Öykü

EtYiyenSarmaşıkUşağı Senin Nefretini Seçiyor

Dünyanın en sıkıcı günleri geçmekteydi. Az biraz önce doluya dönüşen iri yağmur damlaları evin camlarına dadanıyor, şimşekler çakıyor ve kuvvetle esen fırtınayla beraber ev, oradan oraya savruluyordu. Bu kasvet altında hüküm süren evde yapacak hiçbir şey yoktu. İnternet gidip gelirken; elektrikler de geri kalmıyor, günün en az 3- 4 saati kesintide kalıyordu.

“Kışın niye insan böyle bir yere gelir ki?” diye söylenmişti odaya giren annesine. Annesi defalarca açıkladığı gibi tekrar etmişti: “Burayı satabilmek için adam etmeliyiz” dedi, ardından da sesinin tonunu daha bir ciddileştirip ekledi: “Keşke biraz sende bize yardım etsen.”

Nisan annesini bu söylediğine oralı bile olmayıp, öfleyip püfledikten sonra müziğin sesini tekrardan sonuna kadar açtı.

Nisan, geçen ay 13 yaşına girmişti ve yeni yaşı ona güzellikler getirmediği gibi, son derece iç bunaltıcı günler, hali hazırda, yarıyıl tatilinin hediyesi olup çıkmıştı. Okulun en vasat karnesi kuşkusuz ki kendisine aitti. Bu nedenle ki suratlar asık ve imalı cümleler kapıda bekliyordu. Anne-babasının soğuk tavrı bir yana, arkadaşlarının alaylı tutumu da iyicene sinirini bozmaktaydı kızcağızın. Sonucunda ise bu amaçsız ve sıkıcı yarıyıl tatili! Burada eğlence yok, arkadaş yok. Ceza ise maksimum düzeyde!

Nisan burada tüm günlerini bezgin bir şekilde yatağa uzanmış, Instagram’da gezinerek geçirmekteydi. En yakın arkadaşı olan Fulya’nın ailesi, onu tatilde Paris’e götürmüştü ve arkadaşı olacak bu hain, her gün onlarca fotoğraf ve hikâye paylaşmaktan geri kalmıyordu. Nisan’da uygulamada ki kalp tuşuna basarken, bir o kadar kalbi kırılıyor; içinden küfürler ediyor ama her bir fotoğrafı gönülsüzce beğenmeyi de ihmal etmiyordu. Herkesin bu kadar mutlu ve şahane bir tatil geçirirken, içinde bulunduğu bu sıkıcı hayatı hazmedemiyordu işte. Sanki tüm insanlar onu unutmuştu ve de bu Allah’ın unuttuğu yerde hapis kalmış gibi hissetmesi bu yüzdendi. Bir yandan da annesi sürekli, kardeşi Emre’yle oynaması için ısrarcı olması, Nisan’ı çileden çıkaran son kıvılcım oldu. “Yeter artık” demişti ve en kısa sürede odanın kapısına: “Hepinizden nefret ediyorum!” tabelasını asacaktı.

* * *

En son 5 yaşında gelmişti rahmetli babaannesinin evine. Ev, Marmaris’e aşağı yukarı 40-50 km uzaklıkta olan, Selimiye adında bir tatil beldesinin oradaydı. Aslında bakarsanız yazın buralar öyle şenliklidir ki, yerli yabancı turistlerin akınına uğrar. Maalesef ki kışın tam tersiydi: İn cin top oynar, kimseleri de etrafta pek göremezdiniz. Yalnızca rüzgârın uğultuları ve arada bir ormandan gelen hayvan sesleri gününüze eşlik ederdi. Belki akşamın ortasında birazcık etrafı turlarsanız, ormandan nehre inen ruhları da görebilirdiniz. O kadar! Ev deseniz, dökülüyordu. İki katlı evin çatısından her gün litre litre su damlamaktaydı. Hem öyle rutubet alırdı ki burası, ne yakarsanız yakın ısınmazdı bu ihtiyar ev. İşte bu sebepten tatilin 3. gününde, annesiyle artık sayısını dahi sayamadığı kavgalarından birini daha etmişti kız.

“Niye beni buraya getirdiniz ki, keşke İzmir’de kalsaydım!” diye bağırmıştı Nisan.

“Biraz anlayışlı olsan keşke. Burayı bir an önce satmamız gerekiyor, kaç kez söyleyeceğim” dedi bezgin bir halde annesi.

“Siz burayı satarken, ben de Fulya’yla Paris’te olabilirdim mesela.”

“Biliyorsun Nisan, öyle bir durumumuz yok. Artık çocuk değilsin anla be kızım!

“Tamam tamam! Bana bulaşmayın yeter!”

“Cidden haddini aşıyorsun ama..!”

Nisan odanın kapısını, sinirlendiği tüm insanlara yumruk atarcasına çarpmıştı. Odanın etrafında oradan oraya uçarcasına tur atıyor, bir yandan telefonundan açtığı k-pop grubu Twice’ın şarkılarını dinlemekteyken, bir yandan da okuldan arkadaşı Sedef’e seri bir şekilde mesaj yazıyordu. Mesajlarından en dikkat çekeni şöyleydi: “Kanka ben evden kaçcam, artık bizimkilere tahammül edemiyorm.”

Çok geçmeden cevap geldi: “Dur bea kanka, Mertcan’dan ayrıldım zaten” diyordu Sedef.

Arkadaşından istediği gazı alamamış olan Nisan’ın halbuki tek istediği: “Gel beraber kaçalım” tarzında bir arka çıkılmasıydı sadece. Kızda ise tık yoktu. Dünya üzerinde kimse sanki onu sallamıyordu. Gözünden bir damla yaş akacağı sırada Fulya, Paris’ten yeni bir instagram hikâyesi daha paylaşmıştı. Beterin beteri vardır düşüncesiyle hikâyeye titreyerek tıkladı. Gördüğü şey karşısında dona kalmıştı: Uzun zamandır ölüp bittiği okul arkadaşı olan Volga Deniz, Fulya’nın yanındaydı. Minik minik göz yaşları hırs içinde kendini bıraktı. “Hayatımdan nefret ediyorum” diye bağırdı hüngür hüngür ağlamasını sürdürürken. Bu esnada kapıyı annesi çalmış, “Nisan iyi misin kızım?” diyerek telaşla soruyordu.

“Yaaa yeter biraz rahat bırakın beni!” K-pop grubu Bigbang’in ‘Bae Bae’ şarkısının sesini en sonuna kadar açtı ve ağlamasını sürdürdü. Dünyanın en korkunç şeyiydi ergenlik.

* * *

Güne nefretle gözlerini açmıştı. Hayallerinin biriciği, kıymetlisi olan Volga Deniz, Paris’ e gitmiş ve bu da yetmezmiş gibi en yakın arkadaşı olacak o kepazeyle beraber vakit geçiriyordu. “Aralarında acaba ne var?” sorusu kendini hiç unutturmazken, “dünyada bundan daha kötü bir şey olamaz” diye düşündü. Sabah kahvaltısında: “Bugün bana bulaşmayın!” dedi annesine son derece tehditkar biçimde. Sonra da gözlerini kocaman açarak, “sakın” diye yineledi. Kardeşi o esna gülmemek için kendini zor tutmuştu. Nisan ise bu sinirle bütün buzdolabının içini silip süpürebilirdi, eğer yetmezse buzdolabının kendisini bile kemirecekti, o derece umursamazdı bundan sonra.

Yağmur gene kapı pencere neresi varsa dadanmış, şimşekler günü boyamaya koyulmuşken, Nisan’ın ise canı sıkıntıdan patlamak üzere, evin içinde öyle boş boş turlamaktaydı. Günlerdir evdeydi ama ilk kez aklına çatı katına çıkmak gelmişti. Nemide hanımın antika eşyaları, kıyafetleri kolilere özenle dizilmiş, bu koliler bütün bu odayı kaplamıştı. İçlerini açıp, kurcaladı; eski kıyafetler, fi tarihinden kalma tabak çanaklar… “Ivız zıvır işte” dedi hayal kırıklığı içinde. Ona göre hiç de ilginç bir şey yoktu burada. Tam odadan çıkacakken, yığıntının arasında parlayan bir şey görmesiyle tekrar dikkat kesiliverdi. Parlak şey bir kağıttı, el yazısıyla yazılmış süslü bir kağıt. Kağıdın üzerinde aynen şunlar yazıyordu:

“Ormanın derinlerinde, yeşilliklerin bitiminde; dalların kıpraştığı yerde, büyük bir bataklık bazılarınızı bekliyor. Rüzgâr dindiğinde, yağmur kendini kuruttuğunda ve baykuşlar türküsünü bitirdiğinde, bataklığın içinden çıkan bir peri tüm düşlerini gerçekleştirmek için gelecek.

Haydi gel, sen de eğlencemize ortak ol.”

“Bu ne aptalca bir şiir” diye söylenirken, birdenbire kağıdın üzerinde bir kabarıklık olduğunu fark etti. Kağıdın yüzeyinde başka bir kağıt vardı. Yavaş yavaş o kağıdı çıkardı. Bu küçük kağıdın üzerinde, bataklığa giden yolun tarifi çizilmişti. Bu yeri bildiğini fark etti Nisan. Çocukken ailesiyle beraber gittiği Mistral diye bir kafenin arkalarında ki ormandı bu çizilen yer.

* * *

Evden kimseye haber vermeden çıkmıştı Nisan. Ev ahalisinin onu arayıp da bir türlü bulamaması sonucu yüzlerinde oluşacak telaşı hayal etmiş, sonra da hınzırca gülmüştü. Bunları düşünürken de, çok da uzun olmayan mesafeyi nihayet kat etmiş ve büyük ormanın içine dalıverdi. Ne garip ki yağmur ormanın içinde yağmıyordu. Sanki hiç yağmamış gibi kuruydu hatta. Ağaçların dallarındaki yeşillikler seyrelmiş, yerine yosun tutmuş bir katman etrafı sarmalamıştı. Ve biraz yürüdükten sonra işte oradaydı; bataklık tam karşısındaydı. Birinin saçma bir şakası olduğuna adı gibi emin olsa da, evde sıkıntıdan patlamaktansa bu saçma şakanın içinde olmayı tercih etmişti işte. Bu tarz oyunlar için aslında çok büyüdüğünün kendisi de farkındaydı. Ne de olsa annesi her gün günde üç kez bu durumu hatırlatmaktaydı: “Artık koca bir genç kız oldun Nisan.”

Öylece bir süre bataklığa baktı sonra da haline gülmüştü. “Sanırım eve dönsem iyi olur” dedi kendi kendine konuşarak. Gitmek için tam hazırlanırken aniden kulağına bir ses karmaşası çarptı. Tüm tüyleri o dakika ürpermişti. “Diyarımıza hoş geldiniz” diyordu boğuk bir ses. Bu ses hafif esen bir rüzgâr yardımıyla kulağının içine girmiş, sanki etraftaki kuru ağaç dalları da bu sesin sahibine alkış tutmak istercesine birbirlerinin dallarına sürtünmeye başlamıştı. Nisan o dakika korkudan okkalı bir küfür edebilir, altına edebilir, topuklayabilir ya da bayılıp kalabilirdi ama en fenası oldu: Hiçbir şey yapamadı! Kaskatı kesilmiş bir halde, bataklığın içinden gelen fokurtulara gözlerini korkuyla dikmiş bakıyordu. Tüm vücuduna iğneler batıyormuş gibi hissetti. Aslında batan yalnızca havaya dikilmiş olan kendi tüyleriydi.

Fokurdamaların ardından bataklığının içinden kocaman tanımsız büyük bir nesne çıkmıştı. Nisan’ın o an attığı çığlık Selimiye ormanından, Orhaniye’ye kadar duyuldu. Tanımsız şeyin, çok geçmeden nefes alan bir asansör olduğunu anlamıştı kız. Doğru duydunuz, etten yapılma bir asansördü bataklığın üzerinde duran şey. Et yığınları ve deri parçaları nefes alıp verir gibi şişip sönüyordu. Etlerim üzerinden geçen damarlar, adeta başka bir diyarın sistemine ait gibiydi. Nisan daha şoku atlatamadan asansörün kapısı açılıverdi ve ömründe gördüğü en garip şeyle karşılaştı!

Karşında ki varlığın ürkütücü olmayan tek bir yeri bile yoktu denilebilir. Gözlerinin olması gerektiği yer dümdüzdü. Sadece minik bir burun ve koca bir dudak vardı o oval suratında. Gözler ise başka bir yerdeydi: Kadının tüm bedenini saran elbisesinin üzerine yüzlerce göz dikiliydi ve yüzlerce göz şu an Nisan’a bakmaktaydı. Bu garip varlığın bembeyaz saçları, yer çekimi kurallarını çoktan atlatmıştı ve her bir saç teli ayrı ayrı havalanıyor, oradan oraya salınıyordu. Yaratığın saç tellerinden varla yok arası melodiler gelmekteydi bu uçuşma esnasında. Böylelikle Nisan, hem gördüklerine hem de duyduklarına inanamamıştı.

“Gözlerim umarım seni ürkütmemiştir, dışarıyı daha net görebilmek için bu gözleri giymek zorundaydım” dedi gizemli varlık.

“Ne… ne… nesin sen!” diye haykırdı kız.

“Ah kendimi tanıtmadım değil mi? Ben bataklığın perisi Alekto. Hissettiğim kadarıyla da sen de bir davetiyemiz var.” Ardından da garip bir melodik tınıyla, Nisan’ın bu sabah kağıtta gördüğü şiiri okumaya başladı.

“Yanlışlıkla uyuşturucu madde içeren bir şey içmiş olmalıyım” dedi Nisan. Bu olanların gerçek olamayacağına adı gibi emindi.

“Davetimizi kabul ediyor musun, buna cevap bekliyorum?”

“Nasıl yani? Ne daveti?”

“Sizin bataklığınızın altında ve bizim bataklığımızın içinde, köklü zamanlardır var olan bataklık eğlence diyarımızdan bahsediyorum. Sen de bir davetiye olduğuna göre, buraya girebilir ve istediğin kadar eğlenebilirsin.”

“Bu bir çeşit kandırmaca falan mı?”

“Kandırmaca? Hayır. Korkabileceğim bir yer değil benim diyarım, hatta görüp görebileceğin en eğlenceli diyardır. Bu diyara yalnızca gerçekten eğlenmek isteyen kişiler girebilir. Sende onlardan birisin ki, davetiyemizi bulmuşsun. Yalnız ufak bir detay var…”

“Ha işte bunun geleceğini biliyordum!”

“Çok mühim değil aslında. Buraya girmeden önce en sevmediğin, yani en nefret ettiğin şeyi geride bırakmış olacaksın ve bir daha hayatında asla o nefret ettiğin şey olmayacak. İşin özü, nefretini bize ver ve eğlencemize katıl.”

“Bu çok da kötü bir şeymiş gibi gelmedi kulağıma ama ne gibi bir şey anlamadım?”

“Mesela hapşırmak gibi. Hapşırmaktan nefret ederim, keşke hayatımda hiç olmasaydı. Ahh bir bakıyorsun, hapşırık hayatından sonsuza kadar gitmiş.”

“Tamam, nefret ettiğim herhangi bir şeyi mi seçmem lazım o zaman?”

“Yoo beni yanlış anladın. Seçimi sizler yapamazsınız. Seçimi yalnızca sevgili EtYiyenSarmaşıkUşağı yapar.”

“Etyiyensarmaşık… ne, nasıl yani?”

“Eğer benimle gelirsen, sayın ve çok sevgili bu et yığını bey, senin nefretini ölçecek ve o nefreti belirleyip sonsuza kadar olmak suretiyle bize verecek. Kabul ediyor musun?”

“Bir insan neden nefret ettiği bir şeye ihtiyaç duysun ki?” dedi. Hem ne kaybedebilirdi ki? Böylelikle kafasıyla onayladı ve asansörün içine doğru yavaş yavaş yürümeye başladı; kalbi yerinden çıkacak kadar hızlı atmaktaydı bu esnada.

* * *

Asansörün içi capcanlı ve bir o kadar karanlıktı. Canlıydı çünkü içinde yüzlerce nefes alan et yığını vardı ve bu etlerden gelen koku 100 bin gündür çürümekte olan bozuk yumurta kokusuna eşdeğerdi. Karanlıktı çünkü içerdeki et yığınları dışardan gelen tüm ışıkları yiyip bitirmişti. “Şimdi bataklığın içine dalıyoruz” dedi bataklık perisi; “biraz sarsılacağız, azıcık kork istersen” diye de tembihledi öğretmen edasıyla. Nisan: “Peki” dedi, ne demesi gerektiğini de pek bilememişti ya.

Etrafta her şey bir anlığına kapkaranlık olmuş, içerisi kudretli bir biçimde sarsılmaya başlamış ve muazzam bir sessizliğe evrilmişti. Bu karanlığın içinden gelen ve şimdi bedenine yapışan çürük et yığınları, etlerin arasından fırlayan kimsesiz dişler ve solucanlara benzeyen damarlar karşısında öğürmemek için zor tutuyordu kendini. Bir de gözleriyle onlara tanık olmak, işte bu durum; koca bir çığlığı ağzından çıkarmasına vesile olmuştu. “Sakin ol, sadece nefretini belirliyor sevgili EtYiyenSarmaşıkUşağı” dedi en sabit ses tonuyla bataklık perisi. Çok kısa sürede Nisan’ın tüm vücudunu asansörün dili, dalağı, beyni, damarları; anlayacağınız her türlü uzvu sarmıştı. Nisan artık nefes alamıyordu ve bu cehennemin içinde öleceğine emindi. Ta ki o ses duyulana kadar. Aynen şöyle bir anons gelmişti etlerin iniltisinden: “Nefretiniz belirlenmiştir ve son durağımıza da gelinmiştir.”.

“Bu çok ama çok iğrenç ve de korkunçtu” dedi nefes nefese Nisan.

“Yolculuğumuz burada son buluyor. Umarım hayatının en eğlenceli gününü geçirirsin” dedi aceleci bir tavırla bataklığın perisi.

Nisan: “Siz gelmiyor musunuz” diye soracakken, asansör hızlıca kapanmış, bir o kadar da hızla başka bir kata çıkmak için yola koyulmuştu. Garip bir odanın içinde tek başına duruyordu şimdi. Burası hiç de eğlenceli bir yere benzemiyordu. “Kandırıldım” dedi çok kızgın bir sesle Nisan. Çok geçmeden odada ki duvar kağıdının babaannesinin evinde ki duvar kağıdıyla tıpatıp aynı olduğunu fark etmiş ve merakla tam duvara doğru yürüyorken, büyük- gürültülü bir ses: “Hoş geldiniz küçük insan” demişti. Etrafına bakındı Nisan, sesin nereden geldiğini bulmaya çalışıyordu. En nihayetinde sesin yerdeki kurbağadan çıktığını anladı. Kurbağanın saçları 60’lar güzeli Jayne Mansfield saçlarını andırıyordu. Kabarık sarı saçları, kocaman dudaklarında ki kırmızı ruju ve Yeçilçam’ın vamp yıldızı Neriman Köksal edalarıyla, oldukça ilginç bir kurbağa karşısında durmaktaydı. Şaşkınlığını hemen toparlamaya çalışan kız: “Sizde bir peri misiniz?” diyerek kurbağaya bir soru yöneltti. Bu sorunun çok saçma olduğunu kendi de farkındaydı.

“Hahaha ilahi, hep bir peri karizmasına sahip olduğumu söylerler ya. Ama ben sadece evrak işlerini hallediyorum.”

“Bataklığın içinde de mi evrak işleri var? Çok saçma. Sanırım çok kötü bir Alice Harikalar Diyarında, imitasyonunun içindeyim ben” diyerek söylendi Nisan.

“İmzalaman gereken yerler var; burası, burası ve burası ve de burası!”

“Bunların hepsini okumak zorunda mıyım? Okumaktan nefret ederim de.”

“Gerek yok kısaca özetliyim sana: Bu kağıdı imzaladıktan sonra nefret ettiğin ‘şey’ hayatından sonsuza kadar çıkıp gider. O nefret ettiğin ‘şey’i geri alamazsın falan filan. Ve böylelikle bataklık eğlence diyarına istediğin kadar girip çıkabilirsin. Başka da bir şey yok.”

“Yalnızca bu kadar mı?”

“Aynen, sadece imzalaman yeter. Hadi canım daha bir sürü iş beni bekliyor.”

Bu esnada yerdeki halıda büyük bir kıpraşma oldu. Halının saçakları lüle lüle kabararak uzamaktaydı. Çok da geçmeden, halının aslında Afro saçlı bir kadının saçlarına ait olduğunu fark etti Nisan.

Saçların içinden bir yüz çıkmıştı. “Merhaba ben kopan saç teli bataklığıyım, ay yani kopan saç teli perisi diyecektim. Bütün atılan saçlar benim perilik diyarıma ulaşır. İmzalamadan önce son bir uyarı yapmak için geldim.”

“Bir bu eksikti, burası hiç de eğlenceli bir yer değil” dedi üfleyerek Nisan.

“Tamam kısa keseceğim. Bak, eğer bu kağıdı imzalar ve nefretini bataklığa verdiğini onaylarsan, nefret ettiğin küçük bir şeyin bile hayatından çıkması, hayatının yönünü değiştirebilir. Yani ben, ‘iyi düşün’ maddesiyim. Yasalarımıza göre sana bunu sormam gerekiyor.”

“Nefret ettiğin bir şey ne kadar önemli olabilir ki, bana kalem verin imzalayacağım” dedi Nisan.

“Hele şükür” dedi kurbağa çığırtkanca, cebinden çıkardığı kalemi aldı ve Nisan’ın parmağını yakalayıp, kalemin sivri ucunu, kızın baş parmağına batırıverdi. Kızcağız koca bir çığlık attıktan sonra: “Manyak mısınız ne yapıyorsunuz?” diyerek sıçramıştı. Kurbağa oralı bile olmadı, bu esnada Nisan’ın parmağından akan kanlar ise tüm kağıtların yüzeyine dağılmıştı ve imza da böylelikle tamamlandı.

“Anlaşmamız gerçekleşmiştir” dedi kurbağa kadın. Ardından karşıda ki duvara gidip, üç kez üzerine tıkladı. Çok geçmeden duvarda gezinen damarlar, solucanlar misali, o belirgin noktaya yığılmaya ve büyük devasa bir kapıyı oluşturmaya başladılar. Böylelikle solucanlardan oluşan büyük bir kapı meydana geldi. Kapının açılmasıyla beraber, dünyanın en güzel kokularının bir araya gelmesinden oluşmuş bir rüzgâr esti Nisan’ın burnuna. Kokudan daha güzel olan bir şey varsa, o da gördüğü bu manzaraydı ve son 1 saattir tanık olduğu tüm doğaüstü olaylardan daha inanılması zor bir şey gibi gelmişti. Pembeden açık maviye, mordan yeşile uzanan uçsuz bir gökyüzü; etrafta yüzlerce rengarenk hayvan ve tanımsız pofuduk nesneler oradan oraya uçuşuyor; gökyüzünün içindeki bazı şeyler pamuk şekeri gibi kabarıyor, içinden şekerlemeler piksel piksel dökülüyor ve parıltının her türlüsü havada süzülüyordu.

“Ne duruyorsun” dedi kurbağa ve ekledi: “Eğlenceye katıl hadi.”

Nisan şaşkınlık ve hayretler içinde koşturmaya başlamıştı. Çok geçmeden ayakları yerden kesilmiş ve böylelikle kendini havada süzülürken buldu. Sağ bacağına mor renkli dev bir ahtapot kolu sarılmıştı. Biraz huylandırsa da, onu kristal ağacın tepesine doğru çıkarmıştı. Bir süre Nisan bu eşsiz yere tam tepeden seyretmeye koyuldu. Her bir taraftan gelen onlarca devasa baloncuklardan biri Nisan’ı içine aldı, böylelikle bu baloncuk bir süreliğine Nisan’ın yeni evi olup çıktı. Bulutlar: “Ne dilersen o yiyeceği anında önüne servis ederiz efendim” diyerek Nisan’ın tepesinde bekliyordu.

“Fıstıklı, kaymaklı ve ayrıca frambuaz soslu bir dondurma istiyorum” dedi Nisan.

“Hay hay efendim” diyordu mavi-pembe bulut ve bulutsu gövdesinden dondurma külahını çıkartıyordu. Altın sarısıyla kaplı kuşlar ise bu dondurmanın Nisan’a ulaşmasını sağlıyordu.

Aşağıdan geçen nehrin sularının çikolatadan bile tatlı suları, taa Nisan’a kadar ulaşmaktaydı. İçinde ki balıklar ise rengarenkti ve ayrıca sinek vızıltılı aryalar söyleyerek oradan oraya zıplamaktaydılar. Burası kesinlikle gerçek olamayacak kadar saçma ayrıca güzeldi de, ve Nisan gördüğü bu eşsiz manzara karşısında: “Sonsuza kadar burada kalmak isteyebilirim” demişti. Yanından geçmekte olan ve bir kuşun üstünde seyahat eden yeşil tüylü kedi: “Saçmalama sıkıntıdan patlarsın” diye uyardı.

“Böyle bir yerde kim sıkıntıdan patlayabilir ki, burası dünyanın en güzel yeri. Hemen selfie çekmeliyim. Instagram’da insanlar beni görünce çıldıracaklar.”

“Bak saftirik şey, ne dediğini olarak tam anlamadım ama burada her gün aynı şeyi yapıyoruz. Her neyse bunlardan bahsetmemem gerekiyor. Ben en iyisi her gün ki gibi günde 44 kez gittiğim fare bataklığına girip fare illüzyonlarını avlayayım” dedi bezgin sesiyle kedi.

Nisan, yeşil tüylü kedinin dediklerine aldırmadan, selfie çekmeye devam etti. Yeşil kediyle de, tarantula bacaklı siyah fille de ve karnında dudakları olan kristal kaplamalı bar şarkıcıyla da özçekimler yaptı. Gün o kadar eğlenceli geçmişti ki, kaç saattir burada olduğunu hatırlamıyordu bile. Ama oldukça uzun bir zamandır burada olduğuna emindi. Artık eve dönmesi gerekiyordu. Endişeli bir suratla, “bir daha buraya gelebileceğim değil mi?” diye sordu.

“Tabii ki de” dedi birdenbire ortaya çıkan bataklık perisi, “artık biz senin aileniz, buraya istediğin zaman gelebilirsin.”

“Sahiden mi, buna çok sevindim.”

“Burası her düşleyenin girmekte özgür olduğu bir yer. Kapımız senin gibi birine her zaman açık, hele ki, nefretinin ölçüsünü göz önünde bulundurursak, sen buranın 1 numaralı kızısın artık.”

“Bu dediğiniz iyi bir şeydir umarım. Her neyse artık eve gideyim ben, yarın gelirim o zaman.”

“Tabii ki de, istediğin zaman.”

“Yarın görüşmek üzere sevgili bataklık şeyleri.”

* * *

Yağmur damlaları, çamur içinde kalmış sarı yağmurluğunda ki kiri akıtırken, her bir mutsuzluğu da geri de bırakmıştı sanki Nisan. Ne olduğunu bilmediği ama nefret ettiği o şey, hayatından tamamen çıkmış gibi hissediyordu. Böylelikle kah ıslık çala çala, kah zıplaya zıplaya evinini yolunu tutuverdi. Bataklık diyarında tonlarca tatlı yemesine rağmen karnı öyle açtı ki, eve vardığında ilk yapacağı şey buzdolabında ki her şeyi silip süpürmek olacaktı.

Kan ter içinde, eve giden patika yola varmış ve nihayet ev de ağaçların arasından gözükmeye başlamıştı. Ama o da ne! Gördüğü manzara karşısında dehşete düşüverdi. Ağzını çığlık atmak için açsa da, tek bir nefes bile çıkartamadı. “Bu.. bu.. burası ba..ba.baannemin evi değil. Bu..bu.rası bir ev bile değil” diye haykırdı. Ev diye bir şey kalmamıştı. Ev görünümlü bir çamur yığını vardı karşısında. Biraz daha yaklaşınca fark etti ki: Evin her bir yanından çamurlar, balçıklar akmaktaydı. Gözlerinden ise yaşlar bile akamıyordu, o derece dona kaldı. Cesaretini biraz topladıktan sonra evin içine girdi. İnanılması güçtü burada ki manzara! Evin zemini bataklıkla kaplanmıştı. Duvarlardan, merdivenlerden, aslında anlayacağınız her yerden çamurlar, balçıklar ve türlü türlü iğrenç şeyler akıyordu.

Dehşet içinde: “Anne, baba neredesiniz” diye diye bağırıyordu Nisan. Yerdeki balçıklı katman yüzünden yürümesi öyle zorlaşmıştı ki. Tüm bu zorluğa rağmen evin her bir yanını aradı. Hatta yukarıya çıkarken ayakları balçıklara yapıştı, ayaklarını zor kurtardı buralardan. Hiçbir yerde yoktu ailesi. En nihayetinde mutfağa bakmadığı geldi aklına. Mutfağın kapısını açtı ve açtığı gibi koca bir çamur şelalesi üzerine fışkırdı.

Mutfağın her bir yerinde gezinen iri kurtçuklar ya da garip organizmalar, hepsi çok ürkütücüydü ama hiçbiri ailesinin durumu kadar olamazdı herhalde. Kardeşi ve babası kahvaltı masasında oturmakta, annesi ise tezgahın üzerinde bir şeyler kesmekteyken belli ki bu hale gelmişti. Ailesinin üzerinden tıpkı evin içinde olduğu gibi balçıklar akışmaktaydı şu an. İnsansı özellikleri pek de kalmamıştı ve hâlâ yavaş da olsa hareket etmeye çalışıyorlardı. Daha doğrusu görüntüsü takılmış bir video kaydı gibi gözüküyorlardı.

“Eve hoş geldin Nisan” dedi annesi. Çamur yığınından, bir tek dişleri gözüküyordu annesinin; yani eskiden annesi olan o bataklık yaratığının. Nil bağırabildiği kadar bağırdı. Öyle bir dehşete kapılmıştı ki hiçbir dehşet duygusu böylesine evleri, aileleri kucaklamamıştı herhalde. Annesinin çamurlu formuna yaklaştı ve: “anne” dedi içi titreyerek. Yaratık o koca beyaz dişlerini açarak tekrar aynı şeyi söyledi: “Eve hoş geldin Nisan.” Ve ardından ailenin diğer üyeleri bu cümleyi tekrarladı: “Eve hoş geldin Nisan.”

Bayılmamak için kendini zor tutarken, bataklığın oraya varmıştı. Buraya nasıl geldiğini bile hatırlamıyordu ama bir şey biliyordu ki, tüm bu olanları düzeltmesi gerektiğiydi. “Bataklık perisi, kandırdın beni” diye bağırdı. Çok da geçmeden bataklığın içinde, bu sabah ki olduğu gibi fokurdamaların hemen sonrasında EtYiyenSarmaşıkUşağı yüzeye çıkmıştı. Kapı açıldı, bataklık perisi büyük bir coşkuyla: “Bu kadar çabuk geldiğine çok sevindim, biz de seni özlemiştik” dedi.

“Kandırdın beni iğrenç cadı!”

” Haşa, ben bir cadı değilim. Ayrıca kimseyi kandırmam.”

“Aileme ne yaptın peki ha? Ne hale gelmişler…”

“Ben hiçbir şey yapmadım. Seninle bir anlaşmamız vardı unutma. Hem tekrar tekrar sana soruldu. Kendi hür iradenle nefretini bize verdin. Şimdi niye şikayet ediyorsun biriciğim?”

“Biricik mi!? Anlaşmamızda ailemi çamur yapmak yoktu, yalancı!”

“Orada dur işte! Senin en nefret ettiğin şeyi seçti sevgili EtYiyenSarmaşıkUşağı ve nefretinle beslenmemiz için bataklık diyarına aktardı. Nefretin öyle büyük ve kudretliydi ki bunun için sana teşekkür borçluyuz.”

“Ben ailemden nefret etmiyorum ki, bu nasıl olur? Yalan söylüyorsunuz!”

“Beni yanlış anladın. Nefretin ailen değil ki Nisan. Nefretin tüm hayatın, öyle içten hayatından nefret ediyordun ki. Bize dünyanın en güzel nefretini verdin biriciğim. Tüm hayatını bize bağışladın.”

“Bu.. bu imkansız… Her şeyi geri alıyorum..!”

“İşte bu da imkansız güzel gözlü biriciğim” dedi bataklık perisi ve hevesle Nisan’ın mavi gözlerine bakmaktaydı.

Ağlamaya başladı Nisan. Aynı esnada bataklık perisinin elbisesi de ağlıyordu -yani vücudunun üzerinde ki yüzlerce göz, göz yaşlarını bırakmıştı kızın karşısında- “Artık evin burası, eve hoş geldin Nisan” dedi bataklık perisi gülümsemeye çalışan o garip ifadesiyle. Nisan dehşetle bu yaratığa bakmaktaydı ve tüm bu olanlar için ağlıyordu şimdi.

* * *

Yıllar, mevsimler ne olursa olsun Selimiye’de hep aynı günün tekrarını yaşıyordu Nisan. Kışın en soğuk olduğu, dolu yağışlarının çamurlu camlara vurduğu o karanlık günün tekrarıydı o gün, bugün ya da ertesi gün. Bir çıkış yolunun olmadığını gayet iyi idrak etmişti bu geçen süreçte. Peki hangisi daha kötüydü? bataklık eğlence diyarının sınırları çizilmiş, kaotik eğlence anlayışını her gün ama her gün yaşamak mı? Yoksa babaannesinin evinde ki kahredici korkunç şeylerin içinde bulunmak mı? Nerede olursa olsun hep aynı gün yaşanırdı; bataklıkta ya da kendi bataklığında. Çamurlarla akan babaannesinin evine giderdi içi kan ağlaya ağlaya. Her gün bir milim daha hareket ediyordu aile üyeleri. Belli ki 50 yıl falan sonra salona varabileceklerdi. Daima aynı şeyi söylüyorlardı: “Eve hoş geldin Nisan.” Bu garip yaratıklar hiç anne-babasına benzemese de onlarla vakit geçirmeye alışmıştı artık.

İntagram da hep aynı günün paylaşımları vardı. Farklı açılardan çekilmiş yüzlerce Volga ve Fulya’nın olduğu Paris fotoğrafları. Telefonundan kaç kez arkadaşlarına ulaşmaya çalıştıysa da, hepsi tek bir cümle etti: “Eve hoş geldin Nisan.” Kaç kez bu topraklardan kaçmayı denedi bilseniz. Belli bir yere kadar uzaklaşıyor, sonra da yorgun düşüp, gözleri kararıyordu. Ayıldığında daima bataklığın olduğu ormanda gözlerini açıyordu. Ardından tekrar bataklık diyarına geri döner ve oradan oraya uçardı. Kendini aşağı bırakıp ölmek isterdi, lakin ölemiyordu, ruhu bataklık diyarına aitti ne de olsa.

Öyle çok uykusu vardı ki, maalesef ki ne kadar uyursa o kadar uykusu geliyordu. Ne kadar yemek yerse yesin karnı da bir türlü doymuyordu. Belli bir süre sonra yediği şeyler onu daha da acıktırır oldu. Her şeye sahipti ama hiçbirinden tat alamıyordu burada ve buradan çıkış da yoktu işte! Sonsuza kadar Selimiye’de, sonsuza kadar aynı yaşta, bataklık diyarında dilediğince aynı günü yaşamanın tadını çıkarabilirdi Nisan. Şimdi yeşil tüylü kedinin dediği şeyi anlıyordu. “Burada her gün aynı şeyleri yapıyoruz.”

Gözyaşlarıyla beraber bir günü daha tamamladı. Ve önünde sonsuz aynı gün onu beklemekteydi… “Hayatımdan nefret ediyorum” dedi ama bu nefretin nasıl bir his olduğunu artık hatırlayamıyordu.

EtYiyenSarmaşıkUşağı Senin Nefretini Seçiyor” için 8 Yorum Var

  1. Kau dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar. Öykünüzü şimdi okudum. Oldukça ilginç ve karanlık bir öykü olmuş. Çok sevdim.
    Belki biraz fazla uzun bir öykü olduğu için, şans verilmesi biraz zor olabilir.
    Bir iki imla hatası ve devrik cümle vardı. Onlar tabii ki düzeltilecek şeyler. Belki bir kaç okuma daha yapılması gerekir.
    Öykünün sanırım en ilginç tarafı, bir çocuk masalı, hikayesi gibi gözükmesi ama içerisinde oldukça rahatsız edici tasvirler olmasıydı. aklıma Clive Barker’ı getirdi.
    Bu hikaye biraz daha genişletilip, bir de illüstrasyon eklense, şahane bir şeye dönüşür.
    Özellikle etten yapılma asansör ve gözlerden oluşan kıyafet fikrini epey sevdim. Final ise çok güçlü ve karanlıktı.
    Tebrikler.

  2. Elinize sağlık Dağhan Özek!

    Öncelikle şunu söylemeliyim, baş kısımlarında çok sıkıldığımdan ikinci bir kez oturup okumam gerekti. Ama sonrası çok akıcı ilerledi. İlgimi çekti, görsel dünyanız gözümün önünde canlanıverdi. Kendimi bir Gorillaz klibi ile Alice Harikalar Diyarı arasında bir yerde hissettim. Araya biraz H.P Lovecraft ve Tim Burton serpiştirilmiş. Sanki bir uyuşturucu aldık ve rahatsız bir pozisyonda uykuya daldık. Gerçekten tam bir bad trip yaşadık. Garip bir şekilde güzeldi. Elinize sağlık. Üretmeye devam. :+1:

  3. Merhaba Kau,
    Çok teşekkür ederim güzel cümleleriniz için. Dikkate alacağım eleştirilerinizi.
    Bu arada bende bir Clive Barker hayranıyım :slight_smile:
    Tekrar teşekkür ederim.

  4. Merhaba Kasvet Ulu,
    Çok hoşuma gitti dürüstçe yazdığınız bu yorum. Bende hikayeyi tekrar evvelsi gün okudum ve gerçekten ilk bölümü çok uzatmış olduğumu fark ettim. Başkasının öyküsü olsaydı, muhtemelen sıkılır ve devam etmezdim. Bunun üzerine biraz daha çalışmam gerekiyor. Şimdi sizin de bu yorumunuzu görünce, daha net oldu kafamda :slight_smile:

    İtici bir ergen karakter yaratmaya çalıştım. Bunu yaparken de ilk bölümde, tam olarak ne yapacağımı bilemedim açıkçası. Bataklıkta geçen bölümden itibaren, daha özgür hissettim kendimi. Böylece yazarken de daha mutlu oldum.

    Bende yoğunluktan henüz bu seçkiden bir öykü okuyabildim. Sizinde öykünüz radarımda, bu gece okurum diye düşünüyorum.
    Tekrar çok sağ ol yorum için:hugs:

  5. darkage dedi ki: dedi ki:

    Merhabalar,
    Açıkçası bu kadar uzun bir öyküyü okumakta tereddüt ettim. Sonra yorumlar kısmında birinin yazdığı bir cümle sayesinde öyküye fırsat vermeye karar verdim. İyi ki de öyle yapmışım. Ortalama başlayan hikaye, ana karakter Nisanın, bataklığa varmasıyla kalkışa geçmiş. Bu ay bu seçkide okuduğum en iyi yazılmış öykü diyemem fakatt en sağlam hayal gücüyle yazılmış öykü bu diyebilirim kesinlikle.
    Masal, korku ve fantastik türleri kırması.
    Karanlık hayal gücünüze sağlık .