Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Duvarların Arasında | Nazmi Akın Tezcan

Duvarın arkasındaki dil bambaşkaydı. Aslında oldukça uzak bir dil. Komik bile diyebilirdim. Bir kargaşa olduğunu düşünüyorum. Oldukça yüksek sesli, nerdeyse bağırarak, konuşuyorlardı.

Biri adam biri kadındı. Allah bilir ne için kavga ediyorlardı. Belki biri diğerinin ekmeğini çalmıştır ya da hakaret etmiştir. İhtimaller oldukça fazla. Daha basit nedenlerden dahi olabilir. Örnek vermek gerekirse ona yan yan bakmıştır. Burası böyleydi. İnsanlar kavga etmeye bahane arıyorlardı.

Duvar arkasında anlamadığınız sesler duymak oldukça normal bir durumdu. Bir dörtgenin içinde yaşıyorduk. Biz Türk’tük. Doğudaki duvarımızın arkasında Fransızların olması olası. Konuşmaları gırtlaktan ama Araplar gibide değil. Batımızda, Almanlar olabilir. Onlar hakkında doğru düzgün bir şey duymadım ama birkaç bilmiş öyle olduğunu söylüyorlar. Güney tarafımızda Amerikalılar tutuluyordu. Bunu neredeyse emindim çünkü azda olsa İngilizce biliyordum. Aksanını ise çıkarmak kolaydı. Her sözcüğün arkasına küfür koyuyorlardı. Kuzeyde ise bu anlamadığım, tahmin bile edemediğim, dilleriyle konuşan topluluk vardı.

Üstümüz açıktı. Güneş bizi yakıp kavuruyordu. Aylardır buradayım ancak bundan bir kez olsun şikayet edeni görmedim. Aslına bakarsanız buradaki kötü hayat şartlarına rağmen ‘’Off’’ diyeni bile görmedim.

‘’En son kaçıncı dünya savaşı çıkmıştı’’ diye sordum artık ölme noktasına gelmiş ak saçlı adama. Düşündü ya da düşünmüş numarası yaptı. ‘’ Ne bileyim. Dün ne yediğimi unuttum en son kaçıcı dünya savaşı olduğunu nasıl hatırlayayım’’ dedi. Gülmek istedim ama kendimi tuttum. Yemek mönümüz pekte geniş değil. Aslında her gün, her öğün kuru ekmek ve yanına bir tas çorba. Allah’tan suyu kısıtlamıyorlar. İki köşede sürekli akmaya müsait çeşme var.

‘’Bilmiyorum’’ diyor sesini biraz daha konuşma düzeyine getirerek. ‘’ Ama yaşımdan fazladır.’’ Tepki vermedim ama içimden bir ‘’OHA’’ geçirdim. Adam aşağı yukarı seksen yaşında var. Seksen dünya savaşı. Kanların döküldüğü masum insanların öldüğü…

Bazen askerlerin konuşmalarını duyuyorum. Dünya da elli ülke kalmış. Sayıları da her geçen gün azalıyormuş. Küçük devletlerin zaten şansları dahi olmamış. ‘’ Ülkem hala yaşıyor mu? ’’ diye düşündüm. Kafam oldukça karışık. Güçlü bir devlettik. Dost ülkelerimiz vardı. Savaşta bizimle aynı safta savaşacak ülkeler. Galiba dostluklar son zamanlarda önemsenmemiş.

Neredeyse uyuma noktasına gelen adamı biraz dürttüm. ‘’Bu kadar kısa sürede bu kadar savaş nasıl meydana geldi. Yani baksana kısa sürede yüze yakın dünya savaşı olmuş.’’ dedim. Adam gözlerini açtı. ‘’ Gözlerin cin gibi ama safsın be gencim. ‘’ dedi hafifçe sırıtarak. ‘’ Avrupa da bir dünya savaşı olurken, Afrika’da bir savaş oluyordu. Yani dünya aynı anda birden çok savaş yaşadı. Kötü değil mi?’’

Adamı rahat bırakmaya karar verdim. Bu yaştaki birinin sürekli uyuması doğal olduğunu düşündüm. Çevreme baktım neredeyse herkes uyuyordu. Yapacak bir şey yoktu.

Yerde yatıyorduk. Bazı yerler topraktı bazı yerler ise taş. Toprakta yatıyordum. Hafif eşelenince toprak şeklimi alıyor ve biraz daha rahat ediyorum.

Kafamdaki sorular ile boğuşuyorum. Yine. Yirmi yaşındayım. Savaşlar ben dokuz ya da sekiz yaşımdayken başlamıştı. Pek fazla hatırlamıyorum. Eminde değilim ama aşağı yukarı o yaşlardaydım. On iki yılda dünya çok fazla değişti. Mutlu hayatlarımızın üzerini kara bulutlar kapladı.

Buranın İngiltere olduğunu düşünüyorum ya da İngiltere’ye ait topraklar. Duvarlardan çevreyi göremiyorduk. Ancak askerlerin konuşmalarından anlıyorum. Buradan kurtulmak istiyordum. Ölmek istiyorum ancak bu topraklarda değil. Ülkemin topraklarında, tabi hala bir ülkem varsa.

Gözlerim ağırlaşıyor. Tutmuyorum. Rüyalarımın içinde kayboluyorum.

Buraya geldiğimden beri bir kez olsun iyi bir rüya görmedim. Gerçek hayatım kadar rüya hayatımda berbat ve umutsuz.

Sabah yemekleri dağıtılmaya başlıyor. Bugün mönüde büyük bir değişiklik var. Çorba tuzlu. Galiba kıyamet kopacak. Daha kopmadıysa.

Yemek her zaman ki gibi midemi bulandırıyor. Seçeneğim olmadığı için yiyorum. Son damlasına son kırıntısına kadar. Dün konuştuğum adam ismimi soruyor. ‘’ Alp.’’ diyorum. ‘’Ya senin?’’ Biraz düşündü. Adını. Ne acayip bir adam. ‘’Selim’’ diyor sonunda. Doğruluğundan emin değilim ama umurumda da değil doğrusu.

Güneş yükselirken kuzey duvarımızın arkasında bir hareketlenme oluyor. Oldukça hızlı gerçekleşiyor. Askerler hızlı bir şekilde koşuyorlar. Biri sırtında bir şey taşıyor. Elinde de uzun bir boru var. Askerin yüzünde de sinsi bir gülümseme var.

Bu hareketlenmeye dikkat eden sadece ben değilim. Neredeyse herkes dikkati oraya verdi. Neler olduğunu anlamaya çalışıyorduk.

Askerler duvarın önünde durdu. Acayip aleti taşıyanı çok net görüyordum. Duvarın kesiştiği yerde durmuş. Aletin ayarlarını yapıyor gibi duruyordu. Gözümü ondan ayırmadım.

Asker elindeki boruyu aşağı tutuyor. Bir kızıllık çıkıyor borudan. Aynı andan çığlıklar yükseliyor duvarın arkasından. Ateş. Kuzeyimizdekileri yakıyorlar. Bu nasıl olur. Nasıl bir vicdandır. Dünya, insanlık bu kadar değişti mi? Ellerimi ağzıma götürüyorum. Bağırmamak için kendimi tutuyorum. İçim acıyor. İçim kanıyor. Bağırıyorum ama içimden. Çığlıklar atıyorum ama kimse duymuyor. Onlara dilim küfretmiyor kalbim ediyor.

İnsanların feryatları kulaklarımı tırmalıyor. Gözlerim doluyor. Göz yaşlarımı tutmuyorum ve kendilerini alıp gidiyorlar. Ağladıkça ağlamak istiyorum. Sustuğum için kendimi böyle cezalandırmak istiyorum.

Nefesimi toparlıyorum. Göz yaşlarımı siliyorum. Kafamı kaldırıyorum. Onları yakan adamla göz göze geliyorum. Ağladığımı anlıyor. Gülümsemesini büyütüyor. Hatta kahkaha atıyor. Gözlerimi ayırmıyorum gözlerinden. Kazıyorum kafama yüzünün her bir noktasını. O gülüşü ona yedirmek için kendime söz veriyorum.

Güneş yavaş yavaş veda ederken bize, yanmış etlerin dumanı gökyüzüne ayrı bir bulut oluşturdu. Ateşi artık hissetmiyorduk ancak koku hala vardı. Yanmış etlerin kokusu.

Kuzeye uzun bir süre bakmadım. Gözlerimi kaçırdım. Olanları unutmaya çalıştım ama başaramadım. Buranın tutsakları tuttukları bir yer değildi. Burası onların vahşi eğlencelerini sürdürebilmeleri için gerekli malzemeyi sağalacak bir yerdi. Esir kanunları falan yok muydu? Öyle bir şeyler hatırlıyorum eskilerden. Ya hayal ürünüm ya da şu an geçerli olmayan ve dünya kadar eski geçersiz kurallar.

Güneş iyice veda etmişti. Artık Ay ışığı önümüzü aydınlatıyordu. Yavaş yavaş insanlar yatıyordu. Bazı insanlar benim gibi olayın şokunu atlatamamışlardı.

Ortalık iyice sakin. Diğer taraflardan da doğru düzgün ses gelmiyor. Bir sessizlik hakim. Bunun nedeni korkumu yoksa yas mı bilmiyorum. Olanları herkes görmese bile herkes anlamıştı.

Sabah olsun ve yeni bir güne başlayalım istiyorum. Bu olanları geride bırakmak istiyorum. Kendimi zorluyorum ama çığlıklar kulağımdan gitmiyor.

Gözlerimi kapatıyorum. Yerin sarsıldığını hissettim. Ayağa kalktım. Birkaç kişi daha hissetmiş olmalı ki onlarda kalkmıştı. Ayın ışığında çevreme baktım. Duvarlarda askerler yürüyorlardı. Hızlı bir şekilde.

Gök gürlemesi gibi bir ses karanlıkta yayıldı. Bu ses titrememe neden oldu. Bir çok asker Doğu tarafına koşuyordu. Hızlıydılar ve silahlarını hazır pozisyonda tutuyorlardı. Bir şeyler oluyordu ve bu onlar için hiçte iyi değildi.

Bir patlama daha duyuldu. Galiba savaş buraya da gelmişti. Artık ölme vaktiydi. Uzun bir süre savaş sesleri gelmeye devam etti. Bekledik. Farkında olmadan birbirimize yaklaşmışız. Tek korkan ben değildim. Kimse ölmek istemiyordu.

Sürtme sesi daha ortalığı kaplarken çevreme baktım ve bunun duvarların inmesinden kaynaklandığını anladım. İçimde kalan son özgürlük kırıntıları canlandı. Kaça bilirdim. Eski gibi özgür olabilirdim.

Kimse hareket dahi etmedi. Karşımızda dev bir uçak vardı. Savaş makinesi olduğu belliydi. Uçağı görür görmez içimde canlanan özgürlük kırıntıları yok oldu. Bir ışık yandı ve önümüze dev bir ekran oluştu. Çok farklı dillerde yazılar vardı. Türkçe olanı bulduğumda okumak için gözlerimi kıstım.

‘’ Savaş hemem hemen bitti ama çok fazla işimiz var. Biz özgürlükçüleriz. Artık ülkeler yok, kültür yok. Bizi ayıracak hiçbir şey yok. Ancak bizi birleştirecek çok şey var. Eski dünyadan sadece kalıntılar var. Yeni bir dünya oluşturuyoruz. Barışın hakim olduğu bir dünya. Sizlere ihtiyacımız var, sizinde bize. Birlikte olup yeni bir dünya oluşturabiliriz. Bizimle misiniz? ‘’

Ortalık bir anda alkış sesleriyle doldu. İnsanların suratlarında umut ve sevinci gördüm. Herkes mutluydu.

Yeni bir dünya, yeni bir hayat. Artık her şeyi geride bırakabiliriz. Ellerim acıyana kadar alkışladım. Artık bitmişti. Buna inanamıyordum.

Yeni bir hayata ihtiyacım var.

Duvarların Arasında | Nazmi Akın Tezcan” için 1 Yorum Var

  1. Merhaba,

    Bu sayıda okuduğum 2. distopik öykü, beni düşündürdü. Acaba “duvar” deyince insanların aklına “kara gelecekler” mi geliyor?

    Öykünüzde pek çok bağlaç (de ve ki) hatası var. Bunlara biraz daha dikkat edebilirsiniz. Mantığımı zedeleyen ve kafamda canlanmayan yerler oldu. (Onlarca savaş oluyor, aynı anda pek çok savaş olduğu için ‘kaçıncı savaş’ olduğunu bilemiyorlar. Ama buna rağmen X. Dünya Savaşı diye tanımlanıyor, aynı anda pek çok savaş varsa x’in değişkenliğine ne demeli?) Öykü çok ileride geçiyor -sanıyorum-. O vakte Alp ve Selim gibi isimlerin kalması yadırganası değil mi? Gibi.

    Biraz daha sıralı, heyecanlanmadan, sakince anlatmalısınız belki. Askerlerin Kuzey’deki halkı yaktıkları sahnede örneğin, vicdan sorgusundan önce olayı sakince bi anlatmalıydınız belki de.

    Ve duvarlar… Duvarların sınırlarını, inip yükselebilen bir şey olduğunu vesaire de küçük bir bilgi olarak daha önce almalıydık bence. Sona hiç hazırlanmadan geliyoruz çünkü. “Aaa o duvarlar iniyor muydu öyle?” diyor okuyucu/ben.

    Böyle bir öyküde karakterin psikolojisine de daha çok yer verilmesi gerektiğini düşünüyorum yine. Hikâyeyi okutan karakterlerdir, onları bize benimsetmeniz gerekir.

    Elinize sağlık, lütfen daha çok yazın.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *