Öykü

Edebiyat Tanrısı

Delikanlı kafasını kaşıdı. “Pardon, Yaşar Sanrı’nın dükkânı buralarda demişlerdi?” Elinde bir defter; üzerinde ise küçük, sivri yakalı, gri puantiyeli, açık mavi bir gömlek ile pek de düzgün bağlanamamış koyu lacivert bir kravat vardı. Pantolonu, sıska sayılabilecek bacaklarını tam sarmıyordu. Elbiseler ona aitmiş gibi durmuyordu. Belki defter onun olabilirdi. Üzerinde iğreti duran özgüven ise kesinlikle onundu.

Pastanenin önünde, her yerine un bulaşmış iş önlüğüyle dikilen kadın, delikanlıyı süzdü. “Sokağın sonuna kadar yukarı çıkmaya devam et. Şurada, yüksek çardağa tırmanmış mor salkım ağacı var. Onun solunda kalıyor.” Alt dudağını ve kaşlarını kaldırdı. Yüzündeki, memnuniyetsiz bir ifade sayılmazdı. “Kapısı nadiren açık olur. Alacaklıysan, fazla umutlanma.”

Delikanlı kısa süreliğine afalladı. “Hayır, efendim. Öyle bir şey değil.”

“O zaman senin adına sevindim.” Kadın önlüğü kaldırıma silkeleyip içeri geçti.

Mor salkımın tam açma zamanıydı. Kokusu, asfalttan kaldırıma, kapılardan pencere pervazlarına, dükkân önündeki bıldırcın kafeslerine kadar etraftaki her şeye sinmişti. Ne güzel koku, ne öten serçeler ne de etrafta uçuşan böcekler onun ilgi alanına girmiyordu.

Pencere camları tamamen siyaha boyalıydı. Kapının üzerinde pergole olmasına rağmen bir şekilde cama ulaşmayı başaran güneş gözlerini alıyordu. Parmaklarını alnında birleştirerek gözlerine siper etti. İçeriyi görmeye çalıştı. Bir karış ötede başlayan, sık iplikli ve muhtemelen koyu renkli kapı perdesi bütün görüşü engelliyordu. İçeride birinin olup olmadığına dair hayaller kurmaktansa en iyisinin kapıyı vurmak olacağını düşündü. İki kere tıklattı. Neredeyse kendisi bile duymadı. Uzaktaki ayakkabı boyacısının onu izlediği gözüne çarptı. Bozuntuya vermeden, bir sahne dâhisi gibi yumruğunu ağzına yaklaştırıp boğazını temizledi ve tekrar gürültüyle çaldı. İşte bu sefer serçeleri ürkütmüş olabilirdi.

“Bunca yolu bunun için gelmedim.” Mırıldanan küçük çocuklar gibiydi. Dediklerini duyurmak şöyle dursun, neredeyse kendisinin bile duymayacağı ufak, anlaşılmaz parçalara bölüyordu. Elbette, bazı harfleri yuttuğu oluyordu. “Bunu da duymamış olamazsın?”

Başka bir adam, birkaç metre yukarıda dikilip, sokağın kadrolu doğrucusu gibi söylendi. “Canı isterse açar. Çok uğraşma.”

Delikanlı zor bir uğraşa mola vermiş gibi öfkeyle nefeslendi. “Bu küçücük dükkânda, üstelik her yer kapalıyken bir insan nasıl nefes alır ki? Hayvanları dışarı almış en azından.” Bu serzeniş, bıldırcın haklarını koruma girişiminden çok, o an planlanmış bir içerleyişe benziyordu.

“İçeride nasıl yaşadığını bilmeyiz. Sabah gelir, dükkânı açar. Bıldırcınlara bakar, ortalığın tozunu alır.” Eliyle kafeslerin solunda kalan, ahşap iskemleye sığdırılmaya çalışılmış, bakır kaplı teraziyi ve içindeki madeni paraları işaret etti. “Onları bile tek tek temizler, hem de hepsini, her gün. Sonra da kapıyı kapatır, hepsi bu.”

Delikanlı terleyen ellerini ovuşturdu. “Biraz sonra gelsem… Çıktığı belirli bir saat var mı? Ya da ne bileyim, kaç gibi dükkânı kapatıyor mesela?”

Adam gülecek gibi oldu. “Dükkânı kapatınca ardına bakmadan evine gider. Akşama kadar yüksek müzik falan da dinlemiyor aslında. En azından ben çay ocağından duymuyorum. Onunkisi seçici sağırlık olsa gerek. Hiç kimseyi, hiçbir şeyi duymaz.” Adamın tutumu, hiç de çaresiz birini teskin etmeye çalışıyormuş gibi değildi. “Onu görmeyi umuyorsan yerinden ayrılma derim. Bir bakmışsın-“

Kapı, fazlasıyla gıcırdayarak açıldı. Fırça tabanlığı, yamalı ahşap zeminde ezildi. Eşikte duran adam, mutluluğu, odaların birinde unutmuş gibiydi. Eğer karısı üçüz doğuracak olsa; muhtemelen, kötümserliği birine, kavgacı bakışlarını diğerine, dağınık saçlarını da üçüncüye miras bırakırdı. “Ahmet, kim vurdu kapıyı?”

Ahmet, henüz suçüstü yakaladığı birini teslim etmenin muğlak gururuyla delikanlıyı işaret etti. “İçeri girmeyi hak ettin ufaklık.”

Yaşar Bey söylendi. “Millete çay götür Ahmet, bana ilişme.” Delikanlı, teklif edilse dahi, şatafatlı bir kabul törenini kabul edeceğe benzemiyordu. Yaşar Bey’in de yaptığı şeyin bununla bir ilgisi yoktu. “İçeri gelmek için üç saniyen var.”

Delikanlı aportta bekleyen bir fırsatçı gibi kendisine cömertçe tanınan süreyi geçirmeden içeriye girdi. Yaşar Bey kapıyı sertçe kapattı. Delikanlı, olası bir iteklenmeden hemen önce kapı perdesini eliyle aralayıp içeriye daldı. Beklediğinin aksine, yılışık bir karanlıkla değil, bereketli bir aydınlıkla karşı karşıyaydı. Dükkânda, kafası ezilmiş bir cücenin tıka basa dolu midesinde olduğu gibi her şeyden biraz vardı. Sağdaki kitaplığın üzerindeki çivilerde, pencere pervazlarında ve karşısında duran, bakışımsız dizilmiş raflardaki antik derintilerin üzerinde; kısaca koyulabilecek her köşede gaz lambaları vardı. Üç tanesi, masanın ortasında duran kalem kâğıdın önündeydi. Dev duvar saatlerinden bakır saclara, tuhaf marangoz aletlerinden pirinç apliklere, daktilodan akülü radyolara kadar aklına gelebilecek her şey vardı. Bir yerlerde ufak, oymalı sihirbaz asasına, kınıyla beraber asılmış bir kılıca ve çeşitli savaş aletlerine bile rastlamıştı. Göremedikleri, görebildiklerinden sayıca çok olmalıydı. Tüm bu eşyalar, bir yazarın ilham sığınağına göre arkaik, kasvetli ve abartılıydı.

Yaşar Bey, delikanlının solundan sıyrılıp masasına geçti. Parmağını yalayıp defterin sayfalarını çevirdi ve kalemi alarak karalarcasına bir şeyler yazmaya başladı. Odadaki havayı genç bir ruhla paylaşmıyormuş gibi kayıtsızdı. Bir kez daha parmağını yalayıp dördüncü sayfayı çevirirken delikanlı dayanamayıp konuştu. “Ben.”

Yaşar Bey eğik boynunu kaldırdı. Yavaşça konuştu. “Evet, sen?” Hemen sonra kalemi tekrar harıl harıl işlemeye başladı.

“Kaç dakikadır burada dikiliyorum. Neden geldiğimi bile sormadınız.” Delikanlı hayıflanırken bile yeterince cesur değildi.

Yaşar Bey tekrar kafasını kaldırdı. Kalem bir süre daha ilerlemeye devam etti. “Zamanımı harcıyorsun. Söyleyeceklerini söyle ve git.”

Delikanlı, daha önce hiç görmediği türden bir misafirperverlikle karşı karşıyaydı. “Bir mektup yollamıştım. Size danışmak için. Bakabildiniz mi bilmiyorum.”

Kalem hızlandıkça Yaşar Bey de ağzını şapırdatır gibi dudaklarını aralayıp büzüyordu. Bu sefer cevap vermek için kafasını kaldırma zahmetinde bile bulunmamıştı. “Mektupları okumam ben. Şuradaki çöp kovasına bakabilirsin.” deyip ayağıyla itekledi. Kova yuvarlanarak devrildi. İçinden birkaç zarf fırladı. “Adına bak oradan.”

Delikanlı eğildi. “Eren.” Zarflara göz ucuyla baktı. Adını göremeyince birkaçını sağa sola ayıkladı ama yolladığı zarf orada değildi. “Ben-“ Yaşar Bey, kalemini durdurmaksızın eliyle konuşmaya devam etmesini işaret etti. “Masal konulu bir öykü yarışmasına katılacaktım. Bazı konularda takıldım da, sizden yardım istedim mektubumda. Duydum ki bir arkadaşıma da yardım etmişsiniz bu konuda.”

Yaşar bey göz kapaklarını iyice esnetti ve şaşırmaya ramak kala durdu. “Öyle mi yapmışım, hatırlamıyorum.”

Eren ellerini beklentiyle yana açtı. “Onca yoldan geldim. Bırakın yardım etmeyi, dinlemiyorsunuz bile.”

Yaşar Bey’in kalemi yavaşladı. Gaz lambalarından is yükseldi. O an, göze öfkenin öncülü gibi gözükmüştü. “Ben kimseye yardım etmedim çocuk.”

Kapı, her biri daha da şiddetlenerek dört kere çaldı. Yaşar bey, ayağa kalkarken sağ elini dinlendirmek için salladı. Sandalyesini itti, yürüdü. Ölü bir kuşun kursağını çekip çıkartıyormuş gibi kapının kulpuna asıldı. “Yine ne oldu?”

“Oğlun ilaçlarını içmemiş gene. Bağırıp çağırıyormuş apartmanda. Komşular, polisi arayacağız diyorlar.”

“Polis olmaz, olmaz. Tamam, geliyorum hemen.” Kapı, yarı aralıkken Eren’e döndü. “Yarım kalmış sohbetleri sevmem. Beni burada bekle ve hiçbir şeye ama hiçbir şeye dokunma. Geldiğimde, her şeyi yerli yerinde bulmak istiyorum.” Kapıda bir kilit sesi duyuldu ve Yaşar Bey’in sesi azalarak kayboldu.

Eren kısa bir gecikmenin ardından kapanan kapının ardından koştu. Tutup kendine çekse de kapı açılmadı. İşe yaramayan bir şeyi defaatle yaptığında sonuç değişmeliymiş gibi birkaç kere daha şiddetle kapıyı sarstı. “Yaşar Bey. Hey! Yaşar Bey.”

Boynuna bir ağırlık çöktü ve yutkunmakta zorlandı. Elmacıkları belirginleşti. Gözleri doldu ve bağırmaya başladı. “Bir öykü uğruna! Allah’ım deli miyim ben! Tanımadığım bir herifin dükkânında ne işim var?” Kafasını ellerinin arasına alıp eğildi, raks edercesine ama hiddetle ayağını birkaç kere yere vurdu.

Gördüğü dev saatin civarındaki lambalardan biri söndü. Yine de kalanlar onu aydınlatmaya yetiyordu. Dakikalar geçti. Kaç kere bağırdığını, kaç kere kapıyı yumrukladığını hatırlamıyordu. Üstelik eline geçirdiği tuhaf metal eşyalarla da demir kapıyı yaralamaya, gedik açmaya çalıştı.

Ağlamıştı. Hem de defalarca. Raftaki dev Neredeyse bir saat geride kaldığında biraz sakinleşti. Tepinmiyor, bağırmıyor ya da dişlerini sıkmıyordu. Biraz susamıştı, hepsi o.

Yakıtları biten gaz lambaları, isteksiz biçimde, içindeki alevi titreterek yavaşça sönüyordu. Dokunmadan, rafları iyice incelemeye çalıştı. Daha ne kadar burada tıkılı kalacağını bilmiyordu. Belki de burada olmayan bir yabancıyı tanımanın sahte umuduyla sakladığı eşyaları incelemeye başladı. Hiçbir eşyanın bir kopyası yoktu. Diğer yandan, birbirleriyle en ufak ilgisi olmayan şeyler bile umursamazca bir araya istiflenmişti. Rafları sakince incelemeye devam ettikçe, boş maden suyu şişesi ve oyuncak ayı bile görmüştü. “Eşyaların kara deliği sanki. Ne bulduysa atmış içeri.” Derin bir nefes verdi. “Düşünmemeye çalış Eren. Nasılsa geri gelecek.” Gülümsemeyi henüz keşfetmiş gibi dudağını araladı. “Sonuçta adamın işi bu. Nereye gidebilir ki.”

Tahta gıcırtıları eşliğinde yürürken bir gaz lambası daha söndü. Oda hâlâ yeterince aydınlık sayılırdı. Umutsuzluğunu cilalamak istermiş gibi az önce geçtiği rafın yanına gitti. Keyifsiz bir ses tonuyla tuhaf şarkılar mırıldanırken sönen gaz lambasının altında rafların bağlı olduğu tahta direğin üzerinde büyük ve iri bir hayvana ait olduğunu tahmin ettiği bir pençe izine rastladı. Oldukça derinceydi ve buranın müptela sakinlerinden biri olmaya adayken bunu gözden kaçırma ihtimalinin olmadığını düşündü. Tırnağıyla dokundu. Biraz kazıdı. Sonra yanaklarını şişirip üfledi.

Gittikçe yabancılaştığı benliğini, ikna etme çabaları devam ederken herhangi bir ses duymayalı bir saat daha geçmişti. Biraz acıkmaya başlasa da tuvalete gitme ihtiyacı daha ağır basıyordu. Küçük odada tuvaletle alakalı hiçbir şey yoktu. Neyse ki arkadaşlarından daha iyi olduğu konular da vardı, sabredebilirdi.

Masadaki gaz lambalarının biri söndü. Dikkatini masaya yöneltti. Yaşar Bey’in açık bıraktığı defter ile kenara yuvarlanmış bir tükenmez kalem vardı. El yazısıyla yazılmıştı ve en son ilkokuldayken kendi defterlerinde bu kadar kötü yazılar görmüştü. Hiçbir satırını okuyamadı. Yazdığı son sayfayı geriye çevirdi. Önceki sayfadaki yazı da pek farklı değildi. Kalemi kavrayıp defterin son sayfasını belli belirsiz karaladı. Defteri kapattıktan sonra gözünü raflara doğru çevirirken biraz önce sönmüş gaz lambasının altında bir balta izi gördü. Lambayı birazcık kenara itince, iri kıymıkların masanın dışına doğru düzensiz biçimde havaya kalktığını gördü. Lambayı yerine geri kaydırmaya çalıştı. Beceremeyince, havaya kaldırıp aldığı yere koymaya çabaladı ama lamba devrildi. Gürültülü bir nefes verdi. “Hadi be adam!” Masanın ayağını tekmeledi. Dudağını ısırdı. Sonra gözlerini kapattı. “Tamam, sakin kalabilirim. Bodrum cezalarını hatırla Eren. Daha kötülerini gördün. Zifiri karanlıklara şahit oldun. Bunlar ne ki?” Bir lamba daha söndü. “Şu şom ağzım!”

Hemen sönen lambanın yanına gitti. Altında ya da yanlarında bir şey görmeyince rahatlar gibi oldu. Sonrasında, nereden geldiğini anlayamadığı ancak onu harekete geçirecek kadar güçlü bir hisle lambayı asılı olduğu çividen çıkardı. Kurumuş ve sarkık göz kapaklarının altında kalmış beyazlaşmış gözleri olan bir kafatası görmesiyle beraber lambayı elinden attı. Avcunun içine sığabilecek kafatasına bağlı olmayan çenesi ise lambanın hemen ardından yere düştü. Alnından tepesine kadar çok sayıda metal çivi saplanmıştı. Kurumuş ve iyice incelmiş saçları ise oldukça seyrekti. Elleri fena halde titreyerek gaz lambasını yerden aldı. İstikrarlı başarısızlıklarının ardından lambayı, çıkardığı çiviye geri asabildi. Derken, dirseğinin çarpmasıyla bir lambayı daha yere düşürdü.

Kolundaki tüm kıllar havaya kalktı. İyice üşüdüğünü hissetti. Küf ve toz kokusu, korkularına eşlik ediyordu. Tüm bu yaşadıklarından, hayali bir kefaret ödeyerek kurtulma beklentisiyle avunurken, bu sefer, düşen lambanın altında acayip bir eşyaya ya da yaratığa rastlamamıştı. Daha önce sönen lambaların oldukları yerlere bakındı. Birinin yanında sümüksü bir sıvının aktığını, pembe ile mavi karışımı renkte buharın yükseldiğini gördü. Sağ tarafta kalan, kitapların da bulunduğu raftaki sönen lambalara baktı. Birinin altından düzinelerce, kesilmiş kertenkele kafası çıkarken, diğerinin altında, çarmıha gerilmiş bir uçan memeliye rastladı. Kapıya yönelip bir daha zorladı, olmadı. Damlayan şeyler, boş bakan gözler, kafatasları ve daha nicesi; hepsi gerçekti. Nefes nefese dolanırken ani bir kararla rafların üzerindeki son lambayı da yere atarak söndürdü. Eliyle rafları ezerek yokladı. Burada da bir şeye rastlamamıştı. Bu onu daha da deliye döndürdü.

Bir gıcırtı duydu. Ya da öyle sandı. Bedaheten başını çevirdi. Aynı sesi tekrar duydu. Kapı açılmıyor olsa da şu an için en güvenilir yer orasıydı. Kapının yanına çömeldi. Kapı perdesinin boncukları sallandı. Midesi bulanıyor gibi hissetti. Ardından şiddetli bir gürültüyle beraber sarsılmaya başladı. Yana düştü, duvara dayandı. Sarsıntı bir anlığına duraklasa da tekrar şiddetlendi. Tutunacak bir yeri yoktu. Raflardaki eşyalar ardı sıra devrilmeye başladı. Masanın üzerindekiler hariç tüm lambalar söndü. İçerisi gazyağı koktu. Çaresizlikten, yine ağlamaya başladı. Kendini defalarca ve ısrarla çimdirmesi, kolunu ve parmaklarını kopartacak ölçüde ısırması; yaşadıklarını ve gördüklerini, kalımsız kâbuslara çevirmiyordu. Sarsıntı sürerken az önce gördüğü kafatası, rüzgârı andıran bağırış sesleriyle yere düştü. Birkaç kere sekerek masanın altına doğru yuvarlandı. Hemen peşinden aynı boyutta ve farklı işkencelere maruz kalmış gibi görünen başka kafatasları da yuvarlanarak odaya saçıldı. Eren kulaklarına ve şakaklarına sağır kalmak istercesine vurdu. Sarsıntı şiddetlendikçe tıkırdamalar arttı. Pedavralardan biri gevşeyerek büyük bir gürültüyle rafın üzerine düştü ve birkaç sallantının ardından raf devrildi. Eren ayağa kalkarak gidebileceği kadar geriye ve yukarı sürtündü. Rafın arkasına zincirlenmiş, yeleli, tepeden basık, yanları dikenli sayılabilecek kesilmiş, dev bir sürüngen başı, uzun boynuna saplanmış, antik görünümlü bir kılıçla ona doğru bakıyordu. Gözlerinde ölümün beyazlığı yoktu. Bağırmasını engelleyen, sıkı sıkıya bağlanmış çelik yuları ve olanları kapı perdesinin ardından görmesi, yaratığı daha az korkutucu kılmıyordu.

Sarsıntı, azalarak kaybolduğunda kapı deliğinin tıkırdadığını duydu. Kaburga kemikleri, göğüs kafesinin içine katlanmış gibiydi ve sancıdığını yenice hissediyordu.

“Kapının ardından çekil be çocuk!” Eren, ellerini kullanarak soğuk duvara yapışarak sağa doğru yanaştı. Yaşar Bey içeri adım attı. Gördükleri karşısında bakakaldı. Kapıyı telaşla kapattı. “Sana o kadar tembihledim! Gidip nasıl deftere yazı yazabildin? Çekil şurdan.” Yıkılan rafın yanından geçip arkasına düşmüş pedavranın üzerinden atladı. Uzun boyunlu sürüngen de onu izleyip zincirlerini oynattı. Karanlığın sapkın himayesinde defalarca geçtiği yolu kusursuz bir şekilde aşıp metreler sonra kapıya ulaştı. Bir şeyler fısıldayarak sonuna kadar açtı. İçeriye dolan ışık Eren’in gözlerini alırcasına yoğundu. Yaşar Bey’in sesini duydu. “Yaşadığın her şey bir daha yaşanacak. Sakın kımıldama ve bağırma. Gözleri kapatmak serbest.”

Önce pedavra isteksizce ve üzerine biraz toz toplayarak havalanıp çatıya mıhlandı. Ardından raf gıcırdayarak dikleşti ve dev sürüngen kafası arkaya düştü. Yaşar bey yürüyerek odanın içine kadar gelmişti. Kafatasları gürültü çıkartarak yerlerine döndü. Toz ve küf kokusu yok olurken gaz lambaları teker teker yanmaya başladı.

“Hadi kalk ayağa.” Eren’in taşlaşmış bakışlarını görünce perdeyi aralayıp yanına gelerek omzuna dokundu. “Beş dakika içinde döndüm be oğlum.”

Eren adamın elini omzundan uzaklaştırmaya çalıştı. Neredeyse kekeleyerek konuştu. “Sen ben-imle dalga mı geçiyosun? Saatledi burdayım.”

Yaşar Bey’in yüz kasları gevşedi. “Nalya’nın oyununa gelmişsin, şu dev saatin.” Eren anlamayarak baktı. “Onun üzerindeki lambayı da kaldırsaydın göğüs kafesi parçalanmış cini görebilirdin.” Omzunu silkti. “Neyse göz zevkini bozmaya lüzum yok.”

Eren ayağa kalktı, kapıya yöneldi. Yaptıkları, kaçma girişimine benzemiyordu. Kapıyı açtı ve dışarıya baktı. Saati yanında yoktu ama gördüğü her şeyin gölgesi, hatırladığı kadarıyla benzer yerlerdeydi. Gerçekten saatler geçmiş olamazdı. Kapıyı kapatıp içeriye döndü. Yaşar Bey kaşla göz arasında masasına geçip olanca hızıyla bir şeyler yazmaya başlamıştı bile.

Bakışları masadan kalkmadı. Kâinatın pek gizemli sırlarından birini vermeye istekliymiş gibi derin bir nefes aldı. “Sana istediğinden fazlasını verme niyetindeyim.” Durakladı ve elindeki kalemi bırakarak defteri sakince kapattı. Büyük, renkli bir göletten kocaman buharlar yükselmeye başlamış gibiydi. Yayılan ışıklar ve masadan yukarı sıçrayan yaldızlı dalgalar, gökkuşağı kumaşını parçalamış gibi etrafa birbirinden parlak renkler yayıyordu. Gaz lambaları yanan kâğıt parçaları gibi uçuşurken gıcırdama sesleri, bozuk bir keman telinden çıkma edasında duvarlara sürtünerek sünüyordu. Çarpıklaşan ve uzayan rafların da biçimi değişiyordu. Birkaç dakika içinde, tuhaf olan her şey gitmiş, oldukça sade bir antikacı dükkânı kalmıştı geriye. Her yer elektrikli lambalarla yeterince aydınlatılmıştı.

Yaşar Bey, kollarını açarak koltuğundan kalktı. “İşte bu gerçek olan.” Eren’e çok da yaklaşmayarak konuşmayı sürdürdü. “Az önce gördüklerin ise gerçekle hayalin adım atmaya cesaret edemeyeceğimiz ortak kıyısı; bilişsel sanrıydı. Bu budalaca görünen sihir, kimilerine göre bir lanet, kimilerine göre de bir lütuf.” Eren suskunluğunu bozacak gibi görünmüyordu. Yaşar Bey sakince konuşmayı sürdürdü. “Karaladığın defter, edebiyat tanrısının yeryüzündeki kayıp dört eşyasından birisi. Ben de bir zihin muhafızıyım. Hikâyeler benim mücadelemden geçmeden insanların zihin bahçesine düşmez. Bugüne kadar okuduğun tüm kurgular mutlaka benim dimağıma uğramıştır. En meşhurlarından, en berbatlarına kadar hepsi ancak ben yazdıktan sonra var olabildi. Asırlardır sadece tek görevim var.” Parmağıyla bir işareti yaptı. “Yazmak; durmadan yazmak. Rüyalarımda gördüklerimin hepsini yazmalıyım. En korkunçlarını bile! Her gün dönümünde defter tertemiz olur. Eğer bugüne kadar hiç yazılmamış ve düşünülmemiş bir şeyi yazdıklarınla resmedersen, odadakiler değişir ve senaryoyu yaşamak için arka bahçeden dışarıya çıkarsın.” Sonra güldü. “Gördüğün yaratıklar devede kulak kalır. Bir de mahzene sakladıklarımı görsen ömrünün sonuna kadar kekeme kalırdın.”

Çekmecesini açıp defteri koydu. “Mektubunu okumuştum genç adam. Sana verebileceğim önemli bir tavsiye var elbette. Mutlu sonlar berbattır. Eğer iyi bir yazar olmak istiyorsan onlardan uzak dur. Gökten düşen üç elmanın biri bozuk, biri ezik, biri de çürük olsun. Bu cömertçe hediyeler karşısında hakkına düşene razı olmayan her kimse, diğer ikisini bir gece yarısı öldürsün. İşte hikâye burada başlar. Bütün mutlu sonlar kısıtlayıcıdır. İyi bir yazar olmak için özgür ve cesur olman gerekir.” Çenesini kaşıdı. “Aklıma gelmişken, sana da bir defter vereyim. Hem-“

Eren sertçe kesti konuşmayı. “Hiçbir şey istemiyorum. Eve gidip bugün yaşananların zihnimden silinmesi için dua edeceğim.” Kendine ait defteri de almadan kapıyı kapatıp gitti.

Yaşar Bey, merhametli görünmekte tereddüt etti. Kapanan kapının ardından defterini çıkardı ve yazmaya devam ederken söylendi. “Geleceksin çocuk. Defteri almaya geleceksin. Geceleyin gördüğün ifritleri tanrının defterine yazamadığında, karşılaştıkların sonrası altına yapmamak ve aklını oynatmamak için geri geleceksin.”

Onur Şahin

Birkaç yarışmada ödül aldıktan sonra gaza gelen amatör bir okur, pek amatör yazar. Ergenlik yıllarından beri bir şeyler karalamakla meşgulüm. Metaforları kendimden çok sevdiğim konusunda şüphelerim var. Özgün senaryolar üzerinde çalışmak en büyük hobilerim arasında. Okumaktan arta kalan zamanda gündelik hayatımla haşır neşirim.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Aremas merhaba :slight_smile:
    Seni yeniden okumak, Seçki de görmek çok güzel.
    Öykünün ilk kısmı oldukça sakindi, geri dönüp baktım gerçekten senin öykünü mü okuyorum diye :innocent: Eren’in yalnız kaldığı yerde tam olarak tanıdığım kalem devreye girdi, hem sinematik bir şölen hem de iyi bir edebiyat verdi. Ama bir paragraf var ki, altını çizip, her gün görebileceğim bir yere muhakkak asmak isteyeceğim. :point_down:

    [quote=“Aremas, post:1, topic:24612”]
    Çekmecesini açıp defteri koydu. “Mektubunu okumuştum genç adam. Sana verebileceğim önemli bir tavsiye var elbette. Mutlu sonlar berbattır. Eğer iyi bir yazar olmak istiyorsan onlardan uzak dur. Gökten düşen üç elmanın biri bozuk, biri ezik, biri de çürük olsun. Bu cömertçe hediyeler karşısında hakkına düşene razı olmayan her kimse, diğer ikisini bir gece yarısı öldürsün. İşte hikâye burada başlar. Bütün mutlu sonlar kısıtlayıcıdır. İyi bir yazar olmak için özgür ve cesur olman gerekir.” Çenesini kaşıdı. “Aklıma gelmişken, sana da bir defter vereyim. Hem-

    Ben yazarken bunu yapmayı çok seviyorum. Bence de gerçek hikâye tam bu noktada başlıyor.
    Bu öyküyü son anda yazdığını da biliyorum; ama hiç sıkışmamış, hakkını fazlasıyla almış. Ellerine sağlık. Buralarda kal.
    Sevgiyle :slight_smile:

  2. Merhaba @Aremas

    Elinize sağlık, öykünüzü, kurgunuzu, anlatımınızı çok beğendim.
    Daha önce öykünüzü hiç okumadığım için Gaye gibi bir karşılaştırma yapamıyorum ancak öykünün gidişatına uygun olarak ilerlemiş dil seçiminiz ve anlatımınız.

    Ben uzun bulmadım ve merakla da okudum. Yazma serüvenine başlayanlar / başlayacak olanlar ya da belirli bir yol katetmiş olanlar için de didaktik bir kısmı da var.

    Düşündüren bir yapısı olan bu güçlü öykünüz için çok teşekkürler.

    Sevgiler

  3. Dipsiz says:

    Sevgili @Aremas

    Çok eminsin kendinden; nereyi okuyucuya bırakacağını, hikayenin nasıl evrilmesi gerektiğini ve bu evrimin neresinde ne kadar yer alacağına dair verdiğin her karar doğru ve yerinde. Üstelik, olaylar birbirini iterek/bükerek değil sanki daha önce açılmış yatağına suyu salmışsın gibi “zaten gitmesi gereken yerin bilincinde”. Aşağıda bu tespitime örnek yerler var.

    Sadece olaya ve kişilere değil aynı zamanda, kahramana ve hikayenin geçtiği çevreye olan hakimiyetinde çok başarılı. Hikayeler gelir gider ama onları yazma şekli daha derin ve güçlü hikayeleri anlatmak için yatağını sürekli derinleştirir.

    Yukarıda söylediklerimin istisnalarını üzerinde düşünmek istersin diye aşağıya bırakıyorum:

    Aşağıdaki ifade ile ne yapmaya çalıştığını anlıyorum, ancak başka bir ifade ile kahramanın gidiş-gelişlerinin çay ocağından duyulmasının mümkün olmadığını anlatman faydalı olabilir. Ayrıca, yüksek sesli müzik-seçici sağırlık-hiçbir şeyi duymamasında mantıksal bir hata var gibi geldi. “Onunkisi seçici sağırlık değil, hiçkimseyi, hiçbir şeyi duymaz.” sanki daha doğru.

    Fırça tabanlığı ile ne anlatmak istediğinden emin değilim, kapıların yerle birleştiği yerdeki fırça görünümlü kısım kapı süpürgeliği olarak geçer. Bunu kastetmiş olabilir misin?

    Hikayelerde direkt kelimeler yerine biraz daha dolaylı ama etkileyici başka ifadeler bulmaya çalışırım. Örneğin, aportta beklemek ifades burada yerini sanki daha farklı bir ifadeye bırakmak istiyor gibi :slight_smile:

    Eline ve düş gücüne sağlık
    Sevgiler
    Dipsiz

  4. Aremas says:

    Bazı arkadaşlar anlaşılmaz ögelerin olduğunu söylediğinden mütevellit (son derece haklılar, hatta aşırının aşırısı haklılar.) burada bir soruya cevaben yazdığım eksiklikleri aktarmak istedim. Zira aktaramadığım çok şey oldu. Metnin kafamdaki senaryoya yakınlaşması adına buraya da eklemek istedim.

    Öncelikle şöyle bir açıklama yazmaya çalışayım. Kafamdaki senaryo çok daha uzundu ancak metne sığdıramadım. Başka işlerim de olduğundan organize edecek vakti çok bulamadım. Bunu bahane olarak sunmuyorum. Maalesef bu hep böyle oluyor, çoğumuzda da böyledir eminim. Metinde geriye dönük düzeltme ve ilaveleri pek yapamadım.

    "Kafası ezilmiş bir cüceye yapılan gönderme, dükkanın önündeki tuhaf ögeleri imgeliyor. Midesinin tıka basa dolu olması da içerideki hengameyi anlatmak içindi. Ben de üzerini fazla kapatarak anlaşılmasını zorlaştırmış olabilirim tabii ki.

    Yaşar Bey’in meselesi şu. Bir edebiyat tanrısı var ve onun yeryüzündeki temsilcisi o. Her gün rüyasında gördüğü kurguları metne aktarıyor ve her yeni kurguyu deneyimleyip dükkanına geri dönüyor. Harry Potter’dan Yüzüklerin Efendisi’ne kadar her kurgunun, önce kendisi tarafından görüldüğünü, daha sonra ise başkalarının zihnine tohumlarının düştüğünü söylüyor. Bir nevi olay içinde olay gibi düşünürsek, benim bu metni yazabilmiş olmam bile Yaşar Bey’in zihninden daha önce böyle bir kurgunun geçtiğini gösterebilir. :slight_smile:

    Kurgularda, öldürdüğü ya da üstesinden geldiği yaratıkları ise gaz lambalarının ardına saklıyor ve gaz lambaları yandıkça o yaratıklar zamanla eriyip gidiyor. Eğer masadakilerin hepsi sönecek olsa altında dev bir ayının kesik kafası belirecekti gibi düşünebilirsiniz. Gaz lambaları yanarken nesneleri ayrı bir boyuta nakledip orada tüketiyor. Söndüklerinde de nesneler kaldıkları yerden var olmaya devam ediyorlar.

    Aslında Yaşar Bey, pencereleri siyaha boyasa ve duvarlar olsa da dışarıyı görüyor. Eren’in, edebiyat tanrısının yeni temsilcisi olduğunu da anlıyor. Rüyasında daha önce bu kısmı gördüğü için her şeyin farkında. Ona bir şekilde bayrağı teslim etmesi için de böyle bir numara çeviriyor diyebiliriz. Yaşananların “Bilişsel sanrı” olması da tamamen gerçek olması anlamına geliyor. Yaşadıkların hem sanrı hem de gerçek demek istiyor Eren’e. Ancak Eren bunları kavrayacak bilgelikte değil henüz. Eren, geri dönüp deftere yazmak zorunda kalınca Yaşar Bey de bu “lanetten” kurtulup yaşlanıp ölebilecek artık."

  5. Selam @Aremas,

    Son derece keyifli bir öyküydü. Yeni muhafız, çocuk oldu açık olduğu gibi. Bununla birlikte ben olayın açıklandığı kısımdan önceki klostrofobik kabusun, adım adım yükselişini daha çok beğendim.

    Tasvirler olağanüstü başarılıydı. Eren’in duygu dünyası ve hissettirilen tarihçesi de öyle. Karakterler de iyi ayrışmıştı.

    Olay öyküsünün ve garip kurgu/bilinmezliğin başarılı örneklerindendi.

    Bir noktada Yaşar Bey’in bazı kullanımlarının huysuz antikacı ihtiyardan farklılaştığı ufak tefek yerler gördüm. Daha batılı bir tınıydı. Mesela “İçeri girmek için üç saniyen var” gibi…

    Onun dışında hiçbir noktada takılmadan keyifle okudum.
    Ellerine sağlık.
    Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

8 cevap daha var.