülümseme vardı. Kapıya doğru baktım. Saçı sakalı birbirine karışmış bir adam kapının önünde anneme sarılmıştı. Annem ağlıyor, adamın kirli yüzünü öpüyor, kokluyordu. Bana döndüler, annem bana sarıldı. Sonra adam önümde dizinin üstüne çöküp saçlarımı okşamaya başladı. O gece Dilber’in küçük dayımın yatağına taşınmasına ve benim aynı odada, Dilber’in yatağında uyumama karar verildiğinde ben çoktan uyumuştum.

Ertesi gün kalktığımda kapının girişinde başka biri vardı. Orta boylu, esmer, herkes gibi biriydi. Annemle yattığımız odanın kapısına doğru yürüdüm yavaşça. Dün geceki sakallı adamın yaptığı gibi önümde dizinin üstüne çöküp başımı okşadı. Kendisini tanıyıp tanımadığımı sordu. Sonra kendi cevapladı.

“Ben senin babanım.”

O sırada annem kapıyı açıp aceleden tülbentini bile örtmediği başını uzatarak endişeli gözlerini bize dikti. O vaziyette ne kadar birbirimize baktık bilmiyorum. Sessizlik büyük dayımın aceleyle evden çıkarken “sıhhatler olsun enişte bey, tıraş yakışmış,” demesiyle bozuldu.

Akşam olup da herkes evde toplandığında dedemin odasında toplandık. Dedemin yatağının üstü örtülüydü. Odaya başka koltuklar alınmıştı. Yıllar sonra, evin bir oturma odası olmuştu. Herkes koltuklarda oturuyordu, biz Dilber’le yerde oynuyorduk. Babam bir şeyler anlatıyor, herkes pür dikkat onu dinliyordu. Bunca yıldır nerede olduğunu, nasıl kaçtığını, kimden, kiminle kaçtığını, çatışmaları, ölen dostlarını hararetli hararetli anlattı. Bir ara büyük dayım “boş işler,” diye omuz silktiğinde babamın bir anda öfkelenip titreyen işaret parmağını olduğumuz yönde sallayarak “bu çocukların geleceği için!” diye bağırdığını hatırlıyorum.

Tartışmanın ateşi söndüğünde babam sigara içmek için evin önüne çıktı. Dedem ölmüştü ama evde artık sorularıma cevap verebilecek biri vardı. Onu takip ettim. Sorduğum sorulara önce güldü, sonra yanıtladı. Orospu insanlara kötülük yapan kadın demekmiş. Piç de orospu kadınların çocuğuna denirmiş. O yaşta bunlar bile algılaması zor şeylerdi ama en azından merakım dinmişti. Son sorum, dedemin Dilber’den neden nefret ettiğiydi. Babam ifadelerini anlayacağım bir noktaya indirgemeye çalışarak Dilber’in küçük dayımın eski karısının başka bir adamdan sahip olduğu çocuk olduğunu anlattı. Çocukların nereden geldiğini merak edecek yaşta değildim, bu yüzden üstüne gitmedim.

“Ama sakın kimseye bunları bildiğini söyleme, tamam mı?”

Tamamdı, söylemeyecektim. Dilber’e için için acımaya başlamıştım. Annemin burnu kanıyordu hep.

“Biliyorum.”

Bir sabah kalktığımızda babam yoktu. Annem ağlıyor, durup durup bana sarılarak babamın yine gittiğini söylüyordu. Ne zaman geleceğini bile sormadım. Bir daha gelmeyeceğini bir şekilde biliyordum sanki. Gelmedi de. Babamı bir daha hiç görmedim.

Sonrasında hayatımın belli bir noktasına gelene kadar hayat çok ama çok hızlı geçti. Dilber’in annesinden bir mektup geldi, küçük dayım çıldırdı. Dilber’i almaya gelecekleri duyuldu. Bir gün öğleden sonra eve bir kadınla iki adam geldiler. Küçük dayım çok sinirliydi. İnsanlara saldırdı, tehditler savurdu, küfürler etti. Dilber’i alıp gittiler. Sonra küçük dayım eve akşam saatlerinde sarhoş gelip akşama kadar uyumaya başladı. On iki yaşındaydım. Bir sabah kalktığımızda küçük dayımı ağzından köpükler çıkmış bir şekilde yatağında bulduk. Odasındaki küçük masanın üstünde boş bir kağıtla bir kalem vardı. İntihar mektubu yazmaya zamanı dahi olmamıştı. Sessiz sedasız gömdük mezarlığa, dedemin yanına.

Epey bir zaman geçti. On altı yaşındaydım. Annemin kanamaları artmıştı, artık her gün en az iki kez burnu kanıyordu. Önce zayıfladı, çok yemek yememeye başladı. Sonra yatağa düştü. En son bir sabah hiç uyanmadı. Her şey o kadar çabuk gelişmişti ki annemi ölüme götüren sürece dahil olamamıştım. Burasıydı işte, bu noktada yavaşlamaya başladı her şey. Babamın gidişiyle başlayıp Dilber’in gidişi ve küçük dayımın gidişini kapsayan hızlı dönem annemin gidişiyle noktalanmıştı.

Annemin cenazesi küçük dayımınki kadar sessiz sedasız olmuştu. Yıllar önce dedemin mezarında olduğu gibi, sanki bir kapı açılacak da annem uykusundan kalkacakmış gibi geliyordu bana. İçim adeta kirli, yoğun, iğrenç bir sıvıyla doluyordu. Kusmak, ağlamak istiyordum. Birkaç sefer öksürdüm. Ağlamaya başladım. Dizlerimin üzerine çöküp bir elimi annemin üstündeki toprağa koydum. Bacaklarım sanki bana ait değillermişçesine uyuşmuştu. Başımda tuhaf bir ağrı, burnumun tepesinde tuhaf bir baskı vardı.

Tam da o anda annemin sesini duydum. Mezara baktım. Göz yaşlarıyla bulanmış görüşümde sanki bembeyaz bir el sanki bana mezarlığın girişini işaret ediyordu. Boğazıma bir yumruk oturmuştu. Yutkunamıyor, hıçkıramıyordum. Yavaş yavaş nefesim kesiliyordu. Beni öyle gören dayım da ağlamaya başladı. Omuzlarımdan tutup kaldırdı. Mezarlığın girişinde beklememi söyledi.

Mezarlığın girişi taş duvarın ortasındaki yıkık bölüm gibi duruyordu adeta. Burası bir kapı olamayacak kadar kabaydı. Annemin mezarına baktım. Amcam öne doğru kambur, omuzlarını sallaya sallaya ağlıyordu. Yengem herhangi bir sakinleştirme çabasına girmek şöyle dursun, kendi yasının peşindeydi. Tek arkadaşını kaybetmişti.

Duvar boyunca geldiğimiz yöne doğru yürümek için dönerken sendeleyerek bir-iki adım attım. Duvarın örülmemiş kısmının diğer ucu orada olmasa yere düşerdim sanırım. Güçlükle alabildiğim nefeslerim düzene giriyordu yavaş yavaş. Başımı kaldırdım. Benim yaşlarımda, esmer, kara gözlü bir kız bana doğru geliyordu. Doğruldum. Dilber’i onca yıldan sonra ancak böyle bir günde görsem tanıyabilirdim.

Hiçbir şey söylemeden sarıldık birbirimize.

“Dilber, yalnız kaldım. Gitme bir daha, olur mu?”

Gitmesi gerekiyordu.

“Ne olursun, bırakma beni. Gitmen gerekiyorsa da hemen gel, olmaz mı, lütfen!”

Gelecekti. Çok yakında dönecekti. Bir daha hiç ayrılmayacaktık.

Sırtıma doladığı ellerini çözdü. Beline sardığım kollarımı çözdüm. Kollarımı indirip yüzüne bir daha bakmaya fırsat bulamadan arkasını dönmüş, adımlamaya başlamıştı bile. Kollarım havada öyle kalakalmıştım. Birkaç saniye sonra burnumda bir gıdıklanma hissettim. İlk kan damlam burnumdan beyaz gömleğime düşmüştü.

Doktorlara gidildi evet ama bunlar şu anda önemli şeyler değil. Evde üç kişi kalmıştık. Büyük dayım şehre gidip fabrikaya işe girebileceğimizi, buradaki evi de satarsak oradan bir ev alabileceğimizi ve bunun benim tedavim için de faydalı olacağını bana günde elli kere anlatıp beni ikna etmeye çalışıyordu. Birkaç ayı böyle geçirdik. Sonra yengem hamile kaldı.

Dayım kırk yedi yaşında baba olma heyecanına kapılıp şehre taşınma işinden bir süreliğine vazgeçti. Dört ay sonra hastalığım iyice ilerledi. Yine her şey çok çabuk ilerliyordu ve farkına varamıyordum. Bir parçası olamıyordum hiçbir şeyin. Ben de yatağa düşmüştüm. Dayım hem mutlu hem kaygılıydı. Yengem umutluydu. Dayım uzun bir aradan sonra ilk kez şehre taşınma fikrinden bahsettiği sırada çok tatlı bir uyku bastırmıştı.

Ertesi sabahı olmamıştı o uykunun.

Sonrasını hayal meyal hatırlıyorum. Bir bebek ağlamasıyla kendimi yattığım odada dikilirken bulmuştum. Her yeri kırmızı ve tonlarında görüyordum. Sonra film yine koptu. Bu kez görüntü netti. Bir araba sesi vardı. Evin kapısına koştum. Dayım, yengem ve birkaç aylık çocukları dayımın eski arabasına binmiş, yola çıkıyorlardı.

Ne olup bittiğinin o zaman farkına vardım zaten. Evden çıkıp mezarlığa yürüdüm. Mezarlığın önündeki yolun diğer tarafındaki alçak duvarda Dilber oturuyordu. Yanına oturdum.

“Ne yapıyorsun burada?”

Eve gidecekti birazdan. Bir şey yapmıyordu.

“Ev bomboş, ne yapacaksın orada? Annemi, dayımı, dedemi bulalım, sıkılma evde.”

Sıkılmazdı. Yolun karşısındaki mezarlık duvarını işaret etti. Annemle dedem duvarın arkasındaydı, dayımı bilmiyordu. Dilber’e uzanıp yanağından öptüm. Yola inip mezarlığa doğru yürümeye başladım.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *