Öykü

Bataklıkta Gözyaşları

Yağmur yağıyordu. Soğukla birlikte ağırlaşan gece şehrin üstüne kaskatı bir kabus gibi çökmüştü. İs kokuyordu her taraf. Ay kıpkırmızıydı. Sis kıpkırmızıydı. Delilik kıpkırmızıydı. Arkadaşım nihayet buradaydı. Moskito’da. Yollarımızın kesişip sonra ayrıldığı bu meyus şehirde. Hep yürüdüğümüz o yollardan yürüyorduk yine. Şehrin tam içinde ama ondan çok uzaktaydık.

“Sana bir ton kitap getirdim,” dedi. “Hepsi antika ıvır zıvırlar… Klakston Dalton ve Aydınlanma’nın Yedi Şifresi. Hiç duymuş muydun? İddiasına varım ki duymamışsındır. On sekizinci yüz yılda Kipromerika kolonilerinde yazıldı… bakır rengi çöllerin ve iltihaplı çakalların uğultusu. Kitabın bir sorunu var gerçi, sayfalarında mantarlar büyümeye başladı…”

“Benim hijyen takıntım var biliyorsun.”

“Ama bu mantarlar çok hoş, görmen gerek. Ön yargılı davranma…”

İç çektim sadece. Kitabın halini düşündüm. Yüz yılların nemli yapışkanlığı kapağına çökmüş, Kipromerika’nın karanlığı ile birbirine kenetlenen tutkallı sayfalar, Dalton’un bir geceden öbürüne akıttığı ıslak rüyaları… hepsini düşünüp durdum. Neon lambalar ve floresanlar ile ışıldayan boş harabelerin önünden geçtik. Şehir birbirine kenetlenip, yükselen, genişleyen ve parçalanan enzimler mozaiğine benziyordu şimdi. Işıklar, gölgeler ve sessizlik bir ürperti.

Nihayet bir duvar sırası başlayınca, koluma dokundu arkadaşım. “Şimdilik burada kalıyorum,” dedi. Duvarın arkasında, bir cephesi yıkılmış, çırılçıplak altı katlı bir bina vardı. Taşları üst üste koyup duvarı atladık. Beceriksizce yalpalayıp düştüm. Ellerim yosunlu çamura bulaştı, paçalarım, pantolonumun dizleri sinir bozucu bir şekilde lekelendi. Ayakkabımın içine çamur girdi. Çok üzüldüm. “Ne yapacağız?”

Suratıma salakça baktı arkadaşım. “Çamur hayat dolu. Üzülme geçer.”

Çok rahatsız ve öfkeli bir halde onun peşinden yarım yamalak binaya sızdım. Merdivenler çıplaktı. Kapısı patlamış, duvarları uçurulmuş dairelerden dışarı geçmiş hayatlara dair hatıralar taşıyordu. Dergiler, botlar, şişeler, tabaklar. Bir timsah gördüm karanlıkta hatta. Duvarların ardında çöpleri karıştırıyordu. İki başlı bir köpek sessiz sessiz uyuyordu. Kedi başlı tanrılar naylonlara sarılmıştı. Seth, Satürn’den kopup düşmüş, öylece gülüyordu.

Fakat çok büyük bir sorun vardı. Kiremitlerde gezen böcekler, gölgelerde uyuklayan bir tehlike. Yukarıda, arkadaşımın kaldığı harabede, analog bir don giymiş üç avcı kitapları karıştırıyordu. “Hey, siz de kimsiniz?” diye bağırdık. Adamlar ucu su borularını andıran tabancalar çıkardı. Arkadaşımla donup kaldık. “Üşümüyor musunuz?” diye sordum. Bu bize biraz vakit kazandırdı. En öndeki heybetli herif havaya bir el ateş etti. Dobişko kıllı göbeği öne sarkıktı fena halde. Kaçın diye işaret etti, öbür iki avcı duvarsız cepheden atlayarak tüydü. “Soğuk gerçek değil,” dedi Alfa. “Buz vadisinde atar kalpler, Satürn’ün kasvetli kahkahası, güneşsiz yaz ve yangınlar!”

Sonra o da, arkadaşları gibi kaçıp gitti. Elemanım dehşet içinde uluyarak “kitaplarımı almışlar!” diye bağırdı. Üçlü koltuğu bir hışımla çekip ta salonun ortasına kadar getirdi, duvarda oyuklar vardı. “Zulam patlatılmış…”

“E ne yapacağız şimdi?”

Hiçbir şey söylemedi. Bir süre ayakta dikildi öylece, sonra salonun ortasına çekip bıraktığı koltuğa oturdu. Karanlığın içinden karanlığa baktı, Kipromerika’nın bakır rengi çölleri dama dama bir mozaik halinde muhayyilesine düştü. Ürpertici kelebek valsi gibi imgeler kıvranıp durdu aklında. Kundalini kökünde yanan bir fikir cızırdayarak, patlayamayan bir topun fitili gibi söndü. Kipromerikalı general tahta atında sifilis sancıları ile kıvranarak dikildi, bükülmüş plastik sopası ile belirsiz ufukları işaret ediyordu. “EL-FETİH! YA PASTOR WACKSON! YA GEHONNA!”

Kurşundan askerleri kaskatı kesilmiş, sifilis lordunun emirlerini seyrediyor, pamuk tarlalarında çalışan beyaz köleler güneşsiz yazın karanlığında gezinen ışığın son hatırası ile deliriyordu. Hepsi birer birer buharlaşıyormuşçasına yerli kabilelerine katılıyor, onlarla birlikte Güneş’i yaratmak için ateş dansı yapıyordu. Böylesi kültürel bir simbiyomun yaşandığı o acı çağda, babası Osmanlı, annesi ise Kipromerikalı olan Klakston Dalton cülüs bahşişleri dağıtarak kuzeyin en kuzeyindeki kurtadamları kendi tarafına çekti…

Karanlıkta çark eden bu tarihin nüvesi, şimdi benim aklımda sahici bir idrak gibi parıl parıl yanıyor, o ateşin etrafında ben de dönüyorum. Yarı yarıya çıplak beyaz kadınlar, göğüsleri ve hastalıklı vajinaları dışarıda, çıldırmış gibi devrediyorlar çemberin etrafında. Ateşte kahkaha atan Aziz Vitus, yerlilerin ise Beyaz Hayalet’i.

“İyi misin?” diye sordu arkadaşım. “Mantarları kaptırdık fakat bir iki tanesi hâlâ duruyor, bendeler.”

“O alçakları bulmalıyız…”

“Nasıl?”

“Bağlantılarımızı kullanarak. Avcılar nerede takılır?”

“Avların olduğu yerde…”

“Öyleyse biz de bir avcı olacağız, izini süreceğiz onların. Kipromerika’nın sırlarını o yobazlara kaptıramayız.”

“Bunun ne önemi var? Ben mantarların derdindeyim… sırların peşine libertinler düşsün, asiler düşsün, devrimin baldırı çıplakları düşsün… Jakobenler, ihtiras sahipleri, çakma generaller ve yükselmek isteyen kurşun askerler. Hadi, acele et de avlarımızı bulalım madem.”

Bir avcı gibi, kendimizi gecenin kamuflajı ile örttük. Avcılar kapılardan çıkmaz, merdiven de kullanmazlar, bu yüzden binanın parçalanmış cephelerinden taşıverdik karanlığa. Gölgeler ve ışık kamuflajımız, taktiksel avantajlarımız gecede saklı. Islak sokakta yürüyüp şehrin birbirine paralel pek çok asimetrik sathında koştuk. Sonra surların oradan Lunatik Çemberi’ne doğru seğirtirken, dev bir betonarme kompleksin önünde durduk. “İşte av,” dedim.

Gök gürledi. Nemli, tropikal bir gürleme. Akdeniz havzası o yıllarda Afrodit’in orgazm sancıları gibi, kasılıp kasılıp duruyor, feci tayfunlar Doğu Akdenizliler’e hayatı zehir ediyordu. Şimşekler çaktı yine. Gecenin çatısında, ışıklar, renkler ve çıldıran palmiyeler. Beton desenlerin arasına sıkışan virgüllere dönüştük. Gölgeler gibi birbirini seyreden onlarca binanın dibinde, ışıkları zar zor parlayan bir yer altı barına girdik. “İşte avlar…”

Orada kireç beyazı Victim elbiselerini giymiş, GÖZYAŞI içen bir düzine aptal gördüm. Barın arkasında duran kız çok tanıdıktı. Büyülenmiş gibi yanına yanaştım. Kimi düşünüyorsan sana onu gösteren bir “frontal lob taklit algoritmasına” sahipti anlaşılan. Aklımdaki karmaşık imgenin, yarı kız, yarı kıvırcık, yarı gece yarı aydınlık, adeta upuzun bir akşam gibi, ağır bir likör gibi hiçliğe damlayan yansımasını onda görüverdim. Korkup geri çekildim. “Biraz içki?” diye sordu.

“Bu beni öldürür,” diye güldüm. “Keşke öldürse.”

Arkadaşım Victimleri izlemek ve öteki avcıların çıkagelmesini beklemek için bir köşeye çekilmişti. Bembeyaz kireç kumaşı ile kaplı gölgeli koltuklara. Yalnızlığı ile oturuyordu orada. Kim bilir ne düşünüyordu. İçkimi içerken, direklere ve podyuma baktım. “Kimse yok bu gece, tek bir melek bile.”

“Hepsi ağlıyor çünkü, hepsi ağlıyor…”

“Sırrı ne bunun? Gözyaşlarının?”

“Tek bir şey değil, yüzlerce neden… yüzlerce sır ve bir o kadar çok cevap. Ekolojik çöküş, hamamböceği yumurtaları, on başlı tırtıllar ve sen ile ben.”

“Sen ile ben? BİZ?”

“Evet.”

“Ne alaka bu.”

“Pigmalion’u hatırladın mı?”

“Hiç unutmadım,” diye güldüm. Arzularımın mayasından yarattığım heykeli, düşlerimin yankısını, denizde ürperen kristal çığlıklarını… hepsini hatırladım. Bir sabah gün doğarken nasıl delirdiğimi ve mermerin nasıl güldüğünü, sonra dünyanın bir ucundan nasıl öbür ucuna uzandığımı ve hayallerden nasıl kaçtığımı. Hepsini hatırladım. Bu yüzden gerçekliğe düşüverdim.

“…sonra fabrikalar harıl harıl çalıştılar ve çiftlikler peydah oldu her yanda, pek çok plantasyon, toprağa yamandı. Bir paçavra oldu dünya, zengin kaynak lordlarının ve onların pespaye tasmalarını geçirdiği hükûmetlerin paçavrası.”

“Ama ya onlar?” diye sordum. “Ama ya öbürleri…”

“İnsanlar, basit ve de ufak olanlar, ellerinde çekiç ve örs taşıyanlar, hatta ellerinde bir kalem ve fırça olanlar. Onlar kendi hapishanelerinin duvarlarını ışıklı resimlerle boyayıp ağladılar. Devrim işte buydu. Daha fazla kaynak lordu yarattı, tek bir şeye çalışan, tek bir kaynak lordu lobisi.”

“Bana bunları niye anlatıyorsun?”

“Sırrı sordun, ben de sana tek bir tane söyleyeyim dedim. Daha o kadar fazla sır var ki… koskoca Çu-Ko-Nu ülkesinin muhteşem devrimini anlatayım mı? Kırlangıçların öttüğü sabah, kıtlık rüzgârları gliserinli bir soğuk ile değerken toprağa, bir şarkı gibi gülümseyen o deli devrimcinin yazdığı kitabı…”

“Bütün bunlar kalsın. Ben yalnızca gözyaşının sırrını istiyorum.”

“Gözyaşının o kadar çok sırrı var ki.”

“Peki ya bana, seni nasıl sevebileceğimi söyle… söyle lütfen, nasıl zamanı geri alabileceğimi söyle ve gülüşünü ilk gördüğüm zaman sana nasıl vurulduysam yine nasıl öyle hissedebileceğimi söyle.”

“Abartıyorsun,” diye güldü. Karanlığın ve fırtınanın uyandığını, tüm gecenin yıldız parçaları ile dolu bir yağmura tutulduğunu hissettim. “Sen beni hiç sevmedin, yalnızca beni hayal etmeyi sevdin sen. Bununla alakalı çok kez çatışmaya kapıldın kendinle, bir rüyayı yeniden görmek ister gibi, kendine olmadık hatıralar yarattın.”

“Peki peki… sen gerçek bile değilsin ki? Yalnız bir yansımasın. Yalnız bir taklidisin hayallerimin. Sen kaskatı bir metal takımısın sadece. Bana avımı nerede bulabileceğimi söylesene… yani avcıları. Kitabımı çaldılar. Aydınlanmanın şifrelerini.”

“Onlar buralara hiç gelmez,” dedi. Benim sesimle konuşmuştu ve gözlerimi açıp kapayınca bir hamamböceğine dönüşmüştü. “Onlar bataklıklarda gezer ve karanlık ayinler yaparlar. Kitabın sayfalarında yetişen mantarları da büyük ihtimalle bu iş için kullanacaklar… çok büyük bir ayin, yıldızların ötesini bile görecekler ve Klakston Dalton’un karma kabilesi gibi çöp adamlara dönüşünceye kadar dans edecekler.”

“Bataklıklar…”

“Ekoloji vitrinin de ötesinde, kimsenin görmek istemediği şeylerin gömüldüğü o bataklıklar. Orada, kadim fakültenin yamacında.”

“Oraya gitmeliyim…”

“Sen git. Arkadaşını ise burada bırak.”

Tekrar o koltuklara baktım. Arkadaşım üç ucubeyle sevişiyordu. Biri dev bir ıstakoz, öbürü bir travesti fare, diğeri de lumbinamal abnormalite balkabağı amorfozuydu. “Hepsi boş,” dedi metal takım. Gözlerimi açıp kapayınca yalnızca homofaşizmin düşük testostorunlu uçurumlarını ve rektum uzayından sıçrayan bir ufuneti gördüm her yanda. Korkup kaçtım. Dışkılama töreni, fetişler ve kabahat.

Arkadaşıma sövüp sayarak yağmurlu geceye atıldım. Her şey yakalarımdan akıp gitti. Beyaz montum ıslanmaktan kurtarıyordu beni. Aşağılık herifin tekiydim ama hâlâ. Köşe bucak insanıydım. Ailemi kaybettim kaybedeli, içimde biriken tüm necaset akmıştı dışarı. Bataklıklara, belki beni de yutarlar umuduyla gidiyordum şimdi. Mantarların parıltılı hayali sönmüştü. Bir otobüs durağında durdum. Durağın neon ışıkları aklımı sarsıp beni benden aldı. Yağmurluğun içinde yürüyen bir buket çiçek gördüm, fırtınada dans eden ışıklarda tanrısal kıvılcımlar gördüm, her şeyin yürüyüp birbirine karıştığı kuantumda kendi hayallerimi gördüm.

Sonra otobüs geldi. Yapay zeka suratımı tanıdı. İsmimi söyledi ve oturacağım yeri gösterdi. Cam kenarıydı. Psikolojime uygun en stratejik yer. Öylece oturup, gecenin en uzak köşelerine kadar yağmur ile bir bütün oluşunu seyrettim. Köprülerden, yankısız otobandan ve kırık dökük yollardan geçtik. Bataklığa yakın bir semtte indim. Yağmur hafiflemişti. Her şey hâlâ kıpkırmızıydı. Şeytan suratlı holiganlar meşaleler yakmış geliyordu. Sokağın her köşesindeydiler. Onlar av değil yalnızca zarardı. Bir köşeye sinip gitmelerini bekledim. Ne pis insanlar… ne pis ruhlar var şu dünyada.

Hepsini öldürmek istediğimi hissettim. Hatta cinayet arzusu adrenalin gibi karıştı kanıma. İliklerime kadar sızdı bu his. Bir atom bombası patlatmak istedim. Belki de kendi kalbimde bir atom bombası, beni yalnız bir gölgeye dönüştürecek, yalnız bir gölgeye… daha da fazlası değil.

Sonra aklım böyle düşüncelerle dolup taşıyorken ekoloji vitrinine dönüştürülmüş parkı geçtim. Dikenli tellerle sarılı bataklık arazisi ile burun burnaydım. Arkamda çeşitli çiçekler ile zenginleştirilmiş bir fauna, önümde ise hakikatten bir dikenli tel sırası ile koparıp atılmış, gecenin kobalt yüklü karanlığına sere serpe uzanan bir bataklık vardı. Öyle büyülü görünüyordu ki, sanırsın kabarmış, dalgalanan fakat zamana zamkla yapıştırılan bir deniz fosiliydi.

Dikenli tellerin üzerine her elli metrede bir, “YASAK BÖLGE GİRİLMEZ” tabelaları koymuşlardı. Onlar da her şey gibi kıpkırmızıydı. Dikenli telleri kendimi parçalamak pahasına tırmanmaya başladım. Sonra kendimi bataklığın içine attım. Arkadaşımın o anlamsız sözü geldi aklıma, çamur hayat dolu, üzülme geçer.

Geçmedi lakin, ben daha ayağa kalkamadan büsbütün yutuverdi beni. O an anladım ki ben hayatta ne zaman tırmanmaya çalışsam hep beceriksizce aşağı yuvarlandım ve hep lekelendim ben, hem de en zirveye çıkmışken, oraya yalnızca bir kez dokunduktan sonra zavallıca yuvarlanmıştım aşağı. Şimdi hayatımın her anında üzerimi kaplayan o kir büyümüş, adeta beni yutuyordu.

Biraz aşağı gidince, bataklığın canlı olduğunu fark ettim. Kendine has organları, sinir dokuları ve hatta damarları vardı. Bir nevi tanrısal bir amniyon sıvısının içinde gibiydim. Nefes alamıyordum fakat buna ne gerek vardı ki? Daha da aşağı, en aşağı, bilincin bir kertenkele yarattığı o asidik uğultunun katmanına indim. Orada mantarların çepeçevre sardığı bir kayran vardı.

Düz bir zemine düşmüştüm nihayet, sırılsıklamdım. Karşımda gravürlerden tanıdığım bir adam, Klakston Dalton. Gözlerinde yaşlar vardı. “Zavallı anneciğim… zavallı anneciğim…” deyip duruyordu. “Bir barbar tarafından kaçırıldı, tecavüze uğradı ve benim gibi bir pisliği doğurmak zorunda kaldı… zavallı anneciğim… sinek kanatlı ısırgan melekler, bakır plakalarındaki cennetlerinde bize gülümseyen sarhoş tanrının oğlu… zavallı anneciğim… hiç kimse bize acımadı… şu mantarlardan kağıt yaptım ben de… hikâyemizi anlattım… cadıya duyurdum ikimizi… Kipromerikan karanlığında boğuldum…”

Dizlerimin önüne çöktüm. Etrafımızı çepeçevre kuşatan o mantar ormanında mumyalanmış onlarca avcıyı ve ellerinde Dalton’un kitabına ait nüshaları gördüm. Hepsine acı içinde baktım… onlar kabul edilmemişti huzura, bir tek ben doğru noktaya düşecek kadar zavallıydım. Klakston Dalton’un hikâyesini dinledim. Sırları duymak istedim ondan, fakat hayır, zaman çok kısıtlıydı. O daha Kipromerika’daki Virgila kasabasında sifilisli bir fahişeye nasıl çiçek verdiğini anlatırken, bataklık öğürmeye, beni yukarı doğru, gün ışığına kusmaya başladı. Beni kustu bataklık, kustu, Klakston Dalton’un hayaleti gerçek gözyaşları dökerek kaldı oracıkta… ben süpürüldüm oysa, yepyeni bir dünyaya gönderildim.

Tuğrul Sultanzade

2000 yılında Bakü'de doğdum. Ömrümün çok büyük bir kısmını Kuzey Kıbrıs'ta geçirdim. Mağusa'da yaşıyorum. Beni ben yapan şey bu şehir; çünkü yapayalnız. Garip, köşeye itilmiş ve de kimsenin anlamamayı tercih ettiği şeyleri severim. Bu da benim tercihim. Her tercih iyi olmak zorunda değil ve bu tercih de beni hiçbir zaman mutlu etmedi.

Bataklıkta Gözyaşları” için 6 Yorum Var

  1. Merhaba. Öykülerinizi genel olarak beğeniyorum. Başka platformlara yazdıklarınızı da denk geldikçe okuyorum. Özellikle birkaç sayı önce, Kasap temasına yazdığınız öyküyü çok beğenmiştim, burada gereken değeri görmemişti sanki. Farklı şeyler yapmak, sıradanın dışında çalışmak istediğinizi görüyorum. Zengin bir dil ile çok güzel dünyalar kuruyorsunuz.

    Naçizane bir eleştiride bulunmak istedim. Her ne kadar yalnızlığı ve tükenmişliği çok güzel aktarıyor olsanız da öykülerin ayakları hiç yere basmadığı için inandırıcılığı azalıyor. Bir süre sonra öyle olmasa da mantıksız gibi görünüyor. Bunu bilerek yaptığınızı da düşünmüyor değilim çünkü yazım tarzınızda serbest çağrışım çok büyük bir yer kaplıyor gibi hissediyorum. Sadece aklıma takıldığı için belirteyim dedim, kişisel bir durum yani. :sweat_smile:

    Öyküyü beğendim, özellikle bardaki kısımlar, irrasyonel diyaloglar. :+1: Cyberpunk havası ve çok derinden gelen felsefi alt metin. Güzel yapıyorsunuz. Cloud Atlas vibeları bile aldım, o derece. Elinize sağlık.

    Ek: Şöyle bir resim geldi karşıma. Acaba öyküdeki bahis bununla mı ilgiliydi? Sormak istedim.

  2. Sizi tekrar görmek güzel. Tutturduğunuz çizgide devam ediyorsunuz. Yine psikodelik bir formatta ama aslında bir şeyler anlatan/hissettiren bir eser.
    Temayı ele alışınız bu sefer daha direkt olmuş normalden biraz daha görünür, daha merkezde.
    Elinize sağlık.

  3. Selamlar, son birkaç ayda bu platformdan epey uzak kalmıştım. Bataklık teması ismiyle beni cezbetti. Bir iki satır yazdım önce, planlı programlı devam edeyim dedim fakat düşüne düşüne demlenerek yazınca en son ekşi sözlük’te entry okurken buldum kendimi. O yüzden çözümü kendimi kaptırarak, aklıma ilk gelen ne varsa hiç düşünmeden yazmakta buldum yine. Yazının son hali içime sinince bu oldu dedim, seçkiye yolladım. Aslında bir buçuk sene öncesine kadar hiç sevmediğim ve tasvip etmediğim bir biçimdi şimdi kullandığım biçim. Ağır ağır ilerleyen yazılar yazmayı severdim. Dünya görüşüm mü değişti ne oldu bilmem artık ağdalı öyküler yazmak hoşuma gitmiyor. İnsan yeni şeylere açık olmalıdır tabii diye düşünüyorum. Sadece tek bir üslupta takılıp kalmak yaratıcılığı öldürür. Son zamanlarda bu dengesiz stilden de vazgeçiyorum sanırım. Bu arada vakit ayırıp okuduğunuz ve yorum yaptığınız için tabii minnettarım. Aslında o mantarlı kitabı, sahte peygamberlere gönderme yapmak için kullanayım demiştim. Söz gelimi kitabın kağıtları bir çeşit halüsinatif mantardan imal edildi. Yani kitabı yazan adam halüsinasyonlara maruz kalarak erdiğini falan düşünüyordu. Hem politikromhatıralar’a bir göz atıyorum şimdi.

  4. Merhabalar, yorumu görünce eski bir dosta tesadüf etmiş gibi hissettim. Mutluluk ve nostalji karışımı bir his. Bir buçuk sene kadar önce seçkiye yazdığım zamanki o bulanık ve belirsiz ufuk artık dağılmamış olsa bile daha yakında görünüyor benim için. Üslubumu değiştirmeyi düşünüyorum fakat önümüzdeki ayın seçkisine katılır mıyım emin değilim.

  5. Feroand dedi ki: dedi ki:

    Merhaba :slight_smile:
    Ben senin çok uzaklarda saklanan bir hayranınım. Bilimkurgu Kulübü’ndeki öykülerinden seni tanıyorum. Seçkide adını gördüğümde hemen atladım ve okumayı bitirmeden linkini sağa sola dağıttım :smiley:

    Muhteşem bir öykü olmuş. Cyberpunk’ın kendinden emin belirsizliği, tuhaf kurgunun sonsuz zıplayışları ve gotiğin yalnız çığlık yankıları… Eminim bu tarza bir isim veriliyordur lakin ben o adı öğrenemedim. Sadece, öykülerini inceleyerek nasıl böyle yazmış olabileceğine dair fikirler biriktirdim.
    Yazarlığa başladığım dönemde böyleli şeyler yazıyor(yazmaya çalışıyor)dum. Sonraları “okuduğumu anlamıyorum!” diyen arkadaşlarımı dinleyip bambaşka bir yöne kaydım. Ve birçok sebeple birlikte ama özellikle bu yüzden seni kıskanıyorum. Okuyucularımın saplandığı anlamsızlıkta keyifli düşler saklayabilmeyi dilerdim.

    Muhteşem bir öykü olmuş. Bazı üç noktalardan sonra küçük harfle başlaman gözüme takılmış olsa da özellikle yapıldığını düşünüp dert etmiyorum. Anlattıkların ve nasıl anlattığın… Tebrik ederim.
    YBKY 2019’da bize nasıl bir harikalık sunduğunu öğrenmek için sabırsızlanıyorum :slight_smile: